Orhan Kemal Roman Ödülü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Kemal Roman Ödülü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2011 Pazartesi

MEMETÇİK MEMET-MEHMET BAŞARAN

Mehmet Başaran’ın adını başladığımız Orhan Kemal Roman Ödülü almış romanları okuyup blogda tanıtmak amaçlı projemiz ile duymuş ve Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri adlı kitabının Aycan tarafından sunum için seçilmiş olması ile de kendisi hakkında epey bilgi edinme imkânına sahip olmuştum. 1926 yılında Lüleburgaz’ın Ceylanköyü’nde doğan başaran 1943 yılında Kepirtepe Köy Enstitüsünü 1946 yılında da Hasaoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirmiştir.



Ardından Antalya Aksu Köy Enstitüsü yazın öğretmenliğine atanmış ancak buradaki görevi 1947 yılında aniden askere alınması ile son bulmuştur. Uzun süren bir askerlik döneminden sonra Balıkesir –Edremit Bölgesi’ne Gezici Başöğretmen olarak verilen Başaran’ın yakasını adı Köy Enstitüleri ile özdeşleşmiş olması nedeni ile soruşturmalar bırakmamış, 1979 yılında 50. Yıl Tahran Lisesi’nden kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.



Mehmet Başaran’ın Göztepe Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptığı sırada Bakanlık tarafından kursa alınarak yurtdışına gönderilmesi kararı çıkarılmış ancak pasaport verilmemiştir. Bu işleme karşı Başaran’ın açtığı dava 3,5 yıl sürmüş ama dava olumsuz sonuçlanmıştır. Emekli olduğunda yeşil pasaportu ile bindiği uçaktan indirilmiş ancak Berlin Senato’sunun çağrısı üzerine 1984 yılında yurtdışına çıkabilmiştir.



Başaran’ın ilk eserleri kendisinin de yönetici olduğu Köy Enstitüleri Dergisi’nde çıkmıştır. Hemen her dalda eser veren Başaran şiirlerini Ahlat Ağacı, karşılama, Nisan Haritası, Kocakent, Günler Tuz Rengi, Sis Dağının Başında, Eylülün Kızgın Soluğu kitaplarında toplamış olup, Aç Harmanı, Zeytin Ülkesi, Elif diye Bir Türkü, Sürgünler, Dilsiz Oyun, Boyalı Irmak adında öykü kitapları vardır.



Çarığımı Yitirdiğim Tarla adlı kitabında köy notlarını toplamıştır. Tonguç Yolu adında bir deneme kitabı, Kuş Dili, Akça Kız, Aç Kapıyı Bezirgânbaşı, Yağmur Gelini, Armutlu Tarla, Söğütler Ses Verince, Çiçeklerin Dili ve Güneşin Türküsü adında çocuklara yönelik şiir ve masal kitapları yazmıştır.



Bu kadar eser vermiş birini insan geç tanıyınca biraz kötü hissediyor açıkçası…

Memetçik Memet’in Başına Gelenler

Mehmetçik Memet, Mehmet Başaran’ın yaşamından zorlu ve sıkıntılı bir dönemi anlatan romanı… Bu nedenle de otobiyografik nitelikler barındırıyor. Romanın bir özelliği de Mehmet Başaran’ınn bahsi geçen zorlu yaşam kesitine paralel olarak ve onun gerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük sınavlardan geçtiği ve Cumhuriyet Tarihi’nin en büyük atılımı olarak görülen Köy Enstitüleri sınavından sınıfta kaldığı döneme denk gelen olayları anlatıyor.

Memet zoru başarmış, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirerek yazın öğretmeni olarak Antalya’nın Aksu Köyü’ne atanmıştır. Enstitü’de öğrendiklerini kendi talebelerine öğretme heyecanını yaşayıp, bu görevi can ve başla ifa etmeye çalışırken bir gün aniden askere çağrılır. Sadece kendisi değildir askere çağrılan, kendisi ile birlikte başka öğretmenlerin yanı sıra 20 tane Enstitüden öğretmen de aralarına katılmıştır.



Buna bir türlü anlam veremezler zira askerlik görevlerini yerine getirmeleri için bir seneden fazla bir süre vardır. Çiçeği burnunda bir öğretmendir o, Aksu Köyü’ne karanlıkları delmek için 7 ay önce İsmail Hakkı Tonguç’un “Kaleyi içten yıktırmayın” diye başlayan mektubu cebinde yollara çıkmıştır. Ama söylentiler, emirler ve izlenen siyaset Köy Enstitülerinden ve Enstitülülerden yana değildir pek. Yeni atanan milliyetçi müdürler:

“ usta mı öğretmen mi yetiştireceğiz burada? Nedir o öğretmene öğrenciye bir örnek giysiler, postallar giydirmekler… Tümüne sırtlarıyla taş taşıtmaklar, aynı sofrada yemek yedirmeler? İşçilik, tarım alanları… Bunları bir anlamı yok mu yani? Enstitünün adı “Kolhoza” çıkmış halk arasında. Bina yaptırılacaksa, verilsin müteahhütlere efendim. Asker kışlaları gibi ter kokuyor her yan. N’oluyoruz yani? İşletme mi, inşaat alanı mı, okul mu burası? Ya o dillere düşen kız-erkek ilişkileri…”

6 öğretmen Ankara’da nereye sevkedileceklerini beklerken onların işlemini yapan komutan da bakanlıklara düşünceli düşünceli bakarak:

Siyasi bir karar benziyor, Toplu bir hareket falan mı yaptınız? Nasıl bir yerdi bu Köy Enstitüsü? Yeni duyuyoruz adını…”diyerek bir anlam veremez eğitim öğretim yılının ortasında aynı okuldan 6 öğretmenin askere alınışına.

Bekleme döneminde bir Pazar günü yüreklerinde aforoz edilmişlik ile ezilen yürekleri ve endişeli yüzleri ile Gençlik Parkı’ında buluşurlar. Cumhurbaşkanı İnönü ve eşinin bir zamanlar Hasanoğlanlılar olarak parmakla gösterilen kendilerine yaptıkları tezahüratları ve Başbakan Saraçoğlu’nun yemek verişi akıllardadır hala. Ama anlayamadıkları cadı kazanları kaynıyordur sürekli.



O günden sonra kuralar çekilir ve İzmir’e 9. Kolordu’ya sevkedilirler, geldiklerinde 9 kişi bir odaya konulurlar ve unutulurlar bir süre. Bu unutulma hali hepsinde bir gerginliğe yol açar. Odada unutulan başkaları da vardır. Bunlardan çocuk yüzlü olan biri sürekli ağlamaktadır:

“ Stefan benim adım. Ermeni’yim. Böyle olacağını demişlerdi, inanmadım. Demokrasi… İnsan Hakları… Yeni bir dünya kuruluyor İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Fena aldandım. Bitti. Azınlık olduğumuzdan, yüksek okul da bitirsek, yoksunuz bazı haklardan. Tam vatandaş gözüyle bakılmaz bize. Siz de azınlıktan mısınız? Bir toplama kampına götürüleceğimiz söyleniyor, doğru mu acaba? Biliyor musunuz “çelenk” demektir Stefan, bir kucak çiçek yani… Bir kucak çiçek, sonbahar rüzgârında…”

Korkmamasını söylüyor Memet ona, Nazi Almanyası değil Cumhuriyet Türkiyesi olduğunu söyleyerek rahatlatmaya çalışıyor. Ama için de bir kurt düşüyor? “Biz de azınlıktan mıyız?” Daha sonra unutulmuşluktan kaynaklanan hapisleri sona eriyor ve başka yere sevk edileceklerini öğreniyorlar. Memet başka bir gerçek ile daha karşı karşıya kalıyor ve aslında bir umut ışığı beliriyor ufukta kendisi için. Aslında sevk listesinde en başından beri adının olmadığı, bir yanlışlık olduğu tespit ediliyor ama görevli yüzbaşı umutlarını bir anda kırıveriyor:

Bir yanlışlık var, ama yukarıyı ilgilendirir bu, Adamın var mı yukarıda? Varsa, kurcalasınlar. Fazla da umutlanma, büyük iş çünkü…”

Memet bu büyük işin ne olduğunu kavrayamadan yollara çıkartılır; önce Aydın sonra uzun bir konaklama dönemi olacak Milas’a doğru. Yolda aklından enstitüye girmeden önceki dönemi gelir. Memet, çok zor şartlar altında okutulabilmiştir. Zor şartlardan kasıt sadece fiziki anlamdaki şartlar değildir, manevi şartlar da zordur, önyargıları, hor görülmeyi aşmak çok daha zordur çünkü. Enstitüye gitmeden önce annesi olaya şüpheyle yaklaşmış ve hep itilmişliğin, hep ezilmişliğin acısını ve yalın gerçeğini şu sözlerinde dile getirmiştir:

“Köylü Mektebi mi olurmuş hiç? Duy da inanma… Osmanlı’nın oyunudur. Ağası, beyi tükürükle boğar adamı valla, barındırmazlar oğul, gel gitme! Atana, dedene yeten köy sana da yeter”Ancak Memet’in okuması için destek verenler de vardır:

“ Okut bu çocuğu Süleyman, Tey subaşlarına çıkar belkim bir gün, çıkar da ayırı dokunur epicimize. Tasıldara, candarmaya çiğnetmez bizi. Bi işçemiz düşse hükümata, arka dur. Sırtınla taş taşı, bok taşı, okut bu çocuğu…” Ama sadece sözde kalan destek Memet’i okula göndermek için yeterli değildir.

İlköğretime kayıt esnasında müdür paraları olup olmadığını sormuştur. Memet’in aklına yok yere harman yerlerini satıp Kazım Dirlik Paşa’ya gidişleri, han köşelerinde bekleyişleri, Kırklareli Valisi’ne götürecek mektubu aldıktan sonra babası ile döktükleri sevinç gözyaşları…Sonrasında bütün yaz bekleyişlerini boşa çıkaran kötü bir oyuna kurban edilişlerini hatırlayınca Memet hep acı ile dolmaktadır yüreği Memet’in.



İşte bu noktada imdadına Köy Enstitüleri yetişmiş ve aydınlanmanın yolundaki ışıklar birbir yanmaya başlamıştır Memet’in.Ama yukarılarda bir yerlerde bir şeyler olmuş, türlü oyunlar dönmüş ve aydınlanmanın yolundan gidenler birer birer sorgusuz sualsiz infaz edilmeye başlanmıştır, tehlikeli ve şüpheli addedilmişlerdir ve şimdi tahtaları kararmış, içine tütün, ter kokuları sinmiş bir bölmede yol alırken aklına Nazım Hikmet’ten sevdiği dizeler düşer:

895 numaralı katar, 895 numaralı katar!
895 numaralı katarın üçüncü mevki vagonunda
üç yolcu var! sefalet, felaket ve mehmet!
tren düdükleri öter mehmet'in üstünden
medeeeet! medeeeet!
uzanır, raylar uzanır memleket, memleket.
yok mu raylarda merhamet
mehmetçik, mehmet; mehmetçik, mehmet!


Milas’ta günler birbirini kovalamakta, Memet kendini okumaya veriyor zaman zaman, herkes koğuşta yattıktan sonra derdini kederini Babalar ve Oğullar’ın sayfalarında bırakmaya çalışıyor. Aklına Tonguç’un sözleri geliyor:

“ Aydın insanın en büyük ihtiyacı dayanaktır; bu da ancak, bilim ve sanat olabilir. Günlük hayatın yükünü eza duymadan taşıyabilmek, böyle bir dayanağı ele geçirmeye bağlıdır”.

Milas’tan Debleke Yollarına..Sürgün Devam Ediyor…

Debleke’deki günler boyunca iki olay Memet’i derinden etkiler. Bunlardan birisi sevdalısına kavuşamayan Yüzbirli diğeri de köyde çıkan yangındır. Yüzbirli derin bakışlı, ince yapılı bir gençti. Aklı da gönlü de varsa yoksa Seherindeydi. Yanık yanık söylediği ;

Dağlar başı boran değil kış değil
Yardan ayrılalı gönlü hoş değil
Şu gurbetlik dayanacak iş değil
Gecem gündüzüm zar oldu yine
türkü herkesi efkara boğuyordu.

Bu efkar hergeçen gün Yüzbirli’yi iyice sarıp sarmalıyor ve keyfini kaçırıyordu. Zira bir süreden beri ses soluk çıkmıyordu ve dayanamayarak fazla uzakta olmayan köyüne bir gitmeye kalkıverdi Kemal ile. Ama şans bu ya Azrail adını taktıkları komutan karşılarına çıkmış ve cezayı kesmişti. Akşama değin bayıra sırtlarında taş ve makineli tüfek dolu çantalarla inip çıkma cezası...Gönlü tedirgin Yüzbirli bu cezaya dayanamadı ve hastaneye kaldırılmıştı. Bir ay sonra koğuşa künyesi gelmiştir.Herkes suskundur ve Remzi’nin ağzından bir ağıt yükselir:

Anama söylemeyin damda yatmaaasın
Oğlum gelecek diye yola bakmasın


Debleke’de kendilerine sürekli komünist yaftası yapıştırıp, gözleri ile bile yargılayan komutanlarını şaşırtan bir olay meydana gelir bir gün. Debleke’deki yangında komutan’ın çocuğu alevler arasında kalmıştır. Memet düşünmeden atılır alevler arasına, komutan şaşkındır:

“Sen sen haaa!” der.

Bu olayın ardından Memet’in birliği Kapıdağ’a sevkedilir. Bu arada Memet daha önce yanlışlıkla askere alınan ve dönem sonunda çavuşluğa çıkarılması ile ilgili yanlışlık için Yargıtay’a açtığı davanın neticesini almıştır: Yargıtay verdiği kararda iki dersten başarılı olamadığı gerekçesiyle kendisinin çavuşluğa çıkarılmasına karar verildiği ve bir aykırılık olmadığı yönünde bir karar vermiştir. Halbuki başarısız olduğu ders olmamıştır kendisinin.

Şubesinden de bir yazı gelmiştir, karardan çok önce yazıldığı halde ona sonradan bildirmektedirler. Bu kararda Tümen Komutanlığı’nın değiştirilemez nitelikteki kararı ile çavuşluğa çıkarıldığı ifade edilmiştir. Buna göre Memet 1947 yazında başlayan askerliğini 01.11.1949’da tamamlamak zorundadır.

Geçmez Sanılan Günler Geçer... Ama Nasıl?

Küfürler, bağırışlar, sersemleten bir itiş kakış…Kemiğinden ayrılan etin acısı, yürekler hasretle yanarak…Bu zor günlerde bir kara haber yüreklerini dağlar. Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu haberi koğuştaki arkadaşı koynundan çıkardığı bir kitapçıktan göstermektedir. İşte tam o anda koğuşun kapısı zorlanır. Telaşa kapılırlar. Bir seçim yapmak zorunda kalırlar: Ya kapı kilitli ve Sabahattin Ali’nin ölümünü anlatan kitapçıkla yakalanacaklardır, ya da pencereden atlayıp kaçacaklardır.Kapı zorlanmaya başlar ve onlar

KAÇARLAR…

ROMAN HAKKINDA…

Bu roman 1979 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü almış. Mehmet Başaran’ın bu eseri de faşizm rüzgârlarının esmeye başladığı bir dönemde kendi başından geçen olayın aktarılmasından ve o anları yaşarken kapıldığı duygu ve düşünce selini bize zaman zaman şiirsel bir dille aktarıyor. Yaşamak zorunda kaldığı bu dönemde yaşadığı şaşkınlık, acı ve gelgitleri aktarıyor Başaran. Ancak bu gelgitler, geri dönüşleri yansıtmakta bence pek başarılı değil, hatta dikkatiniz dağınıksa zihninizi toparlamanız zor olabiliyor. Klasik anlamda da bir roman örgüsüne sahip olmadığını düşünüyorum açıkçası. Bir anı-roman demek illa bir sınıflama yapmak gerekirse daha mümkün.

Orhan Kemal Roman Ödülü’nü veren kurulun romana ödül verme gerekçesini bulamadığım için size bilgi veremiyorum ancak verildiği yıllara şöyle bir baktığımız zaman faşizmin gene dallanıp budaklandığı bir dönemde verilmiş olması, Cumhuriyet Döneminin şahlanması için temeli atılan Enstitülerin hangi oyunlara kurban gittiğinin gösterilmesi, yine benzer oyunların oynandığına dikkat çekmesi ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine dikkat çekilmesi amacının arka planda olduğu kanısını taşıyorum. Tabii bir de köylünün dramına az da olsa bir kez daha dikkat çekilmesi, hala göz ardı edilen bu gerçekliğe geri dönülmesi de bir neden olabilir belki.

Askerin zorlu hayatından kesitler sunması, neredeyse askerlik eşittir eziyet ve sindirme, tek tip yaratma ve tüm kişisel hıncını vazifesini yapandan çıkarma ve benzer unsurlardan örülü olan kısmını aktarması açısından başarılı buldum. Kendim şu ana kadar bir Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alanlar arasında “En İyiler” Listesi yapsaydım sanırım üst sıralarda yer almazdı.

BİRAZ DA TARİH…

Bu romanı okurken tekrar ve daha detaylı bir biçimde Köy Enstitüleri ile ilgili okumalar ve araştırmalar yaptım. Örneğin; yine Mehmet Başarana ait olan ve sunumunu Aycan’ın yaptığı Bir Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri adlı kitaba zaman zaman geri döndüm. Can Dündar’ın Köy Enstitüleri adlı belgesel kitabından ve belgeselini izledim ve okudum. Bu noktada kısaca Köy Enstitüleri hakkında biraz bilgi vermeden geçemeyeceğim.


Nasıl Kuruldu?


Atatürk Devrimi’nin kopmaz bir parçası olan Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’ta 4 kırsal yerleşim biriminde aynı zamanda kuruldu. Sayıları aynı yıl 14’e 8 yıl içinde de 21’e çıkarıldı. Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren kuruluşlar olmayıp, kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlamak; bu alanda ilgili gerekli elemanları yetiştirmek için kurulan yapılardı. En azından bu hususlara hizmet etmeleri amaçlanıyordu.

Köy Enstitüleri kurulmadan önce 16 milyonun üzerinde olan nüfusun %80’i okuma yazma bilmemektedir. Ancak okul ,öğretmen ve gerekli alt yapı bulunmamaktadır. İlköğretim sorunu aşılmaz bir engel gibi her devrimci ruhun karşısına dikilmektedir. Bunun üzerine Atatürk bunun üzerine aralarında İsmail Hakkı Tonguç’un da bulunduğu eğitimcileri bir rapor hazırlamaları göreviyle köylere yollar. Raporda kaleme alınan saptamalar şunlardır:

1) Batı taklidi öğretmen okullarından köylere gidenler ya dayanamayıp gitmiş ya da kalıp köyün karanlığında erimiş, ağanın, imamın etkisi altına girmiştir.

2) Köy okulunda sadece okuma yazma öğrenmiş köylü, dört beş yıl sonra okuma yazmayı bile unutmuştur.

3) Ordudan dönüp tarlasını işleyen bazı çavuşlar, köylü çocuklara kendiliklerinden okuma yazma öğretmekten başka, cumhuriyetin ne olduğunu, şimşekle elektrik ışığının benzediğini, sıtmanın sivrisinekten geldiğini, otomobilin benzinle, trenin buharla işlediğini anlatmışlardır.

Bu rapor Köy Enstitülerinin kurulması için ilk verilerin elde edilmesini sağlar. Atatürk, askerlerin bu konuda destek verecekleri görüşündedir bunu da “Erlerin eğitimini yaptırdığımız çavuşlardan bu konuda da pekâlâ yararlanılabilir.” Sözleriyle ifade etmiştir.

1935’te İlköğretim Genel Müdür vekilliğine atanan, Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ, “Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy” adlı çalışmasında, çözüm yolunu şu şekilde göstermiştir: “Köyü canlandırma alışılagelmiş sıradan bir ilköğretim sorunu değildir. Eğitim yolu ile köyü canlandırmak; modern anlamda ilköğretimi köye mal etmekle sağlanabilir. (...) Köyü canlandırma sorunu, her şeyden önce bu savaşa katılacak elemanı yetiştirme sorunudur. Köy Enstitülerinin kuruluş nedenlerinin başında bu gelir.”



Hasan Ali Yücel Kurulma nedenini şöyle açıklıyor. "biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. bu, imamdır. imam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.



Bu noktada değişik ama paralel bir görüş olarak İlkay Meriç Marksist Tutum Dergisi, no:37 Nisan 2008’de kaleme aldığı yazısında “Öte yandan CHP, Kemalist ideolojiyi nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylülere taşıyacak ve onları rejimin çıkarları doğrultusunda dönüştürecek temel unsurlar olarak öğretmenleri görüyordu. Zira öğretmen demek köyde jandarmadan sonra devleti (dolayısıyla onunla özdeşleşen CHP’yi) temsil eden en yüce makam sahibi demekti” şeklinde ileri sürmekte olup aynı zamanda Köylü işçi sınıfa karşı bir denge oluşsun diye mi önceleri örgütlendi? Sorusuna cevap olarak şu görüşleri aktarmaktadir:

“…..Köylüyü ihtilalci proletaryaya karşı bir sigorta olarak gören köycülerin ekonomik politikalarını da önemli ölçüde proletaryadan duyulan korku belirliyordu. Üstelik o dönemde bu bakış açısı sadece Türkiye’de değil Nazi Almanya’sı başta olmak üzere pek çok ülkede güç kazanmış durumdaydı. CHP’lilerin önemlice bir kısmının Nazilerden etkilendiği ve onlara sempatiyle baktığı da bir sır değildi.

İktisat tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın 1935 tarihli gözlemleri, o dönemde belli başlı sanayi ülkelerinin köye ve köylüye bakışlarının benzerliğini saptaması bakımından ilginçtir:

“...bugün belli başlı endüstri memleketleri bile, ulusal hayatın en gür ve temiz kaynağı olan köyleri, köy hayatını bir sosyal dengeşiklik aracı olarak enternasyonal ve ihtilalci temayüller gösteren endüstri proletaryası karşısında kıskançlıkla muhafaza için, köylüyü şehre çeken ve kırları boşaltmak isteyen akımlara karşı her türlü çareye başvuruyorlar. Onlar bu işe biraz da cihanın son durumu yüzünden mecbur olmuşlardır. Bugün her yerde insan ve mal göndermek için açık pazar kapılarının gittikçe kapanması yüzünden şehirde ve köyde işsiz kalan ve başka yere de göçemeyen fazla nüfusu memleket içinde toprağa bağlamak, bir harp vukuunda ihtiyacı olan yiyecek ürünlerini kendisi üretmek gibi siyasal ve sosyal emniyet düşünceleriyle bir toprak siyasası devri açıyorlar.” (akt. Asım Karaömerlioğlu, age, s.53, Orda Bir Köy Var Uzakta)”



1940 baharında 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası Meclis’e gelir. Bu Yasa çeşitli eleştirilerle karşılaşır. Yasa sonuçta Meclisten çıkmakla birlikte 38 kişi oylamaya katılmayarak örtülü bir muhalif grubun olduğunu ortaya koyarlar. Özellikle Kazım Karabekir bu uygulamanın köylü ve şehirli arasındaki uçurumu daha da belirgin hale getireceğini iddia etmesine rağmen Hasan Ali Yücel asıl hedeflenenin bunun tam tersi olduğunu vurgular.

Bu konuda Mehmet Başaran: “Yaşamdan kopuk, belleğe yük sayılabilecek işe yaramaz bilgiler aktaran, kara tahta-dört duvar okulu anlayışı bir yana itildi. İncelemelere araştırmalara dayanarak geliştirilen üretim yaşamı, eğitim ortamına dönüştürülmüştü.” Derken aynı yönde

Talip Apaydın da: Bize asla bilgi düşmanlığı aşılanmamıştır. Sadece kuru bilgilerin, hayatta işe yaramayan ezber bilgilerin yetersizliği, süsten öte geçemediği, hayata bir değer katamadığı söylenmiştir. Boyuna okumamız, ders dışı kitaplara taşmamız öğütlenmiştir.Enstitüde bize okuma-düşünme alışkanlığı verdiler. Ders kitaplarının çerçevesi içinde hapsolup kalmıyorduk. Boyuna arıyor, okuyor, inceliyorduk. Arkasından, tartışarak, bilgilerimizi, inançlarımızı pekiştiriyorduk. Genel toplantılarda ya da aramızda tartışmadan duramazdık.” Biçiminde görüşlerini diler getirmektedir.

1942 yılında Köy Enstitüleri ilk mezunlarını vermiş ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü açılmıştır. 1943 yılında Cumhurbaşkanı İnönü Hasanoğlan Yüksek Enstitüsü’nü ziyaret eder ve çok etkilenir. Millî Eğitim Bakanı’ndan enstitülerin sayısının 20’den hızla 60’a çıkarılmasını isteyince Yücel “Buna ne kadromuz ne de paramız yeter” diye itiraz edince, İnönü’den beklenmedik bir tepki gelir ve sanki geleceğin içinde barındırdığı tehlikeleri de haber verirmişçesine, “Çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz” cevabını verir ve ekler: “Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalıydınız. Savaştan sonra ne olacağı belli değil. Bunların hiçbirini bize yaptırmayacaklar. İleride beni dinlemediğinize çok pişman olacaksınız.” Der.



İnönü daha fazla enstitü açılması hususundaki kararının uygulanmasının yakın takipçisi olur. “Köy Enstitüleri Yasası” okul yapma görevini köylülere verdiği için kaymakamlar ve valiler, Ankara’dan gelen talimat doğrultusunda köylü üzerindeki baskıyı gün geçtikçe artırmaya başlayınca köylüler arasında enstitülere karşı bir muhalefet oluşmaya başlar. 1944-1945 döneminde planlanan rakamlara ulaşılamaması İnönü tarafından bu “pasif direnme” olarak algılanır. İnönü’nün “alınganlığı” köylere ceza verilmesine kadar gider. Bu durum CHP içinde hoş karşılanmamaya başladığı için tepki sesleri de yükselmektedir. İnönü taviz vermez ve
“Her köyde cami yok mu?” diye sorar. “O camiler nasıl yapıldıysa, okul da öyle yapılacak.” Diyerek sert çıkar.

İnönü’nün bu tavrı, ardından Sabahattin Ali’nin Hasanoğlan’ı ziyaret etmesi ve orada kalması, enstitü içinde sağ-sol kamplaşmasının olduğunun yayılması, enstitülerin komünizmin pençesi içine düştüğüne dair dedikoduların yayılması Köy Enstitülerinin göze batmaya başlamasına ve gerginlik konusu olmasına neden olur. Bu konu ile ilgili
Talip Apaydın: “Kimi arkadaşlarımız açıkça, kimisi el altından ırkçı, Turancı, enstitü düşmanı çevrelerle bağıntı kurmuşlardı. Oralardan beslenirlerdi. Oralara haber ulaştırırlar, hatta ihbar mektupları yazarlar, aramızdan imza toplarlardı. Biz bunları bilirdik, uzun uzun tartışırdık. Gittikçe tehlikeli olmaya başlayan çatışmalarımızdan endişe duyardık.” Diye anlatmaktadır.



Bu gerginlik ve dedikodular Hakkı Tonguç’a iletilince kendisi hemen Hasanoğlan’a gelip öğrencileri uyarır: “Siz ateşle oynuyorsunuz.Yapılamaz sanıyorsunuz ama bir gün bu enstitüleri kapatırlar. Hiç değilse temelden değiştirirler. Siz okudunuz, kurtuldunuz, ama sizden sonraki köy çocukları, okuyacak okul bulamazlar. Anlıyor musunuz? Aklınızı başınıza toplayın. Binanın temelini oyan fare olmaktan vazgeçin. Köy enstitülerini siz köy çocukları kendiniz yıkacaksınız, dikkat edin.” Der. Bir uyarı ve tehlikenin kapıda olduğuna dair söylemde Baba Tonguç’tan gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ından sonra Türkiye’de de değişim rüzgarları esmeye başlamıştır. İnönü çok partili hayata geçileceğinin müjdesini ve sözünü vermiştir. Çok partili hayat değişik görüşleri, uygulamaları, özgür fikirleri ve eleştirileri de beraberinde getirir. İlk eleştiri okları da Köy Enstitülerine saplanır.
1945 Mayısında Millî Eğitim bütçesi görüşülürken milletvekili Emin Sazak, köylere verilen enstitü mezunlarının kendilerini birer Atatürk zannettiklerini söyler.

Yücel, bu eleştiriyi yanıtlarken “Bu çocukların birer Atatürk olması temenni edilir.” der.İnönü, yeni kurulan Demokrat Parti’nin programını Çankaya Köşkü’ne getiren Celal Bayar’a iki soru sorar:İlki, dini inançları siyasette kullanıp kullanmayacaklarıdır. İkincisiyse Köy Enstitüleri’yle, eğitim seferberliğiyle uğraşıp uğraşmayacakları…

Bayar her ikisine de “Hayır Paşam” yanıtını verir. Bunun üzerine İnönü parti için olurunu verir. İnönü Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü bir ziyaretinde Yücel’e “Bu çocuklar köylerde işe başlayınca bizi tutacaklar mı?” diye sormuştur. 1946 seçiminde CHP’ye oy toplamak amacı ile köylere gönderilen enstitülerden gelen haberler pek de iç açıcı olmamıştır. Komünizmin alıp başını yürümesi, kızlı erkekli birlikte eğitim, eğitimin yanı sıra çeşitli işlerde çalışılması, okul yapımı için baskı köylüleri ama belki de en çok toprak ağalarını daha çok rahatsız etmeye başlamıştır. Enstitüler için bazı yazar ve şairler de aynı doğrultuda görüş sahibidirler:

“Son günlerde peçesi kaldırılan ve bazı temayüllere göre tekrar ihyası için zemin aranan Köy Enstitüleri davası, memleketimizdeki komünizma hululünün şah damarını çizer.” (Necip Fazıl Kısakürek)

Çocuklara Nazım Hikmet’in şiirlerini ezberleten, Marksizm hakkında konferanslar verdiren, dergilerinde de Marksizm hakkında makaleler neşreden Köy Enstitülerinin komünist yuvaları olduğunu bilmeyen bir tek şuurlu Türk aydını yoktur...” (Peyami Safa)

Ankara’ya ve özellikle Çankaya’ya bu eleştiriler doğrultusunda yönelmeye başlayan baskılar giderek artmaktadır ve CHP oy kaybedeceğini anlamıştır. Özellikle parti içindeki muhalif kanat daha fazla sesini çıkarmakta, sağcı düşünceye yakın olan parti üyeleri enstitülerin komünizmin yuvası olduklarını söylemektedir.Parti’de Recep Peker gibi muhafazakârlar Köy Enstitüleri’nin bir an önce kapatılmasını savunmaktadır.

Muhalif seslerin alıp başını yürüdüğü 1946 Seçim Döneminde Sovyetler’in Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia ettiği, İstanbul’da gençlerin komünizm aleyhinde gösteriler yaptığı, Amerikan Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyaret ettiği bir ortamın varlığı, aslı astarı olmasa da enstitüler hakkındaki söylentiler nedeni ile İnönü büyük bir kararsızlık yaşasa da enstitüleri gözden çıkarır CHP bu seçimden çoğunluğu alarak çıkar ve yeni kabine kurma görevi Recep Peker’e verilir. Peker’in hükümet programında “Köy Enstitüleri’nin daha millî bir hale getirileceği” yazılıdır.

Millî Eğitim Bakanlığı, Hasan Âli Yücel’in elinden alınır. O günlerde emniyete imzasız bir ihbar mektubu gider. Mektupta Hasanoğlan’ın komünist yuvası haline geldiği öne sürülür, Sabahattıin Ali, Behice Boran, Niyazi Berkes gibi öğretmenler ve Nâzım Hikmet şiirleriyle rejim aleyhtarlığı yapıldığı, komünist manifesto okunduğu bildirilir. Mektubun sonuna komünist öğrencilerin bir listesi de eklenmiştir.

Bu mektup üzerine hemen bir soruşturma başlatılır ve soruşturma için Meclis Başkanı Kâzım Karabekir, yanında üç milletvekili ile Hasanoğlan’a gelir. Bu soruşturmada öğrenciler ile öğretmenler sorgulanır.Bir süre sonra, 21 Eylül 1946’da, ismi Köy Enstitüleri ile özdeşleşmiş İsmail Hakkı Tonguç da görevden alınır. Yerine Yunus Kâzım Köni getirilir.

DAHA SONRA OLANLAR

1) Enstitü mensuplarının Nazizme, Faşizme kaydığını, ırkçılarla işbirliği yaptığını düşündükleri Yeni Millî Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer’in genelgeleriyle köy enstitülerinde öğrencilerin yönetime katılması uygulamasına son verilir.

2) Enstitü kitaplıkları komisyonlarca taranır, okutulan bazı klâsikler “öğrencilerin düzeyine uygun olmadığı” gerekçesiyle yasaklanır, kimi bakanlık klâsikleri yakılır. Genelgeyle “serbest okuma”lar güdüm altına alınır, tartışma saatleri iptal edilir.

3) Enstitülerde çalışan Yüksek Kısım çıkışlı öğretmenler, buralardan uzaklaştırılmak amacıyla toptan askere alınırlar (Mayıs 1947). Bazıları yedek subay olacağına çavuş olarak çıkarılır.

4) 1947 sonunda Recep Peker hükümeti, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü “benzer başka okullar olduğu” gerekçesiyle tamamen kapatır. Öğrencileri, Ankara içindeki dengi okullara dağıtılır. Üç dönem mezun veren Yüksek Köy Enstitüsü kapandığı tarihe kadar 104 mezun verecektir.

5) 1947’de çıkarılan 5117 ve 5129 sayılı kanunlarla köylerdeki öğretmenlerin Enstitülerle bağları kesilir, verilen tarım, sanat araç gereçleri geri alınarak, 100 lira aylıklı memur durumuna getirilirler.

6) 1948 yılında Eğitmen Kurslarına son verilir ve birçok eğitmen de görevden uzaklaştırılır.

7) 1948’de Enstitülerin programları değiştirilir. İş eğitimine, üretici eğitime son verilerek, klâsik öğretmen okulu anlayışına dönülür.

8) 1948’den itibaren, ilahiyat fakülteleriyle imam hatip kursları açılmasına izin veren CHP buna rağmen 1950 seçimlerini kaybedecektir.

9) 1950'den sonra Köy Enstitülerinin aynı kampus içinde okuyan kız ve erkek öğrencileri birbirinden ayrılarak, Kızılçullu ve Beşikdüzü Köy Enstitülerinde toplanır. Sonra Kızılçullu kapatılıp öğrencileri Bolu Kız Öğretmen Okuluna aktarılır. Aynı yıllarda 4 enstitüdeki Sağlık Kolu kapatılır.

10) İktidara gelen Demokrat Parti zamanında, 1951’de Köy Enstitüleri’nin programı klâsik ilköğretmen okullarının programıyla birleştirilir.

11) Topraklarının bir bölümü kamulaştırılmış kimi ağalar, Düziçi Köy Enstitüsü’ne dışardan soktukları bir adama Türk bayrağını yırttırır, pislik sürdürür (sonradan mahkemede ortaya çıkar) öğrenciler tutuklanır basında, Meclis’te “Gördünüz mü?” diye kıyametler koparılır.

12) Bütün Enstitü müdürleri, öğretmen kadroları değiştirilir, yeni atanan müdürlerin düzenledikleri sınavlarla kültür derslerinden zayıf sayılarak sınıfta bırakılan 2000 öğrenci (iki yıl sınıfta kalmış duruma düştükleri için) Enstitülerden uzaklaştırılır, yoksul köylü babalara “tazminat” davası açılır.

13) Enstitüleri ilk bitirenler, “kültür bakımından yetişmemiş” sayılarak yeniden yetiştirme kurslarından geçirilirler.

14) Enstitü mezunlarına eğitim camiasında “Tonguç yetiştirmeleri”, “Hasan Âli yetiştirmeleri” adları verilir.

15) 1954’te (Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri zamanında) Köy Enstitüleri’nin adı 6234 Sayılı kanunla İlköğretim Okulu olarak değiştirilir.

Sevgiler
Billur

15 Eylül 2010 Çarşamba

ÖnYargı!

Sunum sonrası Gülda bana NEDEN Gurur & Önyargı’yı (Jane Austen) sevdiğimi sormuştu?


O gün bir şeyler söylemeye çalıştım ancak istediğim gibi olmadığından sonrasında gruba aşağıdaki gibi bir mail atmıştım…….


’’Bu dönemi seviyorum çünkü Yalnızca hareketleri değil-- müzikleri, elbiseleri, konuşmaları, davranışları…. Forplay kokuyor. Zaten en heyecan vericide O değil midir? Şimdi her şey çok direkt, çok kat küt, çok net!.. Şuanda sanki heyecanımızı yitiriyormuşuz gibi geliyor bana ve buda beni korkutuyor. İlk defa bir odaya girdiğinizde çarpmamak için tüm algılarınız açıktır nerde ne var diye. Sonra bu odaya bir daha geldiğinizde bakmazsınız bile, yürüyüp geçersiniz. Bence yürüyüp geçmek çok acı!.. Ama o odaya gözünüz kapalı girmek daha heyecan verici değil midir? Çarpmak, dökmek veya kırmak istemezsiniz ve bir anda heyecan yaparsınız. Nerdeyse tüm duyularınız çalışır; koklarsınız, dinlersiniz, ellerinizle hissedersiniz.... Aslında kendi kendinize Forplay yaparsınız. Ne bileyim işte böyle bir şey.................... Salı sabahı üst üste 3 kahve içince böyle oluyor işte !....

Neden mi bunu yazdım? Yalnızca Önyargı çekip almak için di ;))

Bu kulüp oluşumundan önce düzenli bir kitap okuyucusu değildim. Bu kulüp ile bir serüvene atıldık hiçbir beklenti ve en önemlisi sınırları olmaksızın.

Bir odaya 12 ayrı fikir koyarsanız elinizde olmadan etkilenirsiniz. Okumadığınız veya okumayı hiç düşünmediğiniz kitapları keşfetmeye başlarsınız. Bizim grupta her tarz kitap okuyan var acaba Ben neyi seviyordum? Tamam, Regency ve Victorian dönemleri seviyorum ama bu mudur? Başka yok mu? İşte bazen insan bozulmuş plak gibi takılabiliyor.

Bu kulüp ile birlikte kendimle ilgili yeni şeyler keşfettim. Mesela ben seri kitapları seviyormuşum. Meğerse şehir efsaneleri, doğaüstü ve fantastik romanlara da meyilliymişim.

Geçenlerde Aycan ile iş sonrası yemek yerken kitap konusu açıldı. Ben tabi o meşhur küçük siyah kaplı defterimi çıkardım. Beni tanıyan herkes siyah kaplı küçük defterimi bilir. Allahım bu defterde ne yok ki!.. Kaybedersem Yas Tutarım!















Neyse okumak istediklerimi göstermeye başladım. Üşenmeden yazmışım bir an kendimle gurur duydum. Düzenli bir kitap okuyucusu değilken şimdi ne okumak istediğimi plan yapıyordum!..

Kısaca okumak istediğim 47 farklı seri kitap var. Kolay gözüküyor ama hepsi seri olduğu için bugün bir toplayayım dedim acaba kaç tane edecek diye? 47 seri toplamda 335 adet kitaba geldi. İnanılacak gibi değil eskiden olsa gözüm korkardı şimdi ise plan yapıyorum hangi sıra ile okuyacağımı.

Eeee, Önyargı bu yazının neresinde?

Artık ayıp olmasın bir kere söyledim geri dönüş yok!..

Birde bu kulüpte kitap seçiminde ne kadar Önyargılı olduğumu keşfettim!..

Neden mi?

Halen, Orhan Kemal Ödüllü iki kitabımın kapağını açamadım? Şans vermiyorum veya veremiyorum!.. Ama tabi bu arada 300 küsür kitabın planını da yapıyorum!...


24 Haziran 2010 Perşembe

2010 ORHAN KEMAL ROMAN ÖDÜL TÖRENİ



02 Haziran 2010 Çarşamba günü sabah şık bir biçimde giyinmiş olarak Gülda ile buluştum ve 2010 yılı 39.Orhan Kemal Roman Armağan Törenini izlemek için Orhan Kemal Kütüphanesi’ne doğru yola çıktık. Çok zorlanmadan bulduk ve tören başlamadan az önce Konferans Salonu’nda yerlerimizi aldık. Neden bu törenin ufacık bir konferans salonunda olduğunu, neden törende 50 kişi bile olmadığı konusunda söylendim durdum.



Mekan seçiminin nedeni adının Orhan Kemal Kütüphanesi olması idi herhalde diye karar verdim. Böyle önemli bir yazar olsun, bu yazarın aile üyeleri hala hayatta olsun, bir kültür merkezi kurmuş olsunlar ve bu tören ve bu kültür merkezi işi bu kadar kötü yönetilsin, olacak iş değil. Sabah Orhan Kemal Kütüphanesi’nin nerede olduğunu öğrenmek için Kültür Merkezi’ni aradığımızda karşımıza çıkan kişi adres bile veremedi!

Gülda’nın daha önce yazdığı gibi bu seneki 2010 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü Şeytan Minareleri adlı romanı ile Hidayet Karakuş aldı. Tören saat 10.30 sularında Mehmet Önder’in töreni başlatması ve Ayten Şan’ın hoş geldiniz konuşması ile devam etti. Ardından Işık Öğütçü davet edildi ve kısa bir giriş konuşması yaptı. Tören Kültür Bakanı ve diğer siyasi kimliklerin göndermiş olduğu telgrafların okunması ile devam etti ve Orhan Kemal’in Nazım Hikmet’e yazdığı bir şiir okundu.



Turhan Günay, Orhan Kemal ile yakın bir dostlukları olmadığını, kendisi ile sadece 1969 yılında bir gün boyunca beraber olduğunu anlattı. Söz konusu olan gün Tarabya’dan Karadeniz’e balığa çıktıklarını ve tüm gün balıkçıları izlediklerini, ardından Sarıyer’de bir lokantaya tuttukları balıklarla gidip rakı-balık keyfi yaptıklarını anlatan Günay Orhan Kemal’in hala orada küçük insanları, balıkçıları yazdığını söyledi. “Türkiye’de romanın gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği Orhan Kemal’in eserlerinin incelenmeden ve temel alınmadan Türkiye’de sosyoloji ve ekonomi kitaplarının yazılamayacağını “ ifade ederek sözlerine son verdi.

Günay’ın ardından sözü alan Sadık Aslankara öncelikle tören esnasında yapacağı konuşmanın yadırganabileceğini ve yersiz bulunabileceğini ancak bu kabahatini de kabul edeceğini söyleyerek başladı konuşmasına. Aslankara, Zeynep Arıkan’ın “Bereketli Topraklar Üzerinde Kürtler” adlı yazını okuyarak alıntılar yaptı. Yaptığım kısa bir araştırma ile bu yazının ilk sayısını Mart’ta çıkarmış olan 2 aylık edebiyat dergisi olan SICAK NAL adlı dergide yayımlandığını öğrendim, merak edenlere duyurulur.



Söz konusu bu yazıda aktarıldığı itibari ile Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanında Kürtler’in ötekileştirildiği, karakterlerinden öte fiziksel özelliklerinin vurgulanarak romanda var oldukları ve bireyselleştirilmekten uzaklaştırıldıkları, farklılıkları vurgulanarak özellikle şiddete yönelik yüzlerinin gösterildiği, acımasız ve adeta birer ölüm makinesi oldukları, öfkelerinin yansımasının çok daha keskin nitelikte olduğunun vurgulandığının yazıldığı belirtildi. Zeynep Arıkan ‘ın yazısında Orhan Kemal’in bile yeni bir kimlik yaratma çabasında olduğu hususunun ortaya çıktığının ifade edildiği eklendi.

Aslankara, bu nitelikte bir yaznın kabul edilemeyeceğini anti- emperyalist bir görüşe sahip olan Orhan Kemal için bu hususun doğru olmadığı, herkesi ve her şeyi yazdığını ve yazmadığı kimse kalmadığını belirtti. Ardından Orhan Kemal’in 1941 yılında yazdığı 2000’e Doğru adlı şiir okundu. Söz konusu şiirde Van Üniversitesi’nden bahsedilmesinin dikkat çekici olduğunu ifade etmeliyim. Bu şiiri ne yazık ki bulamadığım için buraya yazamıyorum.

Şiirin ardından söz sırası Osman Şahin’e geldi. Şahin konuşmasında daha çok Hidayet Karakuş’un eserini temel alarak konuştu. Romanda yer alan ve hikayeyi anlatan Bey Ana’nın varlığının yeniden bu romanda ortaya çıkarılmasının hoşluğundan bahsetti ve eskiden köylerde masal/hikaye anlatıcılarının olduğundan, özellikle Toroslar’da geçirdiği çocukluk yıllarında Dede Korkut Masallar’nın bu şekilde anlatılıp yayıldığından bahsetti. Şahin, romanında bu geleneği esas alarak romanını kaleme alan Karakuş’un tüm oyları alarak bu ödüle layık görüldüğünü ifade etti.



Şahin’in ardından Erol Ş. Erdinç “ Durumun kötü olduğundan ancak mutlaka aydınlanacağından “ bahsederek, Orhan Kemal’in Murtaza adlı eserinin Cervantes’in Don Kişot adlı romanı kadar önemli bir eser olduğunu ekleyerek sözlerini bitirdi.



Az, öz ve eleştirel bir konuşma yapan Enver Aysever özetle “ Oyunlu hale gelen edebiyat dünyasında post modernizm adı altında nelerin söylendiğinin, ifade edildiğinin pek anlaşılamadığından “ bahsetti ve “ Orhan Kemal’in bilge ve çelebi tarafının önemli olduğunu, Orhan Kemal’in Türkiye olduğunu ifade etti. Ayrıca televizyonun ve bu eksende dizilerin edebiyata yönelmesini – her ne kadar çarpıtılıp, uzaklaşsa da- çok olumlu bulmakla birlikte keşke böyle bir toplantı da yapımcıların, oyuncuların ve seyircilerin de bulunmasını da arzu ettiğini sözlerine ekledi.



Daha sonra Hidayet Karakuş’a ödülü takdim edildi . Romanın isminin nereden geldiği sorulan Karakuş, dünyadaki seslerin kaybolmadığına ve deniz minarelerinin bu sesleri sakladığına inandığını ifade etti. Sivas Olayları’nı anlattığı bu eserini olayın üzerinden epey zaman geçtikten sonra yazmasını ise Karakuş, olayın olmasının hemen ertesinde kalem alsaydı öfkesine ve kızgınlığına yenik düşme ihtimali olduğundan ve olayı sindirdikten sonra aktarmanın bu tehlikeyi ortadan kaldırdığı biçiminde açıkladı.



Orhan Kemal’den Nazım Hikmet’e…

Sen Prometenin çığlıklarını kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni
26 Eylül 1943 seni yapayalnız bırakıp hapishanede bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken koşacağım memlekete
Tren bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek
Gözü yaşlı bir genç kadına beş senenin ardından kocasını getirecek
O dem ki boş verip istasyon halkına Yanaklarından öperken sevgilimi Sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın içimden bana
O dem ki yürekten her şey atılacak
Ekmek, kin hasret, fakat Nazım Hikmet
Sen şu kadar kilometre uzakta kalmama rağmen
Aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
Batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını
Günler geçecek ekmek derdi çökecek omuzlarıma
Fabrika, makineler tezgâhım
Sana şeker kamışı, portakal yollayacağım
Karım yün çorap örecek, her hafta mektup yazacağız
Askere almazlarsa eğer
Unutabilir miyim seni
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfürünü
Radyonun yanındaki duvara kurşun kalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin
Unutabilir miyim seni hiç?
Hala beton malta boylarında duyuyorum
Takunyaların sesini!
Unutabilir miyim seni?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim


Törendeki Konuşkan İki Hanım

İsimlerini bilseydim, burada yazmaktan çekinmeyecektim çünkü çok sinirlendim. Aslında sonradan bu hanımların Orhan Kemal Kültür Merkezi ile ve Orhan Kemal’in oğulları ile bir akrabalık/dostluk ilişkisi içinde olduklarını da öğrenince sinirim iki katına çıktı. Bu iki hanım yanımda oturup tüm ödül töreni boyunca konuştular ve dedikodu yaptılar. Zaman zaman konuşmacıların konuşmalarını yakalayamadım; eğer yazımda herhangi bir yanlışlık var ise bu iki hanıma borçluyum. Başka konuşanları susturacakları yerde kendilerinin konuşmasını anlayabilmiş değilim. Dayandım, dayandım ve biraz ters ve yüksek sesle “Yeter artık susar mısınız lütfen?! Başından beri bir şey dinleyemedim“ dedim. Cevap ne oldu? Bıyık altından gülmek! Günlerdir zaten konserlerde ve benzeri yerlerde kıkırdayan, konuşan, fıkırdayan, fokurdayanlara karşı yüksele gelen öfkem bu iki hanım sayesinde iyice arttı. Daha başka bir tepki göstermemin nedeni o gün bana bir nur inmiş olmasındandı sanırım.



Orhan Kemal Ödül Töreni’nin layık olduğu bir biçimde yapılması dileği ile….

27 Mayıs 2010 Perşembe

Hidayet Karakuş - Şeytan Minareleri

Orhan Kemal Roman Ödülü almış tüm romanları inceleme serüvenimiz yavaş olsa da ilerlemektedir. Ancak bilindiği gibi bu armağan her yıl verilmeye devam ediliyor.

Bu yıl Orhan Kemal Roman Armağanı HİDAYET KARAKUŞ’un “ŞEYTAN MİNARELERİ” isimli romanına verildi. 02.06.2010 Çarşamba günü, Orhan Kemal Kütüphanesi-Konferans Salonu’nda, Saat:10.30 da yapılacak olan Orhan Kemal’i Anma Töreninde kendisine ödülü verilecek, orada görüşürüz umarım. Hidayet Bey'in düşüncelerini bizzat kendisinden dinlemek için sabırsızlanıyorum.



BASIN AÇIKLAMASI
(17 Mayıs 2010)


2010 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu 17.05.2010 tarihinde Orhan Kemal Kültür Merkezi’nde toplanmıştır.

Orhan Kemal Roman Armağanı’na, yazarlarımızın 27 seçkin eseri katılmıştır. Tahsin Yücel, Osman Şahin, İnci Aral, Özdemir İnce, Erol Ş.Erdinç, Turhan Günay ve A.Kemali Öğütçü’den oluşan Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu yaptığı toplantıda 2010 yılı 39.Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, Cumhuriyet Kitapları tarafından yayımlanan,

HİDAYET KARAKUŞ’un “ŞEYTAN MİNARELERİ” isimli romanına vermiştir.

Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, Hidayet Karakuş’un “Şeytan Minareleri” romanını gerek dilde ulaştığı düzey, gerekse ele aldığı toplumsal kesimlerin romana uyarlanmasında gösterdiği başarısı nedeniyle ödüle değer görmüştür.

Kazanan yazara ödülü 02.06.2010 Çarşamba günü, İstanbul, Beyazıt’taki Orhan Kemal Kütüphanesi-Konferans Salonu’nda, Saat:10.30 da yapılacak olan Orhan Kemal’i Anma Töreninde verilecektir.

Orhan Kemal Kültür Merkezi
Orhan Kemal Roman Armağanı Sekreterli

23 Nisan 2010 Cuma

BOYNU BÜKÜK ÖLDÜLER - YILMAZ GÜNEY

Boynu Bükük Öldüler ile Karşılaşmam

Gülda Boynu Bükük Öldüler kitabın gönderildi dediği zaman, elime alacağım kitabın buram buram köy ve köylümüzü yansıtan bir kapağı olacağını, eski, sararmış sayfalarından insanın içini acıtan köy dramlarının yansıyacağından emindim.

Kitabı görünce emin olduğum şeylerden birincisi darmadağın oldu. Kitabın kapağı neredeyse pop-art kıvamındaydı ve Gülda ile çok güldük. Ancak emin olduğum ikinci hususta ise yanılmadığımı göreceksiniz.



Boynu Bükük Öldüler Yılmaz Güney’in Nevşehir Cezaevi’nde neredeyse hiç uyumadan 16 ay boyunca ranzasından indirmediği masasında yazdığı bir ilk roman.

Yazmadığı zamanlarda da düşlerinde anlattığı kişileri gördüğü, hapishanenin sıkışmışlığında, kapana kısılmışlık duygusunu yok etmek için bu insanlarla yaşadığı ve bu yaşantının getirdiği duygulanımları aktardığı bir roman.

Yılmaz Güney bu ilk romanını toplumsal sorunların ve özellikle köy hayatının, köylünün sorunlarının ciddi biçimde ele alındığı, gerçekçiliğin ön planda olduğu ve sol düşüncenin baskın hale getirilmeye çalışıldığı bir dönemde –ki 60’lı yılların başı- ve kendisinin ifade ettiği gibi özlediği, düşlerini kurduğu şehir olan Adana’nın Çukurova yöresinde gelişen olayları ve yaşantıları ele alarak yazıyor ve 1972 yılında ilk defa verilen Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanıyor.

Yılmaz Güney Hakkında Birkaç Satır

Yılmaz Güney hakkında çok klişe şeyler yazmak istemiyorum ancak hiç bahsetmeden de olmayacağına karar verdim. Yılmaz Güney’i daha çok sinemacı yönü ile bilirdim ve bu nedenle de Ben Boynu Bükük Öldüler kitabına kadar açıkçası edebiyatçı yönünün de olduğunu bilmiyordum. Her ne kadar en iyi kitabı Boynu Büküm Öldüler olarak nitelendirilse de, Güney’in; Salpa, Sanık, Hücrem, Oğluma Masallar, Zavallılar, Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz, Sen ve Ötekiler adında eserleri de mevcuttur.



Bir efsane haline gelmiş olan Yılmaz Güney hayat hikayesini isminin anlamını açıklayarak başlar ve aslında bazılarını dediği gibi ismi onun karakterini ve yaşadıkları karşısında bulduğu direncin kaynağını da açıklar gibidir:

“Bir sanatçı olarak Yılmaz Güney diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün'dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında, Türkiye'de, bir güney şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim “



Hicri İzgören’in Gündem Online’da yazdığı Adı Yılmaz yazısında ifade ettiği gibi sokaktaki adamın bakış açısıyla Yılmaz Güney; “adam devlete kafa tutmuş, hapse girmiş, kafasının tası atmış çekmiş devletin hakimini vurmuş, güzel kadınlarla evlenmiş, 12 Mart'ın en civcivli günlerinde Mahir Çayan'ları evinde saklamış, boyun eğmemiş, onuruyla yaşamış bir figür... Sevdiği kadının evinin önüne bir kamyon gül dökecek kadar da has Anadolu delikanlısıdır”.



Hayatının belirli bir bölümü hapishanelerde geçen Güney 'Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için' diyerek sanatsal çalışmalarını hapishanedeyken de yılmadan sürdürmüştür.

Yılmaz Güney’in “Hayata seyirci kalmak kötüdür oğlum. Hayatın iyi, uslu bir seyircisi olmaktansa hayatın içinde başarısız bir adam olmak bin kere daha iyidir. İyi bir boks seyircisi olmaktansa, kötü bir boksör olmayı göze almak daha iyidir, oğlum” sözü de adeta kendi hayatının bir tanımı gibidir.



Yılmaz Güney’in sanatçı ve sinemacılığı ile ilgili olarak söylenebilecek bir sürü olumlu şey olsa da pek çok da yanlışı barındıran bir hayat yaşadığını düşünüyorum, belki bir hayatı yaşayan sıradan insanlar olan bizler gibi hem iyi şeyler yaptı/yaşadı/yaşattı hem de kötü şeyler yaptı/yaşadı/yaşattı.



Ama astığı astık, kestiği kestik, aniden öfke krizlerine kapılıp vurup kıran “güneyli erkek” tavrına fazlaca kapılmış hallerini, silaha bu kadar düşkünlüğünü ve kabadayılığa varan Anadolu delikanlısı kimliğinin biraz fazlaca abartılı ve kötü izler bırakan cinsten olduğunu düşündüm hep.

Gene de Yılmaz Güney'e olumlu bakmak ve hep aşağıdaki dizelerde saklı bulunan duyarlı bir sanatçı kişiliğe sahip olduğunu hatırlamak/düşünmek istiyorum:

"Kavgayı, bir yaprağın üzerine yazmak isterdim sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye. Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye. Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye.
...Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye.
"

Boynu Bükük Öldüler’i Yayına Hazırlarken Boynu Bükülenler: Demirtaş Ceyhun ve Salim Şengil

Dost Yayınevi’nin sahibi ve Nezihe Meriç’in eşi olan Salim Şengil “Anılarda Kalan Portreler” adlı kitabının 124. Sayfası Yılmaz Güney başlığı altında kendisinin Boynu Bükük Öldüler’i edebiyat dünyamıza ikinci kez kazandırma çabalarının hikayesini anlatıyor.

Kitap Özdemir İnce tarafından Nezihe Meriç ve Salim Şengil’e getirildiği dönemden kısa bir süre önce işportaya düşmüş durumdadır. Bunu bilseler de Özdemir İnce’nin ısrarı ile takrar okurlar ve bitmesine yakın gözyaşlarını tutamazlar.



Bunun üzerine kitabı yayınlayabileceğini söyleyen Şengil kabaca bir hesap yapar: “Roman otuzaltıbin liraya çıkar. Yirmibin lira Yılmaz katkıda bulunsun. Onaltıbin lira ile emeğimizi biz koyalım. Kitap tutar, satılırsa, yirmibin lirasının geriye verir, her bir dörtbin baskı için beşbin lira de telif hakkı öderiz.Bundan sonraki baskıları da Dost Yayınları arasından çıkacak. Romanı tutturamazsak onun parası ile bizim katkımız ve emeğimiz gitmiş olur.” der.Kitabın adını da Boynu Bükükler yerine Boynu Bükük Öldüler olarak değiştirirler.



Bu öneriyi İnce Güney’e götürünce önce Güney önce telif almayı reddeder, ancak Şendil sanatçının hakkı yenilmiş olur gerekçesi ile ısrar eder. Güney payına düşen parayı da vermek istemez. Özdemir İnce Yılmaz Güney’in parası olmadığını düşünse de aslında parası vardır. Zira Yılmaz Güney buluştukları bir gece barbut oynamıştır ama parayı göndermemiştir. Daha sonra da aralıklarla da olsa bu parayı ödemeye başlar.

Kitap yayınlanınca beklenen ilgiyi görmez her ne kadar bol reklam yapılsa da. Şendil inatla kitabın tanıtımını yapmaya devam etse de kimse Güney’i yazar olarak görmemektedir.

Şengil’in kitabı Orhan Kemal Roman Ödülü’ne aday göstermesi, Güney’in Altın Koza’da film armağanı alması (sonradan geri alınmış) satış rakamlarında biraz hareket yaratır. Ancak bu esnada siyasi olaylar ve 12 Mart’ın ağır gölgesi her yana yayılmıştır ve Nezihe Meriç de aranmakta olduğundan biraz zorluk yaşamaktadır.

Ayrıca kitap depoları basılmakta ve sürekli kitaplar toplatılmaktadır. Şengil elinden geldiği kadar kitabın dağıtımını yapmakta ve toplatılmasını önlemeye çalışmakta ve telif hakkını da Güney’e göndermektedir.

Bir gün Güney’in avukatı Doğan Tanyel Şengil’i çağırır. Bir sözleşme olmadığı halde Güney’e düzenli olarak para gönderilmektedir.Tanyel,işi sözleşmeye bağlamak ister. Sözleşmede başka hususlar yer alsa da Şengil buna önem vermez ama kitabın daha üçüncü baskısı tükenmeden kitap Bilgi Yayınevi’nden çıkar.Şendil kızsa da işin üstüne gitmez ancak bir de Güney’den kitapların 12.000 değil 72.000 adet basılması nedeni ile ödenmeyen telif haklarını talep eden bir protesto alınca çok öfkelenir.

Bunu Yaşar Kemal’e anlatan Şengil’e Yaşar Kemal: “ Benim İnce Memet, bunca baskıdan sonra bile bu tiraja ulaşamadı” diye cevap verir.Bu olayın ardında Özdemir İnce Güney’e ağır bir mektup yazar ve ölünceye kadar da bir daha onunla konuşmaz.



Kitabın satışlarında biraz hareketlenme olduğu dönemde Demirtaş Ceyhun Şengil’e

“ Nasıl oluyor abi! Ben bu kitapla battım, sen satıyorsun.” der ve Şengil’e kendi Boynu Bükük Öldüler hikâyesini bir mektupla anlatır:

1965 yılında Yılmaz Güney’in o zamanlar menajeri olan Arif Keskiner Demirtaş Ceyhun’u ziyaret eder ve Niğde’de hapisken ve Konya’da sürgündeyken yazdığı bir roman olduğunu ama o dönemde hiçbir gazetenin tefrika roman olarak basmak istemediğini ama Güney’in bu romanın basılmasını istediğini anlatır.

Bir içki sofrasında anlatılan bu hikaye ve genel seçimlerden de TİP’in parlak sonuçlarla çıkacağı beklentisinin de yarattığı heyecanla Ceyhun ve Keskiner basım için kolları sıvarlar ve para koyacak kişi olarak da mimar İlban Öz’ü aralarına katarlar ve bir yayınevi kurarlar: Anadolu Yayınları.



Yılmaz Güney de kitap satışlarından telif istemez ve romanın satışını artıracak öyle şeyler vaat eder ki: Roman numaralandırılarak piyasaya çıkacaktır, bir süre sonra noter huzurunda çekiliş yapılacak ve kazanan 10 kişiye Güney'in filmlerinde rol verilecektir... Güney'in oynadığı ve gösterime girdiği her film galasında imza günleri düzenlenecek ve Güney, romanı tanıtan bir reklâm filmi çekecek, yapacağı tüm sözleşmelere de bir madde ekleterek, bu reklâm filminin asıl filmden önce gösterilmesini sağlayacak, film çekmeye gittiği yerler önceden bildirilip oradaki kitapçılarda imza günleri düzenlenecektir. Kitabın çıktığı gün, büyük bir kokteyl verilecek ve bütün film yıldızlarının gelmesi sağlanacaktır. Böylelikle magazin basının ilgisi çekilecektir.

Kitabın hızla basımına başlanır. Ceyhun kitabın arka kapak yazısını yazar. Hatta bu nedenle de kendisi şiddetle eleştirilir, tüccar ve yağcılıkla suçlanır. Ama bu suçlamalarda bulunanlar jüri olunca Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de verirler. Bedri Koraman kitabın kapak resmini yapar. İlk basım adeti 10.000’dir. Güney'in şart koştuğu gibi Suavi Barutçu ve Selahattin Hilav'ın ortaklaşa kurduğu KiDa tarafından yapılır dağıtımı.

Yılmaz Güney verdiği sözlerden sadece bir tanesini tutar o da kokteyldir.Gerçekten görkemli bir kokteyl verir kitabın çıkışı onuruna. Bütün Yeşilçam gelir neredeyse kokteyle. Magazin basını da fotoğraf altı yazılarıyla romanı güya tanıtır. Ama, meğer magazin basını okuyucusu, kitap okumadığı için de bu reklam bir işe yaramamıştır.

Güney bir film çekimine gittiğinde Antep’e Ceyhun koli koli kitap göndermiş ancak pek kitapla ilgilenen olmamış zira kimsenin pek haberi yokmuş. Güney sinirlenmiş, gitmiş. Kitaplar da geri gelmemiş.



Başka yerlere için de aynı hususta anlaştıkları halde Güney o yerlere ya gitmemiş ya da zamanında belirlenen yerde olmamış. Bir daha da Ceyhun Güney’i görmemiş ve borçlarını temizlemek için çabalamış. Bir ara Güney yardım etmiş ve bir film şirketine 5000 adet kitap aldırmış ama şirketin verdiği bonolar da karşılıksız çıkınca Ceyhun iflas etmiş. Ortağı da bir ara 8-9 bin adet kitabı tanesi 90 kuruştan bir eskiciye vermiş. Ceyhun'un da yayıncılık hayatı sona ermiştir.

Boynu Bükük Halil, Emine, Remzi ve Diğerleri

Roman kimsesiz olan Halil’in askerden köye dönüşü ile başlar. Babasını bir kan davasında kaybetmiş olan Halil anası ile Siverek’in Kalecik Köyü’nden kaçarak Yenice Köyü’ne gelir ve orada tanıdıkları adamı bulamayınca Kamber’e konuk olurlar. Bir süre sonra Halil’in anası Halil’i bir don bir gömlek ve trahomlu iki gözle bırakarak göçer öte tarafa. Kamber de çalıştığı çiftliğe götürür Halil’i ve bir toprak ağasının yanına sığınarak yaşama tutunmaya çalışır Halil; bir tutma olarak.

Halil’in kimsesizliği, Kürt olmasının getirdiği baskılar onu hayatta iyice köşeye kıstırmış ve ona ahırda da olsa yatacak yer, yiyecek kuru ekmek veren ağasına minnet duygusu ile bağlanmıştır. İşine bağlı, ağasına bağlıdır başka bir deyişle açlığa mahkum, yokluğa mahkum, bir çok tutmadan biridir.

Yenice Köyü de yaşanılacak bir yer olmaktan çok uzaktır, pek çok köyümüz gibi. Köylüler yazın ağaların kalkınması için çalışmakta, sonra da kendileri için kışlık bir şeyleri kenara koymak amacı ile iki kat fazla ter dökmektedirler. Halil bir ahırda diğer tutma arkadaşları ile yatıp kalkmakta ve hayvanlarla iç içe bir yaşam sürmekte, yeri ıslatmasınlar diye başlarını beklemektedirler.

Hayatları ne uzamakta ne de kısalmaktadır. Yaşı ilerlemiş ve hayatlarının ağalara hizmet etmekle ve bir tatlı söz bile duymadan geçiren Ali Osman ve Süleyman Halil’e bu hayatın hayat olmadığını, yol yakınken köyden çekip gitmesini salık verseler de Halil’in cevabı “Ağasını tanımayan Allahını da tanımaz” olur. Halil’in Allah’ını da tanımaması için acı olayları arka arkaya yaşaması gerekecektir.



Bu acı olayların ilki arkadaşı olan bir diğer tutma Hıdır’ın sevdiği kıza kavuşamadan ölmesi olur. Hıdır’ın kızı kaçıracak parası, götürecek evi, uyumak isteler altlarına serecek bir döşekleri bile yoktur ve bu çaresizlik, bu eziklik zaten hasta olan Hıdır’ı giderek bitirmektedir. Sevdalanmak, aşk ağaların işidir amma Hıdır da insandır nihayetinde:

“ Her istediğimiz kursağımızda kalıyor Halil. Böyle olunca da hayatın ne tadı ne de tuzu kalıyor. Sevda acısı nedir, bilir misin? Sevda başkadır Halil. Adamın içini yakar, başını döndürür….Hele tutma milletine hiç yaramaz. Tutma milleti demek edir milleti demektir Halil. Bundan dolayı da bizim için felaket olur. Ama n’parsın ki bizim de sevdaya açık bir yüreğimiz var. Biz de insanız ama evimiz yok. İnsan evsiz olur mu?”



Halil Hıdır’ı anlamaktadır çünkü o da eskiden arabacı iken sakatlanan Mahmut’un kızı Emine’ye tutkundur ama onun da elleri bağlıdır. Emine bir bohça ile kaçmak için hazır beklemekte ve Halil’i sıkıştırmaktadır:

“…Bizim de eller gibi gün görmeye hakkımız yok mu?”

“Yok Emine. Çünkü bizim hiçbir şeyimiz yok. Hele benim halim hiç hal değil. Köyün yerlisiyle, tutma adamın hali başka Emine. Düşün bir kere: Başımızı sokacak bir damımız yok, altımıza serecek bir yatağımız yok. Parasız pulsuz evlenme olur mu hiç? Alıp seni dağlara mı kaçırayım Emine? Yoksa yattığım ahıra, katırların, öküzlerin arasına mı götüreyim seni? Söyle?”

Emine Halil kadar cesaretsiz ve umutsuz değildir :

“Genciz Halil. Çalışır herbirşeyimizi düzeriz. Başta sıkıntıya katlanırız biraz. Bizim sıkıntısız günümüz yok ki zaten , alışkınız…..Ben başak toplar yatak yaparım, yastık yaparım, bir ev buluruz kendimize…”

Ama Halil bir türlü ikna olmaz. Daha çok acı daha çok olay olmasını beklemektedir sanki ikna olmak için. Diğer köylüler ve tutmalar arasında artık biraz kıpırdanmalar başlamıştır. Ona bir nevi babalık yapıp kollamış olan Kamber oğlu tüm umudunu oğlu Remzi’ye bağlamıştır.

Ağaların alay etmelerine rağmen onu okutmak için sırtında Remzi’yi okula taşımış, Remzi de yağmur, çamur ve sel demeden neredeyse yarım günlük yere okumaya gitmiştir. Ancak bir gün Remzi’nin yağmurdan dolmuş olan su dolu bir hendeğe girip boğula yazması ve ateşler içinde kalması sonucunda Kamber kararını verir: Şehre gidecek, gerekirse dilenecek ama Remzi’yi okutacaktır.



Bu arada tarıma makineler girmeye başlamış, önce zincirli motor derken şimdi de traktör devreye girmiştir. Halil gibi arabacılık ve tarım işi yapan tutmalara ihtiyaç giderek azalmaya başlamıştır. Bunun gören köylülerden Kel Hasan babası ile ciddi bir kavgaya tutuşur ama sonunda şehre fabrikalarda iş bulmaya gider.Halil hala yaşananları, ağaların vurdumduymazlıklarını, alaylarını görmezden gelmekte ve kendinde bırakıp gitme cesareti bulamamaktadır.

Sarsıcı bir olay Emine’yi ve hayallerini de alır gider. Bir gün önce uykusuz ve çok kötü bir gece geçiren Emine yine de sabahın köründe tarlaya gitmek için yola çıkar ama tarlada fenalaşır. Bir ağacın altında dinlenmeye çekilir. Bu sırada tarla civarında dolaşan Selim Ağa Emine’yi görür ve tecavüz eder. Emine olayın farkına Çakal Omar’ın Selim’i boğazladığı ve öldürdüğü anda uyanarak varır. Çakal Omar hırslıdır zira Selim kendi karısı Halime’ye de tecavüz etmiştir. Bu olay ağaların gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Halime ile Çakal Omar’ı canlı canlı yakarlar.



Bu olayın ardından annesi tarafından dövülerek hastanelik edilen Emine iyileşmiş ve ev hapsine alınmıştır. Mutluluk ve Halil üzerine kurduğu bütün düşleri yıkılan Emine vaktinin çoğunu kendi çeyizini değil de komşu kızlara iş işleyerek geçirir. Anası başka bir köye gitmeyi istemekte içinde bulunduğu toplumun en önemli ölçüsü olan kızlığını yitiren kızının olsa olsa bundan sonra köyün orospusu olacağını söyleyip durmaktadır. Halil ise kendini işe vurmuş ve arabacıların kralı olarak ün salmış ve Gâvur Halil lakabını edinmiştir.



Tam bir sene sonra pamuk toplamak için babasının da desteği ile evden çıkan Emine Halil ile gene bir yakınlaşma ve hesaplaşma imkânı bulur. Sevgisini ve bağlılığını yineler durur, onu alıp götürmesini ister dövmesini, ister sövmesini isterse öldürmesini ister ama tutuk Halil bir türlü ne doğru dürüst sever ne de öldürür. Ancak Halil eline fırsat geçtikçe epey eziyet yapar Emine’ye ve düşüncelerini açıklar:

“İki dünya bir araya gelse ben seni avrat diye alamam. Bunu kafana sok bir kere. Böyle sürünüp gideceğiz işte. Sonra başkaları çıkacak karşına, o gelecek, bu gelecek; adın çıkmış bir kere kötüye. Seni kimse de alıp avrat yapmaz şimdi. Ben de seni kurtaramam Emine.” der ve “Seni ancak toprak temizler Emine” diye de ekler.Halil günler geçtikçe ne Emine ile ne de Eminesiz olamadığını görmekte ve bu hayatın omuzlarına yüklediği karanlık günlerden bir türlü kendini kurtaramamaktadır.



Günlerden bir gün Durmuş Ağa’nın kovduğu Arap Seyfi çıkagelir koltuğunun altında bir horoz ile. Madem kendi başına öcünü alamayacaktır, o da diyar diyar gezmiş ve Durmuş Ağa’nın horozunu yenecek bir horoz bulup yetiştirmiştir.

Durmuş Ağa’ya meydan okur ancak Ağa ortaya para konulmasını isteyince çaresiz kalır. Ancak köylü beklenmedik şekilde ona arka çıkar ve tüm rızıklarını birleştirir verirler. Çetin bir mücadele sonucunda Durmuş Ağa’nın horozu savaşı kaybetmeye başlar. Buna dayanamayan horozu da Ağa tutar kendi öldürür.

Bu horoz dövüşü Halil’in uyanışı olur.Ölen horoza bakarken “Hayatı, insanlığı, sevgiyi, başarıyı bu ölen horozda görür. Başkaları için dövüşmüş ve başkaları için ölmüş bir horoz, hayatını kendi için yaşayamamış bir horoz… Halil bu horoz da birden kendini ve hayatının özetini görür gibi olur. Ölen sanki horoz değil onun umutları ve yaşamasının anlamıdır.



Halil ne kadar tutsak olduğunu kavrar bir anda ve tüm bu tutsaklığı yaratan zincirleri kırmaya karar verir. Buna karar verince Emine’nin yarattığı karanlıklar da aydınlanır bir anda ve Emine yeni bir yaşamda yeni bir umut olur Halil’e. Emine’yi gece uykusundan uyandırır ve giderler. Işıl ışıl bir Adana şehrine, bacaları tüten fabrikalara ve yeni bir hayata…

Roman Biter....

Biraz ben de biterim aslında. Yılmaz Güney'in bu romanı ilk başta bir köy romanı olarak beni etkilemeye başlamıştı; bir sine roman havası seziliyordu ancak naçizane kanaatime göre kitap biraz fazla uzun yazılmış.

Güney, köylülerin umutsuz ve tutsak yaşamlarının yavanlığını ve çaresizliğini anlatabilmek için bulundukları durumları ve pişmanlıklarını ilk başlarda yaptığı net ve açık duygulanım ve düşüncelerle kahramanlarının ağzından dile getirse de bu bir süre sonra insanın içini sıkmaya ve devamlı aynı şey tekrarlanıyormuş izlenimi veriyor. Romanda yer alan doğa tasvirleri ilk başlarda net ve sadece gereken kadar ayrıntı içerdiği için hoşuma gitse de bir süre sonra bu tasvirlerin de zorlama olduğu hissi uyandırdı ben de.



Ama diğer -en azından benim okuduklarım arasında- köy romanlarında olduğu gibi doğrudan ve bir mesaj verme kaygısı olmadan sadece köyün ve köylünün durumunun dile getirildiğini söylemem mümkün.Örneğin; Remzi'nin okuma hırsı üzerinden anlatılan eğitimin çare olduğu ve tarıma makinenin girmesi ile köylünün bir anda amaçsız ve işsiz kalmaya başlaması ve artık dönem itibari ile kentleşme olgusu ve tarımdan ziyade sanayileşmenin önem kazanmaya başladığı da romanın içine bence iyi yedirilmiş.

Bana göre son sayfalara doğru toparlanan romanda Halil ve Emine arasında gelişen çaresizlik, talihsizlik, törelerin karşısındaki boynu büküklük ve bu nedenle nefret-sevgi ve şiddet içeren gel-gitli bir ilişkinin acısı,Arap Seyfi'nin gelişi, horozların dövüşü, Halil'in uyanışı ve geleceklerine doğru yola çıkışları bende de gözyaşına neden olmadı değil.

Sevgiler
Billur

18 Mart 2010 Perşembe

ESKİ TOPRAK - SAMİM KOCAGÖZ

Literatür Yayınları Samim Kocagöz’ün kitaplarını tekrar yayımlıyor ama anlaşılan Eski Toprak adlı romana sıra daha gelmemiş. Dolayısı ile Cem Yayınevi’nden çıkmış Eski Toprak adlı romanı; herhangi bir kitapçıda, Kitap Fuarı'nda, hatta Pandora Kitapevi’nde bulamadım. Cem Yayınevi’nin internet sitesinin ise acilen bakıma ihtiyacı var. Simurg Kitapevi’nin internet sitesine de bakmıştım. Stokta mevcut değildi. En son çare Simurg’u aradım, birkaç gün içinde kitaptan hem de iki tane bulup ayırdılar. Eğer bir kitap arıyorsanız ve bulamadı iseniz “Ne kitapsız, ne kedisiz olmaz” diyen Simurg’a uğramanızı öneririm.

—"İşini iyi yapan insanlarla çalışmaksa ne kadar güzel."




Kitabı elime alınca, sararmış sayfalarına, küçücük yazılarına bakarken, kitabın içinde bir gazete kupürü buldum. Üzerine kırmızı bir kalem ile Milliyet 30 Mayıs 89 yazılmıştı. Kültür – Sanat Sayfasından alınmış kupürde;

ORHAN KEMAL ÖDÜLÜ’NÜ ALAN KOCAGÖZ

. “Kardeşimden armağan”

Orhan Kemal Ödülü’nü “Eski Toprak” adlı romanıyla kazanan Samim Kocagöz, “Bunu kardeşimin bir armağanı olarak kabul ediyorum” dedi. Kocagöz’le İzmir’de uzun süredir hasta yattığı evinde görüştük. “Orhan Kemal benim 50 yıllık arkadaşım. Bu yaşımda bu ödülü kardeşimin bir armağanı olarak kabul ediyorum. Kendisi ile sık sık Yeditepe Yayınları’nda beraber olurduk, ben İzmir’e yerleşince de mektuplaşmaya başladık.”

“Son olarak şunu söylemek istiyorum. Ödülü aldığıma çok sevindim. Çok hastayım, ödülü almaya gidemeyeceğim. Oğullarımdan birini göndereceğim.” (Haber: Tülay Cengiz – İzmir) yazıyordu.

Aslında eski kitap almayı sevmiyorum, uzun süre kütüphanede durmuş bir kitabı da okuyamıyorum -o tozlu sayfalara alerjim var, sürekli hapşırıyorum ve aslında kitaplarımı saklamayıp başkalarına vermemin önemli sebeplerinden biri de bu- ama kitabın içinden çıkan bu kupür beni derinden etkiledi. Kitaba, Orhan Kemal Roman Ödülü almış kitapları okuma projemize hevesimi iyice arttırdı. Kitap, unutulmuş herhangi bir kitap olmaktan çıkıp canlandı. Yazarı çok tanıdığım, bildiğim bir yazara dönüştü, kitabın Sahibinin Sesi oradan cevap verdi.

Samim Kocagöz

“Selim İleri,17/10/2008 tarihinde Radikal Gazetesinde Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar adlı kitabını tanıtırken; Samim Kocagöz hiçbir zaman ‘başrol’deki yazarlardan olmadı. Önemi üzerinde durulmadı Kocagöz’ün” diye başlamış yazısına. Selim İleri’nin böyle yazmış olması benim Samim Kocagöz’ü bilmeme cehaletimi azaltmaz ama yine de bir şekilde içime su serpti. Ayrıca artık Samim Kocagöz’ü tanıyorum, tüm kitaplarını da okumaya kararlıyım.





Google'da yaptığım aramalar sonucu Samim Kocagöz’le ilgili oldukça fazla bilgiye ulaştım. Utancım daha da arttı.

Samim Kocagöz 1919 yılında Aydın’ın Söke ilçesinde doğdu.
–Doğum yeri, muhteşem köy tasvirlerine nereden ilham aldığını açıklıyor.- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü′nü bitirdikten sonra, 1942′de Lozan Üniversitesi'nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Birçok dergide hikâyeleri yayımlandı. Bir yandan çiftçilik yaparken bir yandan da İzmir Devlet Konservatuarı’nda Tiyatro Tarihi ve Edebiyat dersleri verdi.

Eserleri:


Romanları


İkinci Dünya (1938),
Bir Şehrin İki Kapısı (1948),
Eski Tüfek
Yılan Hikayesi (1954),
Onbinlerin Dönüşü (1957),
Kalpaklılar (1962),
Doludizgin (1963),
Bir Karış Toprak (1964),
Bir Çift Öküz (1970),
İzmir′in İçinde (1973),
Tartışma (1974),
Mor Ötesi (1986), (1987 Ferid Oğuz Bayır Sanat Ödülü)
Eski Toprak (1988), (1989 Orhan Kemal Roman Ödülü)

Eserlerinden bazıları Almanca, Rusça, Fransızca ve Bulgarca′ya çevrildi.

Çocuk Kitapları:

Nasrettin Hoca (1970)

Hikâye Kitapları:


Telli Kavak (1941),
Sığınak (1946),
Sam Amca (1952), (Yeni İstanbul gazetesinin New York Herald Tribune gazetesiyle ortaklaşa düzenlediği Dünya Hikâye Yarışması Türkiye birinciliği)
Cihan Şoförü (1954),
Ahmet′in Kuzuları (1958),
Yolun Üstündeki Kaya (1964),
Yağmurdaki Kız (1967), (1968 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü)
Alandaki Delikanlı (1978), (1979 Lions Kulübü Hikâye Ödülü)
Koca Tülü (1982),
Gecenin Soluğu (1985)
Bütün Öyküleri (1991)

Deneme/İnceleme/Eleştiri:


Zar Kanat (1981),
Roman ve Yazarlık Onuru (1983)

Tiyatro Oyunu:

Islak Ekmek (2006-2007 tiyatro sezonunda İzmir Devlet Tiyatrosu, yazarın hemen hiç bilinemeyen "Islak Ekmek" adlı oyununu repertuvarına aldı.)

Günce/Anı/Gezi:

Bu da Geçti Yahu (1990)

Anılarını yazmakta zorlanmış olan Kocagöz; Bu da Geçti Yahu’nun ardından verdiği röportajı okumanızı tavsiye ederim:

"Anılarımı yazmak çok zoruma gitti; sanki vasiyetnamemi yazıyorum”

5 Eylül 1993′te yaşamını yitiren Samim Kocagöz’ün adına Karşıyaka İzmir’de bir park ve bir Öykü Ödülü bulunuyor. Söke’de yayımlanan Beşparmak Dergisi her yıl Samim Kocagöz’ün anısına bu yarışmayı düzenliyor.

Beşparmak Dergisi’nin bir internet sitesi henüz yok. Ancak Genel Yayın Yönetmeni Sn. Talat Avcı çok ilgili ve heyecanla işine sahip çıkan bir kişi. Bana da Beşparmak Dergisini ve Samim Kocagöz Öykü Ödülü ile ilgili bilgileri yollamaya söz verdi. Bilgiler geldiğinde o da bir başka yazının konusu olacak sanırım.

Posted by Picasa


Eski Toprak:

Samim Kocagöz’ün 27 Mayıs 1989 tarihinde Orhan Kemal Roman Ödülünü kazandığı "Eski Toprak" adlı eseri, belgesel bir roman olarak nitelendirilebilir.

Yaşadığı devrin tanıklığını yapan, toplumsal gerçekçilik akımının izlerini taşıyan işaretleri ile Cumhuriyet tarihi, Eski Toprak bir aydın ve çevresinde Anadolu’nun batısının güneyinde bir köyden anlatılıyor. Romanın kahramanın hatıraları ile Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden 1971’e kadar olan dönem ve 12 Mart’a nasıl gelindiğinin hesabı veriliyor.

15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile 22 Mayıs 1971'de İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Elrom’un kaçırılmasının ardından 1. Ordu Komutanlığının 19 numaralı bildirisine kadar, nerede ise bir yıllık süreçte Cumhuriyet’in tüm tarihi, romanın başkahramanı Kemal Çığ tarafından anlatılıyor. Kemal Çığ tarihin ta kendisi. Hatta Kemal Çığ tarihi bu kadar iyi bilmekle de kalmıyor, geçmişte olanların o güne etkilerini araştırma, çözme ve yorumlama hususlarında da çok yetkin biri olarak okura öğretmeye çalışıyor. Tarihi yargılamıyor ancak her bir olayda tarihe dönüp bakmak gerektiğine işaret ediyor.

Romanın kahramanı Kemal Çığ, paşa dedesinin ve babasının sayesinde hayata oldukça kolay bir şekilde başlamış. Yedi yaşında bir Fransız dadı sayesinde Fransızca öğrenmiş, Bebek’teki Amerikan okuluna gitmiş. Türk musikisinin nerede ise tüm isimlerini biliyor. Babası ve dedesi onun da kendileri gibi Vali olmasını isterken, itirazlara aldırmayıp 1918 yılında Almanya’ya tıp tahsili yapmak için gitmiş. Bu sayede Almancası epey ilerlemiş. Almanya’da Osmanlı Devletini savaş sokan ve Almanya’ya kaçan İttihatçıların önde gelenlerinden Talat Paşa, Enver Paşa ile de tanışmış. Anadolu’dan Mustafa Kemal Paşa’nın eylemlerini duyunca sevinçten deli divane olmuş.

Almanya serüveni boyunca Rosa Luxemburg’un, Marksist düşüncenin önde gelen savunucularından Karl Liebknecht’in ardından koşmuş. Tıp fakültesini bitirip geri döndüğünde asker doktor olarak (ihtiyat zabiti) Sakarya Savaşına yetişmiş.

1925 yılında Türkiye Kominist Partinin ikinci kongresine katılmış, Şefik Hüsnü ile tanışmış. Kongreden hemen sonra diğerleri ile beraber tutuklanmış.

Kemal Çığ 1920 ler de olanlar ile 1970 lerde yaşananlar arasında çok büyük farklılıklar olduğunu anlatmayı ihmal etmemiş:

“Bakın çocuklar, siz o dönemi elbette bilmezsiniz… O dönem, katı bir dönem değildi. Mustafa Kemal Paşa, hoşgörü sahibi bir liderdi. Bana iş verdiler, Sadrettin Celâl’e iş verdiler Darülfünunda. Sadrettin Partiden ayrıldığı için profesörlüğe değin yürüdü, yükseldi. ..

Daha daha düşünün ki Nâzım Hikmet’in şiirleri rahatça yayınlanıyor, oyunları İstanbul Şehir Tiyatrosunda oynanıyordu.” (s.78)


Ancak 1938 yılında Mustafa Kemal Paşa’yı yitirince yasalar da, bürokrasi de sertleşmiş.

“İşte bundan sonra Kemal Paşa’nın kavgaya, savaşa başlarken ettiği, ‘Bizi mahvetmek, yok etmek isteyen kapitalizmin emperyalizmi karşısındayız! Buna karşı savaşıyoruz!’ sözleri unutuluverdi.” (s.79)

Kemal Çığ, Tıp Tarihi tahsili de görmüş. Bir ömür ilerici-devrimci hareketin içinde yer almış, üç dilde birçok kitabı Türkçeye çevirmiş, çok kere hapse girip çıkmış. Para sorunu olmadığı gibi, para ile işi de olmamış. Ancak tarihsel olguları, günün olaylarını incelerken, bunlara Marksist açıdan bakmanın aynı zamanda ekonomik açıdan bakmak demek olduğu konusunda da ısrarlı.

Kentten Köye Göç

Eşi Ayşe Hanım’ın emekli olması ile eşi Ayşe Hanım’ın köyüne yerleşirler. Ayşe Hanım’ın kız kardeşi Zeynep Karaovalı; dededen-babadan kalma köyün kıyısında bir bahçenin içindeki evde yaşamaktadır. Köylüye; sebze, meyve, bal üreticilerini bir araya getirip kooperatif kurmalarına ön ayak olmuş, köye otuz yıl hizmet etmiş, tüm köylünün sevgi saygısını kazanmış eşi Recep Karaovalı ölünce iyice yalnız kaldığı için, onun ısrarlarına karşı çıkamazlar.


Köy de köy değil, bir cennet:

Memlekete nam salmış balı, denizinin yedi renk mavisi, çamının yeşili, güneşinin parıltısı, yıllar önce yerleşik olmuş Türkmenleri, bereketli topraklarında kök salan sebze, meyvesi.

Turist kefereleri de iyi para bırakıyor…

Yaşayanları bir yolunu bulup birbiri ile uzlaşmayı da başarmış. Anadolu’nun batısının güneyinde zengin, mutlu, huzurlular. Köy halkı dışarıdan gelene mesafeli ve temkinli yaklaşsa da; kendileri de yıllarca dışlanmış oldukları için daha anlayışlı. Köy halkının büyük bir kısmı yıllar önce yerleşik olmaya zorlanmış Türkmen Alevilerinden oluşuyor. Dedeleri, dağlarda tahta biçip, ağaç kestiğinden adları Tahtacıya çıkmış.

“Bu adı da bize küfür edecekleri zaman söylerler.” (s.12)

Okumuşluğa değer veriyor, onlara kötülük etmeyene hiç kötülük yapmıyorlar. Köyün dedi-kodusu da çok ancak biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz’in ötesine geçmiyor. Osmanlı’nın zulmünü hâlâ unutamamışlar:

“Bunu baştan söylesene Kemal Bey! Bizim yedi ceddimiz sülâlemiz bile, Osmanlı dedin mi, bir kez durur düşünür…” (s.10)

...

“Yahu siz Osmanlı Sünniler bize az mı eza cefa çektirdiniz? Astınız, kestiniz, sürdünüz… İlle göçebelikten yerleşik düzene geçeceksiniz diyerekten üstümüze vardınız…”

-E... şimdi oturup bu geçmişin kavgasını mı edeceğiz?” diye sordu Arif

Geçmişi kavgasını etmeden, şimdi, barış yolunu bulamayız. Osmanlı, bugünü Osmanlı kafasındaki kalıntılar hâlâ bizimle, bizlerle uğraşmakta. Tarih boyunca Osmanlılar bize, akılsız Türkler, Türkmenler, Yörükler diye çatmış, küçümsemişler. Bugün de çıkın şuradan çarşıya, bir ağız arayın, ‘bırak şu Tahtacıları, Kızılbaşları!’ diyerekten omuz silkerler. Hani Osmanlı’nın küçümsediği gibi…” (s.213-214)


Kemal Çığ, aynı bahçeyi paylaştığı Necip Kaptan ile dertleşmektedir. Bir yandan ülkenin sorunlarını da anlatırken, bir duvara konuştuğunu düşündüğü de olur. Ancak günler ilerledikçe kendisi de Necip Kaptan’dan çok şey öğrenecektir.

Alevi olan Necip Kaptan’ın asıl ismi Hasan’dır. Ancak denizlerde bu isim onu zorlamış olacak ki Necip takma adını kullanır. Oğlu Ali’nin yabancı bir kızla evlenmesine karşıdır. Köyden sürülüp, çıkarılacağından endişe duyar.

“Yok canım.. kız Türk de olsa, bizden değilse olmaz!” (s.58)

Kemal Çığ, mezhep ayrılıklarının unutulduğundan söz etse de Necip Kaptan direnir, ancak bir yandan da uzlaşmak, barışıklılık istemektedir.

Necip Reis cahil biri gibi görünse de; Kemal Çığ’a çok önemli bir nasihat verir:

“Bak Kemal Bey kardaşım, değil mi açıldık birbirimize konuşuyoruz, zinhar bizim bu köylünün, dinine mezhebine de karışılmayacak. Sakın camiye gitmemeleri, namaz filan kılmamaları, İmam Efendiyle şakalaşması kimseyi aldatmasın. Yıllardan beri dedi-kodu, söz edilir ya hani Bolşevikler dinsizdir, imansızdır, Allahsızdır falan filan diye… Sünniysen Sünni, Alevi isen canı gönülden Alevi olduğunu göstereceksin. Koministsen, Bolşeviksen, ki hep kulağıma yıllardır gelir bu sözler… Koministliğin içine, neyse, Bolşevikliğin içine de dini, mezhebi katmazsan toptan yenik düşersin.” (s.190)



“Ha şu herifler gibi silahla köyü basmışsın, milletin kanını beynine çıkartmışsın; ha yüzyıllardır yüreğinin içine işlemiş inançlarına karşı çıkmışsın. İnsan dedeye, ataya bağlıdır doğuştan. Silahla öldür, kafası değişmez.” (s.191)

Necip Reis 1970 de bu nasihati vermişken anlaşılan Türk aydını ve solu hâlâ bunu dinlememekte ısrar ediyor. Kimin astırdığı tartışmalı “Gökçek Gidecek Sol Gelecek” afişinin Melih Gökçek’e ne kadar yarar sağladığı da 2009 Belediye Seçim sonuçlarına bakarak anlaşılabilirken, isterseniz hâlâ nerede yanlış yapıldığını tartışmaya ve ülkenin temel toplumsal değerlerini görmezden gelmeye devam edelim.

Kemal Çığ’a bir tavsiye de avukatından gelir:

Avukat Nazmi mektubunda:

“Artık o güzel köyde huzuru kalp ile çalışabilirsiniz. Haddim olmayarak ve avukatınız olarak bir öneride bulunacağım. Başımızın yeniden derde girmemesi için yeni çevirilerinizde elden geldiğince, komünizm sözcüğü yerine (sosyalizm) sözcüğünü kullanınız. Biliyorum, arada çok büyük kavram ve anlam farkı var ama, demek isteneni tümcelerin anlamına yükleyebilirsiniz. Hani kızım sana söylüyorum… gibisine. Zor iş ama çaresi yok: 141., 142. maddeler daima göz önünde tutulup, rehber edinile (!)” (s.45)

Bu tavsiyeler şimdi için de geçerli. TCK’nın 141., 142. maddeleri hâlâ gündemin değişmezleri arasında…

Neyse, ben köye döneyim:

Köyün imamı biraz küskündür, öyle ki, öğle ezanını dâhi zaman zaman okumamaktadır. Okusa da camiye giden gelen yok diye hayıflanır. Muhtar, köylünün iyice işe sarıldığı bu sıralarda, "milleti işinden gücünden alıkoyup beş vakit namaz kıldırmak da günahtır" derken, Metin Komutan, buna karışmak istemez. “Cumhuriyetimiz laiktir. İsteyen namazını evinde kılar, isteyen bahçesinde bir ağacın altıda kılar.. isteyen camide kılar. İsteyen de hiç kılmaz. Sen beni Osmanlı zaptiyesi mi sandın?” (s.25) diyerek Hoca ile şakalaşmaya devam eder. Ama ne bir kin, ne bir korkutma ne de gözle görülür bir baskı yoktur köyde.

Karakol Komutanı Astsubay Metin ise; romanın önemli kahramanlarından biridir. Cumhuriyetin yılmaz bir bekçisi olarak dirlik ve düzeni korumakla yükümlüdür, ancak o da tıpkı Kemal Çığ gibi halktan kopuktur ya da mesafesini korumaya özen gösterir.

“Üniforması tertemiz, sinekkaydı tıraşı, kaytan bıyıklariyle tendürst bir delikanlıydı. Her zaman yüzünde bir gülümseme vardı, ne ki gözlerindeki herkesi küçümseme pırıltıları, Muhtarın her zaman canını sıkar, sinirine dokunurdu; ‘Köyün Komutanı ya.. gençlik.. toyluk.. kasılacak!’ diye düşünür, bağışlardı.” (s.16)

Köyün Muhtarı Hasan Efendi için, okuduğum içinde köy ve muhtar geçen tüm romanlar arasında; karşıma çıkan, en okumuş, en aydın muhtardır diyebilirim. Bunu da Ayşe ve Zeynep Hanım’ın babaları Salih Hoca’ya borçludur.

Salih Hoca İstanbul’da medreselerde okumuş, Seferberlik süresince, Yemen çöllerinde orduya Tabur İmamlığı yapmış sonra babası ve dedesinin de köyü olan bu köye yerleşmiş aydın bir kişi imiş. Kemal Paşa’nın emri böyle diyerek, tüm dedi-koduya, itirazlara rağmen kız ve erkek çocukları bir arada okutmayı başarmış, köyün çocuklarına hem eski hem de yeni harfleri öğretmiştir.

Romanda eski harf yeni harf konusu da Kemal Çığ’ın İsmet Paşa’ya da sitem edip, eleştirdiği bir kısım olarak yer almış ki bu kısmı okumak, o dönemi yaşamış kişilerin bir başka çelişkisini de göz önüne serer nitelikte idi:

“Okumadan yazdıklarına şöyle bir baktı : ‘Arap harfleriyle inci gibi yazı yazıyorum..’ diye düşündü, gülümsedi. Yazılarını, çevirilerini önce eski harflerle yazar, sonra yazı makinesiyle yeni harflere çevirir, temiz ederdi. ‘Yalnız bu konuda devrimci olamadık.. alışkanlıklar, adamın yüreğine, bilinçaltına işliyor…’ diye düşüncesini sürdürdü; ‘İsmet Paşa bizden devrimciymiş… Harf devriminden sonra bir tek sözcüğü Arap harfleriyle yazmamış derler... doğrudur. Keşke özel yazılarını eski harflerle yazıp bizim gibi devrimci olabilseydi…’” (s.51)

Romanın ilk atmış sayfasını bitirdiğimde tüm romanın Kemal Çığ’ın Necip Kaptan’a ülke sorunları ve yakın tarihi anlatarak devam edeceğinden endişe duydum. Böyle de olurdu olmasına da, o zaman bu roman olmazdı.

Neyse ki köye Kemal Çığ’ın yılardır görmediği bir arkadaşı çıkagelir. Faik Çivici’nin gelişi Kemal Çığ’ı mutlu eder. Çünkü Kemal Çığ eline günler sonra geçen gazeteler, radyodan dinlediği haberler, avukatının yazdığı mektuplar haricinde ülkede neler olup bittiğini öğrenememektedir. Herkes onun etliye sütlüye karışmadan bir emeklilik hayatı sürmesini istemektedir. Bu eski mapushane arkadaşı ile konuşacağı çok şey vardır.

Ancak, Faik Çivici güzel haberlerle gelmemiştir. Her ne kadar Meclis’e milletvekili sokan bir partileri (TİP) olmuş olsa bile parti içinde süre gelen kavga ve uzlaşmazlıklar, parti dışına hatta gençlere bile sıçramıştır; bölüm, bölüm bölünmeler başlamıştır.

Faik Çivici yanında, eylemci olmaları sebebi ile İstanbul’dan uzaklaşmak zorunda kalmış beş genç misafir daha getirmiştir ki bu da beni çok mutlu etti. Faik Çivici’nin Teknik Üniversite’de okuyan oğlu Bekir, çiçeği burnunda Doktor Niyazi, tıp fakültesi öğrencisi ve Niyazi’nin de eşi olan Fatma, sonbahara eczacı olacak Nurcan romana bir gençlik, bir değişim kattı.

Kemal Çığ, gençlerin mücadeleye olan inancını, iyimserliğini gördükçe heyecanlanır. Belki yeni kuşak, daha iyi bir geleceği yaratabilir...

“İyimser olmazsak, düş görmesek kavgayı nasıl yürüteceğiz.” (s.74)

Romanın bundan sonraki bölümü solun kuşak farkının da yarattığı çelişkilere yelken açtı. Bunu da, Necip Reis’in oğlu Ali’nin önce teknesi, sonra da yatında sürdürdü… Romanın devamında hepinizin tahmin edeceği gibi; biraz aşk, biraz endişe, çokça da sorgulama ile oldukça sürükler bir halde sonlandı. Bilhassa, Turancılık ülküsüne bağlı gençler yetiştirebilmek için kamp kuran, açıktan açığa örgütlenen bir grubun köyü basması ve tüm köyün birlik olup, köyü korumalarını anlattığı bölüm hem heyecan yüklü hem de devrin en önemli sorunlarından birinin nasıl şekillendiğini ve kök saldığını açıklar nitelikte idi.

Kemal Çığ için de bu köy çok eğitici olur. Hem kendine hem de solcu çevresine daha objektif bir gözle bakar. (İzmir’e gidip eski arkadaşları ile buluştuğunda partinin ileri gelenlerinden Necdet Yalınok kendisini Menşevik olmakla suçlar ve Kemal Çığ’ı çok kırar. Bu dönem aynı zamanda TİP’nde görüş ayrılıklarının çok artmış olduğu bir dönemdir.)

“Yine bilirsin, ben, her fikri tartışmaya yakınım; bilime inanırım, tartışma bilim sınırları içinde kalırsa. Ama tartışıyorum diyerekten bir dost bildiğin kalkar sana hakaret ederse, selamı sabahı kesmek zorunda kalırsın. Hele hele halktan yanayım deyip de halka ters düşenlere, yaşlandıkça dayanamaz oldum. Zaten şu köye geldiğimizden beri iyice anladım, kafama dank etti ki ne biz, halkı görmüş anlamışız, ne de halkımız bizim farkımıza varmış…” (s.172)

Romanı oldukça refah, mutluluk dolu ve kapalı bir köyden, aslında o süreçte neler olup bittiğine bakmak gibi özetleyebilirim. Ama Kemal Çığ biz geçmişini unutmuş, hiç öğrenmemiş ve öğrenmeye de niyeti olmayan bir kuşağa çok şey anlatıyor. Bu romanın nerede ise her cümlesi okura, tarihi sunuyor. Her paragraf bittiğinde, Kemal Çığ şu an yaşıyor olsa idi; bu olanları nasıl yorumlardı hissini ardından getiriyor.

Anlayacağınız Samim Kocagöz ve Eski Toprak ile yazmak istediklerim bu kadarla bitmiyor. Bir Eski Toprağın Gözünden Yakın Tarih adlı araştırmamı sindirir sindirmez, yazacağım. Sonra da Yakın Tarih konulu sınav yapacağım...

Ayşe Çığ "Söylev’i de okuyup, iyi anlamak gerek" diyor. Kısacası Çığ ailesinden daha öğrenilecek çok şey var.

Kitaptan bazı notlar:

Çampürü: Kelimenin gelişinden ne olduğunu anlamakla beraber ilk defa duydum ve anlamını bulamadım.

Tepeden aşağı, kuru çampürülerin üstünde kaymadan, düşmeden yürümeye çalışıyordu? (s.1 satır 1)

Siperisaika: Yıldırımsavar, yıldırımkıran, yıldırımlık, paratoner

Ayşe, unutmıyalım da -yazar konuşma dilini romanda sıkça kullanmış- sözlüğe bakalım; şu siperisaika sözcüğüne Türkçe bir karşılık bulunmuş mu?” (s.30)

İki nokta işaretinin kullanımı hakkında: -Yazı boyunca yer verdiğim tüm alıntılarda kitapta yazıldığı şeklini korumaya özen gösterdim.-

Bildiğimiz iki nokta: Tüm kitap boyunca kelime boşluk : boşluk kelime şeklinde kullanılmasına şaşırdığımı söylemeliyim. Ancak sadece bu işaret bu şekilde kullanılmış. Yayınevi ya da yazar iki noktaya yeni bir kelime gibi bakmış.

Yeni iki nokta (yan yana): Kitapta yaygın bir kullanımı vardı. Cümlenin içinde; bilhassa konuşma cümlelerinde kullanılmış.

(İki nokta yan yana olmadığı için, iki nokta üst üste demek yanlıştır diye öğretilmişti. Anlaşılan iki nokta yan yana varmış..)

“Muhtar Emmim, canın biraz sıkkın görünüyor.. suratın asık…” (s.16)

“Yemekler hazır.. getireyim…”
(s.29)

“Bakın işte bu şarkıyı severim… Hacı Arif Bey’indir.. güftesi de Hikmet Bey’in olacak…” (s.30)

Dedi-kodu: Kitap boyunca dedikodu bu şekilde yazılmıştı. (s.14)

Tendürst: (tendürüst) Dinç, sağlam

Kefere: Müslüman olmayan, kâfir.

Babam bunu kefereyi fecere olarak bir sövgü/övgü sözü olarak çok sık kullanıp ironi yaratır. Annemde hepimizle dalga geçer: "Kefereyi fecere için kerahat vakti hiç bitmiyor."

"Bunlar turist keferesi...” (s.36)

Tahdelbahir: Denizatı

"Vurgun yememek için dalmanın da hele çıkmanın da ayrı bir yöntemi vardır. Bana süngerci arkadaşlar (Tahdelbahir) adını takmışlardı." (s.34)

(Bu arada, Necip Reis’in büyük oğlu Turgut kendisi gibi denizci imiş. Ona da "denizatı" derlermiş. Yazar burada yaşlı/genç, eski Türkçe/yeni Türkçe ayrımını da çok güzel vermiş.)

Necip: Soyu temiz, cömert

Hasan Kaptan'ın kendisine Necip ismini seçerek, bir ima/serzeniş yaratmış olabilir diye düşünüyorum.

Ağmak: Yükselmek, yukarı çıkmak

"Kemal Çığ’ın gözleri, batıya ağmaya başlayan, denizi pembeliklere boğan güneşe dalmış gitmişti..." (s.41)


Müderris Muavini: Doçent

“Sen de bu sıralar 1925 tutuklamasından bir yılda ucuz kurtulup Darülfünunda Müderris Muavini olmuştun.” (s.49)

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails