İKSV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İKSV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2013 Salı

04 Temmuz 2013- Anthony Strong Konseri


Geçen Çarşamba günü Caz Festivali’nde ikinci akşamımızı Avusturya Konsolosluğu Yazlık Sefareti’nde [görüldüğü üzere sefaretten sefarete uzun ince bir yoldayım sürekli] idrak ettik. Konser öncesindeki kokteyle katılmayıp , yemek faslını istediğimiz biçim ve süratte halletmemize rağmen arabamızı ancak yarım saatte park etmeyi başardık ve mekanın içine girebildik. Bu Sefaret binasının da , arkadaki taraçalı gizli bahçesinin de can sıkıcı olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. İnsan sadece bahçesine bakarak ömrünü geçirebilir, arada  ön cephedeki pencereden denize bir bakış atar ve mavi ile yeşili kısa sürede birleştirebilirsiniz. Ben şahsım adına geri kalan ömrümü orada geçirmeyi çok isterim, hem de canım sıkılı sıkıla.



 Binanın içine gelince arka taraftaki giriş kısmında bir sergi vardı ve o bölüme girilebiliyordu ancak pek bir şey anlaşılamıyordu. Yine birlikte olduğum arkadaşımız R.  güvenlik görevlisine “yukarı çıkabiliyor muyuz?” sorusuna “hayır” cevabı alınca “ya mimarız da çok merak ediyoruz…” gibisinden birşeyler mırıldandı, görevli kısa  tereddüt anından sonra “tamam ama hemen dönün “dedi. Merdiven tırabzanlarının, demir işlemelerinin üzerinde elimle hızlıca geçtikten sonra, camlı kapıların ardından içeriye baktık. Burada yorumlarımı yaz(a)mıyorum zira beğenimi ifade edecek teknik mimari sözcüklerden oluşmuyor. Sadece şunu söyleyebilirim tavandaki avizeden, sütunlu mermerlerinden büyülendim. Merdivenlerden aşağıya elbisemin eteklerine takılmamak için ağır ağır, elimdeki ipek mendille gözyaşlarımı silerek, bahçede küçük bir gezinti yapmak için kapılara yöneldim…

 
Bahçeye çıktığımda 128 yıllık bir sıçrayışla  dört kişilik bir caz bandının karşısında kendimi buluverdim. Anthony Strong piyanonun başında enerjik, coşkulu bir biçimde çalmaya başlamış, kimisi yerlerde çimlerin üzerinde oturan, kimisi ayaktaki insanlar dikkatlerini sahneye vermişti. Sahnedeki ve özellikle de piyanodaki hâkimiyetine hayran olduğumu, özellikle Cole Porter’ın "Too Darn Hot" adlı parçası başta olmak üzere "Cheek to Cheek" adlı parçayı yorumlayışındaki farklılığını çok sevdiğimi söylemeliyim. Konser esnasında aklım bir an muhteşem bir konser veren Jamie Cullum’a gitse de, aslında farklı oldukları gerçeğini gözardı etmemek gerektiği için, hemen aklımdan sildim bu düşünceyi.

 
Konser sırasında seyirciyle de temas kuran ve laf atan Strong, bir ara “Twitter’ı olan var mı? diye sorunca, -zaten elinden cep telefonu, i-phone vs gibi aygıtlarını elinden hiç bırakmamış olan” dinleyici kitlesi, olumlu yanıt verdi. Bunun üzerine Strong “Buradan harika görünüyorsunuz, şimdi fotoğrafınızı çekip, twitter’a koyacağım” deyince, herkes durdu,  poz verdi. Nisan ayında çıkardığı Stepping Out albümünden parçalar çalan Strong, When I Fall in Love ve Kurt Weill’dan "My Ship" adlı klasiklere de yer verdi.

Frank Sinatra sahnede bir parçaya başladığında seyircilerin daha başında alkışa tuttuğunu, bu usulü kendisi şarkının sözlerine girdiğinde bizim yapmamızı istedi. Parçanın giriş bölümünden sonra söylemeye başladığı anda hep birlikte ıslık, alkış büyük bir coşku gösterdik. Bunun üzerine Strong “ “lütfen durdurun şunu, beni utandırıyorsunuz!” dedi ve gülüşmeler arasında çalmaya devam etti. Seyircinin bisinden sonra hemen sahne alan Strong, neşeli ve sempatik tavırları ile söylediği son parça ile konsere noktayı koydu.

Festivalde yeni bir isim keşfetmenin verdiği güzel duygularla konserden çıktık, albümünü almak istedim mi, evet ama o kadar yoğunluk vardı ki –imzalayacaktı çünkü-R. ile başka yollardan edinmeye karar verdik.

Anthony Strong ile bazı isimlerin yaptığı yorumları aşağıda yazıyorum, ki piyanistliği konusunda ve farklı yorum getirebilmesi noktasında hepsine katılıyorum.
 


Great singer, great pianist!” (Jamie Cullum)

“Fucking amazing!” (Rod Stewart)

“British Jazz may have found its mainstream rendezvous”  (The British Jazz Blog)
New and notable” (Amazon.co.uk)

“A new, genuine, male jazz singer”  (Jazz House, BBC Radio 3)

Real great music”  (BB King)

 

Konserde Azarladığım Kişiler (bana takılan arkadaşlarımın ifadesi ile leş sayım)

Konser adabından habersiz, sürekli bir kokteyl havasında dolanan, konuşan, dinleyen, etrafına rahatsızlık verdiğini farketmeyen, farketse de aldırmayan kişilerin konsere gelmemesi için ne yapabilirim, bilmiyorum. Her konser öncesi, “acaba bu konserde ne olacak” gerginliği ile konsere gider oldum. Bu konserde de arkamızda önce bir çift vardı. Müzik seslerini bastıdığı için onlar da müziğin engelini kaldırmak için bağırarak konuşuyorlardı.Ters ters bakışlara aldırmayınca R. “sen mi ben mi?” diye sordu. Cevap vermeden, arkamdaki kızın bileğini tutup, “lütfen, sizi dinlemekten konseri dinleyemiyorum!” dedim. Önümü döndüğümde , konuşmanın devam etmesi üzerine arkadaşım N. ile bakıştık ve aynı anda döndük. Neyse ki o çift değildi. Bu sefer başka iki kız gülüşüyorlardı. Suratıma değişik ifadeler vererek ters ters baktım, sus işareti yaptım olmadı. Yine elini tutarak, uyardım. Sağ tarafımda yerdeki grup neyse ki ikinci sus işaretimde duruldu. Dibimde iphone’nu ile ilgilenen beyefendi ise yine daha az zarar veriyordu zira konserde ışıklar çok fazla kapalı değildi.

Ben anlayamıyorum bu durumu, gerçekten. Anlayan biri var ise. Bana anlatsın.

Sevgiler
Billur

 

7 Temmuz 2013 Pazar

05 Temmuz 2013 Melody Gardot Konseri


Gülda ile İspanya seyahatimiz esnasında, gazetelerden birinde Melody Gardot’nun konser verdiğini anladığımızda, bilet için aramış ve telefonun diğer ucundaki hanımefendi  bize kahkaha  ile cevap vermişti. O kahkaha karşısındaki hırsımız/burukluğumuz 2009 yılı Temmuz ayında İstanbul Caz Festivali kapsamında tanıştığımız Melody Gardot’nun yeniden geleceğini öğrendiğimizde canlanıverdi ve biletleri gecikmeden aldık.






Melody Gardot, Boğaz şeridinde en beğendiğim mekânlardan biri olan Almanya Başkonsolosluğu’nun Tarabya’daki Yazlık Sefareti’nde sahne aldı. Bu sene konserlerden ziyade mekânlar için bizimle festivale katılan mimar arkadaşımız R. ile uzun süre mekânın, içindeki köşkün ve mini korusunun ne kadar can sıkıcı olduğunu konuştuk, durduk.


Oturma yerleri numarasız olduğundan sahneye biraz uzak olmamızın yanı sıra zaman zaman deli deli esen rüzgâr nedeniyle ürpersek de Gardot uçuş uçuş elbisesiyle, piyanonun başına geçince tüm dikkatimi müziğine verdim. Gardot, geçen yıl çıkardığı albümü The Absence’ın tanıtımı çerçevesinde konserini oluşturmuştu ve bu nedenle Gülda “Les Etoiles’i söyler mi acaba” diye sordu ve birkaç parça sonra Gardot cevap olarak şarkıya giriş yaptı .My One and Only Thrill albümünden söylediği bir diğer şarkı Baby, I'am a Fool idi.
 
 
 
 
 
 Ben açıkçası Your Heart is as Black as Night”ı da söylemesini istedim ama yeni albümündeki “So We Meet Again My Heartache” o kadar güzel ki, kendisini kısa sürede affediverdim.Gecenin sürprizlerinden biri Gardot’nun "Cesaria Evora’yı bilir misiniz” diye sormasının ardından saatlerce ve günlerce üst üste dinlesem bıkmadığım bir şarkı olan “Sodaded” ı seslendirmesi oldu.

 
Konser boyunca Başkonsolosa birkaç kere konser mekânı için teşekkür eden, merdivenlerde oturan dinleyicilere “En güzel yer sizin ki, şarap olsa iyi gider” diyen Gardot, geçen seferki konserine göre daha hareketliydi, dans bile etti. Ben geçen seferki konserinde göre ne kadar hareketli diye düşünürken Gülda “ ne kadar iyileşmiş, hareketi fazlalaşmış “ diyerek düşüncelerimi sese döküverdi.

Gardot, Paris’te başına gelen komik bir olaydan bahsetti. Jetlag olan Gardot, sokak müzisyenlerinin müziğine uyandığında, onlara seslenerek “sizlerle şarkı söylemek istiyorum” dediğini, müzisyenlerin ise “üzerinize bir şey giyseniz iyi olacak” diye cevap verdikleri anda aslında çıplak olduğunu farkettiğini dile getirdi. Neşesini, hareketliliğini dinleyicilere daha iyi geçirmek isteyen Gardot, Başkonsolostan izin de isteyerek sahne ile seyirciler arasındaki mesafenin ve bantların kaldırılmasını istediğini söyledi ve o andan sonra herkes ayaktaydı.

Melody Gardot'nun, Latin, İspanyol, bossa nova, country ve yer yer folk esintileri taşıyan müziğini daha da etkili hale getiren kuşkusuz birlikte çaldığı müzisyenlerdi. Özellikle saksafon çalan Irwin Hall solo yaparken gözleri kapalı dinliyordum ve birden açtığımda iki saksafonu aynı anda çaldığını görünce bir an “ aha, gözler iyice gitti, çift görmeye başladım bir de” dedim içimden. Ama gözlerimde değil Irwin Hall’da bir sorun olduğunu anlayınca rahatladım!

Müziğin dilinin anlaşılır olmasının önemli olmadığını,insanın kalbine dokunmasının yeterli bulunduğunu ve kendisi ölünce müziğinin yaşamasını istediğini söyleyen Melody Gardot’nun bu konuda bir endişe duymamasını söylemek isterdim çünkü kendi müziğini oluşturan ilmekleri o kadar narin ama bir o kadar da sağlam atıyor ki bir yerlerde her zaman çalınacak ve söylenecek şarkıları.
 
 
 

Norah Jones’a benzetilmesinden rahatsızlık duyduğumu, ses ve müzik, şarkı yorumu olarak aralarında fersah fersah fark olduğunu ifade etmek isterdim. Bir başka sefer görüşmek üzere Melody.Yalnız sarı saçlı halini daha çok beğeniyordum…
 
Sevgiler
Billur




Konser Fotoğrafı : medya@iksv.org'dan alınmış olup, Sayın Mustafa Önder'e aittir.

13 Temmuz 2012 Cuma

Antony& the Johnsons ve Filarmonia İstanbul Konseri



ÜÇ/DÜŞ(ÜŞ)

"Bir kuşum. Uçuyorum. Boşlukta süzülmekten duyduğum mutluluktan soluğum tıkanacak gibi.”

Antony Hegarty ile Leonard Cohen’in I’m Your Man belgeselinde izlediğim “If It Be Your Will” yorumuyla tanıştım. Cohen ile karşılaştırmak istemem ama ben bu şarkıyı en çok Antony’den dinlemeyi seviyorum. Sanki o söylesin diye yazılmış sözleri. Antony and the Johnsons ile o gündür çok güçlü bir bağım var. Caz Festivali kapsamında 2007 yılında İstanbul’a geldiklerinde, o zaman için bile son derece manasız bir sebeple gidememiştim konsere. Hâlâ içlenirim. Arkadaşlarım anlatır bazan Şan Tiyatrosu’nda yaşananları. Sadece onların bildiği ve bir daha kimsenin hissedemeyeceği bir bilgelikle suskunlaşır sohbetin sonu. Ben de Antony’i dinlerim. Onun ses verdiği dinginliğe ulaşmayı denerim. Kendimi kapatırım dış seslere.



“Soluğum tutunana değin yükseliyorum. Sonra yeniden bir pike. Pike… kendini bırakmak demek. Kanat çırpmadan. Havadan ağır olan bedenin, yeryüzüne doğru süzülüşü.”

Filarmonia İstanbul üyeleri beyaz giysileriyle çıktılar sahneye. Hızla yerlerine oturdular. Sonra Antony geldi. Kuzgundan daha da karaydı kostümü. Bir kuştu... Sahneye değen çıplak ayakları uçmasını zor zapt ediyor gibiydi. Üzerine giydiği uçuşan pelerin kanatları olmuştu. “Vurulduk ey halkım, unutma bizi,” diye konsere başladı. Onun kanatlarına tutunmak istedim.



“Bu süzülüşte, göl kıyısındaki kamışların ardında bir avcı görüyorum. İki kanat çırpışı… yeniden havalanıyorum. Ama o ne, bir patlama ve göğsümde bir acı. Dengemi yitiriyorum. Güçsüz kanatlarım çırptıkça dayanılmaz bir acı veriyor. Yükselme çabalarım boşuna. Boşlukta yalpalayarak düşüyorum.”

Bu sene Caz Festivali’nde izleyeceğim konserler ile ilgili yazı yazmadım. Yazamadım. Biletlerini erkenden almama rağmen, geçtiğimiz yıllarda hissettiğim heyecanını duyamıyorum artık. Çoktan bir korku oturmuş yüreğime. Geçen sene, Javier Limon’un Mujeres de Agua (Suyun Kadınları) konserini unut(tur)mam mümkün değil. O konserde Aynur’a şişe, minder attı seyirci. Aynur, türlü hakaretlere maruz kaldı ve ayrılmak zorunda kaldı. Ardından hiçbir şey olmamış gibi göbek attı seyirci. Şenlenirici bir klarnet eşlik etti her birine. İçimden bir şey koptu geçen sene! Zaten çok güç dizginlediğim bir şeydi. On sekizinde bıraktım ben festivali. Artık izlediğim her konser, “Bakalım şimdi ne olacak?” tedirginliğiyle geçiyor. Bu düşüncemden utanıyorum ama, “Keşke Açıkhava/mekân dolmasa,” diyorum artık.



Daha ne kadar kötü olabilir ki aslında! Olmuyor mu? Gün geçtikçe daha da yüzeye çıkan anlayışsız, ötekileştiren, fütursuz, üsten bakan, kendine bezemeyen kimseyi kabul etmeyen, son derece kaba bir topluluğa dönüşüyor Caz Festivali izleyicisi de. Bilhassa kendi kuşağım. Bu festival başladığında yirmili yaşlarında olanları. Beraberce Joan Baez, Miles Davis, Paco de Lucia, Mercedes Sosa ve nicesini izlediklerim. Hani Mcdonalds’ın pahalı, konser biletlerinin nispeten ucuz olduğu dönemde genç olanlar! Şimdi, çoğu birer avcı.

“Yerden birkaç metre yükseklikte, ağaç gövdeleriyle çalılar arasında, bocalıyorum. Düşme, diyorum kendime. Düşersen bitiktir sonun. Bir köpek gelir ve çıkmamış canını çıkarır. Düşmemek için çabalıyorum. Havalanmak, yükselmek için acıyla kanat çırptığımda, çok az, çok çok az yükselebiliyorum. Bu arada, içimden bir ses, bana olağanüstü bir kuş olduğumu, canımı verdiğimde (kime vereceğim canımı, köpeğe mi, insana mı?) küllerimden yeni bir kuşun doğacağını söylüyor. Küllerimden… Yeni bir kuş…”

Yine de oradayım. Bir koltuğa sabitlenmişim. Antony’nin süzülüşünü dinliyorum. Onun hüzünlü, pürüzlü, kırılgan ve tüy ağırlığındaki sesiyle yenilenmeyi diliyorum. Sağdan, soldan, arkadan flashlar patlıyor. Biraz ötede birileri bağırıyor. Seslerin bazıları güzel değil, alaycı. Her, “Yeah,” müstehzi gülüşmelere dönüşüyor. Siniyorum. “Düşmeyeceğim,” diyorum kendime.

“İkinci düşümde bir avcıyım.

Havada bir kuş. O güne değin görmediğim büyüklükte ve güzellikte. Tavus mu desem, Anka mı? Bilmiyorum. Ne avladım böylesini, ne de avlanmışını gördüm.

Çiftenin namlusu yere çevrili, bir süre uzun bir süre seyrediyorum bu kuşun havada süzülüşünü. Tek başına. Sanki uçuşun tadını çıkarıyor. Sonunda avcılık ağır basıyor. Çiftenin namlusunu, yavaş yavaş, yerden havaya kaldırıyorum. Elimde olmadan (sanki) nişan alıyorum. Ve çekiyorum tetiği.”


Antony şarkıları söylemeye devam etti. Arada beş yılda nelerin değiştiğini merak etti. Hükümetten memnun değildik, ülkedeki kadınların durumu vahimdi, eşcinsellerin de. Sordu, içimizi döktük. Kimse sormuyordu bunları bize. Ritmi acıyla kaplı bir müziğe dönüştü konuşmalar. Cut The World başlığı taşıyan konserde Marina Abramovich’in sanatı için çektiği acıları dile getirdi. Yaşadığım en güzel serüvenlerden birini yaşarken, seyircilerden biri nişan aldı “Müzik” diye bağırdı.

“Üçüncü düşümde bir köpek olarak görüyorum kendimi. Bir av köpeği. Sıska, uzun düşünceli, dikkatli, burnu yerde bir av köpeği olarak.
...
Yere, avcının ayakları dibine (eğitim gereği) çöküyorum. Çöker çökmez de bir patlama sesiyle kendime gelip koşmaya başlıyorum. Boşlukta kanat çırpan çaresiz kuşun düşeceğini kestirdiğim yere doğru. Kuş, düşmemek için tüm gücünü kullanıyor. Ama kanat çırpışları güçsüz. Kötü bir avcıya eşlik ettiğimi anlıyorum. Üst üste iki atış ve kuş ölmemiş. Ölecek, ama havada değil. Belli ki ağır yaralı.”


Antony “Konuşmak da müziktir, bunu biliyor muydunuz?” diye cevap verdi. O sırada kalbim tekrar tekrar kırıldı.

“Uyanıyorum.

Bir avcı

bir kuş

bir köpek olarak

ve—“


Eve döndüğümde Ferit Edgü’nün Üç/Düş(üş) öyküsünü tekrar okuyup, rüyaya dalmayı bekledim. Bir kabusa uyanacağımı bilerek.

Gülda

6 Haziran 2012 Çarşamba

FESTİVALLER...FESTİVALLER...

2011 yılının özellikle ikinci yarısından çok yorgun çıktık ruhen ve bedenen Gülda ile. Özellikle sağlık konuları başımızda tedirginlik yaratan bir bulut kümesi olarak dolandı durdu. 2011’in ilk yarısında gösterdiğimiz performansı 2012’de maalesef çok gösteremedik ama gene de festivallerden nasibimizi almak için didindik durduk. Film Festivali zamanı açıklandığında daha önceden planladığımız uzak bir diyara olan yolculuk nedeni ile ilk haftaya yoğunluk verdik ama benim katılamayacağım anlaşılınca da gidememenin yarattığı mutsuzlukla sonraki tarihler için konsantre olamadım bir türlü. Toparlandıktan sonra ise biletlerimi kaybettim!


31. İstanbul Film Festivali

Festivalin başlangıcında aynı gün üç filme arka arkaya gittik. İlki bir İran Filmi olan2011 Pusan Yeni Akımlar Ödülü, FIPRESCI Ödülü’nü kazanmış Morteza Farshbaf’ın YAS adlı filmiydi. Başrolleri paylaşan ve Kamran ve Şerare adlı kahramanları canlandıran Kiomars Gity, Sharareh Pasha’nın profesyonel olmamalarına rağmen oyunculukları başarılıydı.





Himayeleri altındaki yeğenlerini arabayla anne ve babasının cenazesine götürme süreçleri boyunca iletişimsizliğin yıllarını birlikte geçiren bir çift üzerinden ironik bir biçimde anlatan bir yol filmi olan Yas ilk uzun metrajlı bir film için gerçekten güzeldi. Ancak filmi ön sıralarda izleyen Ender çıkarken “beni araba tuttu, bu kadar önden izleyince dedi.


Bu filmden çıktıktan sonra soluğu Atlas Sineması’nda Alexander Sokurov ‘un yorumuyla FAUST’u izlemek için koşturduk. Filmin açılış sahnesi can alıcı “ruh nerede?” sorusuyla başladı ve diyalogların niteliği, görüntülerin eşsizliği ile devam etti. Bir nevi rüya gibiydi. Ancak aralıksız bir şekilde bu iki filmi izlemek bana biraz fazla geldi. Zira birini sindirmeden, düşünmeden hala kafamın bir yerinde önceki filmin görüntüleri dönenirken Faust gibi bir filme odaklanmak beni çok yordu.





Bu nedenle de filmi bir kere de sakin ve tek başına izlemek istediğime karar verdim. İtiraf ediyorum ki film sona erdiğinde Gülda’ya eğilip “ Benim bir Steven Segal filmine ihtiyacım var “dedim.


Bu çağrıma Endonezya’lı yönetmen Gareth Evans BASKIN adlı filmi ile cevap verdi.2011 yılında Toronto’da Halkın Seçimi ile Geceyarısı Çılgınlığı Ödülü’nü alan film bence yılın en iyisi midir ona karar veremedim ama en kanlı, en hareketli, en kalifiye tekniklerin uygulandığı bir dövüş filmi olduğu kesindi ve o an ruhuma çok iyi geldi.




Başrollerdeki Iko Uwais ve Endonezya judo şampiyonu Joe Taslim’in iyi olabilir ama filmin dövüş koreografı olan Yayan Ruhian’ın alkışı ayrıca hak ettiğini düşünüyorum. Filmin sonlarına doğru iki kardeşi oynayan Taslim ve Uwais’in Ruhian ile yaptığı dövüşün sonunda Ruhian’ın yere yığılması ile salonda alkışlar yükseldi. Gülda dehşetle aldığım zevk nedeni ile beni seyrederken ben çok eğlendim.




Bu üçlemenin ardından Marlon Rivera’nın çektiği bir Filipin filmi olan ve hırslı, yetenekli ve eğitimli üç genç sinemacının ellerinde bulunan ve çok güvendikleri hikayeyi geliştirmeleri ve film yapma maceralarını mizahi bir dilde anlatan BOK ÇUKURUNDAKİ KADIN beni güldüren bir film oldu. Filmde başrollerden birini üstlenen ve bir nevi kendini oynayan Eugene Domingo’nun oyunculuğu da abartılmış bir karakterin nasıl abartılmadan canlandırılabileceğine güzel bir örnek teşkil ediyordu.




Bu fimlerin ardından tek başıma izlediğim Nefes, Cinnet ve Kopma diğer filmler oldu. Yönetmen Karl Markovics tarafından yönetilen ve Avusturya’nın bu yılki Oscar adayı olan NEFES Islahevinden yeni çıkmış ve iş arayan Roman’ın morgda çalışmaya karar vermesi ile kendisi ile, yaşamak ve hayatta kalmak ile yüzleşmesini anlatan Nefes bir ilk film için gerçekten çok başarılıydı. Oyuncu Thomas Schubert,’in oyunculuğu, abartısız canlandırması, diyalogların neredeyse hiç olmadığı sahnelerde dış dünya ile bağ kurmak konusundaki tedirginliği yansıtması etkileyiciydi.




Avusturyalı ünlü yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in çektiği ve Nabokov’un eserinden yol çıkılarak yapılan CİNNET filmi hala eski etkileyiciliğini koruması açısından takdire şayan bir film olarak not ettikten sonra yukarıdaki listemde beni en çok etkileyen filme gelirsek o da KOPMA oldu.




Yönetmen Tony Kaye tarafından filme alınan ve başrollerinde Adrien Brody, Marcia Gay Hayden ve James Caan’ın yer aldığı Kopma vekil öğretmen olarak kötü durumdaki bir devlet okuluna atanan öğretmen Henry Barthes’in gözünden anlatılan ama klasik bir biçimde kahraman öğretmen gelir ve her şeyi yoluna koyar izleğinden başarıyla sıyrılmış ve Adrien Brody ‘nin oyunculuğu ile şahlanan bir film.




Seyrettiğim filmler arasında en son sırada ARIRANG vardı. Güney Koreli ünlü yönetmen: Kim Ki-Duk tarafından çekilen ve Kim Ki Duk’un kendisi ile, sanatı ile yüzleşmesini, hesaplaşmasını, hayata bakışını yeniden gözden geçirişini anlatan ARIRANG; fikir olarak, içindeki söylemler, sanata ironik yüklü bir bakış açısı ile değerlendiren öğeler barındırması açısından çok başarılı bulduğum, ironisi yerinde ve iyi kotarılmış yanları olan bir film. Ancak film biraz daha kısa olabilirdi ve -film içinde anlamı olsa da- Ki-Duk’un kötü sayılabilecek bir sesle ve bağırarak Kore halk şarkısı olan Arirang’ı sürekli söylemesi belki biz seyicilerin kulaklarını zaman zaman tıkamasına engel olabilirdi.



Biletlerimi kaybettiğimi sandığım ancak iki hafta sonra kitaplarımı toparlarken bulduğum filmler ise çok gitmek istediğim SEZAR ÖLMELİ ve GEORGE HARRISON idi. Sezar Ölmeli’nin iyi olduğunu duydum, mutlaka izleyin derim.

18. İstanbul Tiyatro Festivali

Tiyatro Festivali programı açıklandığı ve program elime geçtiğinde ilk başta ne seçeceğime karar verememiştim. Gülda’ya ilk gönderdiğim listede ise seçtiğim oyunların hepsi yerel oyunlardı. Sonra bir daha , bir daha baktım seçecek bir tek KAFKA’nın MAYMUNU ile HAMLET’i işaretleyip Gülda’dan yardım istedim. Mutlaka seyretmek istediğim ELİN ELİMDE' ye Cüneyt Türel’e bir şey olmadan son kez seyredeyim düşüncesi ile bilet aldım ve bilet acı bir hatıra olarak elimde kaldı. Bu listeye Gülda ORFEO ve GERGEDAN’ı ekledi ve bu festivalin ardından Müzik Festivali geldiği için bu kadarla kesmeye karar verdim.

Hamlet , Thomas Ostermeir’in rejisinde sahneye konulan bildiğimiz(en azından benim bilebildiğim) sahneye konulmuş Hamlet’lerden epey farklı, kışkırtıcı bir yoruma sahip bir oyundu. Açıkçası biraz daha kısa olması sona doğru dağılmamı engelleyebilirdi diye düşündüm oyun bitince.



Geniş bir alanı kaplayan toprak ve arka zeminde uzun bir ziyafet masası ve önünde tül bir perde ile tasarlanmış olan sahnede ilk olarak Kral’ın defin sahnesi ile karşılaşıyorsunuz oyunun başında. Traji komik bir şekilde bir türlü çukura girmeyen tabut ve ardından Kraliçe’nin ve diğer erkanın düşüp çamura bulanmaları çok simgesel anlamlar içermesi açısından çok etkileyici bulduğum anlardan birisi oldu.




Asıl oyundaki yirmi karakterin altı oyuncu tarafından oynanması, sahnede zaman zaman tekno müzik eşliğinde prens Hamlet’in “olmak ya da olmamak” tiradını yinelemesi, elinde bir video kamera ile sanki hayata, kişilere dair kaçırdıklarını, yüzlerin, sözlerin arkasında gizlenen anlamları bulmak istercesine sürekli kaydetmesi, kamerayı yakınlaştırıp uzaklaştırması, boşroldeki oyuncau Lars Eidinger ve hem Kraliçe’yi hem de Ophelia’yı oynayan Judith Rosmeir’in oyunculuğu, Rosmeir’in Ophelia’ya dönüşümünün adeta Exorcist filmindeki dönüşümü hatırlatması beni etkileyen hususların başlıcaları oldu.





Kafka’nın Maymunu Kafka’nın Bir Akademi İçin Bir Rapor adlı kısa öyküsünden uyarlanmış ve Walter Meierjohann tarafından rejisi yapılmış bir oyun. Bir saat boyunca Kathryn Hunter tarafından oynanan oyunda Hunter’ın oyunculuğuna, vücudunun esnekliğine ve bedeninin maymun diline şapka çıkarttık.Hayatta kalabilmek ve anlamı kendisi için biraz çarpıtılmış olsa da özgür kalabilmek/olabilmek için insana dönüşmeyi/benzemeyi hedef edinen ama gene de özü ile dönüştüğü “şey” arasında yalnızlığa itilmiş maymun insan Kırmızı Peter’ın öyküsü yoğun ama etkileyici idi.




Orfeo’ya gelince; oyundan çıktığımda yaratıcı ve hoş anlar yakalamış olsam da belden aşağısı felçli dansçı Lucas Patuelli’ye hayranlık duysam da açıkçası gitmeseymişim bir şey kaybetmeyeceğim nitelikte bir oyun olduğunu söyleyebilirim.Théâtre National de Chaillot tarafından sahnelenen oyunda ben gerçekten Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orfeo hikayesinin bir yorumu ile karşılaşacağımı zannederken opera, bale ve akrobatların sahne aldığı, Monteverdi, Philipp Glass gibi bestecilerin eserlerinin çalındığı ve çok güzel sesli sopranoların yer aldığı ve arka planda Bruegel, Rubens ve Picasso gibi ressamlardan esinlenen video projeksiyonunun da –bazen dansçılara odaklanmamı engelledi- olduğu karma bir çalışmaydı ve ben esas hikayenin izlerini kimler ve neler temsil ediyor, nereyi kaçırdım diye dikkat kesilmekten sıkıldım ve arada bir anlatıcının Fransızca sözlerinin de çevrilmemesinin getirdiği şaşkınlıkla oyunun sonunu zor getirdim.




40. İstanbul Müzik Festivali


Açılışına katılamadığımız Müzik Festivali’ni Gülda ile geçtiğimiz Cuma akşamı VİYANA-BERLİN ODA ORKESTRASI & ANNE-SOPHIE MUTTER konseri ile yaptık. Laf aramızda kızımın yıl sonu gösterisine gitmedim Mutter’i dinleyeceğim diye. Yıllar sonra kızımın da bana hak vereceğine eminim.




Programında Mozart’ın eserlerine yer veren Mutter,ayrıca Wolfgang Rihm adlı bestecinin Lichtes Spiel adlı eserini de yorumladı ki; tüm duygu iniş ve çıkışlarını veren, zaman zaman tedirginlik yaratan bir eserdi. Naçizane bulunuz, dinleyiniz ve dinlettiriniz derim. Bu arada bazı İKSV üye seyircilerinin Mutter’i hiç beğenmediğini öğrenmemiz Gülda ve beni epey şaşırttı.

Haberler ve izlenimler devam edecek…
Sevgiler
Billur

11 Temmuz 2011 Pazartesi

TUHAF BİR YAZI

Hiç sevmediğim bir söylem kullanıp, ona buna veriştireceğim bir yazı yazmaktan memnuniyetsizim. Bilhassa içine Caz Festivali’ni ve İKSV’yi katacak olmak benim için üzüntü verici ama yine de sürekli her şey yolunda diyerek de bir yere varmak pek mümkün değil!



Caz İçin Tuhaf Bir Yer Konseri

Dün Tersane sahnesinde müzik dinlemeye giden her izleyicinin bu yılın söylemiyle “Caz Kalpli” olduğuna eminim. Kimse ama kimse öyle bir yere; ortamda bulunayım, üç beş kişi göreyim diye gitmez. Dolayısıyla oraya gelen herkesin “Caz İçin Tuhaf Bir Yer” konserine değişik bir deneyim yaşamak, güzel müzikler dinlemek, Billy Martin’in davul solosunda kendinden geçmek ya da benzeri bir isteği olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de seyirci de “zaten yapılan müzikten anlamazdı” kıvamındaki yorumlarını çok rahatsız edici bulduğumu belirtmek isterim öncelikle. Konser Esma Sultan, Sepetçiler Kasrı, Aya İrini, hatta Arkeoloji Müzesi’nin bahçesi olsa belki ama bu Cumartesi –gelecek hafta Rock’n Coke, bir gün önce Bon Jovi, bir gün sonrasında Judas Priest gibi çok yoğun bir program varken- orada toplanmış, tahminen zar zor ulaşmış, bir avuç müzik severe haksızlık yapmamak gerekiyor.

Festival bana ve birçok kişiye yeni ve farklı müziklerle tanışma katkısı da yapıyor. Dolayısı ile oraya ilk kez o müzisyenleri dinlemek için gelen de, en sevdiği gruplardan biri çıkacağı için bulunan da, çocuğunu kapıp getiren de benzer bir ruh hali içindeydi. Kısaca konserin böylesine kötü olmasında bu sefer seyircinin hiçbir suçu yoktu demek istiyorum. Hem de hiç!



Kapısı 19.00 da açılıp 20.00 de başlaması gereken konsere vakitlice gittik. Gerçi biraz yolu karıştırıp Haliç’in tamamını dolaşarak vardık ama o bizim yol bilmezliğimizden oldu. İKSV gayet açıklayıcı bir şekilde nasıl gidileceğini belirtmişti. İçeri girdiğimizde hava henüz aydınlıktı. Oturma bölümünde biletimiz olmasına rağmen ayakta kalmayı tercih ettik. Oturmalı kısım oldukça klostrofobik görünüyordu. -Oturarak izleyen arkadaşlarımın dediğine göre; bir ara hava bitmiş o bölümde.- İsteyenin oturabileceği, isteyenin ayakta kalabileceği konserleri seviyorum. Eğer doğru düzgün bir ses ve sahne düzeni varsa, pek tabii ki! Ne bir şey duydum ne de gördüm konser boyunca. Bir benzerini portatif tuvaletler için de söylemek mümkündü. Peki, ben Caz Festivali’nde konsere mi geldim, yoksa Rock’n Coke için test sürüşüne mi? En azından Rock’n Coke sitesinde ne ile karşılaşabileceğimizde dair “Hayatta Kalma Rehberi" başlıklı bir bölüm açmış, sağ olsun.

On küsur tane saatler ilerledikçe kokusu iyice yayılan tuvaletlere, dört buçuk saat boyunca pislik, sefalet içinde durmaya, tek bir stantta satılan birbirinden kötü, pahalı yiyeceklere de katlanabilirdim ama ses yoktu! Tonbruket 20.00 de başlaması gereken konserde ilk parçayı neredeyse kırk beş dakika sonra çalabildi. Tüm grup sahnede, onca insanın önünde tüm bu süre boyunca ses sistemini düzeltmeye çalıştı.

Bu neydi ya? Benim bu konseri izlemek için saatlerim gitti. Evde bir yandan kitap okurken, bir yandan gayet alkollü biramı yudumlayarak Medeski, Martin, Wood dinleyebilirdim…

Konser için yer bulamıyoruz deyip Tersane’de sahne kuralım. Cin fikirler uydurup adına da Caz İçin Tuhaf Bir Yer diyelim. Alkollü bira için izin verilmiyorsa Efes Alkolsüz satalım. Tonbruket ezan okunacağı için ara verdiğinde “ezan bitti” diye devam ettirelim ve bu esnada ezan başlasın. İlhan Erşahin’in performansını ezan okunuyor diye yarıda kestirelim. Hakikaten tuhaf!

Yavuz Baydar “Tersane'de şaşırtıcı yoğunlukta bir İlhan Erşahin Arto Tunc konseri. Mekân mükemmel. Arto ile davulcu Kenny Wollesen kıvılcımlar saçıyor.” şeklinde bir tweet yazmış. Ya o ya da ben başka bir Tersane’de konser izledim! Benim bulunduğum Tersane’de de elbette mekândan keyif alan birkaç kişi vardı. Kıyıya bağlı yük gemisindeki görevliler, gemide oturup, sakin sakin içeceklerini içerek bizim halimizi izlediler!

Ben konseri tamamlayamadım. İlhan Erşahin de erken bitirmiş ve gitmiş. Medeski, Martin&Wood’lu bölüme kalan azimli izleyiciyi tebrik ediyorum. Umarım herkes sağ salim evlerine dönmüştür. En yakın taksi durağı epey uzaktaydı. O saatte minibüs, otobüs var mıydı hiç bilmiyorum.



Festival direktörü Pelin Opçin’in Milliyet gazetesinde seçilen mekânlarla ve bu konserin neden orada yapıldığıyla ilgini röportajını buradan okuyabilirsiniz. Bence Caz Festivali’nin bu kadar yaratıcı, deneysel mekânlara ihtiyacı yok. Bize ve daha da önemlisi gelen müzisyenlere yazık!

Umarım bir daha böylesine kötü bir konser tecrübesi yaşamayız.

Esbjorn Svensson'a saygılarımla,

Gülda



(*) Resimler İstanbul Caz Festivali Facebook sayfasından alınmıştır.

20 Haziran 2011 Pazartesi

İstanbul’un Caz Hali

18.İSTANBUL CAZ FESTİVALİ



Gözüm epeydir Montreal Caz Festivali programına takılı. Gidebilmeyi isterdim. Başarabilseydim on gün boyunca sadece bir konserden diğerine geçerek, cazla dolardım. Dile kolay! Üç bin cazcı 24 Haziran 4 Temmuz arasında Montreal’i dünyanın en yaşanası şehri kılacak. Robert Plant & The Band Of Joy ile açılan festival, biletleri aylar önceden bitmiş Diana Krall, Dave Brubeck ve cazın yaşayan diğer ölümsüz sanatçılarının buluşmasıyla devam edecek. Festivalin son günü Marianne Faithfull tahminen yeni albümü Horses and High Heels’den parçalar sunacak. -Geçen ay İstanbul Modern’de verdiği konserde epey hasta görünüyordu. Umarım o zamana kadar toparlar.-

Anlatılanlara göre Montreal Caz Festivali zamanı sokaklar dâhi müzik dolu imiş. Bir köşenin başında çok önemli cazcıların kendi aralarında düet yapmaları olağan sayılıyormuş. İşte böylesine benzersiz bir festivale konuk oluyormuş Montreal’dekiler. O büyüklükte olmasa da benzerini bir şekilde İstanbul için söyleyebilirim. Epeydir şehrin yaz hali müzik, sanat dolu. Pozitif Müzik, İŞ Sanat, Akbank Caz, Müzik Festivali sonra da Caz Festivali programlarında açıklanan isimler, şehirde kalmayı tatile gitmekten bile daha keyifli hale getirdi. Böyle giderse en erken Ağustos’ta şehirden uzaklaşılabilecek. Dolayısı ile illa Montreal diye sızlanmaktan vazgeçtim.

Montreal Caz Festivali’nin ağır toplarından Marianne Faithfull’u, Madeleine Peyroux’yu Mayıs’ta İŞ Sanat ağırladı, Richard Galliano’yu Müzik Festivali’nde izleyebildik. Chick Corea artık buralı sayılır. Brad Mehldau’yu da daha sık göreceğimize inanıyorum. Bir de Al Di Meola daha sık gelse ne iyi olur. Tek üzüntüm Pat Metheny'i epeydir kendi mahallemde izleyememek! Bilhassa son yıllarda beraberce inanılmaz bir müzik sunduğu sihirli orkestrasıyla.



Ben on gün Montreal’e gitsem tüm vaktimi Caz dinleyerek geçiririm diyebiliyorum ama İstanbul’da 1- 19 Temmuz arası sürecek festivalde gideceğim konserleri epey elemek zorunda kaldım. Ne bedenim, ne ruhum, ne de vaktim burada her gün konser izlemeye elvermiyor. Dolayısı ile iyice azaltmak zorunda kaldığım festival listem:


Michel Camilo

4 Temmuz Pazartesi, 21.00, Arkeoloji Müzesi Bahçesi



Stanley Clarke ve Hiromi’li Caz yağmurunun üzerinden bir sene, Richard Camillo’nun akerdeonu ile benzersiz bir müzik şölenini sunmasından bir ay kadar sonra yine Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde bu sefer Michel Camilo piyanosu ile nefis albümü MANO A MANO ile benim için festivali açacak.



O güzelim bahçede bir kere de Michel Camilo’dan libertangoyu dinlemeyi diliyorum.




Jamie Cullum

6 Temmuz Çarşamba, 21.00, santralistanbul Kıyı Amfi



Bu konsere gidip gitmeme konusunda kararsız kaldım. Öncelikle yeri çok uzak geldi. Tamam mesafe açısından buradan on küsur saat uçup Montreal’e gitmekle kıyas kabul etmez biliyorum ama Kıyı Amfi’nin bu konser için doğru yer olduğundan emin değilim. Ses dağılır mı, Jamie Cullum’un öve öve bitirilemeyen sahne performansının ne kadarını görebiliriz bilmiyorum ama yine de gitmesem aklımda kalacak.

Tek dileğim iyice popüler olana dönmeden, kendi stilinde bir program sunması.



Marcus Miller, Wayne Shorter ve Herbie Hancock ile Miles Davis Gecesi

7 Temmuz Perşembe, 21.00, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu

Jamie Cullum’a gitmek istememe sebeplerimden biri idi bu konser. Saf bir müzik ziyafeti için yorgun olmadan, iyice odaklanarak beklemek istiyordum. Mümkün olsaydı en önden izlemek isterdim, eskisi gibi üst üste birkaç konser verselerdi, hepsine giderdim.



Açık Hava’da kanlı canlı Miles Davis izlemiş biri olarak, ruhumu yerine koyan Marcus Miller hayranı olarak, her duyduğumda yaptığım işi bırakıp o güzel “an”lardan birini yaşamamı sağlayan Herbie Hancock için, Wayne Shorter’ın saksofon ile yarattığı mucizeleri kaçırmamak için; nefesimi tuttum bekliyorum. Yer kalmışsa siz de kaçırmayın derim.




Medeski, Martin & Wood İle Caz İçin Tuhaf Bir Yer Konseri:

9 Temmuz Cumartesi, 19.00, Tersane Sahnesi



Ne diyeyim! Tuhaf bir yer olduğu kesin. Yaratıcılık çaresizlikten beslenir diye bir söz varsa eğer bu durum onun karşılığı olabilir. Gönül insanların gülüşüp, konuşmadığı, sadece ritme eşlik ettiği, salınıp dans ettiği konserlere gitmek ister ama koskoca kültür başkenti de olmuş güzelim şehrimizde doğru düzgün bir konser mekânı olmamasına hayıflana hayıflana bulacağız Tersane Sahnesi’ni.



Medeski, Martin & Wood’u İstanbul’daki bir önceki konserini izleyememiştim. Bu kadar kısa süre sonra tekrar gelmelerine şaşırdım ve çok sevindim.

Medeski, Martin & Wood konseri öncesinde derin ve karanlık sulardan gelen sesleri ile Tonbruket’i, İlhan Erşahin’i, Arto Tunçboyacıyan’ı izlemek oldukça keyifli olacaktır. Medeski, Martin & Wood’un defalarca Montreal Caz Festivali’ne katılmış olduğunu dikkate alarak önümüzdeki yıllarda da İstanbul’da daha fazla konser vereceğini umut ediyorum.




Richard Bona - Raul Midón’la “The Duwala Malambo Project”

11 Temmuz Pazartesi, 21.00, Arkeoloji Müzesi




Richard Bona demem yeterli sanırım. Pat Metheny Group’ta muhteşemdi, sonraki solo albümlerinde de.



Raul Midón’la beraber bizi kısa bir dünya turuna çıkaracakları kesin.




Angelique Kidjo, Dianne Reeves ve Lizz Wright ile Hakikat

12 Temmuz Salı, 21.00, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu



Mayıs’ta İş Sanat’ta Dianne Reeves konserine bilet almayı başaramamıştım. Şimdi festivalde onu Angelique Kidjo ve Lizz Wright ile beraber dinleyeceğimi düşündükçe sevincim daha da artıyor. Lizz Wright’ın muhteşem sesinin “Sing the Truth” projesi için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent ve Raul Midón’lu konser kadar -hatta daha da iyi- bir konser izleyeceğimize inanıyorum. Aynı ekibin 25 Haziran tarihinde Montreal Caz Festivali’nde vereceği konserin bilet fiyatlarının; 59,00 $ ile 89,00 $ (Kanada Doları) arasında olduğunu belirtmeliyim. Bu efsanevi sanatçıların İstanbul konserinin bilet fiyatları oldukça makul. (40,00 TL - 70,00 TL)




Randy Crawford, Joe Sample ve Natalie Cole: Kısaca Caza Doyma Anı

13 Temmuz Çarşamba, 21.00, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu



Uzun süredir İstanbul Caz Festivali bu kadar cazla dolu olmamıştı. Kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız tavsiye ederim. Ben Randy Crawford, Joe Sample’ın “Feeling Good” adlı albümünü dinleyerek bekliyorum bu konseri.



Patrick Wolf

14 Temmuz Perşembe, 21.30, İstanbul Modern



Festivalin “Yeni Ozanlar” bölümü her seferinde çok yetenekli, farklı sesleri ağırlıyor. Patrick Wolf da bunlardan biri. İlk defa geliyor ve bir daha ne zaman gelir belli değil. Malum Rufus bir kere geldi daha gelmedi!

Patrick Wolf’un kendi kadar müziği de çılgınlık dolu. Aykırı bir ses, yepyeni bir soluk. Bilet almadım ama enerjim yeterse gitmeyi çok istiyorum.



Javier Limón; Buika ve Suyun Kadınları İle İstanbul’da

15 Temmuz Cuma, 21.00, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu



Öncelikle konserin Açık Hava’da olmasına çok sevindim. Sonunda –nispeten-doğru düzgün bir mekânda Buika’yı izleyebileceğiz. Gidelim, coşalım, Javier Limón’un flamenkosuyla Suyun Kadınları'nı kana kana içelim.



Amadou & Mariam

18 Temmuz Pazartesi, 22.00, The Marmara Esma Sultan



Çok uzun süredir gelsinler istiyordum. Çok farklı, benzersiz bir ikililer. Müzikleri sihir, aşk ve ümit dolu. Sade ve yoğunlar. Şarkıları bağımlılık yapıyor, benden söylemesi.



Paul Simon İle Nihayetinde Buluşma

19 Temmuz Salı, 21.00, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu



Bu sene Pat Metheny'i Caz Festivali’nde izleyebileceğimize dair bir hayale kapılmıştım. Orkestrası ile gelmese bile yeni albümü What's It All About’dan parçalar sunmasını istiyordum. Albümde Simon &Garfunkel’in The Sound of Silence parçasını da yeniden yorumlamış. -Müthiş bu arada.- Olmadı, neyse ki 30 Kasım ve 1 Aralık 2011 tarihlerinde İstanbul'da konser vereceğini müjdeleyim. Sitesinde konser mekânı olarak "CCR Concert Hall" yazıyor, herhalde Cemal Reşit Rey olsa gerek.



Paul Simon’da konserde The Sound of Silence parçasını söyler mi bilmiyorum. Ama yine de geleceği için memnunum. Zamanında Simon &Garfunkel’in konser kayıtlarını, videolarını defalarca izlemiş, albümlerini ezberlemiş biri olarak elbette gitmek isterim. Epey gecikmiş bir ziyaret olsa da, yalnız da gelse, uzun süredir dinlememiş olsam da Paul Simon; Paul Simon’dur.



Ve o İstanbul’da Açık Hava’da sesi ve gitarıyla pek bilmediğim yeni şarkılarını seslendirdikten sonra, dönüş yolunda caddede yürürken “You Can Call Me Al” söyleyip, dans edeceğim.



Joss Stone

28 Temmuz Perşembe, 21.00, santralistanbul Kıyı Amfi



Kendi güzel, sesi güzel. Umarım gelebilir. Gazetede son günlerde Joss Stone ile ilgili haberleri okuyunca onun için üzüldüm.

Umarım upuzun, sağlıklı bir ömrü olur. Onu kaçırmak ya da öldürmek isteyen başka sapıklar türemez! Ve umarım Kıyı Amfi güvenlikli bir yerdir!




İyi konserler dilerim.

Gülda


3 Nisan 2011 Pazar

30. İstanbul Film Festivali

AÇILIŞ


Yirmi üç yıldır bir ucundan tutmaya çalıştığım İstanbul Film Festivali’nin 1 Nisan 2011 tarihli açılış törenine koyu renk kıyafetlerimizi giyerek katıldık. Tören şaşırtıcı bir şekilde çok iyi organize edilmişti, sıkıcı değildi. Sahne dekoru çok başarılıydı. Hale Soygazi çok ama çok güzeldi. Türkan Şoray Türkan Şoray’dı. İzzet Günay’ı önce tanıyamadım. Biraz değişmişti sanki. Serra Yılmaz olmaksızın film festivali olur mu? O da tüm içtenliğiyle oradaydı. Otuz yılın kısa özeti, sahneye konan ekranlardan gösterildi. Seyirci görüşlerinden derlenen bölüm keyifliydi.


İzleyiciler arasından; daha açılış başlar başlamaz protestolar yükseldi: “Emek Sinemasız Festival Olmaz!” Olur mu? Emek Sinemasız geçen ikinci yılda! Sesler haksız mı? Seyirciler alkışla eşlik etti. Ancak bilirsizin ki; İstanbul kültür sanat hayatının "Meziyetli Leydileri, Hatırşinas Centilmenleri" bir ödüle, bir protestoya, muhteşem bir sanatçı performansına ancak dört vuruş süresince övgü düzebilir/katılabilirler. Dolayısıyla protestonun uzamaması için sevgili ev sahiplerimiz, güvenlik elemanlarının yardımı ile durumu istenen/beklenen/olağan hale getirdi. Yine de İKSV’nin hakkını yemek istemem. İSKV kendi üslûbuyla açılış boyunca Emek Sineması'nın önemini dile getirdi.


Ancak İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi’nin yaklaşımını böylesine hızla susturmak; evin tozunu halının altına süpürmeye benzemiyor mu? Ben Lale üyesi olmaktan çok memnunum. Ömrüm ve param yettiği müddetçe Lale kartımı yeniletmek isterim. Çevremdeki herkesin bu karta sahip olması için elimden geleni yapıyorum. Bu parayla satın alınan ayrıcalığın, diğer satın aldığım her şeyden daha değerli olduğuna inanıyorum. Ama ilk fırsatta İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi’nin dağıttığı zart cihazından da edinmeye niyetliyim. AKM’nin yokluğuna böylesine alışmış ve hiçbir şey yapamazken, Emek Sineması’nın belirsiz geleceği için bir nefes de ben vermek istiyorum. Yanlı ve taraflı haberciliğin biricik gazetesi Zaman protesto için “münferit” demiş, “açılışa gölge düşürdü” de demiş. Düşen neyin gölgesi acaba? Hatırlatmak isterim!


Açılışta Emek Sineması’nın müdürü Hikmet Dikmen’in sahneye çıktığı an gözyaşlarımı tutamadım. Ben küçükken çok korkardım Hikmet Bey’den. Onun gözü gibi baktığı sinema salonunda hareketlerime çok dikkat ederdim. Sakarımdır. Halıya kahve damlatmamaya evde olduğumdan daha fazla özen gösterirdim. Her yerde gözü var gibiydi. “Bizi seviyormuş!” öyle dedi bunca zaman sonra. "Sinamasız kalmayın" da dedi.



Film Festivali’nin otuzuncu yılında gerçekten çok etkileyici filmler var. 231 film, onca etkinliğe kendinizi kaptırmanızı öneririm. Filmlerin arasız gösterilmesine sebep olan Michelangelo Antonioni’ye selam ederim. Ben kendisine küs olduğum için Çığlık filmine gitmeyeceğim -köşede sigara içeceğim- ama izlemenizi tavsiye ederim.


Hepinize iyi seyirler dilerim.


Gülda



Resimler İKSV'nin resmi sitesinden alınmıştır.

29 Mart 2011 Salı

LAST NIGHT

Ya Da 30. İstanbul Film Festivali'nin Erken Açılışı

Pazartesi akşamı Gülda, Ayşe ve Yonca ve ben İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın sponsorlarından birinin Lale Kart üyeleri için düzenlediği ve Last Night (Son Gece) adlı filmin gösteriminin yapıldığı etkinliğe katıldık. Film Festivali’nde gitmeye çalışacağımız onca film arasında bir tane fazla film görmenin getirdiği heyecanla filme girdim.



Film New York’ta yaşayan ve evli bir çift olan Joanna (Keira Knightley) ve Michael'ın (Sam Worthington) bir akşam davetine gitmek için evlerinde hazırlık yapmaları ve davete iştirak etmeleri ile başlıyor. Davette Michael ‘ın yeni iş arkadaşı Laura (Eva Mendes) ile tanışan ve kocası ile aralarındaki çekimi ve beğeniyi kadınsal içgüdü ve gözlemleri ile fark eden Jo davetin bitmesi ve evlerinin yoluna koyulmaya başlamaları ile birlikte gecenin geri kalanını kocası için zindan ediyor.



Kendi içindeki gelgitleri ve yavuz hırsız ev sahibini bastırır (bastıracak)tavrının ilk sinyallerini veren Jo, kocasını iş arkadaşı ile yakınlaşma içerisine girmekle, onu çekici bulmakla ve sözün özü aldatmakla, bu olmamışsa bile aldatma potansiyelinin çok yüksek olduğu savı ile suçlamaya başlıyor.

Michael ‘ı sergilediği saldırgan davranışlarla neredeyse Laura’nın kollarına itmeye çabalayan Jo, ertesi sabah kocasını Laura ile birlikte çıkacağı iş gezisine uğurluyor. Sabah kahvesini almak için dışarı çıktığı esnada ise Alex ile ( Guillame Canet) karşılaşıyor ve konuşmalarından,bakışlarından bir zamanlar aralarında var olan aşkı hissediyorsunuz. Alex ile karşılaşan Jo sevinç ve şaşkınlık içinde akşam onunla buluşmak için randevulaşıyor.



İşte bu noktadan sonra filmde merak duygusu ön plana çıkıyor zira eş zamanlı olarak verilen sahneler Jo ve Alex'in geceye nasıl başladığını ve devam ettiğini gösterirken bir diğer yanda Micheal ve Laura'yı da izliyoruz. Bu merak birbirlerini aldatacaklar mı? Birinin diğeri ile cinsel bir birlikteliği olacak mı,olmayacak mı soruları ekseninde dönenip duruyor.



Jo'nun Alex'e karşı koyuşu esnasında dile getirdiği aralarındaki büyünün bozulmaması ve herşeyin nasılsa öyle kalması gerektiği yönündeki sözleri güvenli, bir şekilde sevginin varolduğu huzurlu bir ortam ile yarım kalan bir aşkın ara sıra küçük –sona varmayacak- buluşmalar ve hatırlayışlarla sürmesi, bir yerlerde beni seven ve düşünen biri var hissini de bırakmamanın heyecanını yaşamanın vereceği hazzın çok da kötü olmadığını düşündürtüyor bana bir an için.



Sadakatsizlik nedir, ne değildir? Cinsel birliktelik aldatmak mıdır? Yoğun bir duygusal ve düşünsel birliktelik yaşayıp, hayallere dalmak ama işin içine cinsellik katmamak sadakat midir, yoksa sevgiliniz ve/veya eşinizi sevdiğiniz için ve istemediğiniz için değil de yapmamanız gerektiği için birlikte olmamanız dürüstlük müdür yoksa görev, saygı ve sorumluluk bilinci midir? sorularını zaman zaman aklınızdan geçirirken film -son hızla demek isterdim - yavaş yavaş sona eriyor.



Bana kalırsa filmin en parlak sahnesi de bu an oluyor. Olanlar, olmayanlar, tahmin edilenler ve edilmeyenler bakımından ucu açık... O gecenin ardından uyanılan sabahtan sonrası için ise herşeye gebe...



Açıkçası filmin başı ile sonu arasındaki sahnelerin çoğu gerçekten sıkıcı ve tekdüzeydi. Ayrıca bir gecede yaşananların evliliği, insanlar arasındaki sevgi ve aşkı sınayıp sınayamacağı aklıma takıldı ve meselenin bu eksende ele alınmasını ise biraz yavan buldum. Kahramanların birbirleri ile ilişkilerindeki bağ ve derinliğin yansıtılmasında senaryodan kaynaklı olarak başarısız kalındığını ve oyuncuların da bunu aktarmakta biraz zorlandığını düşünüyorum. Nedense Keira Knightley’nin (ancak çok güzeldi o ayrı) aksanı kulağımı bu sefer çok tırmaladı.



Filmin yönetmeni Massy Tadjeni’nin senaryosunu yazıp yönettiği Last Night Tadjeni’nin ilk denemesi ve film 2010 yılı TORONTO Film Festivali’nin kapanış filmi olmuş.

Sonuç olarak; izlenmeyecek kadar kötü bir film olmasa da bu festival bünyesinde kaçırdığınız için üzülmemeniz gereken bir film olduğunu -naçizane- düşünüyorum.



İyi Bir Festival Dileği ile...
Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails