Yüzyılın 40 Öykücüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yüzyılın 40 Öykücüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2014 Salı

UYANMAK



"Kimi mutlu, kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin aşkı ile uyanacak. 
Kimi öfke ile. 
Kimi kendine güne nasıl başlayacağını soracak. 
Kimi bir intiharı düşünecek. 
Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı. 
Kimi bugün beklenmedik bir ölümle ölecek. 
Kimi yalnız dağlar ve tarlalarla tanıdığı dünyasına bakacak. 
Kimi tanrısına yakaracak. 
Kimi bir silahla birini öldürecek. 
Kimi birilerini öldürmek için bir yerlere bomba atacak. 
Pankart asacak. 
Kimi ölümle yargılanacak."


Tezer Özlü, Yaşayanlar, Ölenler 

15 Mart 2012 Perşembe

HAVVA - VÜS'AT O. BENER - YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ



Sinek Isırıklarının Müellifi, son zamanlarda okuduğum en etkileyici romanlardan biri oldu. Barış Bıçakçı yüz altmış altı sayfalık kısacık bir kitapta yalınlıkla kurgu oluşturmanın yanı sıra bir de okunacak yazarlar külliyatı sunuyor. Her sayfada, bireyin düştüğü iç sıkıntısını benzersiz bir gözlem yeteneğiyle oluştururken, o huzursuzluğun yolculuğuna teker teker yazarlarını, şairlerini şahit ediyor. Salinger’dan, Füruğ Ferruhzad’a uzanırken Charlie Haden ve Carla Bley “The Ballad of the Fallen” ile düşüşü dinletiyor.

Düşenin dostu olur mu bilmiyorum ama: “Zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur. (sy.114)” diyor Sinek Isırıklarının Müellifi Cemil.

Ve yine aklıma o öykü düşüyor. Havva!

“Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi.” diyor öykünün anlatıcısı şımarık küçük kız. Satırlar ilerledikçe değişiyor öykü, sert, buz gibi bir zeminde ilerliyor. Kapı aralığında saklanıp, aslında duymamanız gereken bir konuşmaya şahit olmuş gibi hissettiriyor. Kötücüllük akıyor bir yanıyla, öte taraftan küçük iyilik kırıntıları bırakıyor. İyinin ve kötünün bahçesinde olduğumuzu hatırlatıyor.

Hep orada değil miyiz aslında?

Sahi kızın babası doktorun kulağına ne fısıldıyor?

Havva, halının içindeki beyaz kuşu niye keser, kesmiş midir?

Bu kadar kısacık bir öykü insanı nasıl darmadağın edebiliyor?

Gözlerimi iri iri açıp, bir dilim baklava rica edebilir miyim?

Gülda





14 Mart 2011 Pazartesi

YAZ SUYU - TOMRİS UYAR - YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

Ben Seni Uzun Bir Yolda Yürürken Görmedim ki Hiç (*)

Geçen hafta okuma yazma kursumun ödev konusu; dört gün süresince yazılmış bir günlük hazırlamaktı. Aşçı olmayı, yarışma için başka şehre yolculuğu, o anların heyecanını, tedirginliklerini de anlatır beş yüz kelimelik metin hazırlamam gerekiyordu. Önceleri, ödevin geçtiğimiz haftalarınkine nazaran daha kolay olduğunu düşündüm. Sanırım normal hayatımda da benzetmelerimin çoğunu yemekler üzerinden kurmam sebebi ile böyle bir yanılgıya düştüm. Bir sürü taslak hazırladım. İtiraf edeyim, yazmaya da doyamadım. Coştukça coştum. Ama yazdıklarımı okuduğum zaman, hep çok pişmiş ya da çiğ kalmış yemeklerin lezzetsizliğini tadıp durdum.



Ödev büyüdükçe büyüdü, değiştirmeye her denediğimde daha da anlamsız bir yere sürüklendi. Öylesine güzel günlükler okumuştum ki kendimce tekrar yazmak beni çok aştı. Ben de elime aldım Tomris Uyar’ın yirmi beş yıl boyunca tuttuğu günlüklerini
-Gündökümü- bir daha okudum. Okudukça çoğaldım, çoğaldıkça duruldum. Hiçbir zaman onun gibi iyi bir yazı yaratamayacağımı bilerek, karaladıklarımı bir kenara itiverip, sakinledim. Bir Uyumsuzun Notları’nın içinde kendimi tekrar tekrar buluverdim. Hayranlıkla onu kucaklayıp, önüne kucak dolusu diz boyu papatyalar sermek istedim. Kendisini böylesine açmış, tüm sırrını defalarca anlatmış olmasına rağmen onun “Gibi”yi bulmak gerçekliğinden çıkışı bulamadım. Onun yazdıklarını okudukça bomboş olduğum hissine kapıldım defalarca. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.



Zaten öldüğü gün öyle çok ağlamıştım ki annem epey içlenmişti. Hiç tanışmadığım biri için böylesine gözyaşı dökmemi bir türlü sindirememişti. Bense anlatamamıştım bir türlü derdimi anneme.

Yine izah edemem ama işte ben böylesine delice bir tutkuyla bağlıyım Tomris Uyar’a . Gergadan, Argos dergilerim, en çok onun yazıları sebebiyle benimle beraber taşınıp dururlar boyuna. Öykünün, hatta kısa öykünün en sevdiğim, en güzel, en çapkın, en yapıcı yazarını tekrar okuyup duruyorum bu günlerde. Elimde Dizboyu Papatyalar.

Sizi de ilk fırsatta bir Tomris Uyar öyküsü okumaya davet ediyorum. Upuzun yollarda yürümeyen, kısacık bir öyküyle, benzersiz bir yaratıcılığı izlemenizi/tatmanızı öneriyorum. Ve en sevdiğim öykülerinden birini hatırlatmak istiyorum. “Az çoktur” sadeliğini anlayabilmek için yine bu öyküye sığınıp, onun sadece doğum gününü kutlamak istiyorum, papatyalar toplayıp, önüne seriyorum.

YAZ SUYU

İçli çocuktur Aydın. Günün birinde yepyeni düşlerle yola düşer. Konya’yı Denizli’yi ardında bırakarak trene biner. Askerliğe kadar İstanbul’da çalışmak niyetindedir. Ne de olsa filmlerdeki şehir oğlanı gibidir, benzemez diğerlerine, öküzü bile dürtemez.

Yolculuk esnasında sağ bacağı iyiden iyiye aksayan o kız ile tanışır. Tam tamına yedi yıl önce. Kendi entarisini dikebilecek kadar dikiş bilip, enstitüde çiçek-şapka bölümünde okuyan kız, ona önce sigara böreği ikram eder, sonrasında elbezi ile Aydın’ın dudaklarının kıyısındaki kırıntıları siler. Aydın bir an kaçıp kurtulmak ister, yepyeni hayallerine sığınmayı dener. Ancak adresler alınıp verilmiştir çoktan.

Yolculuk biter, askerlik biter. Askerde mektup almak önemlidir. Aydın bir sevgili düşlemiştir yıllardır, ona yazar aslında mektuplarını. Öyle hayaller içinde iken, iki yıl boyunca mektuplaşıp dururlar.

Sonunda Aydın’ın canına tak eder. Kararlıdır bu mektup arkadaşlığını bitirmeye. Lacivertlerini çeker, Kırkağaç’a varır. Kumkapı’da meyhanede garsonluk yaparken gözü de açılmış, kimin kimin avantasından geçinmek niyetinde olduğunu çoktan öğrenmiştir. Çiçek-şapka dersi gören kızdan kurtulmaya niyetlidir epeyce.

Buluştuklarında yazgısını kabul etmiş kıza seni hâlâ seviyorum deyiverir. Eee, onca mektupta yazmıştır zaten bu sözcüğü. Bir eksik, bir fazla fark etmez diye düşünür.

Kırkağaç yolculuğundan elinde altın bir halka takılı döner. Kızları kusurlu aile hemencecik bağırlarına basıverir Aydın’ı.

Beş yıldır alışamamıştır karısına. Karısı çiçek-şapka yapmayı, entari dikmeyi hepten boşlamıştır çoktan. Aydın biraz masrafı kıssak dese kız sakatlık konusunu açıp bir köşede ağladığında acır, durur, yeni baştan…

Aydın bir yandan; bir şey çıkacak ve bu durumdan kurtulacaktır diye bekler durur. Hâlâ garsonluk yapmaktadır. Haziran başlarında taze bir solukla yaz suyu çıkagelir. Çocuklar ayaklarını denize sokarlar. O kadardır. Sadece o kadar! Aydın masayı hazırlar:

“Birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırladı masayı. Durdu. Bekledi.”

Doğum gününüz kutlu olsun Tomris Hanım, en içten sevgilerimle,

Gülda

(*) Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir

Tomris Uyar’a

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
ve yaraşırsa ancak Monet’nin
kadınlarına yaraşan giysilerinle gördüm de
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
öyle kısaydı ki adımların
şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
ölçülür ve denk düşerdi ancak
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
o bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
hani Etiler’den Hisar’a insek bile
bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
çok yaşında her zamanki çocuksun gene
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
mutfağın mutfak olalı böyle
bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde söyle

Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?

Edip Cansever Yerçekimli Karanfil

28 Nisan 2010 Çarşamba

DEĞİRMEN - SABAHATTİN ALİ - YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

Evet, eminim çok sıkıntıdasın şu günlerde... Krizi, trafiği, olası kötü senaryoları bir kenara bırakabilsen bile, günlerdir aklın ülkenin bir şehrinde olanlarla darmadağındır. Nerede ise tüm bir şehrin işbirliği etmişçesine bir tecavüz çetesi hakkında hiçbir bilgi vermediğini, olanları, onca küçük çocuğun başına gelenleri duydukça; şaşkınlık ve gözyaşları içindesin. Seni anlıyorum... Ben de kafamı kuma gömüp bunlar hiç olmamış olsun demek istiyorum, kötü bir rüyadır demek istiyorum. Ama oldu, benzerleri hâlâ oluyor. Yarın bir daha olmayacağının hiçbir garantisi yok. Bu ülkenin her bir yerinde, sokağında bambaşka iklimler yaşanıyor, uçurum daha da büyüyor. Ne yapabiliriz bilmiyorum ama ne gittiğim konser, ne izlediğim film, ne çok güzel bir haber, bunun acısını hafifletmiyor. Aklıma sürekli Sabahattin Ali’nin bir şiirinden dize takılıyor:

burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.




Aklıma Sabahattin Ali düşünce; yapmaktan vazgeçmediğim uğraşlarımdan –bir tür bulmaca- birine dönüyorum, evet kendimi iyi hissetmek istiyorum. Bulmacanın adı “En Kötü Sabahattin Ali Öyküsünü Arama.” Bunca kötülüğün içinde o öyküler daha da güzel, ulaşılmaz ve bu toprakların güzelliğine de dair ki, yine kötü öyküyü bulamıyorum.



Notos Yüzyılın 40 Öykücüsü listesini hazırlarken; tam 205 yazar “Öykücülüğümüzün yüzyılı içinde en beğendiğiniz öykücü" sorusuna yanıt vermiş. Ve 40 öykücü listesinin ikinci sırasına böylece Sabahattin Ali yerleşmiş. Listenin ilk sırasında yer alan Sait Faik’i çok sevsem de, Sabahattin Ali benim Türkiyeli öykücülerim arasında her zaman ilk sıradadır. Değirmen ise onun çeyrek asırdır en sevdiğim öyküsü.



Değirmen; Sabahattin Ali’nin 1935 yılında yayımlanmış olan öykü kitabının içinde yer alan hikâyelerden biridir. Bu kitapta bunun kadar benzersiz başka öyküler de var. Ancak bazıları Sabahattin Ali’nin içine yeterince sinmemiş olacak ki kitabın yeniden basımında içine bir önsöz yerleştirmiş:

"Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz.

Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü, bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum.

İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.

S.A."


Acaba Sabahattin Ali hangi öykülerini kötü bulmuş? Çünkü öykülerin bir tanesinin dahi kötü olduğunu düşünmüyorum. Değirmen kadar iyi bir öykü olmayanları var ama onlara da kötü demek mümkün değil. Bu öykülerin tamamını, bilgisayarımın içinde nereye gidersem gideyim yanımda taşıyorum ve her okuduğumda onun gözü ile bakmaya çalışıyorum. O, anlatmakta son derece güçlük çektiğim duygularımı masalsı, şiirsel ve son derece duru bir dil ile anlatırken, en basit ve sade cümleleri ile sorgulamamı sağlarken "acaba hangi öyküsünde bunu yapamadığını düşünmüştür" diye merak içinde kıvranıyorum. Tüm öyküleri, güzel şiirleri ve yazdığı Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna’dan oluşan benzersiz üç romanı haricinde bana bıraktığı bir de bu. Külfetse hiç değil, bir tür hazine avı… Eğer bir gün yeterince onu anlayabilirsem, hangisi olabileceklerini de tespit edebileceğim sanırım.

Sabahattin Ali’nin çok şiiri var, hangisi kötü/iyi, hangisi daha iyi bunu söyleyebilecek yeterlilikte ise hiç değilim. Hece ölçüsü ile yazılmış şiirlerle de aram çok iyi değil zaten. Bu yüzden “İki Gözüm Ayşe’ye (Ayşe Sıtkı İlhan)” yazdığı mektubunu itirazsız kabul edeceğim.

“Ayşe, yalnız sana bir şey söyleyeceğim: Dünyada pek çok hatalar yapmışımdır, fakat bunlardan bir tanesi gayrı kabildir. Ve beni her zaman üzecektir. Ben bu şiirleri kitap halinde çıkarmamalı idim. Bunları neşretmekle asla iyi bir şey yapmış olmadım. Başkalarının fikirlerini bir tarafa bırakalım bu manzumelerin kaç paralık şeyler olduğunu ben herkesten iyi bilirim. Gelip geçici bazı taraflarım bunlarda görülse bile ben asıl Sabahattin Ali ile bu yazılar arasında bir irtibat göremiyorum… Şimdilik bunları senden başkasının bilmesine lüzum yoktur. Gözlerinden binlerce defa öperim Ayşe. Sabahattin Ali” 11 Nisan 1934

Belki şiir kitaplarında değil ama Sabahattin Ali’nin öykülerindeki şiirlerin daha doğrusu öykülerinin içine yerleştirdiği şiirsel dilin; öykülerini çok kuvvetli hale getirdiğinin ve ne kadar benzersiz bir şair olduğunun kanıtıdır. Nasıl sevdiğiniz bir şiiri defalarca okumaktan bıkmazsanız, onun öykülerini de tekrar tekrar okumak istersiniz. Memet Fuat “Öyküyle şiir bence iç içedirler” derken benim için Sabahattin Ali’nin Değirmen öyküsünden bahsediyordur.

İşte bu öyküdeki cümlelerden, hem de hece ölçüsü kullanılmaksızın bambaşka bir şiir çıkartabilirim. Bu yüzden nerede ise öyküyü ezberimden okuyabilirim:


Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım,
Sen hiç sevdin mi?

Yahut sevgilin seni sevmiyordu...
O zaman ne yaptın?

Sen sevgiline ne verebilirsin sanki?
Kalbini mi?
Pekâlâ, ikincisine?
Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?
Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım,
bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?

Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak
ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı?
Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?

Aşk sana bunları yaptırabilir mi?
İşte o zaman sana seviyorsun derim...


Bu öyküyü anlatmak ise bu öyküye ihanet gibi geliyor. Bir öyküyü buraya tamamen eklemenin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama bir sürü kişi bunu internete yüklediği için kitaplığınızda yoksa bile google’da (Sabahattin Ali Değirmen) aratırsanız kolaylıkla bulunuyor. Lütfen hiç yerinizden kalkmadan, ara vermeden, çalan telefonlara aldırmadan okuyun. Atmaca ile Değirmencinin kızı arasında yaşanan imkânsız aşkın, vazgeçmemenin, bir aşk için nelerden fedakârlıkta bulunabileceğinin öyküsünü iyice sindirin. Kısacık bir öykü ile Sabahattin Ali’nin onlarca duyguyu; bir sihirbazın yeteneği ile nasıl kolaylıkla önünüze serdiğini ve iyi bir öykünün ne olduğunu, öyküyü –beni/seni- nasıl yukarı kaldırdığını görmeyi deneyin.

Anlamak/görmek istersen; kendi dilinde ve kendi coğrafyanda, en az diğer dillerin ve ülkelerin yazarları kadar yetkin, gerçek üstü ve gerçekçi, toplumsal ve bir o kadar da bireyci, göz ardı edilmemesi gereken ve geleceğe taşıyacağın mirasının bu yazarların olduğunu görebilirsin. Bu ülkenin mirası; şehirlerinin, toplu -akıl almaz- tecavüz olaylarına katılması olmamalıdır.

Bu seferlik “İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikâyesi…”


Ve hoşuna giderse; Kuyucaklı Yusuf’u, İçimizdeki Şeytan’ı, Kürk Mantolu Madonna’yı da okumalısın. İşte adaşım, belki o zaman James Joyce için Dublin’i, Borges için Buenos Aires’i, Bukowski için Los Angeles’i, Kafka için Prag’ı sevdiğin gibi yurdunu da Sabahattin Ali ile sevebilirsin/anlayabilirsin.

Mutluluk dolu günler ve haberler dilerim.

Gülda

16 Nisan 2010 Cuma

ŞİİR VE SİNEK - ADALET AĞAOĞLU - YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

Anneme Hiç Şiir Yazmadım Ama

Üniversite’nin ikinci sınıfında yarı zamanlı olarak Etiler Benetton’da çalışıyordum, okula da yakındı ve çok eğlenceli bir işti. İyi para verseler, bir de çalışma koşulları bu kadar ağır olmasa, bence keyifli iştir tezgâhtarlık, pardon satış danışmanlığı. 1988 yılında Benetton çok popüler bir mağaza idi. Çok pahalıydı ama çok güzel kıyafetler olurdu. Tüm kazandığım parayı da, inanılmaz bir indirim vermiş olsalar bile yine oradan aldıklarıma harcadığımı hatırlıyorum. Orada çalışmanın en güzel taraflarından biri de, mağazaya gelenleri idi. Ben orada çalışırken, Adalet Ağaoğlu ve Kürşat Başar’la ile tanıştım. Başkaları ile de tanıştım ama onların yeri hep ayrı oldu.




Adalet Ağaoğlu’na servis verirken –kıyafetleri göstermeye öyle deniyordu, herhalde daha havalı olduğundan- o sezon en sevdiğim kazağın önünde; kazağın ne kadar güzel olduğunu konuşuyorduk. Koyu yeşil, balıkçı yaka bir kazaktı, göğüs kısmında renkli motifleri vardı. Kazağı denedikten sonra almaya karar verdi, bunu bir televizyon programında giyeceğini söyledi. O ana kadar, o güzeller güzeli hanımefendinin Adalet Ağaoğlu olduğunu bilmiyordum. İşte gençlik, “ne iş yapıyorsunuz?” diye sordum. O güzel gözlerini çok mütevazı şekilde bana dikip, “Yazarım” dedi. Boş boş baktım.

—Ben, Adalet Ağaoğlu?

Nefesim kesilmişti. Kendisinden izin isteyip, koştura koştura üst kata çıktım, çantamdan Hayır’ı alıp yanına indim. Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi’ni ne kadar sevdiğimi, onun kitaplarına bağımlı olduğumu anlatmaya başladım. Çok heyecanlanmıştım, çok mutluydum. Hâlâ o günü unutmam. Günün sonunda da bir heves Yonç’a gittim, soluksuz Adalet Ağaoğlu’nu anlattım.

Çok güzel, çok içtendi.

Kibirli hiç değildi, ne kadar da duru idi.

Çok sakin ve çok derinden gelen bir hüznü/huzuru vardı.

Ne 16 yaşımda olduğuma, ne de tezgâhtar olduğuma aldırmadı; beni gerçek bir yetişkin gibi karşısına alıp konuştu. Neler okuduğumu sordu? Bir sürü tavsiye verdi.

Kitabımı imzaladı, imzası da ne kadar güzelmiş.

Halim kimdi? –Giderken kazağı Halim’in de beğeneceğini söylemişti.-




Yonç’a; ben de büyüyünce; onun gibi olmak istiyorum dedim ve o gün bu gündür; karşılaştığım herkese hiçbir ayrım gözetmeksizin; mesafeli ama içten davranmayı denerim.

Ve o günden sonra ne zaman bir yerde karşılaşsak, ısrarla onunla konuşmaya can atarım. Yanına gider, kendimi hatırlatır ve benzer bir heyecanla yine ona olan hayranlığımı dile getiririm. Kaza geçirdiğinde de çok üzüldüm. Yazdıklarını okumaktansa hiç vazgeçmedim… Eşi Halim Ağaoğlu’nun “Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır” derlemesini ise (Halim Bey’in; bu derlemesine; Ölmeye Yatmak romanını okumuş olan herkes için ayrı bir önemi olan bu cümleyi başlık seçmiş olması tam ama tam yerindedir.) ilk elime aldığımda bir hazine diye düşündüm. Halim Bey siz çok şanslısınız.



Şiirler, Öyküler, Romanlar

Adalet Ağaoğlu Türk Edebiyatının en güçlü kalemlerinden biridir. Unutulmaz romanlarında kullandığı teknik mükemmeldir, çok az yazar onun kadar güçlü yazabilir, hissettirebilir. Birçok iyi romanı olduğu gibi birçok öyküsü var. Sessizliğin İlk Sesi, Hadi Gidelim, Çok Özel Küçük Şeyler, Gün Üç Dakika bile onu Yüzyılın 40 Öykücüsü arasında anmaya yeter. Eğer bu liste içinde o olmasa idi, bu listenin ciddiyetinden ciddi şüphe duyardım. Eminim onun öyküleri birçoklarının hayatında yeni bir pencere açmıştır.

Adalet Ağaoğlu’nun öykülerinde çok dikkatli olmak gerekir. Çok basit bir şey söylüyormuş gibi yapıp, en kapalısından ciddi ciddi dersler verir. Zıtlıklar yaratır, sonra da bir ömür boyu unutulamayacak cümleleri, tespitleri kafanızın içine kazır.

Bense, son yazdığı romanı diğerleri kadar sevmemiş olsam bile Adalet Ağaoğlu’ndan vazgeçemem, yaptığı bazı açıklamaları anlayamadığımda ise, "annemi de her zaman anlayamıyorum" derim. Aklıma o güzel öykü gelir: “Şiir ve Sinek”. Bu hissi anlatmak biraz karışık olsa da deneyeceğim…



Şiir ve Sinek adlı öyküde 12 Eylül sebebi ile okulların kapatılmasından dolayı Şükriye Hanım’ın kızı evine dönecektir. Şükriye Hanım’ın kızı Güler; tam bir hafta kalacaktır! Şükriye Hanım okulların kapatılmasından, yaşananlardan çok tedirgin olsa da kızı geleceği için çok mutludur:

“Hey güzel Allahım, ne diye kapatıyorlar mektepleri böyle durup dururken, oh iyi oldu, çok şükür oh, kızım geliyor.”

Şükriye Hanım çok yalnızdır, kendi başına kalmışken yemez olmuş, yemekleri bitiremez olmuştur. Kızı Güler başka bir yerde, hem de çok kötü bir dönemde yanında olmadığı için çok endişelidir, gözüne uyku giremez olmuştur. Ama kızı gelecektir, çok mutludur, kızı sağ salim yanı başında olacağı için huzurla uyuyabilecek, onu koruyup kollayabilecektir.

Güler de annesinin bu sıkıntısını fark etmektedir. Bir şiir yazar. Çikolata, kolonya ya da üç metre kumaş götürmek istemez, onun için en güzel şiiri yapar. Evi, annesini şiirle donatmak ister.

“Anaların, diyor Şükriye Hanım’ın kızı Güler, anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında-uyanıklıklarında ölülerimizi görür oldular bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler çocuklar, en çok onları anlatmalı. Hep anlatmalıyız, okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşamüstü, oh çok şükür sağ salim geldi bugün de, diyemeyen, her günün her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her günün her akşamüstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları, onları anlatmalıyız. Şiirleri onlar üstüne, onlar için yazmalıyız çocuklar. Anaları çocuklar, insanları çocuklar, tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı, onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.”

Şükriye Hanım’da kızına güzel yemekler hazırlamak ister, salatanın maydanozunu, dereotunu daha da ince kıyar. Eli ayağına dolaşır kızını görünce. İnce ince sızlanır, yemek yapmaya devam eder. Kızı tam bir hafta dizinin dibinde olacağı için “helecanlı”dır. Güler’de içinden beş gün kalacağını nasıl söyleyeceğini düşünür. Aklına şiiri gelir, hemen şiirini okumalıdır.

“Şiir unutturur ona bir hafta değil, beş gün kalacağımı, şiir onu sevindirir.”

Güler “oturalım der baş başa”, annesi kızı açıktı diye düşünür. Güler konuşmayı denediğinde sıcacık börekleri koyar önüne. Annesi devam eder: çay der, limonata der, buzdolabı bozulursa ne yaparım der…

Güler, annesinin durulup dinmesini bekler.

Evi temizlerler, yeniden yemekler pişer, çaylar içilir. Aradan üç gün geçmiştir ve Güler hâlâ annesine yazdığı şiiri okuyamamıştır.

Artık dayanamaz;

“Otur anne, şimdi sana bir şiir okuyacağım” der. Annesi oturur, bir yandan bir örgü örer. Sonra kızının şiiri okumasına fırsat vermeden;

“Acaba dolaptaki imambayıldıyı da versek mi İsmailefendiye?” diye sorar. Güler çaresizlik içinde kıvranır, eğer imambayıldıyı götürmezse bu annesinin zihnini kurcalayacaktır. Bu isteğe boyun eğer ama şiirden soğumak üzeredir. Yine de caymak istemez. Annesine çayını da koyar. Hiçbir engel kalmamıştır annesine vermek istediği bu güzel hediye ile.

Annesi hemen atılır, Güler’in bir şeyler yemesini ister, Güler’in aklına İspanya gelir. Annesi eline plastik bir sinek öldüreceği almıştır. Güler tekrar dener:

“Uzat bakayım ayaklarını şöyle. Bir de sigara yak. Sana anne, tamam mı, senin için yaptığım bir şiiri okuyacağım şimdi.”

Şükriye Hanım sevinir, yüzünde uçuk bir pembelik vardır. Güler iyice heyecanlanır, annesi masanın yerinden söz eder, ocağın kapatılmasını ister. Güler’in göğsüne kurşun girmişçesine bir acı saplanır. En iyisi annesine bir çay daha getirsin. Annesi atılır:

“Şiir okuyacaktın ya, çayın acelesi yok.”

Güler tam şiiri okumaya başlayacakken annesi plastik sinek öldürücüsü ile pat diye vurur yastığa, sineğin kızını rahatsız etmesini istemez.

Kızıma konma!

Beş günün sonunda Güler annesi için yazdığı şiiri okuyamadan ayrılır. Annesi de sonra düşünür:

"Bir şey mi unuttuk biz? İçim öyle diyor".

Öyküyü okuyunca annenin kızına olan sevgisini, kızın annesinin beğenisini kazanma isteğini her satırda hissederim. Bir de kuşak çatışmasının, bir anne ile kız arasındaki bakış farklılıklarının ne kadar fazla olduğunu. Anne, kızını gerçekten çok seviyor, onun üzerine sinek bile konmasına kıyamıyor, onu mutlu etmek için elinden ne gelirse yapıyor, hâlbuki kızın tek istediği annesine şiir okumak. Ne imambayıldı, ne börekler, limonatalar… Onunla bir anı, düşüncelerini paylaşmak, annesinin gözünün içine bakıp o mutluluğu, gururu görmek. Oluyor mu? Olmuyor?

Şükriye Hanım’ı ben buradan bakarken anlayabiliyorum. Dönem çok kötü, okullar kapatılıyor, kızı uzakta, daha da uzaklara gitmeye hevesli. Kızına verebileceği çok az şey var. Yemekler, limonatalar, onu sadece sineklerden koruyabiliyor.

Güler içinse imambayıldı sadece bir yemek.

Güler’i de anlıyorum. Annesine yazdığı şiiri yurtta arkadaşlarına okuduğunda, en katı kafalıların bile beğenisini, onayını kazanmış. Kim bilir annesini ne kadar mutlu edecek. En iyi yapabildiği ve vermek istediği bu.

Ancak, annesi için şiir, bir şey ifade etmiyor.

Her ikisi de birbirlerine olan sevgilerini kendi yöntemleri ile göstermeyi deneyip, yanılıyorlar. Ve her yanılma ile aralarına giren uçurum biraz daha büyüyor.

Ve bir ama:

Bazen birini bu kadar çok sever ve kollarken; bir şeyleri kaçırmak kaçınılmaz oluyor. Kuşak farkı, bir sürü kırgınlık ve mesafeyi de beraberinde getiriyor. En sevdiğimiz ve bizi en çok seven kişi, en çok kırdığımız, gerçekleri en fazla sakladığımız ve en uzaklaştığımız kişi haline geliyor.

Adalet Ağaoğlu Elif Şafak ile ilgili tespitlerini yaptığında da bu öyküyü düşündüm. Elif Şafak özenle, büyük bir saygı ile kitabına Adalet Ağaoğlu’nu yerleştirdiğinde, Adalet Ağaoğlu ise ben “çay içmem” diyor. Aslında konu bambaşka, her ikisi de başkalığı anlatmaya kalkıştığında, ortada sinekliğe takılan, biz onları sevenler oluyor. Neyse ki, Adalet Ağaoğlu Türk Edebiyatı’nın annesidir. Şimdi "ben sizin nereden anneniz oluyorum" diyebilir ama o acısını bile güzelliğe dönüştürebilen, aslında dikkatli dinlendiğinde sağduyunun sesi olan nadir kişilerdendir.

Can Yücel’in onu Türkiye’nin en güzel kazası diye tanımlar. Çetin Altan "en sevip saydığım adalet, Adalet Ağaoğlu'dur" diye gülümsetir.

Bense yine onun sözcükleri ile onu anlatabilirim: Bir Düğün Gecesi’nde, "İntihar etmeyeceksek içelim bari" der. Başka bir yerde "delip geçen yıllarımıza içelim" diye ekler. Evet, onun kitaplarını kana kana içelim.

Gülda

31 Mart 2010 Çarşamba

ŞİŞHANE'YE YAĞMUR YAĞIYORDU-2010 UBOR METENGA BULUŞMALARI

Şişhane’ye gerçekten yağmur yağıyordu. Ben gene doğru yönden çıkamamış, hızlı adımlarla yürüyen merdivenleri arşınlıyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve aklımda bir sürü şey, kafam dalgındı. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve ben yanlış yöne gittiğimi, neredeyse beş dakika sonra fark ettim. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve “çok yakınım, kestirmeden sapabilirim, bu kadar yakınken bu nasıl oldu ….” diye düşünüyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu, girdiğim sokakta bir dilenci kadınla gözgöze geldim, uzaktan bir köpeğin çılgın havlama sesleri geliyordu. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve her ölçenin farklı bir uzunluk söylediği boyumu uzatmak için giydiğim topukluya beddua ediyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve panikledim, kafam karıştı, koştum… Caddeyi gördüm. Şişhane’ye yağmur yağıyordu…Ve ben sonunda ter ve endişe içinde Salon’a girebilmiştim.



Biraz sonra birden radyo tiyatrosu kıvamında sesler duyuldu;

-“Belki haklısınız, Belki haklısınız ama karşınızdakinin hissiyatını da düşünmeniz lazımdı. Bilmem yanlış mı düşünüyorum.”

-“He, evet, ağnadık, çarptım, tazmin edeceğim, ehliyetim de yok. Cezasına razıyım Hapis koyun, ne yaparsanız yapın. Aman kurban olayım, bırak surdan bir telefon edeyim.”

-Hakikatsizliği kabul ediyorum. Ama siz söyleyin, nasıl mektup yazabilirdim? Hele o Askeri Tıbbiye meselesini de duyduktan sonra!”..”

- Nedim mi? Ay güleyim bari. Size kim söylemişse yalan söylemiş. Bir kere amcamın oğlu, kardeş sayılırız. Sonra…

“ Az aşağı al arabanı kardeşim, alalalal, az daha beri al Tamam Bir zahmet arkadaşlar…

“ Ne klakson öttürüp durursun birader! Yol yok tepemden mi geçeceksin?”…

“Karaborsacı babandır. Bir de vazife halindeki memura hakaret ha?”…

- “Burası… diyorum çok gürültülü… Bir muhallebiciye…”

“-Üç takke ver komiser bey, evim barkım yıkıloor.

-“Bir muhallebiciye girip münakaşamıza orada devam edelim, yahut sinemaya gitsek…”

-“Sinemaya mı?...


Tüm bu konuşmalar ve bağırtılı sesler aslında öykünün başında ve sonunda görünen [hikaye her ne kadar Kalender odaklı gibi başlasa ve Kalender kişiselleştirilmiş olsa da hikaye hemen başka bir mecrada devam ediyor] ancak tüm olayların başlangıcına neden olan KALENDER’in bir aynada kendini görmesinin ardından kişnemesidir.

Bu sesler, bağırtılar Kalender'in bundan –birkaç nedeni var- ürkmesi sonucunda kaldırıma çıkarak oradaki bir elektrikçi vitrinine çarpması ve bu sesten daha da ürkerek dört nala koşarken raylara fırlaması sonucu önüne çıkan Kalender’i ezmemek için ani fren yapan tramvayın hemen dibinden giden ve ancak aklı Sao Paulo’daki firmadan yıldırım telgrafı alınca uçan son hız eksiltmeye gitmeye çalışan ve pek araba kullanmayı beceremeyen Artin Margusyan’ın tramvaya arkadan çarpmasının sonucunda ortaya çıkar.



İşte bu kaza ile birbirlerinden çok uzakta olan veya birbirlerine yakın olduklarından habersiz değişik yerlerdeki insanların Kalender’in ürkmesi sonucunda hayatları bir an için kesişir ve ayrıldıklarında bazıları için artık bambaşka bir dönem başlar.

Bu çarpışma anından sonra hikâyede yer alan karakterlerin bazıları için hayatlarının dönüm noktası olur, bu çarpışma esaslı değişimlere yol açar. Örneğin; Artin Margusyan eksiltmeye yetişemediği için ticari hayatı mahvolur; Sao Paulo’da telgrafı gönderen ve Artin Margusyan’dan cevap bekleyen Sevira Marono Lorenzo’nun oğlu Pedro’nun haber alınamayınca Hamburg’da sermayesi olamadığı için iş yapamayan ve çaresizlik içinde yüzen Yahudi asıllı Alais Morgenrot’un teklifini değerlendirmeye karar vermesi, çarpışma nedeni ile tramvayın kalkmayacağının anlayan avukat Süheyl Erbil’in bir zamanlar bir yakınlaşma içinde bulunduğu üniversite döneminden arkadaşı Serap ile karşılaşması ve kaynaşmaları…

Yekta Kopan; bu hikâye ile Taner’in aslında İstanbul deyince insanın aklına ne gelirse neredeyse hepsini içinde barındırdığını söyledi; keşmekeşlik, canlılık, çeşitlilik, din ve dil farklılığı, ekonomik koşuşturmanın insanı nasıl etkilediğine dair O ‘Henry’den Çehov’a, Calvino’dan Twain’e kadar uzanan bir bütünü kendisinde topladığını ifade etti. Ve gülerek ekledi bu hikâyenin de esaslı bir noktasında bir atın varlığından, Kalander’den bahsetti ve yine Kalender’i çok sevdiğini ekledi, zira ilk hikâye incelemesi olan Acıbadem’deki Köşk’te de kendisinin en sevdiği karakter Derviş adında bir attı.

Sözlerine devam eden Kopan, günümüzde çoklu hikâye denilen zaman geçişleri ile olayların ve insanların birbirine bağlandığı türe çok yakın bir tarzın 1950 yıllarında aslında Haldun Taner ile –ondan önce yapanlar olsa da dünyada- Türk Edebiyatı’nda sunulduğunu ifade etti.



Bu noktada söze giren Gülsoy, aslında hikâyeyi okuduğunda aklına Babil filminin geldiğini, insanların birbirlerine bağlı olmaları hususunu ve bazı olayların başlangıç noktasına ne kadar duyarlı oldukları noktasını düşündüğünü belirtti. Üç yazar da bu hikâyenin aslında şu anda ağızlarda gevelenen “küreselleşme” kavramının ayak seslerinin duyulmaya başladığının habercisi olarak nitelendirilebileceğini ifade ettiler.

Ayfer Tunç bu hikaye ile her şeyin bir tesadüf , kader olduğunu, planlanmış olayların varlığına inanarak aslında hayatı anlamlı kılmaya çalıştığımızı Taner’in her ne kadar hikayenin başında Kalender’in ürkmesi ile ilgili varsayımlara ilişkin bazı bilimsel açıklamalardan yola çıksa da kaderci bir yol izlediğini söyledi. Bu noktada bu kanısının şu aralar okuduğu Proust Bir Sinirbilimciydi –Jonah Lehrer’in (Proust was a neuroscientist) adlı kitabından etkilendiğini ve bu görüşüne destek olduğunu ekledi.



Haldun Taner’in hikâyeciliğinin 1950’li yıllar bakımından cesur olduğu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabindeki bir dönemde yazıldığı ve edebi olarak yeni adımlar olsa da aslında tam da ayrımcılığın kendini göstermeye başladığı bir zamanda kaleme alındığı ifade edildi.

Her ne kadar Haldun Taner’in pek çok kaynakta tiyatro yazarı olarak öne çıksa da aslında hikayeciliğinin kuvvetli olduğu, mizah ve ironiyi ama acıtıcı olmayan ironiyi çok yerinde kullandığı, asla ucuzlaştırmadığı, eğitimli birinin hemen algılayabileceği ama diğer kesimi sinirlendirebilen bir kalemi olduğu vurgulandı.

Haldun Taner Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu adlı bu öyküsü ile Yeni İstanbul Gazetesi’nin New York Tribune adına düzenlediği Uluslar arası Hikaye Yarışması’nda yirmi ülke arasında birincilik ödülünü aldığı da eklendi.

Tekrar hikayeye döndüğümüzde Kopan bu hikayenin anlatım olarak aslında fıkra formatında başladığını ve olayın sorgulanmasının ise kişnemeyle devam ettiğini ifade etti.

“ Bir Amerikalı fotoğrafçı, makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözü takmak suretiyle, çeşitli resimler çekmiş. Bu resimlerden anlıyoruz ki, eşya ve insanlar, at retinasına, gerçekte olduklarından yarım misli daha iri aksediyorlarmış. Gerçekte olduklarından dedik, bize göründüklerinden demek daha doğru olur. Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.”

Ayrıca radyofonik metinler barındıran bu hikayede anlatıcının okura seslendiğini, olayları ironi ile bağladığını ve sahnelemeyi kullandığını ekledi.

“… Fakat kendini bir su birikintisinde seyretmekle aynada görmek arasında hayli fark vardır. Su birikintileri, ister istemez düzlemesine durduklarından, insan oraya vuran aksini, tıpkı yüksekçe bir kürsüde nutuk çeken hatiplerin gazetedeki resimleri gibi, daima aşağıdan yukarı bir perspektif yönünden görür ki, bu çeşit aşağıdan çekilmiş resimlerin insanı –ve dolayısıyla atları- daha bir heybetli gösterdiği de inkar olunamaz…”

Paragrafı ile politikacıları ve iktidar etme biçimlerine bir göndermede bulunulduğu,
Polis memurunun Artin Margusyan ile konuşmalarının ve diğer vatandaşlarla diyaloglarının sınıfsal farklılıklara ve Türkçe’deki farklı lehçelere işaret ettiği;

-“Bırakın beni!” diye yırtınıyordu. Bırakın ortağıma telefon edeyim. Ondan sonra nereye isterseniz giderim.”

Polis, “ Sen hele bir merkeze gel de telefonu oradan edersin,” dedi.

Artin , camı kırılmış, kayışı kanlanmış altın crome saatini gösterip,
“Tabanını öpeyim bırak polis efendi,diye inliyordu. “Beş takkeden eksiltme başlar, haber edemezsem maf oldum
.”

Yerelliğin fazla olmadığı ve dünyanın çeşitli yerlerinde insanların, dillerinin ve hayatlarına dair bilgilerin verildiği ve neredeyse zamansız olduğu;

"Küçük Helga, “ Noch eins Papa, bitte noch eins!” diye bağırıyordu…"“….

"Sevira Marono Lorenzo mendilini çıkarıp, alnındaki nohut gibi terleri silerken yandaki camlı bölmeye seslendi: 'He Pedro, Ha novadades de İstanbul?' Oğlu Pedro, başını iki elinin içine almış, sabaha doğru döndüğü bardaki Arjantinli dansöz Konşita Montanegro’nun esmer baldırlarını düşünüyordu."

Taner’in insanlık durumlarına hakim olduğu ve iç seslerle döneme ait de bir eleştiri yaptığı;

“ Süheyl Erbil, ‘ Sahi böyle konuşmazdım, diye düşündü. Serde toyluk vardı a canım. Sahi ne hışırdım o zaman… İlk gençlik, sersemlik, budalalık çağı. Herkesten başka olmak, kendimize ait bir şahsiyet yaratmak için sağcı, solcu, ırkçı, Turancı, anarşist, idealist geçindiğimiz günler.İçimizin yağı eridiği halde yanımızdaki kızı umursamadığımızı göstermek için kör olası bir gururla kendimizi cendereye soktuğumuz çağlar. Sersemlik işte. Ne de yükseklerde idi gözümüz. Vekil olmayı, Talebe Birliği İdare kuruluna seçilmek kadar kolay görürdüm o zaman… Gel gör ki, ola ola bugün Ankara Barosu’nda kırtıpil bir avukat olup çıktım.”

Net şakalar yaptığı ama bunu öne çıkarmadan sade bir biçimde yazdığı;

“…Artin Margusyan ‘İşte bir bu eksikti,’ diye homurdanarak bir düğmeye bastı. Fakat ön camda bir değişiklik olmadı. Çünkü bastığı düğme arka fenerleri yakıyordu….”

Gündelik hayata dair verilerin olduğu; taksilerin bayraklı olması, belediye hizmetinde atların kullanılması, Foks Jurnal’e gönderme yapılması hususları konuşuldu.

Ayfer Tunç; aslında Taner’in vicdanlı ve iyi insanların hikayelerini yazdığını bunun sıkıcı olmasını da mizah ve ironi yolu ile ortadan kaldırdığını söyledi. Yekta Kopan bu noktada olaylara sarkastik yaklaşıldığını, ona göre iyiliğin sahte olduğu, bunun da iç seslerinden yola çıkarak anlaşıldığını düşündüğünü ifade etti. Tunç ise iyilikten kastettiğinin bilerek zarar veren kişilikler olmadığını, iyi insanların zaaflarını ortaya döktüğünü ekledi.

Murat Gülsoy bu durumun Serap ile ilgili olarak da ortaya konulduğunu ayrıca bu iç seslerle okuru konumlandırdığını ve okura “Sen nasılsın? Sen buna katılıyor musun” minvalinde sorular sordurttuğunu ifade etti ;

“Şöyle saçağın altına gelin” diyordu kız. Orada ıslanıyorsunuz.” Sesinin tonunda erkeğini koruyan bir dişi şefkati vardı. Sade sesinin tonunda değil, havasında şahsiyetinde de… Hani şu filmlerde sık sık gördüğümüz feragatli zevce veya hastabakıcı tipi…”

Hikayenin sonunda Taner yine Kalender’e evet tüm olayların nedeni olan Kalender’e dönüş yapar ve yeni bir sahnede Kalender yorgundur ve bu sefer aksini görünce KİŞNEMEZ.

Taner bunu iki sebebi olabileceğini söyler; birincisi ” Kalender Ömrümde bir defa aynaya bakacak oldum, dünya birbirine girdi. Geçtim olsun bakmayıveririm. Zaten pek bakılacak surat da kalmamış ya,” diye düşünmüş olabilir. Yahut da o gün sadece yorgundu, canı sıkkındı, ne bileyim ben, gece belediye ahırında öbür beygirlerle çıkan bir yer çekişmesinden ötürü uykusuzdu, keyfi yoktu da ondan kişnemeye, ürkmeye, iki gün evvelki gibi etrafı gürültüye vermeye, üşendi.”



Bu hikayeyi çok uzun zaman önce okumuştum ve tekrar okuduğumda unutmuş olduğumu anladım. Dün yeni bir gözle okumduğum zaman benim aklıma Çarpışma adlı film geldi Babil’den daha ziyade. Acaba senaristinin bu hikayeden esinlenmiş olup olamayacağını sordum kendi kendime. Kimbilir?

Hikayede Kalender üzerinden verilen aynada aksini görünce düşünmüş olabileceği hususlardan biri de beni hüzünlendirdi:

“At olalım ,insan olalım, ihtiyarlığı kolay kolay üstümüze konduramayız. ‘ben hep oyum’ dersin. Temizlik işleri kadrosuna ilk girdiğim zamanki kıvrak küheylanım.’ Dersin. Günler geçer, yıllar geçer, Şişhane’nin çöpleri bitmez, o dumanlı gençlik çağı duman misali erir biter. Günün birinde talih bir ayna tutar yüzüne, aklın başından gider. ‘Ben bu muyum?’diye şaşarsın. ‘Bu külüstür, bu kurada, bu soluğan beygir Kalender ha?”

Sonra düşündüm, benim yaptığım herhangi bir şey, başka bir yerde meydana gelen bir olay, söylenen bir söz, edilemeyen bir telefon, ulaşmayan bir mektup nedeni ile birilerinin hayatında bir kıpırdanma olmuş muydu? Ya da benim hayatımda bir sapma yaratmış olabilir miydi? Kimbilir?

Bu düşüncelerle dışarı çıktım. Şişhane’ye Yağmur Yağmıyordu.

Sevgiler
Billur

24 Mart 2010 Çarşamba

Hayalet Oğuz - Tezer Özlü - Yüzyılın 40 Öykücüsü

“Yaşanacak bir yaşam vardır.
Binilecek bisikletler vardır.
Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.”
Cesare Pavese





İşte ben tüm hayatımda buna sarılırım diyebilirim, kendimi ne zaman kötü hissetsem aklıma bu gelir, yıllarca yolladığım mektupların altına “görülecek gün batışları, binilecek bisikletler vardır” yazdım, hâlâ Yonca’nın kulağına fısıldarım ve “devam edeceğiz ve o kaldırımları arşınlayacağız, her ne olursa olsun…” derim.

Ben bu dizeyi Pavese’nin bir kitabında okumadım. Tüm gençliğim boyunca izini sürdüğüm Tezel Özlü’den öğrendim. Tıpkı Kafka’yı, Svevo’yu, Demir Özlü’yü de onunla sevdiğim gibi.

Kısa bir not düşmek isterim: Benim kişisel bir kütüphanem hiç olmadı. Sadece bazı kitaplarım oldu, onlar hiç vazgeçemeyeceğim kitaplar olarak, oradan oraya benimle birlikte taşındılar. Kitaplığımı görenler, kitaplarımın sıralama biçimini özensizlik olarak nitelendirir. Hâlbuki kendi içinde çok ciddi bir düzeni vardır. Mesela, Tezer Özlü’nün kitaplarımı Kafka’lar, Pavese’ler, Svevo’lar, Calvino’lar ardından, Demir Özlü’ler, Orhan Duru’lar, Leyla Erbil’ler, Ferid Edgü’ler takip eder.



Tezer Özlü sayesinde başka bir sürü şey de öğrendim. Hüzün ile neşenin, yaşam ile ölümün iç içe geçeceğini, duvarların yaşantımızdaki mezarlar olduğunu, sevmenin karşımızdaki kişinin özgürlüğünü almamak demek olduğunu...

Bir kısım önyargımın oluşma sebebi de Tezer Özlü’dür. Beni tanıyanlar bilirler, ben kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü, küt ve kısa parmaklı ve gözleri pırıldayan biriyim. Gençken güzellik kavramımı da onunla özdeşleştirmiştim. “Güzel, akıllı ve yaratıcı biri mutlaka; düz saçlı, sivri yüzlü, kemikli parmaklı ve hüzünlü bakışlı olmalı idi.” Hâlâ onu çok güzel buluyorum, hâlâ sözcüklerini ve öykülerinin birçoğunu yaşamımda beraberimde taşıyorum. Onun gibi:

“Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma, Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen formüller… Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.(Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk geceleri, s.38) diye öfkelenebilirim.




Ancak artık çoğu zaman, onun keskinliğini anlamakta güçlük çekiyorum. Onun gibi; “Kimseyle yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile.” diyemem. Çok sıkıcı görünse de tüm sevdiklerimle beraber yaşlanıp mızıldanmak isterim.

Mesela Hayalet Oğuz’un ki gibi bir cenaze töreni isterim:

"Oğuz’un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu.


Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi."



Tezer Özlü’nün Eski Sevgi, Eski Bahçe hikâye kitabındaki Hayalet Oğuz adlı öyküde Oğuz’un töreni işte böyle anlatılıyor. Oğuz ise, o zamana kadar tanığım kimseye benzemiyordu:

“Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir, iki giysisi temizleyici de durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşırlarını ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki bir tek mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.



Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı.”


Hayalet Oğuz benim en sevdiğim öykülerden biridir. Ne zaman bavul yapsam aklıma bu öykü gelir. Ben bir bavula; kış-yaz, iş-tatil ayrımı gözetmeksizin her eşyamı –her dediğime bakmayın, sadece yanımda olsun istediklerim- tıkıştırma çabası ile fermuarı çekiştirmeye çalışırken, onun tüm ömrünü koyduğu ve atabildiği valizini düşünürüm. Eşyalar beni ele geçirmeye başlamasın isterim. O yüzden de arkadaşlarıma kendim için satın aldığım her eşyamı verebilmek isterim.

"Yıllardır hiç açılmamıştı. Afrika Han’da, Bülent Oran’dan kalmış bir valiz içinden iki taş baskı örtü çıktı. Yepyeni onları bana verdi.

—Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizinden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşları ile Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı… hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı."


Öncelikle daha önce hiç böyle biri ile tanışmamış olduğum için, sonrasında da bir dostluğu bu kadar içten ve güzel/sorgusuz anlatan başka öykülerde bu tadı alamadığım için bu öyküyü hiç unutmak istemem. Sıkıldıkça açıp, okurum, hatırlarım Hayalet Oğuz'u:


"Onun konukluğu bir kelebek gibiydi.

...

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişebilecek mutlulukların en büyüğü sayıyorum."


Öyküyü okuduktan yıllar sonra benim de Hayalet Oğuz’a çok benzettiğim bir arkadaşım oldu ve onu, o beyaz kelebeği her sorgulamaya kalktığımda yine bu öyküyü hatırlıyorum, onu yargılamak yerine, yitirmemeye çalışıyorum. Onun bana verdiği mutluluk ve huzurun sonsuza dek sürmesini diliyorum.

Bu öykü sayesinde Bülent Oran, Celâl Sılay, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’un kim olduğunu araştırmaya başladım. O zamanlar google daha yoktu. Biraz karışık, biraz ürkütücü olsa da Beyoğlu vardı. Beyoğlu’nda araştırma bittikten sonra Kulis’e, Papirus’a, Degüstasyon’a gitme cesaretini de bu öykü verdi. Papirus’a ilk gittiğimde ne kadar korktuğumu anlatamam.

Hayalet Oğuz sadece bu hikâyede karşıma çıkan bir hayal kahramanı değildir. Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri’nde de kendisinden bahseder:

"Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur."

Sonradan iyice belledim. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin olan Hayalet Oğuz yaşadıkları dönemin en renkli simalarından biri idi. Orhan Duru’nun Sezer Duru ile beraber hazırladıkları, O Pera'daki Hayalet isimli kitabını bulursanız hem kişiliği, hem dönemi hem de o güçlü kalemlerin Hayalet Oğuz ile ilgili anılarını izlemek çok keyifli. Kesinlikle çok güzel bir anı kitabı idi. Benim kitaplığımda vardı, hem de Tezer Özlü’nün Eski Bahçe, Eski Sevgi adlı kitabının tam yanında duruyordu, şimdi acaba nerededir?



“3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi.”

Hayalet Oğuz - Eski Bahçe Eski Sevgi - Tezer Özlü (1976)

Gülda

21 Mart 2010 Pazar

YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

“Roman puan toplayarak kazanır; öyküyse nakavt etmek zorundadır.” diyor Julio Cortázar. Fantastik, gerçeküstü bir üslupla da her bir öyküsünü böyle kurguluyor, öyküsü bittiğinde de beni yere çiviliyor.

Ben öykü okumayı çok severim, özellikle kısa ve vurucu ise. İyi bir öykünün bir ömür boyu unutulamayacağı düşünürüm. Upuzun – cilt cilt- romanlar ve kısacık öyküler isterim, kütüphanemde.

Sadece iyi öykü bulmak çok zor… Edebiyatımızda uzun süre romanın üvey kardeşi olarak görülüp çok dikkate alınmadığından olsa gerek. Ama bilindiği gibi öykü yazmak çok dikkat ister, çok iyi bir kurgu ister. İyi bir öyküde hataya yer yoktur. O kâğıttan kale, tek bir yanlış dokunuşta yıkılabilir.



Notos Edebiyat Dergisi’nin son büyük soruşturması, tamamı yazarlardan oluşan 205 seçicinin önerdiği, 167 öykücü arasından seçilen 40 öykücüyü bulunca tamamlanabilmiş.

İşte Yüzyılın 40 Öykücüsü:

Sait Faik Abasıyanık
Sabahattin Ali
Tomris Uyar
Bilge Karasu
Vüs’at O. Bener
Füruzan
Cemil Kavukçu
Leyla Erbil
Memduh Şevket Esendal
Orhan Kemal
Haldun Taner
Sevim Burak
Ferit Edgü
Nezihe Meriç
Oğuz Atay
Murathan Mungan
Onat Kutlar
Ömer Seyfettin
Ayfer Tunç
Aziz Nesin
Selim İleri
Hulki Aktunç
Tarık Dursun K.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sevgi Soysal
Tahsin Yücel
Erdal Öz
Faruk Duman
Oktay Akbal
Refik Halit Karay
Orhan Duru
Yusuf Atılgan
Necati Cumalı
Adalet Ağaoğlu
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Tezer Özlü
Necati Tosuner
Osman Şahin
Sema Kaygusuz
Demir Özlü


 
Posted by Picasa



Listede (sıralamasında) kişisel itirazlarım olabilecek yanlar da yok değil ama bu listenin bu kadar önemli ve değerli olmasının en büyük sebebi seçici kurulu. Bu seçici kurul 205 Türkiye’li yazardan oluşuyor. Birçok ödülün ya da listenin seçici kurulu birbiri ile benzer görüşlere sahip kişilerden oluşurken, bu listede adı geçen yazarların birçoğu, diğerleri ile bir arada bile anılmaktan hoşlanmayacak kadar birbirlerinden farklı duruşlara sahip kişiler. Bu yüzden de bir tarza, bir görüşe bağlı kalmaksınız seçilebildiklerinden son derece adil ve tarafsız.

Eğer Notos Edebiyat Dergisi’nin 20. sayısını alırsanız, bu soruşturmanın nasıl yürütüldüğü ile ilgili tüm ayrıntıyı da okuyabilirsiniz ve iyi bir okur olmaya kararlı iseniz bu dergiye abone olmanızı (1 yıllık -altı sayı- abonelik bedeli 50,00 TL) öneririm. Bilhassa nitelikli dergilerin bir biri ardına kapandığı günümüz koşullarında, onu da kaybetmemek için.



Gülda

23 Şubat 2010 Salı

ACIBADEM'DEKİ KÖŞK-2010 UBOR METENGA BULUŞMALARI

Dün gece Gülda, Peyman ve benim katıldığımız Ubor Metenga Buluşmaları’nın ilki İKSV’nin yeni binasında Salon Etkinlikleri kapsamında yapıldı. Bu buluşmanın konusunu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk adlı hikayesinin yorumlanması ve bu hikaye üzerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazın sanatı konusundaki özelliklerinin dile getirilmesi oluşturacaktı.

Saatler 20.00’ı birkaç dakika geçmişti ki Yekta Kopan hikâyeye hikâyeye giriş yaptı:

“Acıbadem’deki köşkün hayatımın her safhasında açık bir tesiri vardır.”

Bu cümle ile geçmişe dönerek hikayeye başlayan ama adı verilmeyen anlatıcı bizi - bence ana karakterlerden biri olan- Acıbadem’deki Köşk ve onun söz konusu tesiri yaratmasının biricik nedeni olan annesinin dayısı Sani Bey (yaratan/yapan anlamında) ile tanıştırır. Sani Bey sayesinde anlatıcı etrafını gözlemlemeyi, karşılaştığı gariplikleri sorgulamayı ve sorular sormayı öğrenir. Çünkü Sani Bey ve Köşk birlikte tecessüm etmektedirler adeta zira Sani Bey hayatının felsefesi olan icat, ıslah ve tadil çerçevesinde şekillendirip yürüttüğü hayatını bu köşk üzerinde aksettirmektedir.



Ancak Sani Bey bu üç ana fikir üzerinden giderken yaptığı her icat, ıslah ve tadilat işlevsel olmadığı gibi içinde zıtlıkları da barındırmaktadır ve bunun izleri de ilk köşkün üzerinde görülmektedir:

“…..Meselâ bu köşkte, başka evlerde olduğu gibi merdivenlere tek bir kafes içinden çıkılmazdı. Annemin dayısı hırsız korkusundan her katın merdivenini evin ayrı bir cihetine yaptırmıştı. Böylece evin sokak kapısının yanından en üst kata, sağ taraftan ikinci kata çıkılır, sol taraftan zemin kata inilirdi. İkinci kattan üçüncü kata çıkmayı aklına getiren talihsiz, evvelâ alt kata inecek, oradan üst kata çıkacaktı. …….Buna mukabil üst üste odaların çoğu birbirine yük dolaplarında gizlenmiş dar merdivenlerle bağlıydı. Böylece üst kat sofasında yolunu şaşıran bir hırsız, sağ tarafta bulunan dayımın kayınvalidesinin odasının gizli merdiveninden büyük kolaylıkla dayımın her zaman yatağında ve başı duvara dönük yatan annesinin odasına inebilirdi….” Ya da

…...”Neden dayım sokaktan gelecek her şeyden bu kadar çekindiği halde etrafında sadece alçak duvarlar bulunan bahçe tarafını çok emin bir yer addeder ve mutfak kapısının gece gündüz ardına kadar açık bulunmasına göz yumardı? Nasıl olurdu da dayım bu kadar kilit ve sürgü meraklısı olduğu halde evdeki anahtarların hiçbiri kilitlerine uymazdı…”

Sani Bey’in bu garip merakının doruk noktası köşkte bir gusülhane yaratma çabası ile doruk noktasına varır. Gusülhane bittiği zaman ev halkının karşılaştığı manzara bir banyodan ziyade; ayağa dikilmiş küçük çapta bir dekovil lokomotifine benzeyen soba ve kazanıyla, duvarlarındaki bir yığın çark, büyük vida, musluk, boru ve helezonî borularla, duvar diplerindeki hiçbirimizin tanımadığı bir yığın âletlerle yıkanılacak bir yerden ziyade bir vapurun yeni tertip makine dairesine, bilmediğimiz maddelerle ısınan bir kalorifer teçhizatına, çok lezzetli ve zalim işkencelerin yapıldığı bir yere benzemektedir.



Hikayenin bir diğer önemli kahramanı ve Yekta Kopan’ın da en sevdiği karakter olduğunu ifade ettiği evin arabasını çeken atı Derviş’tir. Derviş sadece bir at değildir, neredeyse insan mertebesine kadar yükselmiştir. Ev halkı her işi onun yanında yapmaktadır. Ancak Sani Bey’in at arabasını yeniden icat etme yolculuğuna kurban verilerek evden geçici bir süre uzaklaştırılmak zorunda kalır.

Zira Sani Bey’in buluşlarına ve çalışmalarına her ne kadar destek verse bile eşi varılan sonuçların niteliğinden şüphe duymaktadır ve ihtiyatlı olunması gerektiği noktasından hareketle Derviş’i evin üst katında icat sonuçlanana kadar saklamıştır. Sani Bey’in uzun uzun uğraşarak at arabasını yeniden keşfetmesine ilişkin bu yolculuk sonunda tekrar basit ve temel işlevi sağlayan ata muhtaç olması belki de onun kafasının karışıklığı, sahip olduğu bilgileri harmanlayamaması ve eksik bilgi sahip olması ve eleştiriye açık olmaması onu yine eskiye/ilk hale muhtaç etmiştir.



Sani Bey’in icat, ıslah ve tadil yaparak geçirdiği hayatında yapılmış ve icat edilmiş herhangi bir nesneyi yeniden ancak farklı yollar deneyerek yeniden keşfetmesi asla onu yıldırmamakta sanki farklı yollardan giderek değişik tecrübeler edinmenin tadına varmaktadır. Ancak Sani Bey her zaman çıkış noktasını kaybetmekte ve amacından uzaklaşmaktadır.

İnatçı, icat, ıslah ve tadilat yaparken daha ziyade alaylı bir şekilde öğrendiği bilgileri ve tecrübeleri harmanlayıp bir kaos yaratmaya yönelik tarzı ile Sani Bey sonunda kendi felaketinin de hazırlayıcısı olur. Ancak yine de herkesin bu ölüm hakkında hisettiği şey üzüntüden daha çok Sani Bey’in inandığı ve bildiği yoldan gitmesi ve isteklerini yapmaya çalışmasının ona mutluluk verdiği ve huzur içinde ebedi yolculuğuna çıktığı yönündedir.

Derviş, Köşk, Anlatıcı ve Sani Bey odaklı bu hikâyeyi okurken gerçekten ilk satırdan itibaren gülmeye başlıyorsunuz ancak dün Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy tarafından dile getirildiği gibi okuyucuyu avucunun içine almış kıs kıs güldüren bir hikâyenin içinde kaybolurken birden acı bir gerçekle yüzleştiriliyor ve düşünmeye itiliyorsunuz. Bu noktada da metnin başarısını ve Tanpınar’ın ironi sanatını ne kadar yerinde kullandığına şahit oluyorsunuz.



Tanpınar’ın bu hikâyesi Kopan, Tunç ve Gülsoy tarafından yorumlanır ve düşünceler havada uçuşurken bir edebi metne nasıl bakılacağı, alt ve üst okumaların nasıl yapılabileceği konusunda da hem fikir sahibi oldum hem de yazın sanatında kullanılan terimleri/ifade biçimlerini hatırladım; simgeler, nesne ve hayvanların kişiselleştirilmesi gibi.

Bu noktada Tanpınar’ın aslında bu hikâye ile Doğu-Batı ikilemini dile getirdiği, bilgi sahibi olmadan, araştırmadan ve eleştiri yapmadan yeni şeyleri/düşünceleri Doğu kimliğimizle adapte etmeye çalışışımızın traji-komik sonuçlarını ve Batılılaşma sorununda hep bu yarım ve güdük kalmışlığımızın yansımalarını vurguladığı ifade edildi.



Ayrıca genel olarak Batılılaşma sorunu ekseninde yazılan tüm eserlerde (Araba Sevdası, Kiralık Konak) gündelik hayatta görülen izlerin neler olduğundan bahsedildiği, değişen, dağılan konak hayatları gibi konulara değinilse de bu hikaye ile ilk defa bilim çerçevesinde konunun ele alındığı Tunç’un yorumlarından biriydi.

Ayfer Tunç Köşkün Osmanlı değerlerini temsil eden bir niteliği olduğu noktasından hareketle Tanpınar’ın Sani Bey’in icatlarının doruk noktası olarak gusülhaneyi seçmesinin aslında doğu ve batı kültürü arasındaki farklılığı en iyi vurgulayan iki unsurun ; hamam/banyo seçilmesinin de manidar olduğunu vurguladı.



Ayfer Tunç yaptığı bir zihin sıçraması ile evde saklanan Derviş’e geldi ve Tanpınar’ın Adalet Cimcoz’a yazmış olduğu mektuplardan birinde yurtdışındaki odasında bulunan dolabın büyüklüğünü anlatmak için içinde at saklanacak kadar büyük bir dolap ifadesinin kendisine bir edebiyatçının bir eseri yazarken hayatının dehlizlerinde ne kadar geriye gidebilir sorusunu sormasına neden olduğunu söyledi.



Ayfer Tunç için bu hikâyenin aslında büyük önemi var; zira kendisi Bir Deliler Evi adlı kitabını bu öyküden esinlenerek yazmış. Etkinlikte vurgulanan bir diğer nokta da bu hikâyenin Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ‘nün nüvesi olduğu idi.



SONRA…

Sonra 6. Kata çıktık, güzel manzara eşliğinde yemek yemeğe. Etkinliğin çok hoş, hiç sıkmadan ilerlediğinden, zaman zaman komik zaman zaman düşüncelerin ve yorumların havada uçuştuğu ve küçük sataşmaların yer aldığı eğlenceye varan tatta olduğundan bahsettik.



Bu alt okuma/üst okuma, metaforların tespiti ve benzeri edebi konular, bunlar hakkındaki bilgi eksikliklerimiz, daha okunacak ne kadar çok kitap olduğu, okuyamadığımız, okuduklarımızı zaman zaman unutuşumuz, Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy’un tüm bunları nasıl olup da bildiği ve tüm bu sıkıntı, eziklik ve kıskançlık durumlarımıza bazı geçerli mazeretler bulmamız (bu üçlünün bu bilgisi nereden geliyor; işleri edebiyat gibi ) sohbetimizde arka arkaya gelen konular oldu.

Eve döndüğüm zaman ise kütüphaneme girip Tanpınar'ın tüm eserleri olup olmadığını kontrol ettim ve hikayelerinin tamamı ile mektuplarını okumaya karar verdim. Kitapları okşadım ve dün geceki edebiyat sohbetinin tadının damağımda kaldığını hissettim. Elime Mahur Beste'yi aldım ve Neşati'nin gazelinin ilk iki beyitini ezberledim:

Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile



Ardından ne zaman elime Mahur Beste kitabını alsam aklıma Atilla İlhan gelir. Bu nedenle de hemen Mahur Beste şiirini okudum. Burada da paylaşayım istedim.

MAHUR BESTE

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails