5 Ekim 2011 Çarşamba

Güz Sancısı




Kitap : Güz Sancısı
Yazar : Yılmaz Karakoyunlu
Mekan : A'pera
Sunucu : Berna
Katılımcılar: Ayşen, Aycan, Aysun, Ayşe, Billur, Bilgen, Belkıs, Gülden, Nur, Özlem, Peyman, Yonca







Yılmaz KARAKOYUNLU:




1936 yılında İstanbul'da doğumuştur.

Şanlıurfa kökenli babası hukukçu Zeki Arif Bey

Demokrat Partinin kurucularındandır.

1959’da Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olup, Georgia Üniversitesi‘nden MBA derecesi almış ve Doktorasını İstanbul Üniversitesinde tamamlamıştır.

Kısa bir süre banka müfettişliği yaptıktan sonra Devlet Planlama Teşkilatına girmiş, Finansman Şubesi Müdürlüğünü üstlenmiştir.

DPT’den sonra Kanal D, Sabancı Holding ve Tekstilbank gibi şirketlerde Yönetim Kurulu Başkanlığı, Genel Müdürlük ve Genel Koordinatör olarak çalışmış, batışıyla Türkiye'nin bir dönem ekonomisini ve siyasetini temelden sarsan Banker Kastelli şirketlerinin Genel Koordinatörlüğünü yapmıştır.

1995 yılı seçimlerinde Anavatan Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçilmiş, 1999 yılı seçimlerinde yeniden parlamentoya girmiş, Anavatan Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir.

Koalisyon hükümeti sırasında, Ecevit Kabinesinde Devlet Bakanı ve Hükümet sözcülüğü yapmış, TRT, Anadolu Ajansı, Basın Yayın Genel Müdürlüğü ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığından sorumlu bakan olarak çalışmıştır.

Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmaktadır.

Evli 2 çocukludur. Ama ailesi hakkında detay bilgi yok. İzmir Urla’da yaşıyor.


EDEBİYAT İLE İLİŞKİSİ:

Yazmaya 1951 yılında şiirle başlamıştır.

İlk şiirleri rubailer tarzındadır. Hala rubai kalıbı ile şiirler yazmaktadır. Edebiyat eleştirmenleri Yılmaz KARAKOYUNLU’yu önemli rubai yazarları arasında değerlendirmektedirler. «Rubai; söz hikmet söyleme sanatı olarak kabul edilir Aruz ölçüsüyle yazılır. 4 dizelik bir divan edebiyatı nazım biçimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize ise serbesttir»

Yazarın şiirleri 40’dan fazla neo-klasik bestecimiz tarafından güfte olarak kullanılmıştır. 220’e yakın Türk Müziği şarkısı ve saz eserleri TRT Repertuarındadır.

Roman yazmaya ise 1986 yılında başlamıştır. Karakoyunlu siyasi geçmişi olmasına rağmen her zaman yazar olmak istediğimden çok emin olduğunu söylemektedir.

“Yazar olmak konuda beni edebiyat öğretmenim zorladı. Batı kökenli romanlardan çok zevk alır, bilgiler ve tecrübeler edinirdim. Yerli edebiyatta yeni dönem Cumhuriyet romancılarımızdan çok etkilenmiştim. Demokrasiye geçiş döneminden sonraki yazarları çok değerli bulmuştum.‘’ demektedir.

Yazar bazı romanlarında aile fertlerini karakterler olarak romana yerleştirdiğini, romanlarında da annesi, babası ve eşinin karakterlerinin yeri ve etkisinin büyük olduğunu söylemektir.

Karakoyunlu, kitaplarını ilk olarak eşi Altan Hanıma okuttuğunu ve böylelikle «hem yüksek bir edebi zevk müdahalesi» aldığını hem de bütün yazım hatalarının en doğru kurallar çerçevesinde düzeltildiğini belirtmektedir.

Yazdığı romanı 3-4 ay bekletip okuduğunu ve bu anlamda
kendi romanın okuyucusu olduğuna işaret eden yazar
Karakoyunlu, okuyucu olarak ufak tefek düzeltmeler de
yaptığını dile getirmiştir.

Roman yazarken sosyal problemlerden bahsetmek gibi bir amacı olmadığını söyleyen Karakoyunlu, seçtiği konu içinde sosyal meselelere yer vermek gerekiyorsa konuyu yansız olarak yansıtan bir değerlendirme yaptığını söylemektedir.

Kendisi de siyasetin içine olmasına rağmen Karakoyunlu’nun romanlarında çok net olmasa da hikayenin geçtiği dönemdeki siyasal iktidarlara karşı eleştirisel bir yaklaşımı var.

Okuduğunda zevk alacağı ya da etkileneceği bir roman nasıl olursa o şekilde yazmayı tercih ettiğini dile getiren yazar, «Yazarken okuyucuyu ne de yazar olarak kendimi düşünürüm, sadece romanı düşünerek yazarım. Okuyucu aradığını bulmuşsa amaç gerçekleşmiş demektir. Bu da bana mutluluk verir» demektedir.

Genelde romanlarında aşk ilişkileri ile birlikte yakın siyasi tarihi işlemektedir.

Yılmaz Karakoyunlu sevilen TV dizilerinde senaryo danışmanlığı görevini üstlenmiştir. Hatırla Sevgili, Elveda Rumeli, Karayılan dizileri Yılmaz Karakoyunlu'nun senaryo danışmanlığı ile gerçekleştirilmiştir


ESERLERİ:

Salkım Hanımın Taneleri (1989):




İkinci Dünya savaşı sırasında İstanbul’da servetlerin azınlıkların elinden Anadolu’dan gelen Türklerin eline geçmesi, bu süreçte dağılan aileler, yaşanan ahlaki yozlaşmayı ve varlık vergisi nedeni ile güç duruma düşen azınlıkların dramı, vergiyi ödeyemeyenlerin Aşkale’ye sürgüne gönderilmesi işlenmektedir.

Üç Aliler Divanı (1991) :




Romanda, Atatürk’e İzmir’de yapılan suikastı ve Cumhuriyet kurucu kadroları ile ittahatçılar arasındaki çekişmeler anlatılmaktadır. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali Bey’in de içinde bulunduğu İttihatçıların Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmek istenen suikastın içinde yer aldıkları gerekçesiyle Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen İstiklal Mahkemelerinde yargılanmaları işlenir. Yazar Üç Aliler Divanını en iyi romanı olarak tanımlamaktadır.

Güz Sancısı (1992):

Çiçekli Mumlar Sokağı (2000):




Kurtuluş savaşı döneminde geçiyor. Batum’dan İstanbul’a göçen insanların Saraya, Galataya ve dergahlara dağılışlarının, Kurtuluş savaşına katılmalarının ve savaş sırasında Mustafa Kemal’e yapılan yardımların hikayesi anlatılmaktadır.

Penbe Donu Köstebek (2000) :




Bu kitapta Karakoyunlu’nun politik yazıları toplanmıştır. Köstebeğin yer altındaki yuvasının iki deliği vardır. Birincisi herkes tarafından bilinen deliktir. Köstebek bu delikten girer çıkar. İkinci deliği ise köstebeğin sadece kendisi bilir. Tuzağın gizlendiği kir yuvasıdır. Bu delik, burun ucuyla dokunulduğu anda açılacak kadar ince toprak tabakasıyla örtülüdür. Bir hile ihtiyacında köstebek burnuyla bu deliğe dokunarak yer üstüne çıkar ve oyununa başlar.

Yorgun Mayıs Kısrakları (2004):




Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1960'a kadar uzanan bir dönem anlatılmaktadır. Romandaki olaylar gerçeklere dayanmaktadır, ancak yazarın kaleminde yeniden şekillenmektedir. Romanda, Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım ile Yahya Kemal'in aşkı, Nazım Hikmet'in Piraye‘ye aşkı, Adnan Menderes'in eşi Berin Hanıma duyduğu sevgi, opera sanatçısı Ayhan Aydan'la yaşadığı büyük aşk, yazar Suzan Sözen ile yaşadığı ilişki anlatılmaktadır. Romanda yer alan aşkların özelliği evli kadınlar ile yaşanmasıdır.

Perize-Ezan Vakti Beethoven (2005) :




1980’lerde geçiyor. Romanda genç bir müzisyen kız ile orta yaşlı, hızlı ve evli bir solcu gazete yöneticisinin aşkı etrafında 12 Eylül öncesi ile sonrasında sosyalizmin çöküşünü anlatılıyor. 1980 darbesinden sonra ülkeye dönen Haldun ulusal bir gazetenin genel yayın yönetmeni görevini yürütüyor ve sosyalizm mücadelesini sorguluyor. Aynı zamanda gazetenin hissedarı olan eşi Câvidan ise ortağıyla mücadele içinde iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu iki savaşın arasında kalan ve ezana pan flütle eşlik eden naif Perîze ise sadece sevdiği adama sahip olmak istiyor.

Serçe Kuşun Sonbaharı (2010):




Yılmaz Karakoyunlu, bu romanda, Nâzım Hikmet şiirleştirdiği, pek çok roman ve oyuna konu olan Şeyh Bedreddin’i farklı bir yaklaşımla romanlaştırıyor.

Serçe Kuşun Sonbaharı bir “tarihi roman” Şeyh Bedreddin İsyanı’nı, tarihin gerçeklerini gözden kaçırmadan, Yıldırım Bayezid-Timurlenk çatışmasının ve Osmanlı’yı yok olmanın eşiğine getiren Fetret Devri’ni ele alıyor.
Serçe Kuşun Sonbaharı aslında bir “aşk romanı”. Şeyh Bedreddin’e ilk kez bir erkek ve bir “âşık” olarak bakıyor, baldızı Mâriye’ye olan ateşli tutkusunu ve Bedreddin’in bu aşk ile olgunlaşması işleniyor.

Serin Kız’ın Gökkusağı (2011) (Masal) :




İdil, Serin Kız ve Ömer’in bir ömür boyu sürecek dostluklarının başlangıcına şahit oluyor, eski İstanbul’da bir gezintiye çıkıyoruz. Yıllar öncesinde geçen, Çatalca’dan eski Aksaray’a uzanan bu hikayede dostluğun, dürüstlüğün ve sevginin değeri anlatılıyor.

Öykü:

Mor Çiçekli Natürmort (1984)
Mevsimler Eskidi Biraz (2000)

Oyunlar:

Sokullu (Zirveden Sonra) (1989)
Altın Huylu Doruklar (1990)
Romenos Diogenes (1991)
Brütüs Aranıyor (1997)
Önce İnsan (Mithat Paşa) (1997)
Kuzguncuklu Fazilet (1997)
Şimşir Kafes (1997)
Dümdüz Dünya (1997)
Ok ve Yay
Mavi Saplı Hayaller

Şiirleri:

O Hayal Aynasından (1989)
Rubailer (2000)


GÜZ SANCISI- KARAKTERLER 1:

Behçet: Behçet baba otoritesi ile yetişmiş, dünya görüşü olarak nerede durduğunu tam olarak belirleyememiş biri. Kararsızlıklar yaşayan ama aynı zamanda muhafazakar ve içine dönük bir kişilik. Aile tarafından soyun devamını sağlaması bekleniyor. Ester ile birlikte olmaya çalışarak babasına ve yıllardır içinde yaşadığı düzene baş kaldırıyor.

Ester : Sarışın mavi gözlü cazibeli güzel genç yahudi bir hayat kadını. Babaannesinin baskısı altında yetişmiş çocuk ruhlu bir fahişe. Kırılgan bir yapısı var. Hayatta babannesinden başka yakını yok. Babaannesi ile arasında sevgi, nefret arasında gidip gelen bir çıkar ilişkisi var. Babaanne tarafından üst düzey bürokratlara pazarlanıyor.

Nemika: Nemika akıllı, ne istediğini bilen biri. Aslında Behçetten hoşlanıyor, ancak Behçet Nemikayı arkadaş olarak gördüğü için ve evililik ailelerin verdiği bir karar olduğu için, bu evliliği istemez görünüyor. Behçeti kensisinin elde etmesi gerektiğini düşünüyor. Sonrasında ise Behçet ona geldiğinde kabul ediyor.

Babaanne: Hırslı, görmüş geçirmiş bir kadın. Gençliğinde revüde striptiz yapmış bir dansçı. Oğlunu kaybettikten sonra torunu ile yaşıyor. Torununun para kazanma şekli nedeni ile utanç yada kızgınlık duymuyor. Torunu ile Behçet’in aşkını istemiyor. Hem bu işin bir sonu olmayacağını görüyor, aynı zamanda torununu artık çalıştıramayacağı içinde endişeleniyor. Torunun kaderini çizmiş biri. «Kendini zora sokacak şartlarda bütün değerleri gözden çıkarabilen bir kadın»

Hacı Kamil Efendi: Behçet’in babası Konya’nın zengin muhafazakar toprak ağası ve 300 yıllık bir ailenin temsilcisidir. Siyasetin içinde değil, ancak ilişkileri sayesinde siyasette de etkin. Eşini çok erken kaybetmiş, sonrasında kendini din ve tasavvufa vermiştir. Oğlunu kendi yetiştirmiş ve oğlu üstünde baskı kurmuştur. Çok fazla göstermese de aslında duygusal bir yanı var.

Madam Rhea: Madam Rhea bir deniz kazasında çok sevdiği eşini kaybettikten sonra yalnız yaşayan, yaşadığı çevrede saygı duyulan Rum bir kadındır. Hacı Kamil Efendiden hoşlanmış ancak aralarında bir şey yaşanmamış.

Emirdağlı: Anadolu kökenli kaba pısırık serseri biri. Çocukluğunda üvey babası tarafından dövülüp horlanmış bir karakter. Ama romanın ilerleyen kısımlarında Anadolu delikanlısı tavırları da ortaya çıkıyor.

Fatümet-üz Zehra: Oğlunu ve gelinin kaybetmiş yokluklar içinde torununa bakma çalışıyor. Kocası Sarıkamışta Hacı Kamil Efendinin babasının hayatını kurtarmış. Bu nedenle aileden yardım görüyor.

Demokrat partinin iktidarda bulunduğu ve giderek güçlendiği yıllarda mutsuz ve hayatlarından memnun olamayan karakterlerin yaşadıkları anlatılır. Asmalımescit’te hayat kadını olarak çalışan Ester ve tıp eğitimi gören Behçet’in hayatları kesişir.

Ester, para karşılığı erkeklerle birlikte olan, akşamları Asmalımescit çevresinde müşteri arayan genç ve güzel ama bir yanı çocuk kalmış bir kadındır. Annesi başka bir erkek için ailesini terketmiş, babası da öldükten sonra babaanesi ile birlikte yaşamaktadır. Behçet ise Konya’nın ileri gelenlerinden Hacı Kamil Bey’in oğludur.

Galatasaray Lisesini bitirmiş ve tıp eğitimi almaktadır. Galatasaray Lisesinde okurken diğer taraftan Bahariye Mevlevihanesinde tasavvuf eğitimi almıştır. Birisi babaannesinin, birisi babasının ağır baskısı altında yetişmiş, kişiliklerini geliştirememiş iki insan aşkla birlikte başkaldırıyı öğrenirler. Ester babaanneye, Behçet ise başta babası olmak üzere, yetiştirildiği düşünce sistemine baş kaldırır.

Demokrat partinin sünnet töreninden dönen Behçet Asmalımescit’te Ester ile karşılaşır. Ester’e para verdiği halde onunla birlikte olmak istemez. Onunla sohbet etmek yaşamını öğrenmek ve onun güzelliğini seyretmek Behçet’e yetmiştir. Ester’i akşam evine kadar bırakan Behçet babaanne ile tanışır ve kültürü ile bu kadını etkilemeyi başarır. Ester’den hoşlanan Behçet onunla görüşmeyi sürdürür. Aslında Ester’in hayat tarzı Behçet’in bu zamana kadar sürdürdüğü sıradan sakin muhafazakar hayat tarzına terstir.

Behçet Ester’den etkilenmiştir ve sonraki akşam Asmalımescit’te tekrar Esteri bulur. Geceyi sohbet ederek, birlikte Beyoğlu sokaklarında gezerek geçirirler. Esteri akşam eve bıraktığı sırada Behçet bu sefer babaannenin tepkisi ile karşılaşır. Evde hatırlı bir müşteri Ester’i beklemektedir. Ester’in yaşlı müşteri ile birlikteliğine kapı arasından şahit olan Behçet, bu durum karşısında çok yaralamıştır. Önce evi terk eder, ancak sonrasında eve tekrar dönerek babaannenin karşı koymasına rağmen, Esteri alır ve Madam Rhea’nın apartmanında okul döneminde hastalandığı sırada yaşadığı eve götürür.

Behçet Ester ile görüşmeyi sürdürürken, Hacı Kamil Bey Behçet’i yakın arkadaşının kızı Nemika ile evlendirmek istemektedir. Nemika istemez görünse ve Behçet’in bu evliliğe hazır olmadığını düşünse de aslında Behçet’ten hoşlanmaktadır.

İki sevgili bu evde aşklarını yaşamaya başlarlar. Üst katta yaşayan Madam Rhea Ester’e ilgi gösterir. Madam Rhea Ester ve Behçet’i ailesi yerine koymakta ve her ikisinin evliliği için hazırlıklar yapmaktadır.

Aslında ikisinin arasındaki ilişki aşk olarak adlandırılsa da daha çok yaşamaktan memnun olmadıkları hayatlarına baş kaldırabilmek için birbirlerine verdikleri destek, birbirlerine duydukları ihtiyaç gibi...

Bu arada İstanbul’da Kıbrıs sorununun yol açtığı gergin günler yaşanmaktadır. İstanbul’da yapılan gösterilerde Kıbrıs halkına destek verilmeye çalışılmaktadır.

Babaanne ise Esteri eve döndürme çabaları içindedir. Önce Nemika ile konuşmaya gider. Nemika’dan istediği işbirliğini sağlayamayan babaanne İstanbula ziyatere gelmiş olan Hacı Kemal Beyi bulur ve Behçet’in nasıl bir kızla birlikte olduğunu Hacı Kemal Bey’e anlatır.

Babaannenin Hacı Kamil Bey ile Rejansta yemekte buluştuğu sırada Ester ve Madam Rhea Madam Katerina’nın dükkanında Behçet ile ve Mardinli ile karşılaşırlar. Birlikte Beyoğlu sokaklarında alıveriş yaparken bir yandanda ortalıkta insanlar slogan atarak dolaşmaya başlamışlardır. Olacakların kaygısını yaşayan Madam Rhea onları Aleksandra apartmanına geri dönmeye ikna eder Eve dönen Madam Rhea, Behçet ve Ester evde Hacı Kamil Efendi ve Babaanne ile karşılaşırlar. Babaanne Esteri eve dönürmek için son kozunu kullanıp Hacı Kamil Efendiye Esterin kim olduğunu anlatmıştır.

Evde Ester ve babaanne tartışırlar, Behçet ise babasına Esteri sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Evde yaşanan tartışmalardan sonra Ester sokağa fırlar, Behçette onu takip eder. Ancak sokakta azınlıklara karşı protesto başlamıştır.

Türkler azınlıkların evlerine, dükkanlarına saldırmaktadır. Bu karmaşa içinde Behçet saatlerce Esteri arar. Bir ara bir kaç kişi Ester’e saldırmak üzereyken onu bulur ve kendisi adamlar ile uğraşırken Esterin kaçmasını ve eve gitmesini ister.

Olaylar bir kaç saat içinde çok şiddetlenir ortalık dahada karışır. Ester bu karılşıklık içinde eve geri dönmez, daha önce Neve Şalom Sinagogu’nda karşılaşmış olduğu Salamon Adato’nun yardımı ile bir eve sığınır. Olayların yatışmasının ardından Behçet günlerce Esteri arar, ama bir türlü bulamaz. Günler süren arayışın sonunda, gecenin bir yarısı Nemika’ya gider ve bir daha da Nemikanın yanından ayrılmaz.

Ester İsraile göç eder ve burada bir jeolog ile evlenir. İki çocukları olur.
Behçet ve Nemika evlenirler, ancak çocukları olmaz.Bir evlatlık alırlar.
Babaanne kuledibi’nde kalır. Jeolog damadının yardımları ile geçinir. Zaman zaman Mardinli hukuk talebesi de yardımcı olur.

Madam Hacı Kamil Bey’in evlilik teklifini kabul etmez ve Rhea Selanik’e göç eder. Zaman zaman İstanbul’a gelir . Öldüğünde Alex’in mezarına gömülür.

Hacı Kamil Bey İstanbul’a yerleşir. Aleksandra apartmanını satın alır. Bu apartmanda Fatümet-ül Zehra ve torunu ona hizmet ve yoldaşlık ederler.

Demokrat partinin iktidarda olduğu ve güçlendiği yıllarda mutsuz ve hayatlarından memnun olamayan karakterlerin yaşadıkları anlatılır.

Roman Behçet ve Esterin birkaç günlük süre içinde yaşanan imkansız aşkları üstüne kuruluyor.

Asmalımescit’te hayat kadını olarak çalışan Yahudi Ester ve tıp eğitimi gören muhafazakar Behçet’in hayatları kesişir. Behçet gördüğü anda Esterden etkilenir ve onu otel odasına götürse de para karşılığı Ester ile birlikte olmaz.

Asmalı mescitte karşılaşıp, birbirlerinden etkilenen ve aşık olan İki sevgili babaannenin bu aşka karşı koymasına rağmen, Madam Rhea’ya sığınıp onun verdiği destek ile aşklarını yaşıyorlar.

Babaannne bu aşka engel olmak için boş durmuyor. Önce Nemika’ya gidiyor. Ester’in ne iş yaptığını kim olduğunu anlatıyor. Ondan beklediği yardımı alamayınca Hacı Kamil Efendiyi bulup gerçekleri ona anlatıyor.

Ester ve Behçe’tin Hacı Kamil Efendi ve Babaanne ile karşılaştığı ve bütün gerçeklerin ortaya döküldüğü anlarda Beyoğlunda 6-7 Eylül olayları patlak veriyor.

Evde yaşananlar karşısında sokağa fırlayan Ester olayların ortasında kalıyor.

Bir ara peşinden gelen Behçet Esteri bulup tecavüzden kurtarsa da sonrasında tekrar kaybediyor ve günlerce aramaya rağmen Esteri bir daha bulamıyor.


GÜZ SANCISI – SATIR BAŞLARI

Romanda imkansız bir aşk var. Ester bir hayat kadını ve gayri-muslim. Behçet ise muhafazakar bir aileden geliyor.

Behçet Esterin hayat kadını olduğunu biliyor ama onunla para karşılığı yatmıyor.
Babaanne bu ilişkiyi istemiyor. Gelir kaynağının kesileceğinden korkuyor. Ama tecrübeli bir kadın, aslında bu işin sonu olmadığını da görüyor. Torunu ile birlikte bir hayat kurmuş. Onu kaybetmekten de korkuyor olabilir.

Hacı Kamil Bey oğluna göre katı sevgisiz tüccar ruhlu bir adam ama Madam Rhea’ya göre kendisi ile Saint Antuan Kilisesini ziyaret edecek kadar yakın biri.

Nemika Behçeti aslında hem istiyor hemde Behçetten koca olmayacağını düşünüyor.

Bütün yaşananlardan sonra Behçeti elde ediyor. ‘’Doğru zaman doğru yer’’
Madam Rhea ölmüş kocası Alex’e çok aşık. Gönlü Hacı Kamil Bey’e kayıyor. Ama yine de onunla olamıyor.

Fatümet-ül Zehra’nın Armenak’a yardıma koşması, Ermeni Tanaşı kurtarması aslında bu olaylarda yaşananlara karşı olan Türklere bir örnek.

Dönemin Başbakanı Menderesin yazar Suzan Sözenle ilişkisi gerçekte yaşanmış bir hikaye.

6-7 Eylül olaylarını konu alan ilk roman olan Güz Sancısı 1992 yılında basılmıştır. 1999 yılında Yiğit OKUR tarafından Hulki Bey ve arkadaşları adında ikinci bir roman daha yazılmıştır. Bu konu ile ilgili diğer eserle araştırma niteliğinde

Kitapta 6-7 Eylül talanına yer veren Yılmaz KARAKOYUNLU Mülkiye imtihanları için İstanbul’da olduğu sırada meydana gelen olaylara bizzat şahit olmuştur. Yazar, “Tepebaşı bölgesinden itibaren, yaşananları gördüm. O manzaraya tahammül etmek mümkün değildi. 6-7 Eylül tam bir tahripti” demektedir.

Ester’de aslında, yazarın 6-7 Eylül olaylarını izlediği günlerde Asmalımescit‘te gördüğü bir kızın portresiymiş. Karakoyunlu «Ester, öyle bir korkuyla birine yetişmek istiyordu ki, inanılmaz acı hissi bıraktı üzerimde. 18-19 yaşındaydı ve çok güzeldi. Ben de o yaştaydım. Gördüğüm ve etkilendiğim kızın Rum, Yahudi, Türk yahut Ermeni olduğunu bilmiyordum. Sadece, telaşla olaylardan kaçan ve Asmalımescit Sokağı'na sapan bir fidan boyluydu. O yol Pera Palas'a çıkar. Romanın önemli bölümünü o bölgede işledim. Olaylara şahit olduğum zaman bir rubai ,rubaiden 36 yıl sonra ise romanı yazdım. » demektedir

Olaylar sırasında o zamanların ünlü bir kürk mağazasının vitrini yazarın gözlerinin önünde aşağı indirilmiş ve içeri giren bir kadın çok pahalı bir kürkü üstüne giyip, bir tanesini de koltuğunun altına alarak Yılmaz Karakoyunlu’nun şaşkın bakışları altında yürüyüp gitmiş. Romanda yazar bu olaya yer verilmemiş olmakla beraber, 2008yılında çekilen film’de bu sahne yer almış ve kadını Zuhal OLCAY oynamıştır.

Bir başka olay da yazarı çok etkiliyor; Bir mücevher mağazasının vitrinini indiren yağmacılardan bir kısmı elmasları, altınları ayaklarının altında ezip parçalıyorlar. Karakoyunlu, “İki tip insan vardı. Bir grup mücevherleri ayaklarının altında parçalayacak kadar nefret doluydu. Diğerin grubun ise tek amacı yağmalamaktı” diyerek o gün yaşadıklarını anlatmaktadır.

Roman, Asmalımescit, Kuledibi, Galata, Talimhane, Tünel semtlerinde, Neve Şalom, Baylan Pastanesi, Atlas Sineması, Galatasaray Lisesi, Galata Mevlevihanesi, Ralli Apartmanı gibi tanıdık mekanlarda geçmektedir.


Roman günümüz Türkçesi ile ama ağdalı bir dil ile yazılmıştır. Romana edebi bir dil
katabilmek için zaman zaman Osmanlıca kelimeler kullanılmış.

Romanın o dönemin tarihi gerçeklerini anlatmakla beraber, belgesel hissi vermediğini söylemek mümkün.

Siyasi partiler bakış açısı da bugünden pek farklı değil; CHP dinsiz DP ise dini kurtaran parti olarak görülüyor. İslam ticaretinin kapitalizm ve Marksizim arasında üçüncü ve en yeni kuvvet olarak hakim kılınması hedefleniyor. İslamın yarattığı tüccarın kendi malının sahibi olması gerektiği ve memleketin imkanlarını ellerine geçirenlerden bu imkanların geri alınma zamanının geldiği düşünülüyor.


ROMANDA YER ALAN DÖNEMİN SİYASETÇİLERİ ve SANATÇILARI:

Celal BAYAR :




Cumhurbaşkanı-27 Mayıs darbesi ile tutuklandı. 1961’de idama mahkum edildi İdamdan yaşı nedeni ile kurtuldu. 1964 yılına kadar tutuklu kaldı. Daha sonra rahatsızlığı nedeni ile serbest bırakıldı. 1986’da 103 yaşında öldü.

Adnan MENDERES :




Başbakan-27 Mayıs darbesi ile tutuklandı ve İmralı’da idam edildi. 1990 yılında naaşı İmralı’dan alınarak devlet töreni ile anıtmezara getirildi.

Namık GEDİK:




İçişleri Bakanı- Olaylardan sonra istifa etti. 27 Mayıs’ta ise harp okulunda pencereden atlayarak öldü.

İzzet AKÇAL:




Demokrat Parti hükümetinde devlet bakanlığı yapmıştır. Mesut Yılmazın amcasıdır. Yassıada’da ömür boyu hapse mahkum edildi ve 1965 yılında affedildi ve 1987 yılında öldü.

Fahrettin Kerim GÖKAY: İstanbul Valisi- 6-7 Eylül olayları karşısında yetersiz kalması nedeniyle, o günlerde İstanbul'da bulunan ve olayların başlangıcında "Milli Gençliğin Kıyamı" tabirini kullanan İçişleri Bakanı Namık Gedik ile beraber, istifa etmek zorunda kalmıştır. 1987 yılında ölmüştür.

Fatin Rüştü ZORLU:




1955 yılında 6-7 Eylül olayları sırasında Devlet Bakanı olarak Londra’daydı. 27 Mayıs darbesi sonrasında tutuklanarak 1961 yılında idam edildi. Naaşı Menderes ile birlikte anıt mezara getirildi.

Fuat KÖPRÜLÜ:




Bayar, Menderes ile birlikte Demokrat Partiyi kurdu. Parti 1950 seçimlerini kazanıp iktidara gelince, dışişleri bakanı oldu. 1956’ya kadar sürdürdüğü bu görevi sırasında Türkiye’nin NATO’ya girişinde etkin rol oynadı. Tarihçi kimliği ile tanınır. 1966 yılında öldü.

Cahide SONKU:




Sinema ve tiyatro dünyasında 1940’ların yıldızıdır. Ayakkabısından şampanya içilen kadın olarak ünlenmiştir. Ancak daha sonra maddi kayıplarında etkisi ile alkol problemi yaşamış ve 1981 yılında vefat etmiştir.

Suzan SÖZEN:




Lacivert gözlü kadın olarak tanınmıştır. 10 tane kitap yazmıştır. Ancak, Menderes ile yaşadığı ilişki nedeni ile kitapları edebiyat dünyasında yer bulamamıştır. Edebiyatçılar, eğer bu ilişki olmasaydı, romalarının Kerime Nadir romanları kadar değerleri olabileceğini söylerler. Romanda Adnan Menderes ile aşkı yer almaktadır. 1960 ihtilaline kadar romanda da geçen Ralli Apt. yaşamış ve 2000 yılında ölmüştür.


MEVLEVİLİK:




Mevlânâ Celâleddin Rûmi adına, oğlu Sultan Veled tarafından kurulan tarikatın adıdır.

Mevlânâ (1207-1274) Konya da dostlarının katıldığı özel toplantılar düzenler, bu toplantılarda tasavvufi ve dini sohbetler yapar, şiir söyler, zikrederek sema ederlermiş.

Zamanla bir tören niteliği kazanan bu toplantılarda ney, kudüm ve benzeri çalgıların çalındığı zikirler, törenler daha derli toplu ve ölçülü yapılmaya başlanmış.

Kısa bir süre içinde geniş bir alana yayılan, halk ve aydınlar arasında büyük bir ilgi uyandıran bu toplantılara İran, Arabistan ve Anadolu'nun birçok yerinden katılanlar Mevlânâ'ya karşı derin bir sevgi ve saygı duyanlar olmuş. Mevlana’nın ölümünden sonra oğlu bu toplantıları resmileştirerek tarikat niteliği kazandırmış. Bu tarikatlarda insanlar tasavvuf eğitimi almaya başlamış.

Mevlevihanlerin en büyüğü, tarikatın merkezi olan Konya'daki Mevlevîhâneydi. Osmanlı döneminde Konya'dan sonra İstanbul, Manisa ve Gelibolu'dakiler gelirdi. Balkanlar ve Ortadoğuya kadar yayılmışlardı.

Genellikle külliye biçiminde planlanmış olup, merkezinde semahane, çevresinde türbe, mezarlık, ve mescid yer almaktadır.

İstanbul’da birçok mevlevihâne vardı. Bunlar Galata Yenikapı gibi bulundukları mevkilerin isimleriyle anılırdı.


GALATA MEVLEVİHANESİ;




Beyoğlunda Tünel tarafında bulunur.

Orijinal adı Kulekapı Mevlevihanesi olan Galata

Mevlevihanesi İstanbul’un fethinden sonra 1491 yılında Osmanlı’nın yeni başkentinde kurulan ikinci mevlevi tekkesidir.

Mevlevihane Bizans’ın St. Theodore Manastırının olduğu yere 1491 yılında Mevlâna'nın torunu Sema-i Mehmet Dede tarafından kurulmuş ve 1950’li yıllara kadar faaliyette kalmıştır.

Girişte bulunan küçük mezarlıkta Şeyh Galip ‘in mezarı bulunur.

Mevlevihane 1975 tarihin ise halkın ziyaretine açılmıştır. Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Her ayın ikinci ve son Cuma günleri düzenlenen semaa gösterileri ile geçmişle günümüz arasındaki bağı devam ettirir.


BAHARİYE MEVLEVİHANESİ:




Bahariye, asıl adı ile Beşiktaş Mevlevihanesi İstanbul’da günümüze ulaşamayan mevlevihanelerden biridir.

Beşiktaş Mevlevihanesini Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa 1613 yılında yaptırmıştır. Sultan Abdülaziz Çırağan Sarayını yaptırırken Beşiktaş Mevlevihanesini de yıktır, bunun üzerine Mevlevihane 1867 yılında geçici olarak Fındıklı’daki Karacehennem İbrahim Paşa Konağına taşınmış, orada iki yıl kalmıştır. Bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nin bulunduğu yerdeki yeni Mevlevihane’nin yapımı tamamlanınca da oraya taşınmıştır.

Mevlevihane’nin kötü yazgısı peşini bırakmamış, yapımından beş yıl sonra buraya bir kışla yapılması kararlaştırılınca Mevlevihane 1873’te Eyüp’ün Bahariye semtine taşınmıştır. Bahariye Mevlevihanesi, dergâhların kapatılmasından sonra bakımsız kalmış, semahanesi 1935’te yıktırılmış, 1938-1939’da harem dairesi yanmıştır.

Günümüzde Eyüp Belediyesi Mevlevihane’yi yeniden canlandırmaya çalışmaktadır.


1955 YILININ ÖNEMLİ OLAYLARI:

İstanbul'da yaşayan başta Rum olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi yapıldı.

Batı Almanya NATO'ya katıldı.

Türkiye'nin İstanbul ve Ankara illeri dışındaki ilk üniversitesi olan, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon'da kuruldu.

Disneyland açıldı.

1954 yılında geçirdiği büyük yangın felaketinden sonra onarımına başlanan Kapalıçarşı, yeniden hizmete açıldı.

ABD’de kağıt paralara ‘’In God We Trust" yazısı eklendi

Türk Havayolları Anonim Ortaklığı Kuruluş Kanunu kabul edildi.

Siyahi Rosa Parks, bir şehir içi otobüsünde beyaz birine yer vermeyi reddettiği için tutuklandı. Bu olaydan sonra zenciler 1 yıl otobüse binmedi ve her yere yürüyerek gittiler.

Guinness Rekorlar Kitabı ilk kez yayınlandı.

Nükleer enerjiyle çalışan ilk denizaltı olan, ABD'ye ait ''Nautilus'' suya indirildi.
Anneler Günü Türkiye'de ilk kez kutlandı.

James Dean California araba kazasında öldü.

Albert Einstein öldü.

Nicolas Sarkozy, Fransız siyasetçi- Alain Prost, Fransız yarış pilotu- Steve Jobs, Apple,CEO- İlhan İrem, Sanatçı-Murathan Mungan, Türk oyun yazarı, şair- Nilüfer, Sanatçı - Bill Gates, ABD'li iş adamı- Murat Bardakçı, tarih yazarı, - Whoopi Goldberg, sinema oyuncusu, doğdu


6-7 EYLÜL OLAYLARI: Türkiye’nin utandığı günler….




1953 yılından itibaren Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasını isteyen Yunanlıların Kıbrıs’ta yaşanan saldırılara destek olmaya başlaması ile Türk Yunan ilişkileri bozulmaya başlıyor.

1955 yılı ise Kıbrıs Türklerine yapılan baskıların Türkiye kamuoyunda ön sayfalarda olduğu bir dönem.

Kıbrıs’taki sorunlar nedeni ile 29 Ağustos 1955’de Türkiye ve Yunanistan Londra Konferansında bir araya geliyor.

Bu süreçte Türkiye’de ise Rum azınlığın topladığı yardımları Kıbrıs’daki ENOSİS çetelerine gönderdi şüpheleri yayılıyor ve bu şüpheler basına yansıyor.

5 Eylül günü Adnan Menderes Kıbrıs Türktür derneği başkanı ile görüşüp, Londra’daki toplantıda Fatin Rüştü Zorlunun zor durumda lduğunu ve destek istediğini söylemiştir.

Atatürk’ün Selanik’teki evinde bomba patlaması haberi, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13:00 haberlerinde radyoda yayımlanıyor. Sonrasında DP yanılısı İstanbul Ekspres gazetesi ‘’Atamızın evi bombalandı” manşetiyle gün içinde ikinci baskı yapıyor. Gazetenin tirajı, 20 bin civarında olduğu halde 6 Eylül’de ikinci baskısı 290.000 adet basılıyor ve Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da satılarak, halkı galeyana getirmek üzere kullanılmıştır.

6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleşiyor.

Amaç, aslında sadece protestodur. Çünkü aynı anlayış içinde Atina'da da benzer protestolar yapılmaktadır. Ancak İstanbul'da devreye çapulcuların girmesiyle ve istenmeyen olaylar böyle başlamış, güvenlik güçleri müdahale etmeyince/ müdahale yeterli olmayınca olaylar kontrolden çıkmıştır.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapılmıştır.

Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu’na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başlanmıştır.

İstanbul’daki azınlıkların ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergilemiştir.

Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel araçlar yanında , otobüs, vapur gibi
toplu taşıma araçları ile de sağlanmıştır.

7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000′den fazla taşınmaz tahrip edilmiş ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalanmıştır.

İstanbul’un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapılmış. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırmışlar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açıp, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça etmişlerdir.

İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verilmiş, Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilmiş

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalanmışlardır. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıkmıştır. (Örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayri-resmi rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Tecavüze uğrayan kadınların sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir. O dönemde basına uygulanan sansür nedeni ile sayılar hala tartışmalıdır.

214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır. Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon – 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası civarında tazminat ödemiştir. Ama bu vaad edilen tazminatların çoz az bir kısmıdır.

Zamanın gazetelerine göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs’la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59′u Rumlara
aittir. Kalan yüzde 17′sinin Ermenilere, yüzde 12′sinin Yahudilere ait olması, hatta Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.

Olaylarla ilgili olarak önce 3.150 kişi tutuklanmış, sonra bu sayı 5.100′e yükselmiştir.

Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmış olsa da 12 Eylül günü Meclis’e taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçlamış, aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler hakkında dava açılmıştır.

Davalar beraatle sonuçlanmış ama sonrasında Kıbrıs Türktür Cemiyeti kapatılmıştır.

1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının da gündemine oturmuştur. 27 Mayıs darbesinden Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes’in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edilmiş ve mahkeme Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırmıştır.

Atatürk’ün evine bomba atmakla suçlanan Oktay ENGİN Yunan makamlarınca Selanik’te tutuklanır ve sonrasında kefalet ile serbest bırakılır.

Serbest bırakıldıktan sonra Yunanistan’dan kaçan Oktay ENGİN sonraki dönemlerde çeşitli kamu hizmetlerinde bulundu ve 22 Şubat 1992 – 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir valiliğine kadar yükseldi.

Kıbrıs Türktür demeğinin başkanı Hikmet BİL ise İstanbul’da tutuklanır. 1957 yılında Beyrut’a basın ateşesi olarak gönderilir. 1989 yılında Burhan Felek Basın Hizmet ödülü alır. 2003 yılında 85 yaşında ölür.

Hikmet BİL’in adı KIBRIS’da bir sokağa verildi.

İçişleri Bakanı Namık GEDİK olaylardan sonra istifa etti. 27 Mayıs’ta harp okulunda pencereden atlayarak öldü.

Fatin Rüştü Zorlu ve Adnan Menderes Yassıada’da yargılanırken, yargılama konularından biri de 6-7 Eylül olaylarıdır.

Yağmalanan dükkanlar olaydan birkaç gün sonra hepsi siyaha boyanarak tekrar açıldı.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden olmuştur.

Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olarak görülmüş ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul’un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda kalmışlardır.

Birkaç bin Rum Mersin ve Tarsus’a yerleşmişlerdir.

Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve Anadolu Türklerin İstanbul’da sermayeye hakim olması hızlanmıştır.

Azınlık sermayesiyle birlikte İstanbulun azınlık kültürü, geçmişinin bir kısmı yok olmuştur.

Olayların sonrasında İstanbul’da kalan Rumlar’ın büyük çoğunluğu ise zamanla İstanbul’u terk ederek Yunanistana gitmiştir.

Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000′e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2010 yılında 3.500 kişiye kadar inmiştir.

Ülkeyi ilk terkedenlerin kız çocuğu olan Rumlar olduğu söylenmektedir.





3 yorum:

Peyman dedi ki...

Berna'cım,

Gönlüne, emeğine, ellerine sağlık.

Yıllar önce Yılmaz Karakoyunlu'nun Salkım Hanımın Taneleri'ni okumuştum. Karakoyunlu'nun kalemini, üslûbunu hatırlamak açısından çok iyi bir seçimdi. Bazı bölümlerdeki tasvirleri, sözcüklerin kullanımını çok beğendim. 6-7 Eylül siyasi olaylarını derinlemesine yansıtmasa da okurda merak uyandırmayı başarıyor bence.

O gece, kitapta bahsi geçen dönem kişileriyle ilintili edindiğimiz bilgilerle, arkadaşlarımızın ailelerinden yaşanmış hikâyelerle son derece keyifli, dolu dolu geçti.

Fatma'nın eli hâlâ bileğimde:)

Sevgiler,

Gulda dedi ki...

Bu benim kaçırdığım ilk sunumdu. Aklım, kalbim hep sizleydi. Kitapçığım, hediyelerim ve fotograflarınızla avunuyorum.

Gülda

efe serin dedi ki...

Gerçekten kim çıkardıysa bu özeti helal olsun. Daha iyisi olamazdı tebrikler.Emeğinize ellerinize sağlık.

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails