Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2010 Çarşamba

DEĞİRMEN - SABAHATTİN ALİ - YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

Evet, eminim çok sıkıntıdasın şu günlerde... Krizi, trafiği, olası kötü senaryoları bir kenara bırakabilsen bile, günlerdir aklın ülkenin bir şehrinde olanlarla darmadağındır. Nerede ise tüm bir şehrin işbirliği etmişçesine bir tecavüz çetesi hakkında hiçbir bilgi vermediğini, olanları, onca küçük çocuğun başına gelenleri duydukça; şaşkınlık ve gözyaşları içindesin. Seni anlıyorum... Ben de kafamı kuma gömüp bunlar hiç olmamış olsun demek istiyorum, kötü bir rüyadır demek istiyorum. Ama oldu, benzerleri hâlâ oluyor. Yarın bir daha olmayacağının hiçbir garantisi yok. Bu ülkenin her bir yerinde, sokağında bambaşka iklimler yaşanıyor, uçurum daha da büyüyor. Ne yapabiliriz bilmiyorum ama ne gittiğim konser, ne izlediğim film, ne çok güzel bir haber, bunun acısını hafifletmiyor. Aklıma sürekli Sabahattin Ali’nin bir şiirinden dize takılıyor:

burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.




Aklıma Sabahattin Ali düşünce; yapmaktan vazgeçmediğim uğraşlarımdan –bir tür bulmaca- birine dönüyorum, evet kendimi iyi hissetmek istiyorum. Bulmacanın adı “En Kötü Sabahattin Ali Öyküsünü Arama.” Bunca kötülüğün içinde o öyküler daha da güzel, ulaşılmaz ve bu toprakların güzelliğine de dair ki, yine kötü öyküyü bulamıyorum.



Notos Yüzyılın 40 Öykücüsü listesini hazırlarken; tam 205 yazar “Öykücülüğümüzün yüzyılı içinde en beğendiğiniz öykücü" sorusuna yanıt vermiş. Ve 40 öykücü listesinin ikinci sırasına böylece Sabahattin Ali yerleşmiş. Listenin ilk sırasında yer alan Sait Faik’i çok sevsem de, Sabahattin Ali benim Türkiyeli öykücülerim arasında her zaman ilk sıradadır. Değirmen ise onun çeyrek asırdır en sevdiğim öyküsü.



Değirmen; Sabahattin Ali’nin 1935 yılında yayımlanmış olan öykü kitabının içinde yer alan hikâyelerden biridir. Bu kitapta bunun kadar benzersiz başka öyküler de var. Ancak bazıları Sabahattin Ali’nin içine yeterince sinmemiş olacak ki kitabın yeniden basımında içine bir önsöz yerleştirmiş:

"Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz.

Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü, bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum.

İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.

S.A."


Acaba Sabahattin Ali hangi öykülerini kötü bulmuş? Çünkü öykülerin bir tanesinin dahi kötü olduğunu düşünmüyorum. Değirmen kadar iyi bir öykü olmayanları var ama onlara da kötü demek mümkün değil. Bu öykülerin tamamını, bilgisayarımın içinde nereye gidersem gideyim yanımda taşıyorum ve her okuduğumda onun gözü ile bakmaya çalışıyorum. O, anlatmakta son derece güçlük çektiğim duygularımı masalsı, şiirsel ve son derece duru bir dil ile anlatırken, en basit ve sade cümleleri ile sorgulamamı sağlarken "acaba hangi öyküsünde bunu yapamadığını düşünmüştür" diye merak içinde kıvranıyorum. Tüm öyküleri, güzel şiirleri ve yazdığı Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna’dan oluşan benzersiz üç romanı haricinde bana bıraktığı bir de bu. Külfetse hiç değil, bir tür hazine avı… Eğer bir gün yeterince onu anlayabilirsem, hangisi olabileceklerini de tespit edebileceğim sanırım.

Sabahattin Ali’nin çok şiiri var, hangisi kötü/iyi, hangisi daha iyi bunu söyleyebilecek yeterlilikte ise hiç değilim. Hece ölçüsü ile yazılmış şiirlerle de aram çok iyi değil zaten. Bu yüzden “İki Gözüm Ayşe’ye (Ayşe Sıtkı İlhan)” yazdığı mektubunu itirazsız kabul edeceğim.

“Ayşe, yalnız sana bir şey söyleyeceğim: Dünyada pek çok hatalar yapmışımdır, fakat bunlardan bir tanesi gayrı kabildir. Ve beni her zaman üzecektir. Ben bu şiirleri kitap halinde çıkarmamalı idim. Bunları neşretmekle asla iyi bir şey yapmış olmadım. Başkalarının fikirlerini bir tarafa bırakalım bu manzumelerin kaç paralık şeyler olduğunu ben herkesten iyi bilirim. Gelip geçici bazı taraflarım bunlarda görülse bile ben asıl Sabahattin Ali ile bu yazılar arasında bir irtibat göremiyorum… Şimdilik bunları senden başkasının bilmesine lüzum yoktur. Gözlerinden binlerce defa öperim Ayşe. Sabahattin Ali” 11 Nisan 1934

Belki şiir kitaplarında değil ama Sabahattin Ali’nin öykülerindeki şiirlerin daha doğrusu öykülerinin içine yerleştirdiği şiirsel dilin; öykülerini çok kuvvetli hale getirdiğinin ve ne kadar benzersiz bir şair olduğunun kanıtıdır. Nasıl sevdiğiniz bir şiiri defalarca okumaktan bıkmazsanız, onun öykülerini de tekrar tekrar okumak istersiniz. Memet Fuat “Öyküyle şiir bence iç içedirler” derken benim için Sabahattin Ali’nin Değirmen öyküsünden bahsediyordur.

İşte bu öyküdeki cümlelerden, hem de hece ölçüsü kullanılmaksızın bambaşka bir şiir çıkartabilirim. Bu yüzden nerede ise öyküyü ezberimden okuyabilirim:


Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım,
Sen hiç sevdin mi?

Yahut sevgilin seni sevmiyordu...
O zaman ne yaptın?

Sen sevgiline ne verebilirsin sanki?
Kalbini mi?
Pekâlâ, ikincisine?
Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?
Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım,
bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?

Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak
ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı?
Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?

Aşk sana bunları yaptırabilir mi?
İşte o zaman sana seviyorsun derim...


Bu öyküyü anlatmak ise bu öyküye ihanet gibi geliyor. Bir öyküyü buraya tamamen eklemenin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama bir sürü kişi bunu internete yüklediği için kitaplığınızda yoksa bile google’da (Sabahattin Ali Değirmen) aratırsanız kolaylıkla bulunuyor. Lütfen hiç yerinizden kalkmadan, ara vermeden, çalan telefonlara aldırmadan okuyun. Atmaca ile Değirmencinin kızı arasında yaşanan imkânsız aşkın, vazgeçmemenin, bir aşk için nelerden fedakârlıkta bulunabileceğinin öyküsünü iyice sindirin. Kısacık bir öykü ile Sabahattin Ali’nin onlarca duyguyu; bir sihirbazın yeteneği ile nasıl kolaylıkla önünüze serdiğini ve iyi bir öykünün ne olduğunu, öyküyü –beni/seni- nasıl yukarı kaldırdığını görmeyi deneyin.

Anlamak/görmek istersen; kendi dilinde ve kendi coğrafyanda, en az diğer dillerin ve ülkelerin yazarları kadar yetkin, gerçek üstü ve gerçekçi, toplumsal ve bir o kadar da bireyci, göz ardı edilmemesi gereken ve geleceğe taşıyacağın mirasının bu yazarların olduğunu görebilirsin. Bu ülkenin mirası; şehirlerinin, toplu -akıl almaz- tecavüz olaylarına katılması olmamalıdır.

Bu seferlik “İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikâyesi…”


Ve hoşuna giderse; Kuyucaklı Yusuf’u, İçimizdeki Şeytan’ı, Kürk Mantolu Madonna’yı da okumalısın. İşte adaşım, belki o zaman James Joyce için Dublin’i, Borges için Buenos Aires’i, Bukowski için Los Angeles’i, Kafka için Prag’ı sevdiğin gibi yurdunu da Sabahattin Ali ile sevebilirsin/anlayabilirsin.

Mutluluk dolu günler ve haberler dilerim.

Gülda

4 Kasım 2009 Çarşamba

İKİ YEŞİL SUSAMURU - BUKET UZUNER



Kitap: İki Yeşil Susamuru
Yazar: Buket Uzuner
Tarih: 02.11.2009
Yer: 11 Tünel
Sunucu: Yonca
Katılımcılar: Ayşe, Ayşen, Aycan, Aysun, Bilgen, Belkis, Billur, Gülda, Gülden, Peyman





'' Hayallerimiz en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence. ''





BUKET UZUNER


3 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da doğmuş. Kendisinden gezgin yazar olarak bahseden Buket Uzuner’in gezginlik yaşamı Hacettepe Üniversitesi'nde Biyoloji Bölümde okurken çıktığı yolculuklarla başlamış. İnterrail bileti alıp tren ile Avrupa’yı dolaşmış. Biyolog olarak gittiği (Norveç) Bergen Üniversitesi'nde mikrobiyel, ekoloji ve sosyoloji, (ABD)Michigan Üniversitesi'nde toplum sağlığı konularında yüksek lisansını tamamlamış. (Finlandiya)Tampere Teknik Üniversitesi, Su Teknolojisi Bölümü'nde ve O.D.T.Ü. Çevre Mühendisliği Bölümü'nde araştırmacı görevlisi olarak çalışmış.





Çocukluğunda astronot ya da denizaltı kaptanı olmanın hayalleri kuran Buket Uzuner, akademisyen olduktan sonra da gezgin ruhunun peşinden sırt çantası ile ülke ülke dolaşmış. Bu gezilerde sürekli notlar alıyormuş ve yazamadan yaşayamayacağını, yazmanınsa onun için; astronot ya da denizaltı kaptanı olmak gibi olduğunu fark etmiş.

Akademisyenliği bırakıp tam zamanlı gezgin ve yazar olabilmek için ise birçok başka işte çalışmak zorunda kalmış. Çeviri de yapmış, kafe’de garsonluk da, sinema, reklâm ve turizm alanlarında da çalışmış. Üç kıtanın (Avrupa, Amerika, Afrika) genel olarak kuzeyine yaptığı tren yolculuklar ile türlü kültürler ve insanlarla tanışmış. Tüm bunlar öykülerine ve romanlarına, ayrıca gezi yazılarına da konu olmuş ve olmaya devam ediyor.

Hikâye ve yazıları 1977'den itibaren; Varlık, Dönemeç, Türk Dili, Oluşum, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan, Argos, Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlanmış.

Benim Adım Mayıs 1986 yılında yayınlanan ilk hikâye kitabı. Orhan Veli’nin şiirleri ile bezeli bu kitap ile insan psikolojisi, yalnızlık, bağımlılık, sevgi gibi kavramlara yer veren kısa ama vurucu öykülerden oluşur.

Buket Uzuner, öykü anlatmayı seven bir yazar. Onun nerede ise tüm söyleşilerinde öykü’ye olan tutkusunu görmek mümkün. 1988’de yayınlanan hikâye kitabı Ayın En Çıplak Günü’nde en yakınlarımıza bile gösteremediğimiz savunmasız, iddiasız, direnmesiz, gösterişsiz ve kimseyi içine almadığımız günleri/anları yazdı.

1989 yılında Güneş Yiyen Çingene adlı hikâye kitabını, aynı yıl yazdığı Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları adlı gezi kitabı takip etti. Bu anı kitabı ile Norveç, İsveç, Finlandiya, Amerika, Cezayir, Danimarka ve Rusya’da yaptığı uzun tren yolculuklarını anlatırken bir yandan da hem kendisinin hem de karşılaştığı kişilerin ne kadar önyargılı olabileceklerini de ifade etti.





1991 yılında yazdığı İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve 1993 yılında yazdığı Balık İzlerinin Sesi adlı çok ses getiren romanlarına rağmen öyküden vazgeçmeyerek 1993’te yayınlanan Karayel Hüznü adlı hikâye kitabını Şair Metin Altıok anısına yazılmış bir şiir ve öykülerden oluştu. Şiire ve şairlere duyduğu sevgiyle 1994’te Şairler Şehri’yle kendi başına düş kuran öyküleri birbiri ile bağladı.



1997 yılında yazdığı Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanı, ustası Atilla İlhan’a ithaf etti. Kitabı okuyanlar içinse uzun süre etkisinden kurtulamayacakları ve iç hesaplaşmalara devam ettirecek izler bıraktı. Bu izleri o yıl sonrasında doğan çocuklarda da görmek mümkün. Birçok çocuğun adının Ada ve Tuna olmasında bu kitabın etkisi yadsınamaz.

1998 yılında Şehir Romantiğinin Günlüğü 2000 yılında ise New York Seyir Defteri ile gezi yazılarına devam etti. 2001 yılında yazdığı Uzun Beyaz Bulut- Gelibolu romanını 2002 yılında Gümüş Yaz, Gümüş Kız izledi. Bu biyografi ile edebiyatta gümüş yılını da kutlamış oldu.

2003 yılında Şiirin Kızkardeşi Öykü ile öykülerinin ne kadar güzel bir tadı olduğunu tekrar hatırlattı. 2004 yılında yazdığı deneme kitabı Selin ve Cem ’le Yolculuklar da ise gençlere tavsiye niteliğinde idi.

Atatürk Havaalanında bulunmak zorunda kalan 15 kişinin yaşamından alınan kesit ile İstanbul’u anlatan romanı İstanbullular 2007 yılında yayınlandı.
2009 yılında yayınladığı Yolda, farklı şehirlerde geçen gerçek/kurgu hikâyelerden oluşmaktadır.

Edebiyatın okulu olmadığını ve yazmak eylemi için Usta Çırak ilişkinin çok önemli olduğunu vurgulayan Buket Uzuner tüm ustalarına kitaplarından selam yollamaya devam eder. Onun ustaları arasında Attila İlhan, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu da vardır. Dolayısı ile geçen aylarda Elif Şafak ve Adalet Ağaoğlu arasında yaşanan tartışmada, son derece samimi ve akılcı bir yaklaşımda bulunarak Adalet Ağaoğlu’nun daha iyi dinlenmesi ve neden böyle dediğinin de araştırılması gerektiğini söylemiş ve genç yazarlara/çıraklara öğüt vermiştir.



Şanslı olan çırakların ustaları ile tanışabileceğini, bu şansı olmayanın ise, ustalarının kitaplarını dikkatle okuması gerektiğini ifade eder. Bir okurun da mutlaka hamal okur olmaktan kurtulup, çok satanlara, popüler olana aldırmaksızın iyi koku alarak ve büyük bir titizlikle okunacak kitapları seçmesini önerir.

Bunu dışında migreni olduğu, kitaplarını evine yakın kafelerde yazdığını, kedileri sevdiğini, bir çocuğu olduğunu “Yolda”nın devamını yazmayı planladığını, “çokyalnızım.com” adlı bir novella-kısa roman ve Uyumsuz Bayan Defne Türker’in Büyük Kaçış’ı adlı bir başka roman üzerinde çalıştığını biliyoruz.

Okurdan ve hayattan kopuk bir yaşam sürmediği içinde onu Moda’da, Santana konserinde, ya da bir söyleşide görmek her zaman çok keyif verici oluyor.

Romanları yedi dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi'nin (IWP) onur üyesi olmuş, 2004 yılında da ODTÜ senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Balık İzlerinin Sesi adlı romanı ile 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü ve Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanı ile de 1998 yılında İ.Ü.İletişim Fakültesi Ödülü almıştır.

İki Yeşil Susamuru




Kitabın yazarını, isminin Nilsu Baran olduğunu söyleyen, otuzlu yaşlarda, alımlı bir genç kadın ziyaret eder. Elinde kendi hayat hikâyesi olduğunu söylediği bir dosya vardır. Genç kadın, yazardan hikâyesinin bir romana dönüştürmesini istemektedir.

Yazar, bazı çevre/mekân ve insan adlarını değiştirerek hikâyeyi bir romana dönüştürür.

Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.

Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan ve kabuğundan sıyrıldıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu’nun hayatına giren Selen önceleri onun için çok büyük bir tehdit iken, daha sonra kendisini bulmasına yardım eden çok önemli bir karaktere ve arkadaşa dönüşür.

Nilsu annesinin evi terk etmesini bir tür intihar olarak görmek istemektedir. Anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.

Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.

Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.

Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.

Yazarın elindeki dosya bittiğinde ise bir son yoktur. Bunun üzerine yazar, okurlarına nasıl bir son istediğini sorar, ancak titiz bir çalışma yapmak için de, dosyada adı geçen kişilerle irtibat kurmaya çalışır. Sadece kendisi de önemli ve saygın bir yazar olan Neyyire Gömüç’e ulaşabilir. Neyyire Gömüç’ün anlattıkları ise, dosyada yazılı olanla hem çok büyük bir benzerlik taşımaktadır, hem de hiçbir ilgisi yoktur.



Anneleri, Babaları (Çocuklar)

Nilgül Baran ve Eşi (Nilsu ve Cem)

Cahide Ertan ve Hilmi Ertan (Teoman ve Nergis)

Anneanne (Nilgül Hanım)

Alica ve onu tutku ile seven eşi (Michael McClure)

Anne ve Baba (Selen)

Zeynep ve Teoman (Deniz)

Ülker ve Teoman (Alican)



Sevgilileri

Nilsu: Mike, Murat, Sadun Gülbek, Hakan, Teoman

Teoman: Zeynep, Ulla, Sevinç, Ülker, Nilsu

Selen: Nilsu’nun babası, Steven

Nilsu’nun babası: Nilgül, Selen, Bankacı Şule Hanım

Nilgül Baran: Nilsu’nun babası, Ressam ve işadamı Fikret

Nergis: Işık, Hakan

Neyyire Gömüç: Enver Ziya


Diğerleri

Elvis: Nilsu’nun kedisi, evi terk etmişti.

Nane: Neyyire Gömüç’ün kedisi

Viking: Teoman ile Nilsu’nun kedisi

Ernesto: Selen’in Amerika’da sahip olduğu kedi.



Kahramanlar:

Teoman: Türklerin asla örgütlenemez bir ırk olduğuna kesin gözle bakmasına rağmen, enerjisini, vaktini ve heyecanlarını yeni bir oluşum kurmak için harcayan, başından iki evlilik geçmiş, iki çocuk sahibi, hep terk edilen, beraber olduğu kadınların içindeki gizliyi çıkartan, daima naif, filantrop (insan sever), yaratıcı kocaman bir çocuk.

Daha iyisini kurabilmek için, yeni bitirdiğini yıkma cesaretini gösterebilecek kadar karşı durabilecek, herkes için tek tek, bambaşka yollar olduğuna inanan biri. Ütopyacı, yeşil bir susamuru.

Cahide Hanım: Teoman’ın annesi. Kitaplara düşkün, dışarıdan bakılınca düzenli, düzgün ve hoş bir kadın gibi görünen ancak tatlı dilli, yumuşacık ve sonsuz izlenimi veren hoşgörüsüyle ustaca gizlediği ‘dediği dedik’ düzenini mutlaka kurup sürdüren “saklı inatçılardan” biri.

Oğluna çok düşkün, yaşıtlarından oldukça farklı bir kadın. “Bu farklılığı ancak anlayacağına inandığı, değecek insanlara gösteren, kaliteli ve gerçek müşterileri için açan zengin bir ruh dükkânının titiz sahibesiydi. (sy.47)” Teoman’a sorumluluklarını bilip, görevlerini alsa unutmamasını öğütleyen bir Apaçi’ydi. Aynı zamanda; “Sahip olunan şeyin değeri yiter (sy.63)” diyerek yarattığı çelişki ile yaşamını etkileyendi.

Hilmi Bey: Teoman’ın babası. Güzel, kültürlü sadık karısı, sağlıklı iki çocuğu ve dürüst, düzenli, usul usul ilerleyen kariyer üçgeni içinde yaşayan, her şeyin yolunda olduğundan emin, erkenden yatan, bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden iyi bir insandı.

Nergis: Teoman’ın hayranlıkla karışık bir aşkla bağlı olduğu ablası. Akıllı, güçlü, zarif, annesi tarafından yeterince sevilmemiş olması sebebi ile sesinde hep bir tutam sitem, bir çimdik hüzün barındıran, yaşı ilerledikçe de iyice annesini andıran Modigliani resimlerindeki kadınlara benzeyen biraz kırgın ama güçlü bir kadın.

Zeynep: Teoman’ın ilk eşi, kızı Deniz’in annesi. İlk tanıştıklarında uysal, canlı biri iken, kızları Deniz’in doğumundan beş ay sonra evi terk edip, eylemci çalışmalara başlayan, hapis yatan ve hapis sonrası başarısızlığa uğrayan devrim düşlerinin tek sorumlusu olarak gördüğü Teoman’ı hayatından tamamen çıkartan, otoriter, baskıcı bir kadın.

Ulla: Teoman’ın eski sevgililerinden biri. Yaşamı bir bütün olarak algılayıp ve öylece seven bir kadın. Mücadele etmeyi sevmeyen, ama öğrenmeye de doyamayan…

Ülker: Teoman’ın ikinci eşi, oğlu Alican’ın annesi. Teoman ile ilk tanıştıklarında cevval ve kıvrak bir kadın iken, evlilik ve çocuk sahibi olduktan sonra hızla ışığı azalan, solan ve kendini sevmekten vazgeçen biri.

Deniz: Teoman’ın kızı. Nilsu’nun aksine babasının sevgililerini bir rakip, düşman olarak görmeyip, onlarla uzlaşmacı bir ilişki kurmaya çalışan, akıllı, olgun bir genç.

Nilsu: Terk edilmeye dayanamadığı için terk eden, yaralı, babasına düşkün, her erkekte babasını arayan, yaşamı sorgulayan bir kadın.

Nilgül: Nilsu Baran’ın annesi. Uzun içki kadehlerinin kristalinde parlayan ‘gözde salon kadın’ olma arzusu ile evini, çocuklarını bırakabilen, bencil, ancak bir erkek ile varolabilen bir kadın.

Nilsu’nun babası: İyi baba ve koca olduğu için bunların kendi doğası olan iyi bir sevgili rolünde başarısız olan, tıp doktoru. Beynindeki kanallar, bilimsel konulara ayrılmış, sosyal, psikolojik konular, hele güncel olayların analitik yorumu diye bir şey gelişmemiş, güdük kalmış bir birey.

Selen: Nilsu’nun babasının sevgilisi, ilerleyen zamanlarda Nilsu’nun en iyi arkadaşı, sırdaşı. Giysileri, konuşması, gülüşü, bakışı, elleri, ayakkabıları, oturuşu, kalkışı, sesi, esprileri, kokusu, tarzı ile çok farklı bir kadın. “Sanattan günlük yaşamına uygun bir elbise dikebilmiş, bu elbiseyi potsuz ve kesim hatasız bedenine oturtabilmiş, şık giyinen bir insandı. (sy.77)”

Yakından tanındığında ise; son derece iddialı, alıngan, içe dönük, karamsar bir kişiliğe de sahipti. Bu ikilem onu daha da özel kılıyordu. Ama Selen tıpkı dişimin arasına sıkışmış bir et parçası gibiydi. Çıkmıyordu, görünmüyordu ve rahatsız ediyordu. (sy.84)” Selen aynı zamanda yaşamı seçebilecek kadar şanslı ve güçlü biri.

Kendisini her kitabına yerleştirdiğini düşündüğüm Buket Uzuner’in bu kitaptaki karşılığının Selen olduğunu düşünüyorum.

Michael McClure: Nilsu’ya iyi bir yazarın ve iyi bir kitabın kokusunu almayı öğreten, ilk sevgilisi. Kendi köklerini arayan, intiharın gizemine hayran bir Amerikan Edebiyatı öğretmeni. Nilsu’ya göre, Selen’in erkeği, babamın da Amerikalı’sıydı! “Selen’e âşık olmadığım, babamla da sevişemediğim için Mike’a yönelecektim. (sy.105)”

Nilsu ve Cem’in Anneannesi: Ketum, gururlu, inatçı olmasına rağmen güvenilir ve dayanıklı bir Girit kadını. Kitabın ilerleyen sayfalarında hayatında gizli kalmaya özen göstermiş olduğu bir aşk acısı yaşadığı ve bunun benzerini kızının da yaşamaması için elinden geleni yapmasına rağmen kızına engel olamayan, ölüm sebebine ‘beyin kanaması’ yazılmasına rağmen yürek kanamasından öldüğünü düşünülen kitabın en yaşlı karakteri. “Çünkü insan mutsuzluktan ölebilir.(sy.137)”

Cem: Nilsu’nun erkek kardeşi. Asla numaraya yapmayacak kadar düz, dürüst ve direkt bir çocuk ve sonrasında da öyle bir yetişkin. Kurallara, aile değerlerine saygılı, mesafeli.

Hakan: Ünlü bir amiralin ortanca oğlu, Nilsu’yu çok güldürebilen eski sevgililerinden biri iken, ayrılmalarından yıllar sonra Nergis’in sevgilisi ve Nilsu’nun konkur ortağı olarak tekrar hayatların giren neşeli, canlı, doğru düzgün biri.

Neyyire Gömüç: Kitaptaki en şaşırtıcı karakter. Teoman’ın annesinin liseden en yakın arkadaşı, şimdinin ünlü bir öykücüsü. Tren’e bindi mi, Enver Ziya ile evlendi mi? Kitabın sonunu tamamen alt üst eden, Teoman’ın annesi hakkında en fazla bilgiye sahip olmasına rağmen bir türlü bunları Teoman ile paylaşmayan, yaptığı Buhara Pilavı ile ünlü, papatya ve Jan Garbarek seven romancı.

Işık: Nergis’in ilk eşi. Çok yakışıklı, bütün kızların hayranlık, erkeklerin de biraz kıskançlık duyduğu biri iken ‘profesyonel devrimci’ olmak için, okulu, eşini bırakmak zorunda kalan ve kaybolan biri.

Mike’ın anne ve babası: Alica özgürlüğüne düşkün, göçebe ruhlu bir kadın iken, babası ise Alica’ya bağımlıdır.

Mike’ın da annesi Mike’ı ve babasını Mike üç yaşında iken terk etmiş. Mike’ın babası ise ömrünün sonuna kadar, hiç usanmadan eşinin peşinde sürüklenmiş. Annesi bir kaza sonucu öldüğünde ise, babası da hiç tereddüt etmeden kendisini öldürmüş.

Selen’in anne ve babası: Farklı boyutlarda yaşayan, sürekli konferanslara, yolculuklara, toplantılara, açılışlara katılan ancak çok durağan bir yaşam süren kişiler.

İş Adamı Fikret: Nilsu’nun annesinin ikinci eşi. Nilsu ve Cem ile tanışmaları oldukça münasebetsiz bir şekilde başlamış ve ne kadar denerse denesin çocuklarla bir iletişim kuramamış, Nilgül Hanım’ın isteklerini karşılayabilecek zenginlikte ve olgunlukta biri.

Şule Hanım: Nilsu’nun babasının evlendiği Bankacı hanım.


İki Yeşil Su Samuru’nun İçinde Atıf Yapılan Düşünürler, Sanatçılar, Romanlar ve Roman Kahramanları:

Bu kitabı ilk okuduğumda içinde bulunan düşünce, felsefe, yazar ve kitap çeşitliliği beni çok etkilemişti. Buket Uzuner sadece bir roman yazmamış, bir okura; bir öğretmen tavrı ile ne okumasını, neyi araştırması gerektiğini de bir paket içinde sunmuş. Diğer kitaplarında da sıkça kullandığı bu yöntem, kitaplarını aynı zamanda birer kaynakça haline de getiriyor.

Birinci bölüm “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte” cümlesi ile Nilgün Marmara ile açılıyor.

Teoman kendisini bir anarşist olarak nitelediği ve gelişimini şekillendiren; Godwin (Otorite Doğaya Aykırıdır), Proudhon (Mülkiyet Nedir?), Bakunin, Pissaro, Stéphane Mallarmé, Oscar Wilde, Max Stirner, Leo Tolstoy, M.Gandhi, Aldous Huxley (Cesur Yeni Dünya)
Taozim’e ilgi duymaya başlaması ile; Lao- Tse (Yüce Aklın Erdemi), Foucault, Hermann Hesse’nin bu sefer Siddhartha’sı, Schumacher

Hümanist ve inançlı ruhunu benzettiği Hermann Hesse'nin Bozkır Kurdu romanı ve vahşi ruhlu Harry Haller’i

Yine hayal gücünün zenginliği, olanı değiştirme, rahatsız olma/etme, şablonlardan nefret etme ve yeniden yaratma isteği ile; belki de edebiyat tarihimizin en sıra dışı eserlerinden biri olan Emre Kongar’ın Hoca Efendi’nin Sandukası, yeni sonlar yazdığı Shakespeare’ler ile tekrar hatırlatılan Kral Lear, Cordelia, Gustave Flaubert’in sonu değiştirilen Madame Bovary’si (Emma ve Charles Bovary)

Ütopya ve Red konusunda annesi ile birbirlerini beslediklerinde;

Mozart, Puşkin, Gauguin ve Sait Faik, Orhan Kemal, Orhan Veli’nin aylaklıkları, sevdalı düşleri…
Annesine düşkünlüğü söz konusu olduğunda; Freud, Marilyn French.

Annesinin intiharının ardından onu daha iyi tanıyabilmek, nedenini anlayabilmek için günler boyunca okuduğu; Cesare Pavese, Stefan Zweig, tuhaf bir intihar ile dünyadan ayrılan Albert Camus (tabiî ki Yabancı), Rainer Maria Rilke, “İntihar etmeyi planlayanlara, matematikle uğraşmalarını, matematikle kurtulacaklarını öneren” Francis Bacon, “Yazamazsam, tek yol intihardır,” diyen André Gide, “İyi bir eylem, güzel bir hareketten sonra kendini öldürebilirsin,” yorumunda bulunan Jean-Jacques Rousseau, Genç Werther’in Acıları ile Goethe

Ulla ile tanışması ile; Dalay Lama, Carlos Casteneda,

Nilsu’nun genç kızlık döneminde daha güçlü bir kadın olmasına yardım eden Selen ve Mike ve diğerlerinin de yardımı ile keşfettiği;

Brecht (İyi Bir Adam)

Oğuz Atay’ın ödül almış olmasına rağmen, aydınları ve aydın sorumluluğunu gırgıra alması sebebi ile görmezden gelinen bir başucu kitabı olan; Tutunamayanlar

Selen’in evi (özellikle hepimizin o dönemde olmasına can attığımız evi), eve ilk gittiğimizde eşlik eden, Bob Dylan, Simon and Garfunkel, Joan Baez

Güvenli, biraz saldırgan, muzır, yaramaz, ele-avuca sığmaz, yaratıcı ve farklı Sevgi Soysal ve tabiî ki Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

İlk aşkı Mike ile; Hemingway, Faulkner, Williams, O’Henri, Steinbeck ve tabii ki Jack London

Mike ve intihar ilişkisini anlamaya çalışırken Virginia Woolf ve tabii ki onun The Waves’i

Nilsu’nun aşk hayatı karmaşıklaştığında; Electra’nın, erkek kardeşi Orestes’e, anneleri Clytemnestra’yı öldürmekte yardım ettiğini yazan Sophokles, Shakespeare’den bu sefer Hamlet,
Selen ve Mike tanıştıklarında; Nietzsche, John Baylercorn,

Selen Amerika’ya yerleştiğinde özlediği kitapları istediğinde; Pınar Kür, Tomris Uyar, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Metin Eloğlu

Selen’in Amerika’dan tavsiyesi ile Joyce Carol Oates

Mike’ın babasının günlüklerini bulup okuyup kendisi de bir roman yazma kararı verdiğinde Hemingway’in Güneş de Doğar’ı

Selen’in Nilsu’nun babasına olan derin hislerini anlatan; Kavafis’in Kent şiiri

Mike’ın Nilsu’nun yaşam, dirim olduğunu anlatmasına ve beraberce intihar edebilecek bir çift olamayacaklarını anlatmak için Zweig ailesi. (Stefan Zweig Nazizm’in yükselmesi ve Avrupa’nın içine düştüğü durum ve yaşamdaki düş kırıklıkları sebebi ile 22.02.1942 tarihinde karısı Lotte ile beraber intihar etmiştir.)

İkinci bölüm’ün açılış cümlesi olan “Beş yüz yıldan beri, ülkenin hiçbir yanında kimsenin sevinçten ölmediği ileri sürülür” ile G.C.Lichtenberg

Teoman ve Nilsu’nun beraberlikleri ile Saki, Saki’nin Laura ve Amanda’sına rakip olarak Tennessee Williams’ın The Glass Menagerie’si. Teoman’ın Nilsu’nun evine taşınması ile Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Atilla İlhan, Can Yücel

Kadın erkek ilişkileri tartışırlarken Sartre, konu AŞK’tan ve şehirlerden açılınca Nedim Gürsel, Teoman’ın yaşamaya olan tutkusunu açıklarken Nazım Hikmet ve Yaşamak Şakaya Gelmez’i, kedilere olan düşkünlük söz konusu olduğunda Metin Altıok, başka bir sayfada Milan Kundera

Ressam olarak Modigliani, Erol Akyavaş, Hayati Misman ile Buket Uzuner okura yepyeni pencereler açıyor. 1900 filmi de hem oyuncuları hem de konusu ile romana eşlik ediyor.



Romandan

İntihar:

Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz. O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?

Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?) (sy.50)

İntihar, ölümü seçebilmektir Teo! (sy.51)

“Felsefenin tek ciddi ve gerçek sorunu vardır: İntihar! Yaşamın yaşanmaya değer olmadığı felsefenin temel sorunudur.” Camus’ün Sisyphos Söylencesi’nden alıntı yapıp, “Yabancı’nın içine eklemişti bu satırları annesi. “Genç Werther’in Acıları’nın içinden de, “Felsefe yapmak, ölmesini öğrenmektir” yazılı bir not çıktı. (sy.52)

“Sorumluluklarım bitti: Ölümü seçebilmekte geç kalmak istemedim. (sy.53)

Boşanma:

Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…(sy.21)

Ama annesi-babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması! Yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak!... (sy.23)

Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir. (sy.40)

Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!

Bildiğim tek şey, anne-babaları ayrılmış bütün çocukların en büyük fantezilerinin, ayrılma koşulların ne denli rasyonalize etseler de, ebeveynin yeniden birleşmeleri olduğudur. Tam bir içgüdüsel fantezidir bu! Yaşam boyu, gizlice sürer. (sy.108)


Evlilik Neye Dönüsüyor?

Birinin uzun içki kadehlerinde parlayan ‘gözde salon kadını’ olma arzularının solarak, hırçın ve ilgisiz bir ete dönüşmesi… Öbürünün kendi içinde yaşadığı yaratıcı coşkusunun öksüz kalıp, yapayalnız kenara itilmesi… (sy.22)


Kadın Erkek İlişkileri ve Aşk ve Yaşam ve Anneler, Babalar, Sevgililer

Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün. (sy.39)

Hayallerimiz, en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence. (sy.67)

“Gece çöktüğünde annem küçük kâseler içinde ayıklanmış nar getirirdi önümüze. Radyoda dinlediğimiz programlara, okuduğumuz kitaplara ve oynadığımız oyunlara belli etmeden göz ve kulak misafiri olurdu. Bu, belli etmeyişindeki incecik ilgi, sıcacık şefkat beni mutluluktan deli ederdi. Hem bağımsız olmak, hem de kollandığını bilmek. (sy.72)

Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen… (sy.75)

Türk aydını korkaktır! Özgün olacağına taklitçidir, sekterdir, kıskançtır! (sy.81)

Hemingway hayata bir kavga, bir oyun, bir gösteri olarak bakmıştır, ama aslında en çok bir arayıştır yaşam, onun için. (sy.117)

London, bazen bilinçli, çoğu zaman bilinçsiz olarak, içinde çelişen iki karşıt uç arasında kurduğu incecik köprüde, son derece rahatsız yaşamıştır. Hem düzenli, yerleşik, hem serüvenci, serseri…Sonunda elbette böylesi karşıt iki kişilikten biri baskın çıkıp, öbürünü yok edecek, böylece huzura kavuşacaktı. Doğal olan budur!”

Gördüğüm, bildiğim, yakını olduğum insanlar, en sevdiklerini, en değer verdiklerini bile kolayca terk edebiliyorlardı. Taze ilişkilerine, terk ettikleriyle ihanet edebiliyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. ‘İhanet’ ve ‘terk’ kaçınılmazdı. Aksini bilmiyordum


Diğerleri:

Yeşiller Partisi:


Yeşiller Partisi 2 Temmuz 2008 tarihinde Türkiye’nin 57. partisi olarak kurulan bir siyasî partidir.
1988 yılında kurulup, 1994 yılında kapanan Yeşiller Partisinin ardından süregelen Yeşiller Hareketi, 2002 yılından bu yana partileşme çabaları sonucu, 40 kurucu üyenin girişimiyle oluşturulmuştur. Genel Başkanlık sistemi yerine "parti eş sözcüleri" kavramıyla hareket eden Yeşiller, aynı zamanda kurucular arasında yer alan Bilge Contepe ve Ümit Şahin'in eş sözcülüğünde partileşmişlerdir. Yeşiller Partisi, doğaya uyum, sürdürülebilir yaşam için küresel düzeyde mücadele, erkek egemenliğinin ve şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunması ilkelerini güder. Küresel Yeşiller Hareketinin bir parçası olduğu ifade edilen partide % 50 kadın kotası bulunmaktadır. (*)


Ayrıntılı bilgi için: http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_frontpage&Itemid=1
İnsan Hakları Derneği

İnsan Hakları Derneği (İHD), 98 insan hakları savunucusu tarafından 17 Temmuz 1986 tarihinde kuruldu. Kurucular, derneğin kuruluş amacını Tüzük'te; "Derneğin tek ve belirli amacı, 'insan hak ve özgürlükleri' konusunda çalışmalar yapmaktır." şeklinde açıkladılar. Yazarlar, gazeteciler, doktorlar, avukatlar, mimar ve mühendisler ve tutuklu ve hükümlü yakınlarından oluşan 98 kişi İnsan Hakları Derneği'nin kuruluşuna imza attılar. Türkiye genelinde 34 şubesi bulunan İHD'nin yaklaşık 16 üyesi vardır. Dernek bugüne kadar, barış, düşünce özgürlüğü, genel af vb. başlıklarda çeşitli kampanyalar düzenleyerek hükümetler üzerinde etki yaratmaya çalıştı. (*)

Ayrıntılı bilgi için: http://www.ihd.org.tr//

Uluslararası Af Örgütü:


Uluslararası Af Örgütü veya Amnesty International (yaygın olarak Amnesty veya AI), Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve diğer uluslararası standartlarca belirlenmiş her türlü insan hakkını savunma ve teşvik etmeyi amaç edinmiş uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur.
AI hiçbir devlet, siyasi ideoloji, veya dine bağlı değildir, kâr amacı gütmez. Özellikle düşünce suçlularının serbest bırakılması, siyasî suçlularının adil bir şekilde yargılanması, işkence, idam ve tutuklulara gösterilebilecek her türlü zulmün bertaraf edilmesi, siyasi cinayet ve adam kaçırma ve her türlü insan hakları ihlaline karşı durulması konusunda çeşitli kampanyalar düzenler.
1977 yılında Nobel Barış Ödülünü kazanan AI bugün yaklaşık 2 milyon üyesiyle 162 ülke ve bölgede faaliyet göstermektedir. Kuruluşundan bugüne kadar 44.600'den fazla tutukluyu savunmak ve desteklemek amacıyla çalışmıştır. (*)


Ayrıntılı bilgi için: http://www.amnesty.org.tr/ai//

Taoizm:

Taoizmin kurucusu Laozi'ya göre nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur.

İşte bu öğretileri ortaya koyan ve Taoizm’in kurucusu olarak bilinen Laozi’nun hayatı hakkında bilgimiz çok azdır. Onun yaşayıp yaşamadığı bile tartışılmıştır. Hakkında birçok görüş ortaya atılmış ve efsaneler uydurulmuştur.

Çinin ünlü tarihçilerinden Sima Qian M.Ö. 100 yılında yazdığı Shiji (şı-ci) adlı eserinde Lao-zi’nın biyografisini şu şekilde yazmıştır: ‘‘Lao-Tzu Chou devletinin Ku mıntıkasında Li-hsiangg’da Chü-jen köyünde doğmuştur. Kendi adı Erh, aile adı Li, müstear adı Tan’dır. Chou sülalesi imparatorluğunun tarihçisi ve kütüphane muhafızıdır.” Buna göre onun asıl adı Li Tan (Lao-Tan)’dır. Lao-Tzu, ona verilmiş bir lakaptır; ‘‘İhtiyar Bilge’’ anlamına gelir.

Çin sözlü geleneğinde M.Ö. 604 diye bilinen doğum yılı, Shı-chı’de kayıtlı değildir. Bu, tarihin daha sonraları belirlendiğini göstermektedir. Bununla beraber bu belge onun yaşadığını gösteren en iyi kanıt olarak kabul edilmektedir.
Mitolojiye göre, Laozi’nın annesi nurdan gebe kalmış,hikâyelerin çoğu Budizm’den sonra Budist hikâyelerine rağbet için yazıldığı iddia edilir. Laozi'nin,babasız bir şekilde dünyaya gelişi mitolojisinden yola çıkılarak bazıları bir peygamber olabileceği fikrini ileri sürer. (*)

Uygarlık, doğal düzenin bozulması anlamına geldiğinden, her toplumsal reform, aslında uzak bir geçmişe bir dönüştür ve başlangıçtaki bozulmamışlığa ulaşmak amacındadır.

Bilen konuşmayandır, konuşansa bilgisiz.

Yeterince paran olmalı, bu şans getirir, ama çoktan fazlası zararlıdır.

Keskin silahlar var oldukça, o ülkede kargaşa artar.
Az nüfuslu küçük ülkeler oluşturunuz. Böylece, gereksindiğinizden ve ulandığınızdan yüzlerce kez fazlasını sağlayabilirsiniz.

İnsanların yaşamlarını değerli kılın ve bunu onlara hissettirin. Böylece uzağa göçmek istemeyeceklerdir.


(*) http://tr.wikipedia.org/

Anarşizm:

Yunanca ‘yönetimsizlik’ anlamına gelen ‘an arkhos’ kelimesinden kaynaklanır. İnsanların devletsiz olarak hakça ve uyumlu bir düzen içinde yaşayabileceklerini, bir devlet sisteminin kurulmasının insanlara zarar verdiğini benimser. Bu sebeple de Marksizm ve Sosyalizm’den de ayrılır.


Kitaptan Bizi Geçmişimize Götüren ve Gülümseten Küçük Detaylar:


Tommiks
Teksas
Kaptan Swing
Tom Branks
Jaws Filmi
1900 Filmi
King Kong
Baylan Pastanesinden alınan bitter çikolatalar
Divan Pastanesinin meşhur çifte kavrulmuş fıstıklı lokumu
Björn Borg
Caretta Carettalar
Jan Garbarek’in İstanbul’da verdiği konser



Sorular:

Romanda modern zaman kadın erkek ilişkisine alternatif çözümler ararken birçok soru ile de baş başa bırakıyor:

1. Nilsu’nun Mike’a annesinin intihar ettiğini söylemesi hakkında neler düşünüyorsunuz? Sırf birini en zayıf yanından yakalamak, limanın bütün kapılarını kapanmamak üzere kolayca açmak için acımazsızca yalan söylenebilir mi?

"Daha sonra birçok erkeği de önlenemez ve kontrol edilemez biçimde örseleyecek oluşum, onları yaralar içinde bırakıp terk edişlerimde de, o sırada Mike’a karşı duyduğum tuhaf, tanımlanması güç, hatta tiksindirici keyfi yaşayacaktım. Sanki içimde yatan sinsi bir dişi şeytan zaman zaman uyanıyor, zehrini beni seven erkeklere akıtıp, böylece besleniyordu. Ne kendimin ve psikologların ne de Selen’in engel olabildiği bu “femme fatal’’e, ancak Teo ‘dur’ diyebilecekti; yıllar sonra…"(sy.106)

2. Kitapta sıklıkla bahsi geçen, anne ve babanın sevişmelerinin çocukların üzerindeki etkisi?

“Annemi yeme babacığım, ne olursun!...” (sy.108)

3. Babanız ve sevgiliniz ilk kez birbirleri ile tanıştığında neler hissettiniz?

"Böylece babam ve sevgilim, kendilerini ve birbirlerini çok mutlu kılan bir görüşme yapmış oldular. Biri öbürünü: ‘akıllı, aydın ve önyargısız bir Amerikalı’, öbürü de bunu:’yüz çizgilerinin derinine intihar etmiş yakınını acısı sinmiş, hâlâ şaşkın ama kuvvetli bir gentleman’ olarak pek beğendiler. Olsun! İkisi de beni seviyor ama… Seviyorlar değil mi?..." (sy.119)

4. "Bir ilişkide kendinizi ve karşınızdakini değerlendirirken, önceki ve sonraki eşler/sevgililer önemli bir ölçüt müdür? Hep birbirine benzeyen kişileri mi severiz aslında? Ya da bunun tam tersi bir durum söz konusu ise bunda bir hata mı vardır? Bir insanın sevmek, paylaşmak, beraber yaşamak için seçtiği insanlarla kimliğini ele vereceğini düşünmemiştim… Doğru olabilir miydi?" (sy.126)

5. "Evet, aslında nasıl bir adam baban? Kim? Eğer, bağımsız ve güçlü kadınları beğeniyor, onlarla modern, paylaşımcı, sorgulayan ve yeniliğe açık ilişkiler yaşamak istiyorsa, şimdi benimle yaşayan adam kendisidir. Ama eğer bu adam kendisi ise, klasik, bağımlı ve ancak erkeklerle varolabilen bir kadınla yıllarını geçirmesi nasıl açıklanabilir?" (sy.126)

6. Acı ile nasıl başa çıkıyorsunuz? Terk edilmeden terk edenlerden misiniz? Yoksa terk edilenlerden misiniz?

"Acı! Acı çekmek en kötü duyguydu. Acı çekmek, terk edilmekle özdeşleşmişti bende, sanıyorum. Acı çekmekten kaçabilmek, bu duyguyu engelleyebilmek ya da geciktirebilmek için her şeyi yapardım; her şeyi. Örneğin terk edilmeden terk etmek, incitilmeden incitmek vbg." (sy.132)

7. "Ama mutsuzluğun ilk patolojik belirtisi, köklü alışkanlıkları terk etmek ya da abartmaktır." (sy138) Bizler ne yapıyoruz?

8. "Bir insan, bütün hayatı boyunca, ancak tek bir kişiyi çok sevebilir." (sy.139) Acaba?

9. "Yaşam güçtür, evet yaşam güçtür. Ama bir kez bu gerçeği içtenlikle anlar ve kabul edersek, yaşam artık güç gelmeyecektir bize, çünkü bir kez kabullenilen gerçek, artık sorun olmaktan çıkar (…) Bu sorunlara ağlamak, sızlamak mı, yoksa onları çözmek mi istiyorsunuz? Çocuklarımıza çözümler öğretmek istiyor muyuz?" (sy.140)

10. "Poh-pohlanmak ve muhtaç olunmak duyguları… Bu ikisi, ne çok erkeği kıskıvrak bağlar. Bu duygular bittiğinde ya da azaldığında, bunlar üzerine kurulan ilişkiler de tökezler." (sy.145) İlişkilerimizi hangi zemine dayıyoruz?

11. "Hangi kadın daha iyi tanır bir erkeği; kız kardeşi mi, sevgilisi mi, annesi mi? Bir erkeğin yaşamındaki bu üç önemli kadına sunacağı, üç farklı yüzü ve ruhu olabilir mi?" (sy.149)

12. "İnsan, yanlışlarını yinelediğini anlayabilmek için, orta yaş sınırına kadar gidebiliyor. O noktada ya kendini eğitmeyi başarıyor ya da iştahsız ve bıkkın birine dönüştüğünü görüyor." (sy.162) Ya biz?

13. "İyi bir kızdı Sevinç. ‘İyi’ olmanın o berbat ortalamalığını, bütün özellikleriyle yaşıyordu." (sy.175) İyi olmak ortalama olmayı gerektirir mi?

14. "Erkeklerin en önemli kararlar arifesinde inisiyatifi kadınlara bırakmasının aslı, sorumluluktan kaçma duygusudur." (sy.179) Ya sizce?

15. "Oysa, benimle beraber olacak erkeğin, yüreği enine boyuna gelişmiş, kahkahasının beyaz özgürlüğü, göz yaşının tuzlu emeğiyle hak edilmiş olmalıydı.

O erkek –her kimse, neredeyse ve varsa?- benimle başa çıkabilmeli, beni sevdiğini dolu dolu hissettirebilmeliydi.

Egosunu hiç değilse, yeri gelince kontrol edebilen ‘ancak sevgiyle başa çıkılır seninle’ diyerek, çaresizliği reddeden, hem çocuk, hem yetişkin bir erkek var mıydı? Daha doğrusu, oğlunu böyle yetiştirmeye yetkin bir anne var mıydı?" (sy.187)

16. "Pek az kadınla-erkek birbirlerinin ruhlarını, bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir. Pek çoğu da, ruh kısmını çıplak olarak göremez; hiçbir zaman." (sy.203) Bu doğru mu?

17. "Babalığın, annelik gibi bir duygu olduğuna inanmıyorum ben." (sy.233) Nedir babalık?

18. "Her kentin bir aşk çağrıştırdığını Nedim Gürsel mi söylüyordu?" (sy.236)

19. "Şimdi geriye bakıp, düşündüğümde, zaten yaşamı eksik, yetersiz ve hatalı bulma eğiliminde olan annemin, aslında nasıl bir cehennemde yaşamış olduğunu anlıyorum. Daha doğrusu anladığımı sanıyorum. Belki de, çaresizliğe uzanan kronik hırçınlığı ve huysuzluğu, bu nedenlerle iyice alevleniyordu." (sy.189) Annelerimizi anlamayı deniyor muyuz?

20. "Bir kadınla, bir erkek bu sorumlu-sorumsuzluk çizgisini doğru çizebilirlerse, uzun yıllar heyecanlı yaşayabilirler; birlikte yan yana…

Yoksa, aşk pırıltılarıyla kamaşan gözlerim mi yanıltıyor beni?

Yoksa, aynı çatı altına giren bir kadınla, bir erkeği mutlaka monoton, bıkkın ve soğutucu bir son mu bekliyor? Belki de, her aşkın burun üstü düştüğü bir yer ve zaman vardır. Var mı acaba? Olmalı mı? Olacak mı?" (sy.224)

21. "Aşk var mı?" (sy.225)



Yonca

28 Eylül 2009 Pazartesi

AŞK - Elif Şafak - 26.09.2009





Kitap: Aşk
Yazar: Elif Şafak
Yer: Çıkare
Sunucu: Gülden
Katılımcılar: Ayşe, Ayşen, Aycan, Aysun, Bilgen, Belkis, Billur, Gülda, Özlem, Peyman, Yonca



'' Başlı başına bir dünyadır aşk, ya tam ortasındadır, merkezinde, ya da dışındadır, hasretinde. ''







ELİF ŞAFAK

Yaşamı:

25 Ekim 1971 günü, babasının o sırada doktora yapmakta olduğu Strasburg'da dünyaya geldi. Babası sosyal psikolog ve akademisyen Nuri Bilgin, annesi diplomat Şafak Akayman'dır. Doğumundan kısa bir süre sonra anne ve babası ayrıldı, annesi tarafından büyütüldü. Soyadı olarak annesinin adını kullandı.


Ortaokulu annesinin görev yaptığı Madrid'de, liseyi Ankara'da tamamladıktan sonra, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsel Evren ve Kadınsılık Anlayışı" üzerine master tezinin ardından; ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde doktorasını tamamladı. Doktora tezi, "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları" başlığını taşıyordu. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi.


Yüksek lisans çalışması sırasında Kem Gözlere Anadolu (1994) adlı öykü kitabını ve ilk romanı Pinhan'ı(1997) yayımladı. Bu eserle Kombassan Vakfı tarafından verilen 1998 Mevlana Büyük Ödülü'nü kazandı.


Doktorasının ardından İstanbul'a taşındı ve Şehrin Aynaları'nı (1999) yazdı. Bir süre İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler", "Kadın ve Edebiyat" konularında dersler verdi. 2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazanan Mahrem romanı ile geniş okur kesimi tarafından tanındı. Bunu iki yıl ara ile yayımlanan Bit Palas (2002) ve İngilizce olarak yazdığı Araf (2004) adlı kitapları izledi.


Sanatçılara verilen bir bursla doktora sonrası çalışması için ABD'ye giden Şafak, çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. 2003-2004 akademik yılı boyunca Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Ardından Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak görev yaptı. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler verdi.
Şafak, 2004 yılında beş yazarın (Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür) ortak kaleme aldığı bir roman projesinde yer aldı, bu roman Beşpeşe adıyla yayımlandı.


2005'te Med Cezir adlı kitabında kadın, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat hakkında yazılarını bir araya getirdi. Aynı yıl Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ile Berlin'de evlendi.
2006'da yayımlanan "Baba ve Piç" adlı romanını İngilizce olarak kaleme aldı. Türk-Ermeni ilişkilerini inceleyen bu roman nedeniyle hakkında Türklüğe hakaret ettiği gerekçesi ile dava açıldıysa da, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ve delil bulunmadığı gerekçesiyle beraat etti. Aynı yıl Şehrazat Zelda isimli kızı dünyaya geldi. Doğum sonrası yaşadığı depresyonu, İngilizce olarak kaleme aldığı Siyah Süt adlı otobiyografik romanda anlattı. İki yıl sonra oğlu Emir Zahir'i dünyaya getirerek ikinci kez anne oldu.


Son kitabı, 2009 yılının Mart ayında yayımlanan AŞK isimli romandır. Kitap,Türk edebiyat tarihinin en kısa sürede en çok satan edebi eseri ünvanına sahip olmuştur.
Sanatçı, Türkiye'de çeşitli günlük ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. 2009 Nisan ayına kadar Zaman gazetesinde ve aynı gazetenin "Pazar" isimli makaleleri yayımlanmakta olan Şafak, bu tarihte Gazete Habertürk´e transfer oldu.





KİTAPLARI

PİNHAN:


İlk kitabım bir öykü kitabı fakat açıkçası ben o dönemdeki kalemimi beğenmiyorum. Benim için yazıyla olmasa da yazarlıkla ilişkimdeki milad Pinhan. “Kem Gözlere Anadolu”daki kalemimi, anlatımımı sevmiyorum. Orada bence çok kıymetli bir öz var ama benim nazarımda ham bir kitap. Pinhan ile vardığım eşik bambaşka bir mecraya yöneltti beni.” diyor Elif Şafak kitabı için.
Gerçekten de ilk nitelikli çalışması ya da ilk başarısı 1997’de yayınlanan “Pinhan”.dır. Romanın kahramanının adıdır Pinhan. Gizli, saklı demek. Elif Şafak bu romanında insanlardaki gizli kalmış kişilikleri, ikilikleri anlatır. Beni en çok etkileyense Nevres olmuştur. Nevres’in içindeki hınçla ve doğaüstü güçlerle süslediği hayalleriyle, rüyalarını anlattığı yerlerle, o beyaz karıncayı görüşündeki yaratıcılık ve destansılıkla bana Marquez’i anımsattı biraz. İlk romanı olmasına karşın yaratıcılık, hayal gücünün zenginliği, sözcük oyunları, metaforlar ustaca bence. Elif Şafak Pinhan ve Mahrem’de yakaladığı başarıyı kolay aşacak gibi görünmüyor bana.


ARAF:


Elif Şafak’ın 2004 yılında yazmış olduğu bu roman diğer romanlarıyla iki farklı açıdan belirgin bir şekilde ayrıdır. Bunlardan ilki roman kurgusu bakımındandır. Araf belki de yazarın en düz, en az katmanlı romanıdır. Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem romanları oldukça girift bir yapıya sahiptir. Roman, okumak amacıyla farklı ülkelerden farklı kültürel ve dinsel yapılardan Boston’a gelen gençlerin yaşamını konu eder. Bu gençler alabildiğince farklı olmalarına rağmen ortak bir hayat sürerler eski bir Boston evinde.




MAHREM:


“Görmeye ve görülmeye dair bir roman.”
“Gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık kçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka “gözbebeğim” diye hitap edilir.”



Mahrem’le Elif Şafak Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü almış. Bu kitabında da farklı, yaratıcı, sözcük dağarcığı zengin, betimlemeler renkli, ilginç. Örneğin:
“Tavanı gökyüzü kadar uzak, tabanı güvercin kanadı kadar yumuşak odada, direkleri oymalı, ceviz kaplamalı karyolada acısını haykırıyordu yaşam.”
Farklı mekanlarda geçen farklı konular yine kitabın sonunda ustaca kesişiyor. Bu özelliği Baba ve Piç’te de var. Kitabın adında yazarın yine gizlilik tutkusunu görebilirsiniz. Bu kitap bence son kitap Ask'tan çok daha derin bir şekilde aşk olgusunu isliyor. Aşkın insanda oluşturduğu farklılığı, değişimleri, iki zıt karakterin birlikteliğini bence çok güzel ve masalsı işlemiş.



BABA VE PİÇ :


“Neyse ki kocanın olmayışı formalitelerde bir avantaja dönüştü. Görünüşe göre kimsenin yazılı iznini almasına gerek yoktu. Bürokratik düzenlemeler, evli çiftlerin bebeklerini kurtarmak için gösterdikleri özeni evlilik dışı doğan bebekler için göstermiyordu anlaşılan. Babasız bir çocuk neticede bir piçti ve İstanbul da bir piç, sallanan bir diş gibi her an düşmeye hazırdı.”


Elif Şafak,Ermeni meselesindeki iç burukluğunu, toplumda kabul görmeyen olayları ustaca zekice birleştirmiş. Gerek olayların kurgusu, dildeki, anlatımdaki başarısıyla diğer kitaplarından daha yalın daha sürükleyici.Mutlaka okunması gereken kitaplarından biridir bana göre Baba ve Piç.

SİYAH SÜT :


Elif Şafak’ın doğumdan önce ve sonra yaşadıklarını anlatmış bu romanında.
Selim İleri: “Cesur, çarpıcı, şaşırtıcı, tılsımlı bir roman. Bunca kötülüğün ortasında bize umut veriyor Elif Şafak. Dayanabilmek, direnebilmek ve sonra hayata bir mucize gibi, yeniden başlayabilmek için.” diyor kitap için.


Bir başka eleştiri ise şöyle: “Siyah Süt”ün en hoş yanlarından biri, yazarın iç monologlarını, düşüncelerini kendi içinde kurduğu parmak kadınlar aracılığıyla aktarması. İçindeki sorgulamayı, ikilemleri ve hatta kararsızlıkları iktidar olma tutkusu taşıyan parmak kadınların savaşı olarak vermesi, kuru bir otobiyografi olmanın ötesine taşıyor kitabı.”
Kitapta etkilenilen şeylerden biri de, anneliğin taşıdığı korkular . Hamilelik boyunca nasıl bir bebek olacağını bilmeden, bilinmez bir varlığı taşıyor olmak, bebeğe yazılmış eşsiz güzellikte (kısacık) bir mektupta dile getirilmiş. Kitabın doruk noktası kuşkusuz bu mektup.Birçok yabancı dile çevrilmiş bu eserinde de Elif Şafak farklılığı yakalayabilmiş.

Diğer Kitapları :





















ELİF ŞAFAK’LA YAPILAN RÖPORTAJ SEÇMELERİ

ZAMAN GAZETESİ ; SEVİNÇ ÖZARSLAN’IN RÖPORTAJI



2000'lerde Boston'da yaşayan Yahudi bir ailenin üyesi, orta yaşlı ev kadını Ella Rubinstein ile, 1200'lerde Konya'da yaşayan Mevlana'nın ne ilgisi olabilir?


"Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur.Sorunun cevabı Aşk’ın içinde." İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?



İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.


Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?


Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye'de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar


'Aşk'ı yazmak nasıl bir duyguydu?



Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. 'Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?' Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana'yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.
Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.




Kitapta 'aşk'tan çok 'aşk şeriatı' üzerine yazdıklarınız etkileyici. "Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta" diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?



Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana'nın kullandığı bir kavram. Mesnevi'de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye'de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.


Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?



Mevlana'nın anladığı anlamda "Aşk şeriatı"nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.




Romanda Şems'in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?



Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems'in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa'da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick'in Şems'in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.




40. kuralda; "Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur..." diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz'in aşkı ile Mevlana ve Şems'in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?



Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi'den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana'nın. Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz. Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana'yı görüp Konya'ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika'da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare'i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim.


Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor?


Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz'i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği şeydir: 'Gör beni.' Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni...



Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?



Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. 'Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım' diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. 'Ben' olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.




Sizi nasıl dönüştürdü?



Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.




Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: 'Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.' diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?



Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey... Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var... İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.




Allah'a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?



Türkiye'de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.
Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O'nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse 'ben inanıyorum' deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz. Hiç kimse için imanın ispatı yok.
Evet o ispatlanabilecek ya da 'buldum' deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.

SABAH GAZETESİ; SONAT BAHAR’IN ROPÖRTAJI

İki çocukla nasıl yazıldı bu kitap?




Çok gürültülü patırtılı bir ortamda yazdım. Evde bağırış çağırış sesler arasında daha çok çocuklar uyuduğunda, geceleri yazdım. Zaman zaman inzivaya çekildim, banyoya kapandım. Kafelerde yazdım. Sürekli hareket halinde mümkün olduğunca çocuklardan kopmadan, o zor dengeyi tutturdum. Sylvia Plath bir edebiyat bursu alır, bu bursla ilk yaptığı şey bir bakıcı tutmak olur. Bence de çocuklu bir yazarın ihtiyacı olan en önemli şey, iyi bir yardımcı.




Bu kitap için kaç yıllık bir emekten söz ediyoruz?



Aşk benim içimde uzun zamandır pişiyordu. Ama yazma süreci çok yoğun bir buçuk senemi aldı. Aşk üzerine bir roman yazma fikri bende çok uzun zamandır istek olarak vardı.

Pinhan isimli kitabınızla aslında tasavvuf konusuna girmiştiniz ama o çok daha ağır bir kitaptı. Şimdi bu kitapta daha genele hitap ediyorsunuz, bu bir tercih mi oldu?



İkisi farklı, çok farklı romanlar çünkü ben farklı bir insanım. Pinhan ı yazdığım dönemdeki ben ile şimdiki ben farklı. Çok değiştim. Aşk ın çıkış noktası aşk. Ben tasavvuf hakkında bir roman yazayım diye yola çıkmadım. Ben aşkı anlatmak için yola çıktım. O beni bu yollardan geçirdi. Ama aşk tan kastedilenin içinde manevi aşk var, dünyevi aşk var, ilahi aşk var, doğusu, batısı, dünü, bugünüyle çok farklı katmanlarıyla ben aşkı anlamak ve anlatmak istedim. O yüzden kitabın ismi, som, yalın, dingin, sade bir şekilde Aşk. Çünkü ben bunu kategorileştirmek istemedim.



Mevlana ve Şems arasında yaşananlar için nasıl bir araştırma yaptınız?



Ben bu konularda okuyan bir insanım, senelerdir de bu böyle. Özel bir ilgim var. Mevlana ya ve Şems e. Benim tasavvufa ilgim 15 sene önce başladı. O dönemden bu yana kendimce birçok mevsimden geçtim. Hep sevdim bu konularda okumayı, düşün- meyi, yazmayı. Son tahlilde anlattığım her şey bir hayal ürünü. Şems de bir hayal ürünü, Mevlana da hayal ürünü bir karakter. Asla Gerçek Mevlana böyleydi, esas Mevlevilik budur, gibi bir iddiası yok kitabın. Bu sonuçta bir roman ve hayal gücü... Kaynaklarda anlatılan hikâyeyi alıp yorumladım ve karakterler inşa ettim.

Kitabı yazarken bir iç sorgulamaya girdiniz mi?



Her kitabı yazarken bunu yaşıyorum. Ben orada karakterleri yaşıyorum ve yaşatıyorum ama otobiyografik bir şey yazmıyorum. Ama çok yürekten yazıyorum. Ben sadece akıldan yola çıkarak yazmıyorum kalbimi de içine katıyorum. Bunun dışında hatalar kusurlar olur, yazarın samimimi olup olmadığını okur hemen anlar. Ben genelde çok kendi içinde yazmaya alışık bir insanım. Ama bu kitapta daha çok danıştığım, yüreğimi açtığım, ismini tartıştığım bir dost meclisi oldu, içinde epey bir sanatçı da vardı.


Sizin tasavvufa ilginizden söz etmek istiyorum, bu sadece konu üzerine okumak anlamında bir ilgi mi, fazlası var mı?


Benim başlangıç noktam tamamen kişisel bir arayıştı, bir de ben böyle bir aile ortamında büyümedim, çevremde, arkadaşlarımda gördüğüm bir şey değildi. Tam tersine çok daha sol, daha hippi, daha feminist bir dönemimde tasavvufla tanıştım. Kendim el yordamıyla karanlıkta ilerlerken buldum. Bir merak hissettim. Entelektüel olara beni cezbetti ve bu konularda okumaya başladım. Tasavvufa açılan kapı, benim için kitaplar oldu. Herkesin pişme biçimi farklı oluyor. Ben okudukça okudum, bir yerden sonra akıl yetmiyor, ilgi yetmiyor, bir yol ayrımına geliyorsunuz, ya tavsıyor o ilgi ya da kalbe iniyor, daha bir duygusal bağlanmaya başlıyorsunuz. Bende salt entelektüel ilgi olmaktan çıkıp, duygusal bir akrabalığa dönüştü.


Kitapta sürekli sözü edilen aşk şeriatı nedir?


Aşk şeriatı Mevlana nın kullandığı bir söz, benim de kafamı çok kurcalıyor. Belki okurla birlikte düşünelim istedim. Biz aşkı hep kuralsızlıkla özdeşleştiriyoruz, şeriatı ise yasaklar, korkularla özdeşleştiriyoruz. Halbuki bir âlim çıkıyor, şair çıkıyor, bundan 800 sene önce aşk şeriatı diye bir tanımlama kullanıyor, Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır, âşıkların şeriatı da Allah tır, mezhebi de, diyor. Bu ne demek? Nasıl bir özden bahsediyor, nasıl bir evrensel kucaklayıcılıktan bahsediyor, insanları ayırmadan, kategorilere bölmeden, nasıl bir çağrı bu, okurla birlikte düşünmeye teşvik ediyorum. Ben bunları çözebilsem başka bir yerde olurum herhalde, ermiş olurum (gülüyor).

Kendinizi sufi olarak tanımlayabilir misiniz?


Bu bir gün kendi kendinize alınacak bir karar değil... Benim kendi kendime karar alarak, yakıştırmada bulunarak varabileceğim bir mertebe değil, bence çok güzel bir mertebe. Ben kendimi en fazla tasavvufa âşık biri olarak tanımlayabilirim.



Bu kitap yoluyla insanlar Mevlana yı merak edecekler. Amacınız bu muydu?


İnşallah, tabii ki böyle bir şeye hizmet etsin isterim. Çünkü yeterince bilmiyoruz, konuşmuyoruz, düşünmüyoruz. Tabii ki Türkiye de çok kıymetli Mesnevi uzmanları var, Mevlana yı bilen çok kıymetli insanlar var ama bu toplumun geneline yayılmıyor. Sanatın içindeki farklı kulvarla da çok buluşamıyor. O konuda geride kaldığımızı düşünüyorum. Dünyada çok farklı ve yükselen bir ilgi var sufizme karşı, Mevlana ya karşı. Enteresan bir kopukluk var bizimle dünya arasında. Moda deyip geçiyoruz, Madonna bileğine iplik bağladı ya da filanca üzerinde sufi yazılı tişörtle çıktı, bundan ibaret değil ki. Çok ciddi bir arayış var.

Neden kapağı pesmembe Aşk’ ın?


Ekibe çok teşekkür ederim kitap tasarımı için. Kapakta kullandığımız kalp aslında bir yaprağın röntgeni, içindeki damarlar falan çok doğal. Ebru Akyıldız ın çektiği bir fotoğraf bu, Kadın kalbi aslında fotoğrafın ismi. Daha önce çok isteyen oluyor fotoğrafı ondan, vermiyor, çok severek verdi fotoğrafını. Pembe benim için bir sürpriz. Pembeyle çok barışık bir insan değildim ama demek ki barışmamın zamanı gelmiş.


ELİF ŞAFAK VE AŞK

“Ella, Amerika’da yaşıyordu. Nasıl oldu da yıllarca süren evliliklerinden sonra kocasına boşanma davası açıp tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktı.”


Nedeni vardı: AŞK…


Hollanda’da yaşayan Zahara, bir kitap yazar.


Adı: AŞK ŞERİATI…


Şems aşkı aramak için yollara düşmüş, Rumi dili çözülüp aşkı dokumuş dize dize…
Elif Şafak da bir kitap yazmış.


Adı: AŞK…


Evet, kitapta dört baş kahraman var. İkisi nehir, ikisi göl…
Gölle nehir arasındaki farkıysa Elif Şafak şöyle anlatıyor:
“Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı.


Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, ta ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.


Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonrada unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.


Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, ta dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz…


Zahara ve Şems nehir; Ella ve Mevlana göl.


Zahara, tıpkı coşkun bir nehir gibi dünyayı dolaşmış aşkı aramış. Sonra da kitabıyla akıp, sevmeyi, aşkı götürmüş başka yüreklere. Ella ondan öğrenmiş aşkı, göl karışmış bir kez, etkisi tüm yaşamına yayılmış dalga dalga.


Şems, hıçın, inatçı, asi bir nehirdir, Mevlana ise engin bir göl. Bir ipektir, ilmik ilmik örülecektir.
Vakit tamam olunca ipeğin yaşaması için ipekböceğinin ölmesi gerekecektir. Şems ölür, Rumi eserleriyle yayılır tüm dünyaya dalga dalga.


Bir yazar karakterlerini ancak bu kadar güzel anlatabilir. Başka karakterler de var tabi. Sultan Veled (Rumi’nin oğlu), Fahişe Çöl Gülü, Sarhoş Süleyman, Baybars. Karakterlerin çeşitliliği romanı yerellikten çıkarıp evrensel boyutlara taşımış.


Romanın kurgusu sürükleyici. Konusu gereği didaktik bir eser olması gerekirken tam tersi sufilik kuru bir bilgi yığını olarak değil, sürükleyici bir olay örgüsü içinde verilmiş. Olay farklı mekanlarda başlayıp sonuna doğru bir noktada kesişmiş. Elif Şafak bu yola başka eserlerinde de başvurmuştur.


( Baba ve Piç, Pinhan) Dil, yine akıcı, yine çarpıcı…Betimlemeler, imgeler mükemmel… Olayın Amerika’da geçen ilk bölümlerinde dil ve anlatım çok farklı. İnsanı şaşırtıyor. Bunları Elif Şafak mı yazmış diyorsunuz. Sonra “Aşk Şeriatı” kitabı başlayınca birden dil Elif Şafak oluveriyor. Özellikle yapılmış sanıyorum. Osmanlıca sözcükler sıkça kullanılıyor. Aşırıya kaçmadıkça kulağı tırmalamıyor. Yine de Türkçesi varken Osmanlıcasını kullanmak yersiz. Dil kimi zaman destansı bir özellik kazanmış.Örneğin göl ve nehri anlatırken karşımızda bir ozan vardır sanki. Betimlemelerindeki ustalık, sıkça kullanılan metaforlar anlatımı zenginleştiren renkli, akıcı kılan başlıca unsurları Elif Şafak’ın.


“Deli bir rüzgar esti, ay bulutlarla tüllendi, sanki tabiat bile çekinmekteydi olacaklara şahitlik etmekten. Baykuşlar ötmez. Yarasalar kanat çırpmaz, ocağın ateşi çatırdamaz oldu. Tüm dünyaya mutlak sessizlik, durgunluk çöktü.” Betimlemelerinde kimi zaman kullandığı üç noktalı, kısa cümleler anlatımı kuruluktan kurtarmış, hareket getirmiş. “Avlunun ortasında dünyanın en serin suyuna gebe bir kuyu… Güz sonu, gökte dolunay, sırlı bir gece…” Tüm romanlarında olduğu gibi bu romanında da hayal gücü, yaratıcılık var. Ama söylenenlere göre bu konuda Pinhan ve Mahrem’i aşamamış Elif Şafak. Fakat mistik konulara değinişi Pinhan’la başlamış. Bu ELİF Şafak’ın ilk romanı. Kendisi de mistik konulara ilgisinin 14-15 yıldır sürdüğünü söylüyor bir söyleşisinde. Okuduğumuz kitabında da “Ya tam ortasındasındır aşın merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.” diyerek bir sûfi olduğunu itiraf etmiştir. Çünkü varoluşun özünü aşk olarak yorumluyor. Ve arayışımızın özünün aşk olduğunu söylüyor. Bu arayışta da okura tasavvufla yol gösteriyor Şafak. Kitap bu anlatımla oldukça şiirsel ve bir o kadar mistik ama atlamamak gereken bir yönü de yok değil. Şafak son romanlarında olduğu gibi bu romanın satır arası da politik. İnancın, dindarlığın, dinin tartışıldığı ve kutuplaşmanın bu kadar keskinleştiği bugünün Türkiye’sine göndermeler yer alıyor Aşk’ta. Ve belki de kutuplaşmaların çözüm yolları sunuluyor. Ve çözüm Şafak’a göre yine aşk.


Kimilerince dini bilgilerin sığlığı ve yanlışlığı yönünden eleştiriliyor olsa da bana göre yersiz eleştiriler bunlar. Çünkü amaç bilgi vermek değildir romanlarda, düşündürmektir. Salt bilgi vermeye yönelik romanlar ansiklopedi haline gelir, okuyucuyu sıkar romanın amacına da tekniğine de aykırıdır bu.

“Aşk” ta iki hikaye iç içe ;


1. hikayede Ella ile Zahara’nın aşkı anlatılıyor.
2. Hikayede Mevlana ile Rumi’nin aşkı anlatılıyor.
Kitaptaki kişilerin herbiri incelenmeye değer. Olayın geçtiği Konya da tanınmalı bence.
Mevlana ile Rumi arasındaki aşkı anlatan , Z. Z.Zahara tarafından yazılan “ Aşk Şeriatı” 5 bölümden oluşmuş. Toprak, su, rüzgar, ateş, boşluk. Eski Yunan filozolarının bazıları da evrenin oluşumunda ilk madde olarak toprak, ateş, su ve havayı almışlar. Elif Şafak kitabını bu bölümlere ayırırken ne düşündü bilemem. Bence bölümlerde anlatılanlara bakarsak insan yaşamındaki değişimlerin, sorunların, dostlukların, çelişkiler ve kesişmelerin ele alındığını görürüz. Bunlar da hayatın olmazsa olmazları, tıpkı evreni oluşturan bu dört element gibi. İsterseniz Elif Şafak bu bölümlerde ne demiş özet olarak bakalım. Belki siz farklı yorumlar da getirebilirsiniz.


1. BÖLÜM: TOPRAK
Hayattaki derin, sakin, katı şeyler; Şems’in gönül dostunu araması.


2. BÖLÜM: SU
Hayattaki akışkan, kaygan ve değişken şeyler; Rumi’nin rüya görmesi, Şems’in Konya’ya gitmesi ve Dilenci Hasan, Çöl gülü ve Sarhoş Süleyman ile tanışması


3. BÖLÜM: RÜZGAR
Hayattaki terk, göç, devr eden şeyler;Rumi ile Şems’in karşılaşması, birliktelikleri, Rumi’deki değişiklikler,


4. BÖLÜM: ATEŞ
Hayattaki yakan, yıkan, yoke den şeyler;Şems’in Konya’yı terk etmesi,tekrar dönmesi. Çöl Gülü’nün kerhaneden kaçışı


5. BÖLÜM: BOŞLUK
Hayatta varlıkları ile değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler.Şems’in yokoluşuyla Rumi’nin duyduğu ızdırap.

DİLENCİ HASAN;

Cüzamlı, Allah’ın kendisini duyduğuna inanmıyor.Para kazanması için ya dilenmesi ya da dua etmesi gerekiyor. Dilenmeyi tercih ediyor.
Mevlana’ya duyduğu hınç, yaşamı nedeniyle hayranlığına galip geliyor.

Şems , Baba Zaman’ın verdiği aynayı içindeki güzelliği görmesi için Hasan’ a veriyor.


FAHİŞE ÇÖL GÜLÜ;

Fırıncı bir anne babanın kızı. Annesi 2. doğumunda ölmüş. Üvey anne kardeşine ve kendisine iyi davranmamış.
Una karıştırılan fare zehrinden babası ve üvey annesi ölür. Kardeşi sorumlu bulunup tutuklanır. Kendisi de halasına gitmek için yola çıkar.Yolda eşkıyalar arabanın yolunu keserler ,Çöl Gülünü de tifo olan reislerine iyileşmesi için götürürler. Böylece hayatı değişir. Yaptığı düşüklerle kısırlaşması ve yaptığı gül bahçesi nedeniyle adı “Çöl Gülü” olur.
Şems içinin temizliğini görmesi için ipek mendili ona verir. Çöl Gülü Baybars’ın attığı dayakla ölüm korkusunu yenerek kerhaneden kaçmayı başarır. Mevlana’nın evine sığınır.

SARHOŞ SÜLEYMAN;

Yahudi Mahallesinde bir hıristiyanın meyhanesinde devamlı içiyor. Baybars’tan yediği dayakla oluşan yaralarının düzelmesi için Şems ona Baba Zaman’ın verdiği billur şişedeki merhemi veriyor.

KERRA;

Mevlana’nın ikinci eşi. Mevlana’ya iyi bir eş çocuklarına iyi bir anne olmuş. Hıristiyanmış, Müslüman olmuş. Meryem Ana’yı hep özlüyor.
Şems’in Konya’ya gelişi ile hayatı alt üst oluyor. Ama onun Mevlana’ya olan aşkı eksilmiyor.

ALAADDİN :

Mevlana’nın küçük oğlu . Babasının Şemsle olan yakınlığına çok kızıyor. Şems’i kabullenemiyor. Bunu da her fırsatta söylüyor. Şems’in öldürülmesine de karışıyor.


VELED;

Mevlana’nın büyük oğlu. Babasının yaptıklarını daha sakin düşünüp onu anlayabiliyor. Şems’in ilk gidişinde onu bulup Konya’ya getirdi. Mevlana’nın mesnevisini yazmasını sağlamıştı.

KİMYA;

Mevlana’nın manevi kızı. Kendi anne babası köylü. Küçük yaştan itibaren Allah’tan kabiliyetli.
Evlerine gelen bir bilge kişinin önerisi ile öğrencisi olmak için Mevlana’ya gidiyor. Kız olduğu için reddedilecekken Mevlana’nın ilk karısı ile iletişim kurarak ondan aldığı destekle kabul görüyor. Çok sevilip , değer veriliyor. Şems’in etkisinde kalanlardan biri de Kimya. Hatta ona aşık oluyor ve evleniyorlar. Ama hiçbir zaman karısı olmuyor. Genç yaşta ölüyor.

BAYBARS;

Şeyh Yasin’in yeğeni. Sert mizaçlı. Jandarma. Mevlana’yı da Şems’i de onların etrafında olanları da hiç sevmiyor. Romanın diğer kahramanlarının hayatlarının değişmesinde rol oynamış.








MEVLANA VE ŞEMS

İran'lı şair der ki : Aşka uçma, kanatların yanar...!

MEVLÂNÂ der ki : Aşka uçamadıktan sonra kanat neye yarar?




MEVLANA’NIN HAYATI

1.Adı:

Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolulu demektir. Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.


2. Doğum Yeri ve Yılı:

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir. Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.


3. Nesebi (Soyu) , Yaşamı


Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı, babaannesi, Harezmşâhlar hanedanından Türk prensesi, Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Moğol isyanında Belh’i terk ederek Hacca gitmek için önce Bağdat’a sonra da kabeye gitmiş. Dönüşte Şam’a uğramış. Baba, Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a gitmiş. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleşmiş. Mevlânâ, babasının isteği ile, itibarlı, asil biri olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlenmiş. Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındaymış. Babası tarafından çok iyi yetiştirilen Mevlana , babasının ölümünden sonra yirmi dört yaşında , Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçmiş, oturmuş. Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kalmış. Babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin Konya'ya gelince Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girmiş. Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koymuş ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etmiş.
Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e giderek eğitimini tamamlamış. Şam'da Şemseddin-i Tebrîzî ile çok kısa görüşmüş. Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkarmış.

Yâni üç defa kırkar gün (yüz yirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıtmış. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yı kucaklayıp öpmüş takdir ve tebrikle onu irşadla (Allah yolunu göstermekle) görevlendirmiş.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçmiş. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yapmış. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dört yüz öğrencisi ve on binden çok müridi varmış. Gevher Hatundan Alaaddin ve Veled adlarında iki oğlu olan Mevlana karısı öldükten sonra hırıstiyan asıllı Kerra Hanım ile evlenmiş. Kerra Hanım, iyi bir eş ve çocuklarına iyi bir anne olmuş.



Şems'i Tebrîzî Hazretleri:

Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etmiş ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaşmış. Şems, çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyetmiş. lif Şafak’ın “AŞK” kitabında da bahsettiği gibi çocukken Allah katına çıkan, yeryüzünün yedi kat üstünü ve yerkabuğunun yedi kat derinliğini gezen Mevlana yaşadıklarını anlattığında insanlar hatta anne ve babası tarafından bile hoş karşılanmamış. Evden uzaklaşmış. Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıkmış. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaşmış; zamanının ârifleriyle görüşmüş. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişler.

Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamadığı için hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı ararmış. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edilmiş. Yine Elif Şafak “AŞK” kitabında Şems’e aradığı kişiyi Bağdatta bulacağı haberinin geldiğini, bu nedenle Bağdat’ta Baba Zaman’ın zaviyesine yerleşerek kendini kabul ettirdiğini ve burada Baba Zaman’a Seyyid Burhâneddin’den gelen mektupla aradığı kişinin Konya’da Mevlana Celaleddin Rumi olduğunu öğrenmiş. Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya gelmiş.


1. Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ'nın Buluşmaları:

Mevlânâ ile Şemsin buluşmalarında Şems altmış, Mevlânâ, otuz sekiz yaşında imiş.
Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk'a vermişler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyulmuşlar.. Elif Şafak’a göre ilk buluşmalarında 40 gün bir odadan hiç çıkmadan GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLERİNİN 40 KURAL’ından her gün birini incelemişler.

Sultan Veled der ki:


"Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."


2. Kim, Kimi Aradı?

Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems'i?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz:


Şems, Mevlânâ'yı; Mevlânâ da Şems'i aramıştır. Şems Mevlânâ'ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır.


Mevlânâ der ki:


"Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır. Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."

3- Hazret-i Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları:

Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır. "Hamdım, piştim, yandım." Mevlânâ'nın pişmesi, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.

4. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında :

Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamâmiyle kemâle ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı. Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının ölçüsüdür; çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu. Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyliyelim :
Şems, Mevlânâ'yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

5. Şems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı:

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmiş. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyormuş. Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı anlamayanların, ileri geri konuşması. Şems’i incitmiş ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitmiş.

Şems'in ayrılığına çok üzülen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e göndermiş. Mektubu alan Şems, Mevlânâ'nın dâvetine icabet ederek 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya dönmüş.

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevinmiş. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtulmuş. Ama kısa ir süre sonra dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başlamış.

Bu sefer Şems, Konya'dan ansızın gidip kaybolmuş. Onu kimse bulamamış.

Mevlânâ, Şems'i çok aramış. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söylemiş. Onu aramak için iki kere Şam'a gitmiş. Yine Şems'i bulamamış Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu.


Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde görmüş ve demiş ki:


"Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz.
Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben"



Mesnevi'nin Yazılışı:

Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki:


"Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.

Hazret-i Mevlânâ'nın Ölümü :

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbeş sene güzel bir hayat sürdü. Mevlânâ, ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman halk, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı. İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs derler. Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı. Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen Türbe yapıldı.


Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua:

Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sırâceddin-i Tatarî'yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir: "Yâ Rabbî.' Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et."

Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti:

"Ben Size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı,
az yemenizi,
az uyumanızı,
az söylemenizi,
günahlardan çekinmenizi,
oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
dâima şehvetten kaçınmanızı,
halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı
avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,
kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.''


Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.


Mevlânâ, oğluna der ki:


"Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma! Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma! Merhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma, Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen fena söyleyici, fena öğretici,
fena düşünceli olma! Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir. Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir. Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar. Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir. Mevlevilikte semazenlerin kıyafetlerinin ve yaptıkları hareketlerin her birinin anlamı vardır.




Sema Kıyafetlerinin Anlamları;
span >
Semâzenler, semâ esnasında başlarına keçeden sikke, üzerlerine tennure denilen uzun etekli kolsuz elbise, destegül adlı önü açık bir ceket giyerler. Bellerini elifî nemed isimli bir kuşakla sararlar Siyah hırka kabiri, toprağı, Sikke (şapka) ise tevhidi ve mezar taşını,
Tennure ( Üzerindeki beyaz elbise ) saflığı ve kefeni, Elifi nemed ( beldeki kuşak) birliği ifade eder.

Semazen'in hareketlerinin anlamları ;

Niyaz vaziyetinde ayakta durması Allah'ın birliğini, tevhid'i temsil eder.

Sema ederken sağ eli yukarıya sol eli aşağıya bakacak şekildedir. "Allah'tan aldıklarını kendisine mal etmeden halka ulaştırmaktır; bir yokuz; görünüşte var olan; vasıtalık eden bir suretten başka şey değiliz" Aynı mealde "Göğe ağarız, yere yağarız; aleme rahmetsiz; sıfatlardan zata varırız; zattan sıfatlar alemine, zuhur alemine geliriz; alemlere rahmet olan Hz. Muhammed'de ((S.A.V).) yok olmuşuz biz demektir.

Sema vaziyeti sanki ters bir "la" şeklindedir insan gövdesiyle beraber "illa" ya tekabül eder. "la" ve "illa", müslümanlığın esas simgesi olan "la ilahe illallah"(Allah'tan başka ilah yoktur) sözünü temsil etmekle beraber mutlak varlığı ispat, ondan başka bütün mevhum varlıkları reddetme esasını içine alır.


Hırkalarından soyunup şeyh efendinin izniyle meydana çıkan semâzenler, kalp istikametindeki sol ayakları sabit, sağ ayaklarıyla çark atarak dönmeye başlarlar. Sağ el yukarıya, sol el aşağıya bakacak şekilde kol açılır. Semâ ayini, aralarda bir miktar durarak dört 'selâm' halinde icra olunur. Dört selam şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerini ifade eder. Semâ sırasında her dönüşte içten bir kez 'Allah' denilir. "Doğu ve Batı Allah'ındır. Yüzünüzü nereye çevirseniz Allah'ın yüzü oradadır.


MEVLANA’DAN TÜM İNSANLIĞA NASİHAT


Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.
MEVLANA

BİR GECECİK

Bir gececik uyuma,ne olur.
Ayrılık kapısını çalma bir gececik.
Bir gececik dostların gönlü olsun,
Ne olur sabahı et bir gececik.

Bir gececik gözlerimiz seninle aydın olsun,
Kör olsun şeytan bir gececik.
Dünyayı güzel kokular sarsın bütün.
Karanlıklardan ışıklar aksın ovalara,
Sofrandakiler dirilsin bir gececik.

Bir gececik uyuma,ne olur,
Ayrılık kapısını çalma bir gececik.
Bir gececik ata bin,meydana gel.
Gönüller bir gececik rahat olsun,
Göğüsler meydana dönsün bir gececik…

Yeniler giyinelim biz kulların,
Musa gibi sen bir sopa al eline.
Sopa bir anda elinde yılan olsun.
Süleyman gibi sen karıncaların yanına var
Karıncalar bir anda Süleyman olsun…
Ne olur, bir gececik kapısını çalma ayrılığın
MEVLANA

DEMEDİM Mİ ?

Oraya gitme demedim mi sana?
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

Bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma
Demedim mi sana yaraşır otağ kuran benim asıl.
Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana.
Sen bir balıksın demedim mi,
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
Senin kolun kanadın benim, demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
Demedim mi tövbeni bozarlar senin.

Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?
Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana.
Sen bir balıksın demedim mi,
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
Denin kolun kanadın benim, demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
Demedim mi tövbeni bozarlar senin.
Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?

Mevlana

MEVLANA’NIN SÖZLERİ

"Ya oldugun gibi görün
Ya göründügün gibi ol"
Hz Mevlana

"Biz güzeliz sen de güzelles, bizim huyumuzla
huylan, baskalarinin huyunu birak
Cevher madeni olmak istiyorsan, gönlünü aç,
gögsünü deniz haline getir "
Hz Mevlana

"Gönül güzelligi geçmez güzelliktir
O güzelligin devleti Ab-i Hayatin sakisidir "
Hz Mevlana

Come, come what ever you are, it doesn't matter
Whether you are an infidel, an idolater or a fire-worshiper,
Come, our convent is not a place of despair
Come, even if you violated your swear
A hundred times, come again "
Hz Mevlana

Gel, gel, ne olursan ol yine gel
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel "
Hz Mevlana

"Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründüğün gibi ol "
Hz Mevlana

"Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok "
Hz Mevlana


"Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım "
Hz Mevlana

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"
Hz Mevlana

• Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder
Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir
Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
Hz Mevlana

• Dil, tencerenin kapağına benzer
Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın .
Hz Mevlana



• Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır

Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş

Aşk altın değildir, saklanmaz Aşık’ın bütün sırları meydandadır

Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir

Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki

• Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?

• İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.

• Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır

• Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır

• Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir,helvadır

• Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?

• Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır

• Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir

• Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?

• Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar .

• Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir .

-O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.

• Genişlik, sabırdan doğar.

• Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü .

-Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur Kıskançlık ateşten meydana gelir.

-Dünya tuzaktır Yemi de istek İstek tuzaklarından kaçının.

-Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.

• Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.

-Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.

• Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

• Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah'ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.

• Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah'tır Tamahkarın kıblesi ise altın torbası


• İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır .

• Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz Suyu başına döksen, başı kırılmaz Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.

• Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış,oysa önünde yüzlerce dağ var.

• Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır

• Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak,başka yere koymak.

• Hiçbir kafire hor gözle bakmayın Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.

• Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde

• Yol kesenler olmadıkça ,lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça,sabırlılar ,gerçek erler,yoksulları doyuranlar nasıl belirir,anlaşılır?


- Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır .

• Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki Ağzını,şarabı verene aç
• Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür

• Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır

• Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?

• Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de

• İki parmağının ucunu gözüne koy Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte

• İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir Göz ise ancak dostu görene denir

• A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın, tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme

• Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana

• Dün geçti gitti Dün gibi, dünün sözü de geçti Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek

• Saman çöpü gibi her yelden titrersin Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin

• İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana

• Doğruluk, Musa'nın asası gibidir Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar

• Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek Allah'ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir

• Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır

• Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur

ATATÜRK VE KONYA





“- Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz. Mevlâna, düşünceleriyle benliğimi sarar. O, çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi...”

“- Mevlâna, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör..."


"- Konya, çeşitli Türk devletleri yaşamış, öz Türk vatanıdır. Konya asırlardan beri tüten bir nurun ocağıdır. Türk kültürünün esaslı kaynaklarından biridir."



Mustafa Kemal ATATÜRK




Konya, 38.257 kilometrekareyle Türkiye 'nin yüzölçümü bakımından en büyük ilidir. Konya'nın bu yüzölçümüne göller dahil değildir. Şehir eski bir göl yatağında kurulmuştur. Konya ili; Anadolu Yarımadası'nın ortasında bulunan İç Anadolu Bölgesi'nin güneyinde, şehrin kendi adıyla anılan Konya bölümünde yer almaktadır.


AŞKIN VE İNANCIN KENTİ KONYA
Konya, insana aşkın ve inancın kutsallığını fısıldayan bir Anadolu kentidir.
Eski çağlardan kalma bir yerleşim olan Alaeddin Tepesi etrafında gelişen Konya, insanoğlunun ilk toplu yerleşimlerine ev sahipliği yapan Çatalhöyük’ün yanı sıra; Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerini yansıtan türbeleri, medreseleri, çeşmeleri, camileri ve en önemlisi Mevlânâ Müzesi sayesinde her yıl yüz binlerce turisti kendine çekiyor. Mevlânâ’nın “Gel, ne olursan ol yine gel...” sözleriyle özetlenen öğretisinden etkilenerek yaşamının kalan bölümünü Konya’da geçirmeye karar veren çok sayıda yabancı yaşıyor kentte. Özü, insan ve Tanrı sevgisine dayanan Mevlevilik öğretisinin merkezi kabul edilen Konya için 17 Aralık tarihi çok önemli. Zira, Hakk’ına 17 Aralık 1273’te Konya’da kavuşan ve ölüm gününü ‘Şeb-i Arus’, yani düğün gecesi olarak adlandıran Mevlânâ, her yıl bir hafta süresince çeşitli etkinliklerle anılıyor. Sema gösterileri, söyleşiler, paneller ve tasavvuf müziği dinletilerinin gerçekleştirildiği anma törenleri, bu yıl ilk defa 1-17 Aralık tarihleri arasında yapılıyor.

KONYA, M.Ö. 7000'li yıllardan itibaren, insanlık tarihi açıdan önemli medeniyetlere sahne olmuştur. Oldukça zengin bir kültürün izlerini bağrında taşır. Mevlana gibi yetiştirdiği islam büyükleri ile gönülleri fetheden, tarihi ipek yolunun ticaret ve konaklama merkezi olarak adeta bir müze şehir kimliğine sahip olan istisna bir şehirdir. Türk târihinin en eski ve kıymetli eserlerini sînesinde barındıran Konya, ayrıca bir gönül diyârıdır.


Konya’nın ismi eski çağlardan günümüze kadar çok fazla değişime uğramıştır. Eski ağda ; İkonion, Roma döneminde ; Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium Bizans döneminde; Tokonion, Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia isimlerini vermişlerdir. Araplar tarafından Kuniya şeklinde söylenmiş Osmanlılar bu ismi değiştirmemiştir.
Konya’nın ilk yerleşimi Neolitik Çağa (MÖ.8000-5500) kadar inmektedir. Bunu Kalkolitik Çağ (MÖ.5500-3500), İlk Tunç Çağı (MÖ.3500-2000) yerleşimleri izlemiştir.

HAYALİ DOĞU

Konya’nın tarihi mirasını tanımak için ilk durağımız, Karatay Medresesi. Karatay Çini Eserleri Müzesi adıyla da anılan Alaeddin Tepesi’ndeki 1251 tarihli medrese; kesme taş ve sırlı mermer tuğlanın uyumunu yansıtan mimarisi, çinili kubbesi ve zengin bezemeleriyle ortaçağ Türk sanatının başyapıtlarından biri. Karatay Medresesi’nden Mevlânâ Dergâhı’na uzanan yol, Hükümet Konağı’nın önünden geçip Konya’nın eski çarşısının bulunduğu caddeye çıkıyor. “En yeşil kubbe” denilen firuze çinilerle kaplı Kubbe-i Hadra’nın on altı dilimli muhteşem kubbesinin önünde fotoğraf çektirmek, turistler için bir ritüel. Ortaçağda Selçuklu sarayının gül bahçesi olan müzenin avlusunda gezinirken, mis kokulu güller, konuklarına Mevlânâ’nın sevgi dolu dünyasını hissettiriyor. İçerisinde konuşmanın hoş karşılanmadığı Mevlânâ Dergâhı, kendine özgü huzur dolu atmosferiyle bugüne dek görebileceğiniz en etkileyici müze belki de. Türbede, derviş mezarlarının yanı sıra; tarihi Kurânlar, el yazmaları, levhalar, sema ayinlerinde kullanılan otantik enstrümanlar, derviş kostümleri ile Mevlânâ’nın kişisel eşyaları sergileniyor. Mevlânâ semti olarak anılan müzenin arkasındaki tarihi mahalle; bir yanda türbeleri, minareleri, çeşmeleri; öte yanda taş konakları, antikacıları, sarrafları, aktarları, halıcıları, otantik lokanta ve mehvehaneleriyle insanı rüyalar alemine sürükleyen hayali bir Doğu imajı çağrıştırıyor. Semtin restore edilmiş taş konaklarının büyük bölümü; hat, çini, ebru ve tezhip kurslarına ayrılmış. Asırlarca İslam süsleme sanatlarının merkezi olan Konya’da, bu kursların yaygın olması hiç şaşırtıcı değil.

BOZKIRIN MODERN YÜZÜ

Şehir merkezindeki en büyük alışveriş ve eğlence merkezi Afra, modern Konya’nın sembolü. Şehir merkezinde tramvaydan sonra en çok kullanılan ulaşım aracı, bisiklet ve motosiklet. Kentin ortasında bir eski zaman mücevheri gibi parıldayan İnce Minareli Medrese ile ünlü Zafer Caddesi, kentin genç ve Batılı yüzü. Cumbası, geniş bir avluya açılan odaları, kafesli pencereleri ve antika mobilyalarıyla tarihi bir konakta hizmet veren Osmanlı Çarşısı Nargile Kahvesi, caddenin turistik adreslerinden. Caddenin paralelindeki Form Bulvarı, şık ve markalı ürünler satan mağazaların, kafelerin ve en çok da pastanelerin yoğunlukta olduğu bir yer. Kentin ortasında yemyeşil bir adayı anımsatan fuar parkı; göleti, sergi salonları, kültür merkezi, lunaparkı, kafeleri ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dev bir gezi alanı. Fuarın çıkış kapısı, Alaeddin Tepesi’ne açılıyor. Zirvesine taş basamaklarla tırmanılan tepe, dümdüz bir ovada kurulan kentin en yüksek noktası. Tepenin kuzeyindeki Alaeddin Camii, Anadolu Selçuklu mimarisinin en eski mabetlerinden.

Kentin hemen her yanında karşınıza çıkacak çift başlı kartal figürü, Konya’nın ortaçağda başkentliğini yaptığı Selçuklu Devleti’nin askeri arması aslında. Kentteki en zarif Selçuklu yapılarından biri de Sırçalı Caddesi’ne adını veren medrese. 12. yüzyılda Doğu’nun bilim ve sanat merkezi özelliğini kazanan Konya, sadece camiler ve medreseler kenti değil elbette. Şehir merkezindeki Aziz Pavlus Kilisesi, ihtişamlı gotik stiliyle bölgedeki Hıristiyanlar kadar Müslümanların da merakını cezbediyor.


MEVLÂNÂ SOFRASI

Selimiye Camii’nden beş dakikalık yürüyüşle ulaşılabilen Akçeşme Mahallesi’ndeki geleneksel Konya evleri, bir labirenti andıran dar ve kıvrımlı yollar boyunca, kalın avlu duvarlarının ardına gizlenmiş bir sırra benziyor. Sokaklar boyunca kesintisiz uzanan avlu duvarları ise bu sırrı gizleyen bir sur görünümünde. Tek kanatlı ahşap kapılarla dışa açılan evlerin, taş kemerli kalın kerpiç duvarları toprakla sıvanmış. Evlerdeki en dikkat çekici ayrıntı, pencerelerdeki oymalı demir kafesler. Tarihi, kültürel ve doğal güzelliklerinin yanı sıra, Konya’yı başlı başına bir gurme seyahatine dönüştürmek de mümkün: Bamya çorbası, kuzu tandır, Mevlânâ böreği, tirit, etli ekmek, fırın kebabı, arapaşı çorbası, etli yaprak sarma ve hoşmerim gibi geleneksel Konya yemeklerini, sufî müziği eşliğinde deneyebileceğiniz mekânları bulmak hiç zor değil şehir merkezinde.

Larende Caddesi üzerindeki Arkeoloji ve Etnografya Müzeleri, kentin kronolojik tarihini tanımak isteyenlere göre. Konya turunu çevre gezileriyle zenginleştirmek için bölgede birçok seçenek var. İnanın bir sürü sırla ayrılacaksınız Konya’dan. Türk edebiyatının ünlü ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Tıpkı bozkır gibi kendine özgü esrarlı bir güzelliği vardır, Konya’nın...”

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails