Aşk ve Gurur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk ve Gurur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2012 Çarşamba

NEDEN JANE AUSTEN?

Sabit Fikir Dergisi'nin Şubat sayısında kulübümüzün bir yazısı yayımlandı. Hem yazıyı hazırlama süreci, hem de basılı bir dergide yazımızı görmek çok keyifliydi.




“Neden Jane Austen?” diye sorduk ve yanıtlarını aradık. Umarım cevaplarımız sizin için de aydınlatıcı olur:

NEDEN JANE AUSTEN?

“Çok satmak yazar için iyi, yayınevi içinse çok iyi bir haberdir. Yine de en iyisi Odysseus gibi azar azar, ama üç bin yıl satmaktır.” diyor Mehmet Eroğlu. Homeros ile Austen’i karşılaştırmak istemesek de 2011, ünlü yazarın ilk romanı Sense and Sensibility’nin yayımlanışının iki yüzüncü yılıydı. Eylül 2011’ de Austen ve ailesinin yaşadığı Bath şehri, on birincisi kutlanan Jane Austen Festivali ile dünyanın dört bir köşesinden gelen Regency Dönemi kıyafetleri içindeki Austen severleri buluşturdu.

Jane Austen, sevildiği kadar ciddi eleştiriler alan bir yazar. Tüm bu eleştirilere cevap vermek yerine; kısaca hem yazar, hem de kadın olup iki yüzüncü yılında bile, dünyanın her yerinde, onca savaşa, yıkıma, değişime ve adına çağdaşlaşma dedikleri tüketime rağmen, her dönem okunuyor olmak, kendi alanında en iyisi olmaktır, diye düşünüyoruz. Nasıl Homeros, Joyce’a, Shakespeare ’e, nice düşünür, yazar ve sanatçıya ilham kaynağı olduysa, Austen da onlarca filme, resme, romana ve ciddi derdi olan birçok esere esin kaynağıdır. Tüm bu vahşetin, hırsın, üzerimize sinen şüphenin, gerçekliğin kaybolduğu, bir özrün bile çok görüldüğü iki yüzyılcık anda; birinin de öyleydi, sebebi buydu ve çözüldü demesi gerekmez mi? Edebiyatın da böyle bir kapıya ihtiyacı yok mudur?

Kısacık ömrüne Sense & Sensibility, Pride & Prejudice, Mansfield Park, Emma, Northanger Abbey, Persuasion gibi benzersiz romanlar sığdırabilmiş Austen’ın izini Gurur ve Önyargı ile sürmeyi deniyoruz.

ELIZABETH BENNET VE MR.DARCY İLE BULUŞMA:



Pemberley Şatosu’nun o muazzam salonunda, piyanonun kenarındaki koltuğa bu yüzyıldan ilişiyoruz. Gözlerimiz, Elizabeth Bennet’in her şeye karışan, sürekli ailesini utandıran annesini arıyor. Çünkü romanın “Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır.” cümlesinin kendi yüzyılımız kadının sıkışmışlığını da ifade ettiğini düşünüyoruz. Bunu hisseden Elizabeth “Mrs. Bennet’in aramıza katılamayacağını” söylüyor. O an Elizabeth’in gözlem yeteneği kuvvetli, zeki ve nüktedan olduğunu hatırlıyoruz.


-Öncelikle romanın adı konusunda mutabık kalmak isteriz. “Aşk ve Gurur” mu? “Gurur ve Önyargı” mı?



-Ülkenizde romanın önce Aşk ve Gurur adıyla basılması herhalde yayıncının tercihiydi. 1797 yılında Austen romanı “First Impressions” ismiyle yazmış olmasına rağmen ancak 1813 yılında “Pride and Prejudice'” olarak basılabilmiştir. Romantizm akımının etkisinin oldukça güçlü olduğu bir döneme girilmiş olduğunu belirtmek isterim. En uzlaşılabilecek şekliyle Gurur Darcy’yi, önyargı da beni temsil ediyor. Kaldı ki romanda klasik anlamda aşk sahnesi de yoktur.




Austen’ın romanı kendi ismiyle olmasa bile “Bir Hanım Tarafından” adıyla imzalaması büyük bir yürekliliktir. Romanın işaret ettiği sınıf farklılıkları kadar, kadına yönelik cinsiyete dayalı ayrımın çok belirgin olduğu yüzyılımızda Austen cesaretle romanın bir kadın tarafından yazıldığına dikkat çekmek istemiştir. “Miss Austen’ı neden çok sevdiğinizi anlayamıyorum?” diyen Charlotte Bronte, yirmi beş yıl sonra Jane Eyre’ı yayımlattığı zaman erkek adı kullanmıştır.


-Klasik anlamda bir aşk hikâyesi olmamasına, ne siz ne de Mr. Darcy romanda ölmemenize rağmen nasıl ölümsüz olabildiniz ve aşkınız benzersiz oldu?







- Twain “Jane Austen’nın yazdığı kitapların olmadığı herhangi bir kütüphane içinde başka hiçbir kitap olmasa bile iyi bir kütüphanedir” dese ve Borges de bunu hoş bir şaka olarak dillendirip, hatırlatsa bile Austen’in mahareti tam buradadır.








-Ah Elizabeth, lütfen Twain’in sözünü ciddiye almayın. Hatırlatırım; Faulkner da onun için “Avrupa’ da dördüncü sınıf yazar kategorisine giremeyecek kadar vasat.” demişti.”




-Yaşadığımız saf aşkla, tensel yaklaşımın değil, insanların karakterlerini oluşturan özelliklerin ön planda tutulduğu, cinsellik olmadan da bireylerin birbirlerini sevebilecekleri ve bu etkileşimin evlilikle sonuçlanabileceğini göstererek umut verdik. Hepimizin en çok ihtiyacı olan da bu olsa gerek!

1800’lü yıllarda İngiltere’de evlenmemiş 2,5 milyon kadar kadın vardı. Kadınlar oldukça baskı altındaydı. Annemin en büyük endişesi, babam öldüğünde evsiz ve çok az parayla kalacak olmamızdı. Erkek kardeşimiz olmadığı için evimiz kuzenim Mr. Collins’e geçecekti. Tüm sorumluluk bizim omuzlarımızdaydı ama sahip olduğumuz haklarımız kısıtlıydı. Hiç adilane değil ama yaşam böyleydi!

Evlilik öncesi cinsel ilişki tabuydu. Böyle bir ilişki yaşayan kadın toplumdan soyutlanırdı. Sosyal hiyerarşiyi kırabilmek için bir kadının çok akıllı olması gerekiyordu. Austen sizin yüzyılınızda yaşasaydı, eminim yaşadığınız sorunları yine olabildiğince dürüst bir şekilde anlatarak, çıkar yolu gösterirdi. Kaldı ki Austen’den etkilendiğini sürekli dile getiren Stephenie Meyer, yüzyılınızda ilişkilerin cinselliğe dayanmadığı, imkânsız aşklara konu olan romanlar yazıyor. Darcy’nin şimdi vampir, sonraki zamanda melek veya zombi olması kaçınılmaz görünüyor! İyi, harikulade, olanaksız ve keşke olabilse dedirtecek aşklar eşliğinde.


—Bize oldukça karmaşık görünen sosyal hiyerarşiyi karakterler üzerinden açıklayabilir misiniz?





—Lady Catherine, eski aristokrasiyi temsil ediyor, sevgili kocamsa ailesinden geçen büyük topraklara sahip bir asil, Darcy’nin arkadaşı Mr. Bingley ise babası servetini ticaretten kazandığından aristokrasiye paraları sayesinde dâhil olmuştur. Kuzenim rahip Mr. Collins eğitimli olmasına rağmen parasızdır. Bu nedenle sosyal sınıflamada en alt sıradadır.



- Neden her olayın sonu parasal değere gelip dayanıyor?




- Darcy’nin yıllık geliri 10,000 Pound, bu rakamı küçümsemeyin. Austen İngiltere hakkında hiçbir zaman olumsuz düşünceler yazmamış olsa da, bunca zaman sonra para burada bile değer kaybetti. Sizin yaşamınızda 800.000 USD gelire eş değer bir rakam bu. Babam öldüğünde, benim yıllık gelirim 40 Pound olacak. Sebep açık, sosyal adaletsizlik ve kadınların düştüğü çaresizlik.



— İletişimi nasıl sağlıyordunuz? Moda ve sosyal yaşam nasıldı? Kimleri okur, ne dinlerdiniz?






- Mektup diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bence en iyi iletişim aracı dedikoduydu, sonunda yanlış anlamalara neden olsa da!







-19. yüzyılda ampul icat edilmediğinden balolar, yemekler genelde yazın verilirdi veya taşradaki davetler, caddelerin şehirdeki gibi mumla ışıklandırılamaması nedeniyle dolunay zamanı yapılırdı. Biz erkekler avlanır, yarışlara gider, kitap okur, bilardo ve kumar oynardık. Kumar en büyük problemlerden biriydi. Toprak, ailenin büyük oğluna miras olarak kalırdı. Diğer oğullar meslek sahibi olmak zorundaydı. Askerlik, kilise, hukuk itibar gören alanlardı.

-Son Katolik kralın tahttan indirilmesi, İnsan Hakları Beyannamesi, Parlemonto’nun adımları atılması, Fransız İhtilâlı gibi gelişmeler sosyal ve ekonomik değişime sebep oldu ve orta sınıf güçlendi. Bu modaya da yansıdı. Elbiselerimiz oldukça sadeydi ve bu durum geçişe uyum sağlanabilmesi için önemliydi. Dönemimiz Georgian döneminden farklı, şatafattan uzaktı.



Lord Byron, W. Blake, Keaths ve tabii ki Austen. Mr. Darcy çok sevmese de ben müziğe ve dansa bayılırım. Beethoven, Rossini, Schubert ve Mendelsohn. Ah, o balo salonlarındaki valslar… Başlarda uygunsuz bulunsa da Lanner, Strauss bunu değiştirdi.




-Şimdi ne okuyorsunuz?



-Death Comes to Pemberley’i okuyorum. İnanılmaz bir yazar P.D.James. Konunun Pemberley Şatosunda geçmesi, bizim romanın kahramanları olarak yer almamız, romanı çok daha fazla değerli kılıyor. Mutlaka okuyun.





-Biz de okumayı istiyoruz. Umarım yayınevlerimiz en kısa sürede kitabı Türkçe’ye çeviririler.

Ayşe, Billur, Gülda, Peyman


Resimler Uğur Zeynep Keskin tarafından çizilmiştir.

Bu yazı Sabit Fikir Dergisi'nin Şubat 2012 tarihli on iki nolu sayısında yayımlanmıştır.

15 Eylül 2010 Çarşamba

ÖnYargı!

Sunum sonrası Gülda bana NEDEN Gurur & Önyargı’yı (Jane Austen) sevdiğimi sormuştu?


O gün bir şeyler söylemeye çalıştım ancak istediğim gibi olmadığından sonrasında gruba aşağıdaki gibi bir mail atmıştım…….


’’Bu dönemi seviyorum çünkü Yalnızca hareketleri değil-- müzikleri, elbiseleri, konuşmaları, davranışları…. Forplay kokuyor. Zaten en heyecan vericide O değil midir? Şimdi her şey çok direkt, çok kat küt, çok net!.. Şuanda sanki heyecanımızı yitiriyormuşuz gibi geliyor bana ve buda beni korkutuyor. İlk defa bir odaya girdiğinizde çarpmamak için tüm algılarınız açıktır nerde ne var diye. Sonra bu odaya bir daha geldiğinizde bakmazsınız bile, yürüyüp geçersiniz. Bence yürüyüp geçmek çok acı!.. Ama o odaya gözünüz kapalı girmek daha heyecan verici değil midir? Çarpmak, dökmek veya kırmak istemezsiniz ve bir anda heyecan yaparsınız. Nerdeyse tüm duyularınız çalışır; koklarsınız, dinlersiniz, ellerinizle hissedersiniz.... Aslında kendi kendinize Forplay yaparsınız. Ne bileyim işte böyle bir şey.................... Salı sabahı üst üste 3 kahve içince böyle oluyor işte !....

Neden mi bunu yazdım? Yalnızca Önyargı çekip almak için di ;))

Bu kulüp oluşumundan önce düzenli bir kitap okuyucusu değildim. Bu kulüp ile bir serüvene atıldık hiçbir beklenti ve en önemlisi sınırları olmaksızın.

Bir odaya 12 ayrı fikir koyarsanız elinizde olmadan etkilenirsiniz. Okumadığınız veya okumayı hiç düşünmediğiniz kitapları keşfetmeye başlarsınız. Bizim grupta her tarz kitap okuyan var acaba Ben neyi seviyordum? Tamam, Regency ve Victorian dönemleri seviyorum ama bu mudur? Başka yok mu? İşte bazen insan bozulmuş plak gibi takılabiliyor.

Bu kulüp ile birlikte kendimle ilgili yeni şeyler keşfettim. Mesela ben seri kitapları seviyormuşum. Meğerse şehir efsaneleri, doğaüstü ve fantastik romanlara da meyilliymişim.

Geçenlerde Aycan ile iş sonrası yemek yerken kitap konusu açıldı. Ben tabi o meşhur küçük siyah kaplı defterimi çıkardım. Beni tanıyan herkes siyah kaplı küçük defterimi bilir. Allahım bu defterde ne yok ki!.. Kaybedersem Yas Tutarım!















Neyse okumak istediklerimi göstermeye başladım. Üşenmeden yazmışım bir an kendimle gurur duydum. Düzenli bir kitap okuyucusu değilken şimdi ne okumak istediğimi plan yapıyordum!..

Kısaca okumak istediğim 47 farklı seri kitap var. Kolay gözüküyor ama hepsi seri olduğu için bugün bir toplayayım dedim acaba kaç tane edecek diye? 47 seri toplamda 335 adet kitaba geldi. İnanılacak gibi değil eskiden olsa gözüm korkardı şimdi ise plan yapıyorum hangi sıra ile okuyacağımı.

Eeee, Önyargı bu yazının neresinde?

Artık ayıp olmasın bir kere söyledim geri dönüş yok!..

Birde bu kulüpte kitap seçiminde ne kadar Önyargılı olduğumu keşfettim!..

Neden mi?

Halen, Orhan Kemal Ödüllü iki kitabımın kapağını açamadım? Şans vermiyorum veya veremiyorum!.. Ama tabi bu arada 300 küsür kitabın planını da yapıyorum!...


18 Haziran 2009 Perşembe

Yansımalar - 4

Masumiyet ve Erotizm

Elele tutuşmadan, öpüşüp koklaşmadan aşk yaşanır mı ?

Biz bilmiyoruz, ama yaşanıyormuş.

Jane Austen de bunu Aşk ve Gurur adlı kitabında mükemmel bir şekilde kağıda dökmüş.

Elizabeth ve Mr.Darcy’nin gururun arkasına sığınan masum aşk hikayesini sosyal mizah kurgusuyla anlatan Jane Austen, 19. yy sonlarında yazdığı kitabında dönemin aristokrat ve alt tabaka ailelerinin yaşamlarından örnekler vermiş.

Aşklarını uzunca bir süre birbirlerine itiraf edemeyen çiftler, teknolojik gelişmelerden nasibini almamış sosyal yaşam içinde hareketli hayatın kapılarını açan tek unsur olan dedikodu, hayatını evde oya işleyerek, akraba gezmelerine giderek geçiren genç kızlar, balolar…

Kitabın sunumunu sıkı bir Jane Austen hayranı olan Ayşe yaptı.

Mekanımız Astoria AVM girişindeki Clementine.

Sunucu Ayşe olunca, sunum gecesinin büyük sürprizlerle dolu olduğunu düşünmemek mümkün değil.

Clementine’de sadece bize ayrılan özel oda , 19. yy’da Hertfordshire’daki bir malikanenin dönem mobilyaları ile döşenmiş bir oturma odasına dönüşmüştü. Yuvarlak fiskos masaları, beyaz işli örtüler, aile resimlerinin sergilendiği çerçeveler, fonda Debussy’nin insanı nilüferlerin yüzdüğü göl kenarına sürükleyen piyanosu.

Geceye katılmadan önce Ayşe hepimizden dönemi çağrıştıran bir obje getirmemizi istedi.

Kimimiz bir kolye, kimimiz bir küpe, bir şal, fırfırlı bir şemsiye, şapka, çerçeve, fincan getirmişti. Hatta dönem kıyafetlerini çağrıştıran elbise giyenimiz bile vardı.

Masanın üzerinde şapkalarında fistoların, dantellerin uçuştuğu kadın başı maskeler bizi bekliyordu.

Yemeğimizi yedikten sonra oturma bölümüne geçerek çay-kahve eşliğinde Ayşe’nin sunumunu beklemeye başladık. Ortadan kaybolan Ayşe, kısa bir süre sonra üzerinde Gülden Abla’nın annesinin diktiği dönem kıyafeti ile aramıza döndü.



Kitabı ve dönemi derinlemesine araştıran bir sunumla bizi bilgiye boğduğu kalmamış gibi, daha önceden yaptığı Quiz’le de kitabı ne kadar dikkatle okuduğumuzu ölçmüş ve en doğru yanıtları veren arkadaşlara da sembolik birer hediye getirmişti.

Ama hediyenin en büyüğünü en sona saklamıştı. Elimize birer sarı zarf tutuşturdu. Zarfı aynı anda açmalıydık. Ayşe’den gelen direktifle aynı anda zarflarımızı açtık veeeee…

Yüzümüzde şaşkınlık, hayranlık, memnuniyet, mutluluk izleri birbirine karıştı, bir bulamaç oldu.

Zarfta, Aşk ve Gurur’un 1995 yılında İngiliz BBC Kanalı’nda gösterilen dizi versiyonunda Mr.Darcy’yi canlandıran Colin Firth’ün adımıza imzalı fotoğrafı vardı.



Kitap sunum gecelerimizde çıta hep biraz daha yukarı taşınıyor. İtiraf etmek gerekirse her sunum gecesine giderken “acaba bu akşam ne sürprizler bizi bekliyor?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Bir sonraki ay, Aşk ve Gurur’un masum aşkları yerini şehvet dolu, arzularını hayvani dürtülerle bastırmaya çalışan, erotik fantazilerin çılgınca yaşandığı bir aşka bıraktı.

İspanyol yazar Almudena Grandes’in erotik edebiyat ödülü almış Lulu adlı kitabını okuduk.

Ağabeyinin arkadaşına aşık olan ve onunla evlenerek, evliliklerini marjinal erotik seks hayatları ile renklendiren bir çiftin aşk hikayesi.

Kitabın yazarı bir İspanyol olunca, kitabın konusu da İspanya’da geçince sunum gecesinin mekanı olarak Arnavutköy’deki butik otel – restaurant L’Ola seçilmişti.

İspanya mutfağının en lezzetli yemeklerini şık bir sofrada yedik.


Hakkında sunum hazırlamak için zor bir kitap olduğunu düşündüğüm Lulu’yu Gülda sundu. Bu kitapta sunacak ne olabilir diye düşünürken, Gülda’nın sunumu, aslında bir kitaptan ne kadar çok edinim sağlanabileceğini ortaya koyuyordu.

Seksi kıyafeti ile sunumunu yapan Gülda, hepimizi konunun içine layıkıyla çekmeyi başardı.



Kitaptan öyle notlar çıkarmıştı ki, benim algıladığımdan çok farklı bir formata bürünmüştü.

Almudena Grandes’in eşi, ünlü şair Federico Garcia Lorca ile karşılaştırılan İspanyol şair Luis Garcia Montero. Montero Mayıs ayında Uluslararası İstanbul Şiir Festivali’ne eşi ile katılmıştı. Gülda’nın sürprizi, Grandes’in Türkiye’de yayımlanan ikinci kitabı İnsan Coğrafyası Atlası’nın imzalı bir baskısı idi. Ayrıca yazarla yaptığı mini röportajı da videoya çekerek hepimize birer CD’de hediye etti.

Bu öyle bir his ki, sanki Grandes bu kitabı sadece bizler için yazmıştı. Şair eşine eşlik etmek için İstanbul’a gelmemişti de, kitabını okuduğumuz için bizi ödüllendirmişti.

Mükemmel sunumlarınız için teşekkürler Ayşe ve Gülda!

(Peyman)

8 Mayıs 2009 Cuma

We Are 14 Turkish Ladies!..

*************************************************************



*************************************************************

Aşk ve Gurur için hazırlanırken farklı birşey yapmak istedim. Aslında sunumu doğum günümde (26 Şubat) yapmak istemiştim ama şimdi düşünüyorum iyiki yapamamışım çünkü o gün Belkis benim yerime kendi sunumunu yaptı ve artı olarak kızlar bana muhteşem bir doğum günü süprizi hazırlamıştı.

Farklı ne olabilir diye düşünürken, aslında ben Jane Austen'ı BBC dizileriyle tanımıştım. Bu dizilerden sonra kitaplarını okumaya başladım ve çok keyif aldım. Bu kitabın birçok dizi ve sineması yapıldı ama 1995'de BBC için çekilen ve Colin Firth'ın oynadığı tartışılmaz benim için en iyisiydi.

Colin Firth'ı buraya getiremiyecegime göre onun herbirimizin ismine imzalı ve o dizide oynadığı kostüm ile fotoğrafı idi. Hızlı bir araştırma ile adresini ve resmini buldum ve 14 adet çoğaltım. Şimdi sıra kısa ve öz bir mektuba geldi. İnanmıyacaksınız ama çok heyecanlandım çünkü 50% okuyabilirdi veya okumuyabilirdi, 50% imzalıya bilirdi veya imzalamıya bilirdi, 50% herbirimizin ismine imzalıya bilirdi veya imzalamaya bilirdi, 50% mektubum kaybolabilirdi veya kaybolmaya bilirdi......

Mektup açılışım, " We are 14 Turkish Ladies " ile oldu bitişim kocaman harflerle herbirimizin ismi ve eğer imzalarsa sunumum için " Icing on the cake !.. " olacağı idi. Şişli PTT gittim. İlk önce normal postaya verecektim ama bu benim için önemliydi ve en azından gittiğine emin olmam gerekiyordu ve APS ye verdim. İş elbisemle gitmişim ve çok ciddi olarak postamı vermişim ama bir bilseler içindekini !..

Gönderimin üzerinden 1 ay geçince o heyecanınız doğal olarak azalıyor ama her postacı şirkete geldiğinde acaba bu sefer mi? diyede düşünmeden edemiyorsunuz.

Normalde postacı mektupları ön tarafa bırakırdı ama O gün bana doğru yürümeye devam etti. Bu şu demekti, önemli olduğu için imzamı alması gerekiyordu yani Maliyeden yada Ticaret Odasından yada Colinden... Kalbim hızla atmaya başladı. İçimden tempo tuttum Colin, Colin, Colin, Colin..... Bizim postacımızda orta boylu hafif tombul tarafından güler yüzlü bir abi. Yine gülerek geldi merak etme oralardan değil dedi ben halen içimden Colin, Colin, Colin, Colin ..... çantasından zarfı çıkardi ve elime koydu. Utanmasam boynuna sarılacaktım ama kısaca teşekkür edip gitmesini bekledim. Zarfı masama koydum halen içimden Colin, Colin, Colin, Colin ... Acaba herbirimizin ismine imzalamışmıydı? Dikkatli birşekilde zarfı açtım.

Tüm resimlere bakmaya başladım: Ayşe, Aycan, Aysun, Ayşen, Belkis, Billur, Bilgen, Gülda, Gülden, Peyman, Reyhan, Özlem, Yonca, Nur !.....

İnanamıyordum üzerinden 2.5 ay geçmiş ve elimde herbirimizin adına imzalanmiş fotoğrafları duruyor. O kadar heyecanlandım ki birini aramam lazım ama kızları arıyamam çünkü süpriz bozulur bende annemi aradım.

Ayşe : Anneeeeeeee !...
Anne: Efendim kızım.
Ayşe : Colin Firth imzalı fotoğrafları geldi. Hemde ayrı ayrı hepimizin ismine imzalamiş.
Anne: Sessizlik .......
Ayşe : Yani Ediz Hun 'un imzalı fotoğrafı gibi düşün Anneeeeeee !......

(Ayşe)

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails