Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2012 Pazar

MEKANIM DATÇA OLSUN DERKEN...

..""Can Yücel acaba hata mı etti?" diye düşünüyorum günlerdir. Geçen sene Ağustos ayında mezarına yapılan saldırı nedeni ile bu sene anma töreni olmadığı gibi, Can Evi de kapalı bulunuyor. Hangi eller mezara uzandıysa bizi Can Evimizden de vurmayı her seferinde başarıyorlar. Halbuki Datça'da olduğum bu dönemlerde Can Evi'ne gitmek ayrı bir mutluluk oluyordu. Eski Datça'da sokaklarda gezen ve çeşitli nedenlerle eline bir şiir kitabı almayacak çocukların gelen turistlerden para alarak günlük rısklarını çıkarmak için Can Yicel şiirleri okuyarak etrafta dolanması çok hoşuma gidiyor(du) her seferinde.Ama bu sene ailesi haklı olarak "herşey yolunda" imiş gibi davranmak istemediğinden evi ziyarete açmadığı gibi, sessiz bir şekilde andılar mezarı başında Can Yücel'i.



Merak ediyorum, mezarı kıran eller şimdi kimlerle tokalaşıyor,merhabalaşıyor ve gece yattıklarında-bir Allahlar'ı var ise eğer- nasıl gökyüzüne açarak dua edebiliyorlar?

Geçen seneki olayın ardından Güler Yücel Can Yücel'e Bir Name kaleme aldı:

Can'ın Taşını Kırdılar

Yine geldi 12 Ağustos
Yine cırcır böcekleri ötüyor
Bu yıl Ege Denizi senin dediğin kadar sakin değil
Ortalık biraz karışık
Kırdılar taşını
Taşını kırmakla kalmadılar, beni de kırdılar
Bu kırma başka türlü bir kırma
Yalnız sana değil Can'cığım
O canım usta Mehmet Aksoy'un ellerine de vuruldu balyozlar
Dilerim,balyoz vuranların başına bile gelmesin böyle bir şey
Böyle biracıyı tatmasınlar
Ama bilsinler ki, hiç umulmadık yerlerde can buluyor senin şiirlerin
Kuytu bir köşede, bir kayrak taşının üzerinde bu şiirlere rastladığımda,senin sevincini hissediyorum
12 Ağustos'ta yine geleceğiz senin yanına
Ben, Güzel, Su, Hasan, Defne, Ali, Talat, Denis, Neru, Shive, Narayan hepimiz senin ettafında olacağız
Seni sadece o gün anmayacağız; rüzgarla, denizin dalgalarıyla, toprakla, suyla hep anıyoruz bir tanem.



Beni kuzum Datça’ya gömün / Geçin Ankara’yı İstanbul’u! / Oralar ağzına kadar dolu / Alabildiğine de pahalı. / Örneğin Zincirlikuyu’da / Bir mezar 750 milyona. / Burası nispeten ucuzluk, / Ortada kalma tehlikesi de yok. / Hayır, dua istemez / Dediğim gibi, beni Datça’ya gömün / Şu deniz gören mezarlığın orda, / Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!"

Sevgiler
Billur

21 Ekim 2009 Çarşamba

28. İSTANBUL KİTAP FUARI



31 EKİM 2009 CUMARTESİ/8 KASIM 2009 PAZAR


Ekim ayının ilk 19 gününü İstanbul dışında geçirip, Ka’ya, evime, arkadaşlarıma, aileme, işime geri dönmüş olmanın mutluluğunu yaşarken bir yandan da birikmiş olan işler, yapılacaklar, gitmek istediğim partiler, konserler, Bienal, sosyal görevlerim ve ihmal ettiğim projeler arasında sıkışıp kaldım. Her şeyi yapmak istiyorum ama bedenim bana ihanet ediyor. Sadece evde boş boş oturmayı istiyorum bir yandan da. Hem çok mutluyum, hem de çok sıkıntı içindeyim. Bu kadar iç dökmenin ardından konuya geleyim en iyisi.

2002 senesine kadar Tepebaşı’na büyük bir mutluluk ile gittiğim, Beylikdüzü’ne taşındığından beri de gelecek sene gitmeyeceğim dememe rağmen günleri yaklaştıkça içimi saran heyecanla hangi gün gitmeliyiz kararını vermek için uzun uzun –ve hep aynı cümleler ile- konuştuğumuz Kitap Fuarı etkinliğine gitmemizi öneriyorum.

Kitap Fuarına Gitmeyi Neden Seviyorum?


Öncelikle o kadar kitabı o kocaman mekân içinde sadece izlemek bile hoşuma gidiyor.

D&R ve Remzi Kitap Evi gibi her yerde bulabildiğim ama içinde kitap bulamadığım -iddia ediyorum bizim Tansaş’ta, Remzi’de (Kanyon) olduğu kadar kitap var- kitapçılardan başka alternatiflerim de olduğunu görmeyi seviyorum. Aynı zamanda sattığı kitabı bilen görevlilerle de konuşmak hoşuma gidiyor.

Hangi gruplar güçlenmiş, kim ne yapmış görmek iyi bir tecrübe oluyor. Geçen yıl gördüğüm Dini Kitap stantları ve kitap sayısı beni hayrete düşürmüştü.

Sevdiğim yazarları görmeyi ve kitap imzalatmayı seviyorum. Asıl sevdiğim ise, fuar Tepebaşı’nda iken barda Can Yücel’i dinlemekti o ayrı.

Eve dönüp aldığım kitapları, katalogları incelemek tamamen ayrı bir zevk veriyor.

Kitap Fuarına Gitmeyi Neden Sevmiyorum?

Çok uzak ve çok soğuk bir mekân. Geçen yıl giderken kaybolmuştum.

Doğru düzgün bir ATM bile yok.

Hafta sonu çok kalabalık oluyor, hafta içinde ise gitmek çok zor oluyor.

Cafe’si çok kötü. Kahveler ise daha kötü.

Eskiden % 35-40 gibi indirimler olurdu, şimdi ise Çok satanlardan başka bölüm yok nerede ise. Çok Satanlar bölümü görmekten çok sıkıldım.

İmza Günleri için
http://www.tuyap.com.tr/webpages/kitap09/imza-gunleri.php

27. İstanbul Kitap Fuarından Kalanlar:

Geçen yıl Michel Foulcault’nun altı ciltlik Seçme Yazılar’ını almıştım. Her ne olursa olsun günde on sayfa dahi olsa okuyacaktım. Ancak 1.cildini bitirebildim.

Yine aldığım Kürt Öykü Antolojisi’ne elimi dahi sürmedim. Neyse ki aldığım diğer kitapları okumuşum. Bu sene kesin kararlıyım. Aldığım her kitabı okuyacağım. Peyman gibi olacağım. Kütüphane’de okunmamış kitap kalmayacak.

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR II

Ben Kent şiirini okuyup hatırladıktan ve önerdikten sonra içimi yine bir kasvet bastı ve bu kasvet benim hayatta en sevdiğim şair olan Özdemir Asaf'ın Pay adlı şiirinin Belkıs tarafından önerildiği elektronik postanın ekranıma düştüğü anda birazcık daha fazlalaştı. Datça'da idim o sıralarda ve bana bir iki biraya maal oldu:

PAY
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu aksam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.

Simdi o akşam saatinde
Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Denizlerin doymayan sahilinde.
Özdemir Asaf

SONRASINDA BEN DENİZLERİN DOYMAYAN SAHİLİNDE NELER GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ATLATMIŞ OLDUĞUMA DALMIŞKEN :

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Murathan Mungan

VURDU GEÇTİ BİRDEN....

SONRA DOĞANIN İYİLEŞTİRİCİ SESİNE KULAK VERMEMİ SAĞLAYAN AYŞE'NİN ŞİİRİNİ HATIRLADIM:

En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses

1764

En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen,-
Kuşların sesidir baharda,
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir,
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden,
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak,
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.
Emily Dickinson

ARDINDAN AYCAN'IN ÖNERDİĞİ TASA GÜTMEYEN ŞİİR GELDİ:

Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya

İZİN VERMEYECEKTİM BU KASVETE....ELİMDE CIMBIZ...HAY ALLAH AYNA YOK!
DÜŞÜNDÜM SONRA DOSTLARIM VARDI BENİM..... VAR MIYDI GERÇEKTEN BU DİZELERDE ANLATILAN GİBİ:

Dostluk
Dostluk…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…
Can Dündar

DÜŞÜNDÜM....GÖZLERİMİ KAPADIM....EVET VARDI...SONRA BU KASVET ANLAMSIZDI BELKİ DE HAYATIN SIRRI İÇİMDE SAKLIYDI ÖZLEM'İN GÖNDERDİĞİ ŞİİRDE DENİLDİĞİ GİBİ:

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can Yücel

Sevin ve Sevilin...
Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails