Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2011 Cuma

Nazım Hikmet

Ölümün Âdil Olması İçin Hayatın Âdil Olması Lâzım!

Yonca ile el ele tutuşup gitmiştim Nazım Hikmet’in mezarına! Gözyaşlarımızı tutamamıştık Moskova'nın orta yerinde. Biz "haç görevindeymişçesine" önce huzur dolup, ardından ağırlığıyla yorgun düşmüştük dönerken.




Hiç unutmak istemeyeceğim bir gündü o gün. Metroya binip bir türlü harflerine vakıf olamadığımız kelimeleri yapbozun parçalarıymışçasına yerleştirip Sportivnaya durağında inmiştik. Acıkmıştık yine! Novodeviçye Manastırı'nın oklarını takip edip, büyükçe bir parkı elimizde pastaneden aldığımız yağlı, kötü pastaları yiyerek geçmiştik. Novodeviçye Mezarlığı'na girerken manastırın çanları da eşlik ediyordu bize. Öyle kolay olmadı mezarı bulmak. Gogol’un, Çehov’un ve nicesinin mezarlarına hayranlıkla bakakaldık öncesinde. Heykeller, kabartmalar, yazılarla bezenmişti her biri. Muhteşem bir bahçeydi, toprağın o kokusunu saymazsak eğer!






Rusya’nın tüm önemli kişilerini geçip sola dönmüştük bir başka bölümde orada bekliyordu Nazım Hikmet’in kabri. Bir hisle buluvermiştik, biraz şaşırmıştık dolayısıyla!



"Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni" demişti Nazım Hikmet "Vasiyet" şiirinde. O uzak köşede sevenleri bu dileği yerine getirmeyi denemiş. Anadolu’nun her bir yanından eklenmiş toprağı, bakır bir kabın içinde bekliyor mezarı. Kabın kenarında el oyası işlemeli mendiller…






“Irgat Osman ya da şehit Ayşe yatmıyordu” ama Ilya Ehrenburg oradaydı şükür ki! “Traktörlerle türküler geçmiyordu altbaşından mezarlığın.” Yerine manastırın çan sesleri eşlik ediyordu. Bir rakı şişesi duruyordu çoktan bitmiş, yarısı toprağın içine gömülmüş. Belli ki, gitmiş kabrin başında içmişti sevenleri.

"Rakı!!!
Bu meret öyle bir merettir ki,
acıyla içilir, tatlıyla içilir,
neşeyle içilir, ağlayarak içilir,
kavunla içilir, peynirle içilir,

İkisi beraber çok güzel içilir,
yemekle içilir, suyla içilir, susuz içilir,
sodayla içilir, şalgamla içilir...

Ama,

bir tek salakla içilmez... "



Dedim ya! öyle kalakaldık Yonca ile uzun süre. Farkında olmaksızın çoğaldık galiba…

"Hasretini, yokluğunu, sensizliği
Bir ateş yanığı gibi öyle acıyla duydum ki yüreğimin etinde,
gitgide çoğalarak
gitgide derinden işleyerek
öyle dayanılmaz oldu ki bu
seni boğabilirdim senden kurtulmak için
çünkü seni o kadar seviyorum. "


Ben 39. İstanbul Müzik Festivali açılışını kendimce Fazıl Say’ın muhteşem Nazım Hikmet Oratoryosu ile başlatmayı uygun görüyorum, buyurun sizi de beklerim.

En İçten Duygularıma,

Gülda








(*) VASİYET




Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan Beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu
tarlalar ortamalı, kanallarda su
ne kuraklık, ne candarma korkusu
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden
duymuştum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....
1953, 27 Nisan




24 Haziran 2010 Perşembe

2010 ORHAN KEMAL ROMAN ÖDÜL TÖRENİ



02 Haziran 2010 Çarşamba günü sabah şık bir biçimde giyinmiş olarak Gülda ile buluştum ve 2010 yılı 39.Orhan Kemal Roman Armağan Törenini izlemek için Orhan Kemal Kütüphanesi’ne doğru yola çıktık. Çok zorlanmadan bulduk ve tören başlamadan az önce Konferans Salonu’nda yerlerimizi aldık. Neden bu törenin ufacık bir konferans salonunda olduğunu, neden törende 50 kişi bile olmadığı konusunda söylendim durdum.



Mekan seçiminin nedeni adının Orhan Kemal Kütüphanesi olması idi herhalde diye karar verdim. Böyle önemli bir yazar olsun, bu yazarın aile üyeleri hala hayatta olsun, bir kültür merkezi kurmuş olsunlar ve bu tören ve bu kültür merkezi işi bu kadar kötü yönetilsin, olacak iş değil. Sabah Orhan Kemal Kütüphanesi’nin nerede olduğunu öğrenmek için Kültür Merkezi’ni aradığımızda karşımıza çıkan kişi adres bile veremedi!

Gülda’nın daha önce yazdığı gibi bu seneki 2010 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü Şeytan Minareleri adlı romanı ile Hidayet Karakuş aldı. Tören saat 10.30 sularında Mehmet Önder’in töreni başlatması ve Ayten Şan’ın hoş geldiniz konuşması ile devam etti. Ardından Işık Öğütçü davet edildi ve kısa bir giriş konuşması yaptı. Tören Kültür Bakanı ve diğer siyasi kimliklerin göndermiş olduğu telgrafların okunması ile devam etti ve Orhan Kemal’in Nazım Hikmet’e yazdığı bir şiir okundu.



Turhan Günay, Orhan Kemal ile yakın bir dostlukları olmadığını, kendisi ile sadece 1969 yılında bir gün boyunca beraber olduğunu anlattı. Söz konusu olan gün Tarabya’dan Karadeniz’e balığa çıktıklarını ve tüm gün balıkçıları izlediklerini, ardından Sarıyer’de bir lokantaya tuttukları balıklarla gidip rakı-balık keyfi yaptıklarını anlatan Günay Orhan Kemal’in hala orada küçük insanları, balıkçıları yazdığını söyledi. “Türkiye’de romanın gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği Orhan Kemal’in eserlerinin incelenmeden ve temel alınmadan Türkiye’de sosyoloji ve ekonomi kitaplarının yazılamayacağını “ ifade ederek sözlerine son verdi.

Günay’ın ardından sözü alan Sadık Aslankara öncelikle tören esnasında yapacağı konuşmanın yadırganabileceğini ve yersiz bulunabileceğini ancak bu kabahatini de kabul edeceğini söyleyerek başladı konuşmasına. Aslankara, Zeynep Arıkan’ın “Bereketli Topraklar Üzerinde Kürtler” adlı yazını okuyarak alıntılar yaptı. Yaptığım kısa bir araştırma ile bu yazının ilk sayısını Mart’ta çıkarmış olan 2 aylık edebiyat dergisi olan SICAK NAL adlı dergide yayımlandığını öğrendim, merak edenlere duyurulur.



Söz konusu bu yazıda aktarıldığı itibari ile Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanında Kürtler’in ötekileştirildiği, karakterlerinden öte fiziksel özelliklerinin vurgulanarak romanda var oldukları ve bireyselleştirilmekten uzaklaştırıldıkları, farklılıkları vurgulanarak özellikle şiddete yönelik yüzlerinin gösterildiği, acımasız ve adeta birer ölüm makinesi oldukları, öfkelerinin yansımasının çok daha keskin nitelikte olduğunun vurgulandığının yazıldığı belirtildi. Zeynep Arıkan ‘ın yazısında Orhan Kemal’in bile yeni bir kimlik yaratma çabasında olduğu hususunun ortaya çıktığının ifade edildiği eklendi.

Aslankara, bu nitelikte bir yaznın kabul edilemeyeceğini anti- emperyalist bir görüşe sahip olan Orhan Kemal için bu hususun doğru olmadığı, herkesi ve her şeyi yazdığını ve yazmadığı kimse kalmadığını belirtti. Ardından Orhan Kemal’in 1941 yılında yazdığı 2000’e Doğru adlı şiir okundu. Söz konusu şiirde Van Üniversitesi’nden bahsedilmesinin dikkat çekici olduğunu ifade etmeliyim. Bu şiiri ne yazık ki bulamadığım için buraya yazamıyorum.

Şiirin ardından söz sırası Osman Şahin’e geldi. Şahin konuşmasında daha çok Hidayet Karakuş’un eserini temel alarak konuştu. Romanda yer alan ve hikayeyi anlatan Bey Ana’nın varlığının yeniden bu romanda ortaya çıkarılmasının hoşluğundan bahsetti ve eskiden köylerde masal/hikaye anlatıcılarının olduğundan, özellikle Toroslar’da geçirdiği çocukluk yıllarında Dede Korkut Masallar’nın bu şekilde anlatılıp yayıldığından bahsetti. Şahin, romanında bu geleneği esas alarak romanını kaleme alan Karakuş’un tüm oyları alarak bu ödüle layık görüldüğünü ifade etti.



Şahin’in ardından Erol Ş. Erdinç “ Durumun kötü olduğundan ancak mutlaka aydınlanacağından “ bahsederek, Orhan Kemal’in Murtaza adlı eserinin Cervantes’in Don Kişot adlı romanı kadar önemli bir eser olduğunu ekleyerek sözlerini bitirdi.



Az, öz ve eleştirel bir konuşma yapan Enver Aysever özetle “ Oyunlu hale gelen edebiyat dünyasında post modernizm adı altında nelerin söylendiğinin, ifade edildiğinin pek anlaşılamadığından “ bahsetti ve “ Orhan Kemal’in bilge ve çelebi tarafının önemli olduğunu, Orhan Kemal’in Türkiye olduğunu ifade etti. Ayrıca televizyonun ve bu eksende dizilerin edebiyata yönelmesini – her ne kadar çarpıtılıp, uzaklaşsa da- çok olumlu bulmakla birlikte keşke böyle bir toplantı da yapımcıların, oyuncuların ve seyircilerin de bulunmasını da arzu ettiğini sözlerine ekledi.



Daha sonra Hidayet Karakuş’a ödülü takdim edildi . Romanın isminin nereden geldiği sorulan Karakuş, dünyadaki seslerin kaybolmadığına ve deniz minarelerinin bu sesleri sakladığına inandığını ifade etti. Sivas Olayları’nı anlattığı bu eserini olayın üzerinden epey zaman geçtikten sonra yazmasını ise Karakuş, olayın olmasının hemen ertesinde kalem alsaydı öfkesine ve kızgınlığına yenik düşme ihtimali olduğundan ve olayı sindirdikten sonra aktarmanın bu tehlikeyi ortadan kaldırdığı biçiminde açıkladı.



Orhan Kemal’den Nazım Hikmet’e…

Sen Prometenin çığlıklarını kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni
26 Eylül 1943 seni yapayalnız bırakıp hapishanede bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken koşacağım memlekete
Tren bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek
Gözü yaşlı bir genç kadına beş senenin ardından kocasını getirecek
O dem ki boş verip istasyon halkına Yanaklarından öperken sevgilimi Sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın içimden bana
O dem ki yürekten her şey atılacak
Ekmek, kin hasret, fakat Nazım Hikmet
Sen şu kadar kilometre uzakta kalmama rağmen
Aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
Batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını
Günler geçecek ekmek derdi çökecek omuzlarıma
Fabrika, makineler tezgâhım
Sana şeker kamışı, portakal yollayacağım
Karım yün çorap örecek, her hafta mektup yazacağız
Askere almazlarsa eğer
Unutabilir miyim seni
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfürünü
Radyonun yanındaki duvara kurşun kalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin
Unutabilir miyim seni hiç?
Hala beton malta boylarında duyuyorum
Takunyaların sesini!
Unutabilir miyim seni?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim


Törendeki Konuşkan İki Hanım

İsimlerini bilseydim, burada yazmaktan çekinmeyecektim çünkü çok sinirlendim. Aslında sonradan bu hanımların Orhan Kemal Kültür Merkezi ile ve Orhan Kemal’in oğulları ile bir akrabalık/dostluk ilişkisi içinde olduklarını da öğrenince sinirim iki katına çıktı. Bu iki hanım yanımda oturup tüm ödül töreni boyunca konuştular ve dedikodu yaptılar. Zaman zaman konuşmacıların konuşmalarını yakalayamadım; eğer yazımda herhangi bir yanlışlık var ise bu iki hanıma borçluyum. Başka konuşanları susturacakları yerde kendilerinin konuşmasını anlayabilmiş değilim. Dayandım, dayandım ve biraz ters ve yüksek sesle “Yeter artık susar mısınız lütfen?! Başından beri bir şey dinleyemedim“ dedim. Cevap ne oldu? Bıyık altından gülmek! Günlerdir zaten konserlerde ve benzeri yerlerde kıkırdayan, konuşan, fıkırdayan, fokurdayanlara karşı yüksele gelen öfkem bu iki hanım sayesinde iyice arttı. Daha başka bir tepki göstermemin nedeni o gün bana bir nur inmiş olmasındandı sanırım.



Orhan Kemal Ödül Töreni’nin layık olduğu bir biçimde yapılması dileği ile….

19 Ocak 2010 Salı

NAZIM HİKMET’TEN AVATAR’A, LATİN CAZDAN KLASİĞE

Geçtiğimiz hafta sonunu sanatın dalları arasında keyifli yolculuklarla geçirdik.

Hani bazen programlar kendiliğinden önünüze gelir, sizin çok çaba sarf etmenize gerek kalmaz. İşte benim hafta sonum da aynen bu yöntemle dolu dolu geçti.

Beşiktaş Belediyesi’nin ücretsiz sanat etkinlikleri olur her ay. Ben daha önce birkaç tiyatro etkinliğine gidebilmiştim. Bir de hemen hemen her ay Ustalara Saygı gecesi düzenlenir. Melih Kibar’dan, Çiğdem Talu’ya, Ülkü Erakalın’dan Haldun Taner’e kadar sanat için yaşamış ustalarımızın eserleriyle bizleri buluşturur.

Cuma akşamı ise 108. doğum yıldönümü sebebiyle Nazım Hikmet anıldı.



Dönemin sanatçılarının, sanat olaylarının kahvehanelerde konuşulması, tartışılması canlandırılarak samimi bir ortamda Nazım Hikmet’in şiirleri resim sanatçısı Serdar Samancıoğlu tarafından seslendirildi.

Geceyi tiyatro sanatçıları İsmail Can Törtop ve Gılman Kahyaoğlu Peremeci sundu.
Memleket meselelerinden, insanlık hallerine, hapisteyken Piraye’ye duyduğu özleme kadar pek çok farklı konu eserlerinde mısraları oluşturmuş ve şiirde serbest nazımı uygulayan ilk Türk şairi olmuştur.

En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...


Şiirlerinden birini oğlu Memet'in bir gemiye binmesi ile sonlandırmış. Ve o şiirleri yazdığı günlerde gerçekten de Piraye oğlunu bir gemiye bindirip yolculuğa uğurluyormuş. Bu da Nazım ile Piraye arasındaki duygusal bağın ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Eserleri pek çok ödül kazanmış, ünü Türkiye sınırlarını aşmış 1902 Selanik doğumlu Nazım Hikmet, 1963 yılında Moskova’da bir kalp krizi sonrasında hayata veda ettiğinde Pablo Neruda’dan Jean Paul Sartre’a, Abidin Dino’dan Louis Aragon’a kadar sanat camiasından pek çok ünlü kendisi için güzel sözler söylemişlerdir.

Hani derler ya insan elindekinin değerini kaybedince anlar. İşte bizler için de sahip olduğumuz bu kadar değerli bir sanatçıyı sadece uzaktan takip etmek gerçekten büyük kayıp.

Nazım Hikmet 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkartılmış. Ve ancak 2009 yılının Ocak ayında çıkan Bakanlar Kurulu’nun kararınca yeniden Türk Vatandaşlığına kabul edilmiş. Sizce bu ne kadar adil? Bana, hayat sigortamız sayesinde biz öldükten sonra varislerimize kalacak, muhtemelen onların ne yapacaklarını bilemeyecekleri, belki bilenler de vardır, böyle bir durumda ben ne yapardım hiç düşünmedim. Çünkü sevdiklerinden ölümle ayrılmak zorunda kalan bir kişinin vefatından sonra ailesine kalan paranın, aslında ne kadar anlamını yitirmiş olacağı duygusuyla eş değer geliyor bana.

Nazım Hikmet’in şiirlerindeki konuşma dili, Piraye’ye sevdasını anlatışındaki içtenlik Serdar Samancıoğlu’nun yorumlarında birebir hissediliyordu.



Serdar Samancıoğlu Tarsus’ta doğmuş. Doğa ve insan konulu yöresel resimler yapan ressam, bir yılı aşkın bir süre Paris’te yaşamış. İstanbul’a dönüşünde şehrin kültürel miraslarını tuvallerine aktaran Samancıoğlu 1985 yılı itibariyle birçok kere Güzel Sanatlar Birliği’nde yönetim kurulunda yer almış.



Türkiye Komunist Partisi üyesi olan Nazım Hikmet’in şiirleri 1938 yılında cezaevine girmesiyle yasaklanmış ve ancak ölümünden 2 yıl sonra tekrar ortaya çıkmıştır.



Ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmış, Türkiye’de yaşadığı yılların çoğunu cezaevinde geçirmiştir. 1938 yılında girdiği cezaevinden af ile çıkan Nazım Hikmet öldürüleceği endişesi ile 1950 yılında Rusya’ya gitmiş, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra Polonya vatandaşlığına geçerek büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa’nın (Konstantin Borzecki) soyadı olan Borzecki soyadını almıştır. Novo-Deviçye Mezarlığında gömülü olan Nazım Hikmet’in naşının Türkiye getirilme konusunun yeğenleri tarafından olumlu karşılanmadığı söylenmektedir.

Şiir dinletisi, müzisyen Cenk Erdoğan, Nedret Ural, Mehmet Yaşar Yılmaz’ın enstrümanlarının eşliğinde Serdar Samancıoğlu’nun yorumuyla ve Gizem Ural’ın kadife sesiyle yorumladığı eserlerle zengin bir içeriğe kavuşmuştu.

Cumartesi sabahı sonunda Avatar’a gidebildim. Emre’yi götürüp götürmemek konusunda üzerinde epey düşündükten ve filmi gören arkadaşlarımın yorumlarını dinledikten sonra götürmeye karar verdim.



İtiraf ediyorum ilk 3D tecrübemdi. Na’vi ırkıyla Pandora’nın zümrüt ormanlarında sırtımda ok ve yayımla koştum, ulu ağaç evin dallarında uçarcasına dolaştım.

Eywa Ağacı’nın parlak dallarının arasında geçmişin seslerini dinledim.



Titanic filminin Oscar ödüllü yönetmeni James Cameron’ın 12 yıllık çalışması sonucu ortaya çıkan Avatar tam bir görsel şölen. Teknolojinin harika buluşları ile görselliği daha da vurgulanan film için daha önce yazılan bir kitaptan alıntı olduğu hakkında söylentiler var. Şayet alıntı ise James Cameron bu filmle uğraşmak için 12 yıl gibi uzun bir zamanını sanırım boşa harcamış oluyor...

Bu arada içerdiği savaş görüntüleri benim gibi çocuğunu götürüp götürmemek konusunda kararsız olan ebeveynler için engel teşkil etmesin. Filmdeki savaş görüntüleri seyrettikleri çizgi filmlerde de zaten var.

Üstelik de doğanın aslında katledilmemesi gereken, aksine özenle korunması gereken bir zenginlik olduğunu ama ne yazık ki “ insanın girdiği her yerde doğanın yok edildiğini” vurgulayan bir film olarak çok da beğendim.

Pazar sabahı Kanyon Alışveriş Merkezi’nde geleneksel hale gelen Caz Havası’na gittik. Kerem Görsev bu defa Latin müziğinin usta yorumcusu Ayhan Sicimoğlu ile sahne almıştı.



Hava buz gibiydi. Müzisyenler başlarında şapka, ellerinde yarım parmak eldivenlerle tam 2 saat boyunca çaldılar.



Şarap, sıcak çorba, çay ve kahve ikram edilen konserde 50’li ve 60’lı yılların parçaları rumba, bolero, salsa ritimleriyle uyumlu bir birliktelik sunarak kulaklarımızın pasını sildi.

Kanyon’dan İş Sanat’ta Mehmet Ali Alabora ile Emir Gamsızoğlu’nun sundukları Notada Yazmayanlar adlı çocuklar için klasik müzik etkinliğine gittik.

Sağolsun Gülda, bana bu etkinliğin duyurusunu Aralık ayında göndermişti, ama bilet bulamadığımız için bu aya sarkmıştı.

Mehmet Ali Alabora ile Emir Gamsızoğlu’nun yolları 12 yıl önce Mehmet Ali Alabora klasik müziğe ilgi duymaya başladığında kesişmiş. Tanışmalarından 2 yıl sonra da birlikte program yapmaya başlamışlar.



Çocukların daha bebekliklerinden itibaren duymaya başladıkları ninnilerin, okul şarkılarının aslında birer klasik müzik eseri olduğunu, hatta bunların parça değil de klasik müzik olarak adlandırıldığını, çocukların klasik müzik denince ne anladıklarını, bir klasik müzik eseri dinlerken birden fazla enstrümanın o esere kattıklarını interaktif şekilde çocuklara tanıtmak etkinliğin teması.

Çellist Jülide Canca ve kemancı Deniz Toygür’ün eşliğinde harika bir mini klasik müzik resitali de izlemiş olduk.

Çıkışta çocuklar biletlerini, broşürlerini Mehmet Ali Alabora ve Emir Gamsızoğlu’na imzalattılar. Emre ısrarla sabah Kanyon Remzi Kitabevi’nden aldığımız ve bir çırpıda okuduğu Scooby Doo kitabını imzalattı.

İstanbul’un keşmekeşi, hergün kilometrelerce yol katetmek zorunda kalan biz İstanbul’luları bezdirse de bu şehrin sunduğu sanatsal faaliyetler, katılabildiğimiz zaman gerçekten bize sunulan en büyük nimetlerden.

Her daim sanatla iç içe kalın…

Peyman

GÖLGEDE KALAN YILLAR - MEMET FUAT




Anı kitaplarını severim. Küçüklüğümden beri, 'bir gün anılarımı yazacağım' der dururum ya da ben yazamasam bile anılarını yazan birisinin en önemli yan kahramanlarından olacağımı hayal ederim. Bu yüzden anı kitaplarına diğer kitaplara davrandığımdan daha hassas davranırım. Acele etmem, kim kimmiş, ne yapmış, kahramanlar nasıl bir ilişki içinde, o tarihlerde neler olmuş hepsini iyice hafızama kazımak isterim, bolca ağlar, çokça gülerim. İşte bu yüzden Memet Fuat'ın, ünlü Piraye (annesi) ve Nazım'ın (üvey babası) aşkından tutun da çevresindeki o döneme ait birçok kişiyi, aşkı, olayı anlattığı anı kitabını ilk okuduğumda da, sonrasında birkaç defa daha okuduğumda da, çok sevdim. Memet Fuat bu kitabı yazmaya başladığında altmış dokuz yaşındaymış; bitirdiğinde ise, yetmiş bir... ama okumaya başlar başlamaz; yazdığı sayfada Memet Fuat 6 yaşındaysa gerçekten 6 yaşında yazmış, 25 yaşındayken 25 yaşında yazmış duygusuna kapıldım; sanki Memet Fuat, kitabın sayfa aralarında gözümün önünde büyüyordu, bu his kitabın sonuna kadar muhteşem aile fotoğrafları yüzünden de peşimi bırakmadı. Her sayfada, hayatın içinden kopup gelen samimi, içten, duygusal, romantik, trajik esintiler kalbimi okşarken hüzün arka kapak sayfasına yazdığı şu cümlelerle eşlik etti bana;



Yalnız Piraye'nin, Nazım'ın çevresinden ünlü sanatçılar değil... Erenköylüler, Çamlıcalılar... O güzel insanları gönlümce anlatabildiğimi sanmıyorum. Anlatabilmem için dinleyen de ben olmalıyım... Herkesin kendi güzel insanları var, okurken ister istemez onları okuyacaklar... Yapabileceğim bu kadar!.. Hoşçakalın!..

Kitabı okurken tanıdığınız Erenköylüler ve Çamlıcalılar Nazım ve Piraye kadar etkili yazarın hayatında. Babası ve annesi çok erken yaşlarda ayrılmış olsalar da Memet Fuat dedesi Mehmet Ali Paşa ve etrafındaki Erenköylüler, Çamlıcalılar ve diğerleri sayesinde bunalıma girmiyor, aklına bile getirmiyor. Zaten o kadar curcunanın içinde ne vakit bulup bunalıma girecek ki ?... Annesi Piraye onaltı yaşında köşke gelin gidiyor, dedesi Mehmet Ali Paşa gelinini kendi kızı gibi seviyor ve yaşadığı sürece -köşkten çıkıp gittiğinde bile - onu ve torunlarını sevip kollamaya ve korumaya devam ederken kalbinin bir köşesinde artist olma hayalleri kuran bu uğurda diyar diyar dolaşan, karısını ve çocuklarını terk eden oğlu Vedat Orfi'yi hiç affetmiyor ne o zaman ne de sonrasında. O günleri Memet Fuat şöyle özetliyor;

‘’Dedem en çok sevdiği söylenen bu oğluna güvenini bütünüyle yitirmişti. Hiçbir sözüne inanmıyordu. On beş yaşında bir kızken kandırıp evlendiği Piraye’yi yüzüstü bırakıp gitmesini, Suzan’la bana karşı gösterdiği ilgisizliği kesinlikle bağışlamıyordu. (s.426)

Piraye kocasını dört yıl beklemiş Mehmet Ali Paşa köşkünde, gerçi el üstünde tutulmuş, çocuklarının her türlü gereksinimlerinin karşılanması, hele beslenmeleri konusunda hiçbir sorunu olmamış ama kendisi için hiçbir şey istemez, tabanı delinen ayakkabılarının eskidiğini bile göstermemeye çalışırmış. Biri kucakta, öbürü yeni ayaklanmış iki çocuk... Bırakılmış bir kadın ... Kocası bir şarkıcı ile Paris'e gitmiş, oradan Mısır'a geçmiş... Ondokuz yaşından yirmi üç yaşına kadar... tam dört yıl... her şeyi torunlarına çılgınca düşkün, sevgisi de, öfkesi de askerce bir dededen bekliyorsun... [s.54]’’

Piraye bu bekleyişi daha fazla sürdüremeyeceğini anlayınca Memet Fuat yanına alarak annesi Nurhayat hanımın evine Kadıköy'e dönüyor. Nurhayat hanım da eşinden üstüne ikinci bir eş nikâhladığı için ayrılmış, kızına ve torununa sorgusuz sualsiz canı gönülden kucak açıyor. Piraye'nin ve tabi Memet Fuat'ın hayatı bu eve dönüş ile değişiyor; Piraye Nazım’la burada tanışıp aşık oluyor, gerçi evlenmemek için bayağı dirense de sonunda gönlüne laf anlatamıyor, ikinci evliliğini de aşk evliliği olarak yapıyor. Yazarın çocuk gözü ile Nazım ve Piraye'nin aşkını objektif anlattığını düşünüyorum. Zaman zaman annesinden, Nazım'a karşı daha soğuk, daha uzak, daha duygularını belli etmeyen taraf olduğu için yakınıyor; zaman zaman Nazım'ın abartılı sevgi gösterilerine, annesini çok sevdiğini söylemesine, ona olan aşkını yere göğe koyamamasına karşılık Piraye'yi aldatmış olmasından dolayı Nazım’a kızıyor.


‘ Nazım ile Piraye özellikle cinsellikle alanında uzlaştırılması çok güç duyarlılıkları olan insanlardı:
Nazım bu konuyu son derece doğal görüyordu. Piraye ise utangaçtı…
Nazım sevgiyi sözlerde arıyordu, Piraye ise davranışlarda …
Nazım aşkını herkese duyurmak istiyordu, Piraye ise herkesten gizliyordu…
Bir parçasını alıntıladığım o mektubuna yanıt verirken dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım Nazım’a neden yanıldığını. Annemin onun şiirlerini odasına çekilip okurken nasıl ağladığını yazdım, bu arada anımsatmak için Mithat Paşa köşkündeki tartışmada ‘Ayrılamam seviyorum’ deyişine de değindim. Cevabında Nazım Piraye’nin bunu böyle açıkça itiraf etmesine ihtimal veremiyorum diye yazar, Memet Fuat bu cevaba istinaden hissettiklerini kitabında şöyle yer verir: ‘İhtimal veremiyorum’ demesine doğrusu biraz alınmıştım. (s.191)


Kitapta aşk var, zamanın siyasi olaylarından kesitler var, tarihsel kayıtlar var, dönemin ünlü şair, yazar, müzisyenlerine dair anılar var ama bence en güzel anlatılmış olanlar; aile bağları, birbirlerine olan sevgi, saygı ve düşkünlükleri, zorluklar karşısında beraber hareket etmeleri, birlikte çözüm bulmaları ...

'
Gerçi babam yoktu İstanbul'da ama dedemin karşısına, halamın yanı başına Nazım'la birlikte gitmekten annemin tedirgin olması doğaldı. Belki köşke iki aile gibi gitmemiz de bu yüzdendi.
Bir aile : Nurhayat hanım, kızları Fahamet (Fifi), Piraye, Selma, Fahamet’in kocası Vedat, Piraye’nin oğlu Memet...
Öbür aile: Nazım, kız kardeşi Samiye ile kocası Seyda Yaltırım. (s. 95)

... Annemden öğrendiğime göre Seyda askere çağrılınca Samiye' de annesinin yanına gitmiş. Bu ayrılmalar evin karma bütçesinde azalmalara neden oluyor, sıkıntı yaratıyordu herhalde. Bir ara alt kattaki boş bir odaya pansiyoner almıştık, bir İtalyan mühendisti sanırım. Bir ara da kendimiz üst kata çekilip alt kattaki üç odayı bir doktora mevsimlik kiraya vermiştik. (s.97) ‘


Memet Fuat büyüdüğü entellektüel çevreden etkileniyor ve Nazım Hikmet’in ve Piraye'nin cesaretlendirmesi ile edebiyata yöneliyor. İşte Memet Fuat'ın öykülerinden biri için Nazım’ın söyledikleri:

" Senin 'Kız Yusuf' hikâyesi şimdiye kadar okuduğum bütün hikâyelerin arasında en acılarından, en cesur ve isyan ettiricilerin biridir. "

Nazım Hikmet ile Piraye ayrıldıktan sonra geride kalan tüm hüzünlere acılara rağmen kazandıkları çok fazla Memet Fuat’ın ... Nazım’ı tanımaktan, hayatının büyük bir bölümünü onun anılarıyla doldurmaktan çok gururlu ama tüm bunlara rağmen Nazım onun dünyalardan çok sevdiği annesini aldatan ‘içindeki yeşil dalı kıran’ adam o.

… Bir keresinde, Aragon’un. ‘Vatanıma, davama, karıma hiçbir zaman ihanet etmedim’ sözünü anarak, ‘ Ben de vatanıma, davama hiçbir zaman ihanet etmedim’ demiş, sonra şirin şirin anneme bakarak, ‘ama karıma bir azcık, çok az …’ diye eklemişti. (s. 542)

... ister istemez ayrılık sonrası ilişkiler de eskiyor, bir an geliyor ki artık kopuyor. Memet Fuat annesinin mutlu olmasını istiyor, annesinin tekrar aşkı yaşamasını istiyor, buna dair çarpıcı bir konuşma geçiyor aralarında.

‘’Hiç evlenmeyecek misin?’’
‘’Hayır!’’
‘’Niye?’’
Benim istemeyeceğimi düşünüyor olabilir diye geçiriyordum aklımdan... Evlenmesinden yana olduğumu belirtmeliydim...
Ama ondan çok değişik bir yanıt geldin:

‘’Nazım’ın üstüne bir başkasıyla yaşayamam...’’

Daha sonra İzgen’e, ‘’Ben iki evliliğimde de kocalarıma aşık olmuştum.’’ Demiş. ‘’Nazım’ın üstüne kime aşık olabilirim.’’ (s.588)


Nazım ve Piraye için yalan yanlış yazılanlara da ara ara cevap veriyor. Söylentiye bakılırsa Nazım, Piraye ile mantık evliliği yapmış, buna çok gülüyor Memet Fuat. Tüm yazılan o aşk şiirleri ve mektuplar ile mantık evliliğini bağdaştırmak gerçekten zor, bunlara da cevap niteliğinde zaten bazı satırbaşları. Sadece Nazım ve Piraye ve aşkları yok kitapta. Marmara’dan denize girilen bir dönem, Kalamış iskelesinden Kurbağalıdere’nin ağzına kadar uzanan Kalamış kır kahvelerinin olduğu dönem, Süreyya Sineması’nın en şaşalı dönemi işte bugün hayal zorlanacağımız bir dönem anlatılıyor ve o dönemin insanları... Dedim yaaa ben nostaljik bu kitabı çok sevdim. Zaman zaman anıların belli bir sıra ile değil bölük pörçük, biraz oradan biraz buradan anlatılması bile dağıtmadı beni, kitabın sonunda hazırlanan ‘ Kim Kimdir ‘ bölümü kişileri çözmem, hatırlamam konusunda bana çok yardımcı oldu. (Elif Şafak’ın Aşk kitabında böyle bir bölümün eksikliği bizi çok zorlamıştı.) Duygusal yapıma iyi hitap etti, beni yakaladı, sürükledi. Anı kitaplarını ve dönemi seviyorsanız kaçırmayın derim !...

Yazar Hakkında

Aslında bu yazıyı Memet Fuat’ın ölüm yıldönümü 19.Aralık’ta yazmayı hedefliyordum ama araya giren iş, güç, gezme, tozma meseleleri yüzünden neredeyse 1 ay sonra bugün yazabildim. Anılarını okurken Memet Fuat’ı daha iyi tanıyacağınızı düşünsem de, yazar hakkında bölüm olmadan olmazlardan … işte kısa bir bilgilendirme !


Erenköy 38. İlkokulu'nda, Kadıköy 1. Orta'da, Robert Kolej'de ve Haydarpaşa Lisesi'nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Nazım Hikmet ile Piraye'nin birlikteliği sırasında onlarla birlikte yaşadı.
Gençliğinde yaşadığı akciğer rahatsızlığı sebebiyle askerliğe başladığı yedek subay okulundan çürük raporuyla çıkarıldı. Nazım Hikmet'in etkisi ile yöneldiği edebiyat alanında "Memet Fuat" adıyla tanınmaya başladı. Çocukluğundan beri tanıştığı ve Piraye'nin de akrabası olan İzgen'le Edebiyat Fakültesi'ndeki arkadaşlıkları evlilikle noktalandı. Bu evlilikten 25 Temmuz 1961 yılında oğulları Kenan doğdu.
De yayınevini kurdu ve 1960 - 1980 yılları arasında, 20 yılda birçok kitap yayımladı. "Yeni Dergi"yi çıkardı.
İstanbul Altunizade mahallesinde Altınyurt Spor Kulübü'nde çocuklara futbol öğretti, turnuvalar düzenledi. Daha sonraki yıllarda yardımlaşmaya dayanan bir takım sporu olan voleybolu seçti. Altınyurt Voleybol A Takımını deplasmanlı voleybol ligine taşıdı. Tam 10 yıl amatörlükten hiç ödün vermeden, yeni genç oyuncular yetiştirerek bu ligde kalmayı başardı. 1972 - 1980 yılları arasında genç, ümit, büyükler ve üniversite erkek ulusal takımlarını turnuvalara hazırladı. 1979 - 1982 yılları arasında Anadolu Hisarı Gençlik ve Spor Akademisi'nde voleybol dersleri verdi.
1980 - 1983 yılları arasında Yazko Edebiyat dergisini yönetti. 1981'de Adam Yayınları'nın yerli yayınlar editörü oldu.
1990'larda önce 1990 yılında bir ameliyatta eşi İzgen'i, arkasından da 1995 yılında Piraye'yi yitirdi. 1995'de onların üzüntüsünü atlatamadan solunum yetmezliğinden yoğun bakıma alındı.
Yoğun bakım sonrasında öldüğü güne kadar evinde çalışmaya devam etti. 1999'da ikinci kez girdiği yoğun bakımdan çıkar çıkmaz tutmaya başladığı güncesi, ölümünden sonra "Ölünceye Kadar" adıyla 2 cilt olarak yayımlandı. Bu sırada yazdığı ve derlediği birçok eseri yayımlandı. 19 Aralık 2002'de yaşamını kaybetti.
Ödülleri
• 1959 Ataç Eleştiri Armağanı
• 1961 yılında Düşünceye Saygı adlı kitabı ile Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü
• 1992 yılında Çağdaşımız Makyavel adlı kitapla Sedat Semavi Ödülü
• 1995 Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
• 1996 yılında Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası
1997 yılında Gölgede Kalan Yıllar Romanı Yaşasın Edebiyat Dergisi'nin yaptığı soruşturmada yılın kitabı seçildi.
• 2000 Nazım Hikmet adlı eser Dünya Kitap Eki'nin oluşturduğu yargıcılar kurulunca Yılın Telif Kitabı olarak değerlendirildi.


Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için
• http://www.memetfuat.com/

Giderek böyle güzel insanların özlemiyle, sevgiyle ...

Aycan

27 Aralık 2009 Pazar

DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ - ERENDİZ ATASÜ



1996 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü; Erendiz Atasü’ye Dağın Öteki Yüzü adlı romanı ile verildi. İki aydır, eseri değerlendiren seçici kurul ve eserin seçilme sebebi ile ilgili resmi yazıyı arıyorum ve bulamıyorum. Ne http://www.orhankemal.org/ sitesinin ne de www.erendizatasu.com’un iletişim bölümü, onlar için cevabı son derece kolay olan bu bilgiyi vermiyor.

Yazarların kişisel web sayfalarının iletişim bölümü ne işe yarar? Oraya sadece eserinizi okudum çok beğendim gibi yorumlar mı yollamamız bekleniyor?
www.orhankemal.org’un durumu ise içler acısı. Eğer web siteleri güncellenmeyecekse, bir yönlendirici işe sahip çıkıp siteyi geliştirmeyecekse ve etkileşimli olmaktan uzaklaşacaksa, sadece bilgilendirme mahiyetli iletişim bilgileri ve temel konuları olan bir site halinde bırakmaları çok daha yerinde olacaktır. Öbür türlü kurum ve kişiler güvenilirliklerini kaybediyor, biraz da terkedilmiş ya da köhnemiş binalar gibi görünüyor.

www.orhankemal.org’un içinde 2007 yılında açılmış bir tek başlık ve altında sadece 10yorumdan ibaret olan bir de blog var. Orhan Kemal’e saygı bu mudur? Orada diğer yazarların, sanatçıların, okurların yorumları olmalıydı, tartışma konuları açılmalıydı ya da öyle bir blog hiç olmamalıydı.

Her neyse, eğer biri beni eserin ödül alma sebebi konusunda aydınlatırsa hemen buradan paylaşacağım. Bunu çok gizli bir bilgi imiş gibi kendime saklamayacağım.

Ödül yönetmeliğine göre armağanı kazanacak eserlerde aranacak nitelikler:

"Çağdaş bir dil ve anlatım gücünün varlığı, Türk toplumunun ana sorunlarını konu edinme yükümlülüğü, Orhan Kemal’in sanat ve dünya görüşüne karşıt ve ona aykırı olmamak koşuluyla gerçekçi ve toplumcu bilinçle yazılmış olması, yılın bu bakımlardan en iyi ürünü olduğu üzerine seçici kurul üyelerinin çoğunluğunun oylarını kazanma başarısı" imiş. Eser, kesinlikle bu niteliklere sahip.

Dağın Öteki Yüzü okumaktan çok keyif aldığım, üzerine çok düşündüğüm ve arkasından araştırma yapmamı sağlayan bir roman oldu.

Kitapta, üç kuşak kadının yaşamından kesitlerle Cumhuriyet Tarihi, çok farklı bir açıdan aktarılıyor. Kemalist ideolojiye ve Cumhuriyet ilkelerine son derece bağlı olan Erendiz Atasü, Cumhuriyet'in kurulması öncesi, dönemi ve sonrasını anlatırken bireylerin yaptıkları özverilerden, büyük bir aşkla Cumhuriyet’e sahip çıkılmaya çalışıldığından, her şeyin aslında vatan için olduğundan bahsederken konuyu hiç ucuzlatmıyor. Popüler kültüre alet etmediği gibi, vicdan muhasebesi yaparken de hiçbir şekilde duygu sömürüsüne yer bırakmıyor. Ortalıkta onlarcası çok satanlar listesinde yer alan benzer konulu kitaplarla hiç ilgisi olmayacak bir şekilde, incelikli ve sıra dışı bir gerçek/kurmaca roman olarak, geçen yüzyıla işaret ediyor. Nelere katlanıldığına ve elde nelerin kaldığına…

Kitap, Erendiz Atasü’nün okura mektubu ile açılıyor ve kitapta hangi bölümlerin gerçek, hangi bölümlerin kurmaca olduğu belirtiliyor. Ve kitap daha başlamadan içinde barındırdığı gerçek karakterleri ile etkilemeye başlıyor.

Annem Hadiye, 1939 yılında, Çapa Kız Muallim Mektebi’nde öğrenciyken “Reis-i Cumhur Gazi Paşa hazretlerinin direktifleriyle” açılan devlet burs sınavını kazanır ve İngiltere’ye tahsile gönderilir… Gruptan genç bir kız intihar etmiştir. Annem ve Saffet Korkut, Oxford Üniversitesi’nin “kızlara mahsus” St. Anne’s College’inin edebiyat bölümünden 1934’te üstün başarı ile mezun olurlar. Türkiye’ye dönüp Cumhuriyet’in uygun gördüğü vazifelere başlarlar. Annem Gazi Listesi ve Eğitim Enstitüsü’nde İngilizce öğretmenidir; aynı bölümde matematik öğretmeni olan babam Faik’le evlenir. Daha sonra, şimdi Gazi Üniversitesi olan enstitünün İngilizce bölümünü kuracak ve bu bölümde uzun yıllar İngiliz edebiyatı ve çeviri dersleri verecek, çevirileriyle dilimizi zenginleştirenlere o da katılacaktır.

Bu kitaptaki Vicdan annem Hadiye’den, Raik babam Faik’ten, Vicdan’ın annesi Fitnat Hanım anneannem Elmas’tan esinlenerek yaratılmışlardır. (sy.4–5)


Kitapta bahsi geçen anneanne, anne, baba, torun, dayılar gerçek kişiler iken annenin en yakın arkadaşı olan Nefise’nin düş ürünü olduğu belirtiliyor. Ancak kitabı okudukça en gerçeğe yakın karakter; nefsine yenik düşebilen, yazgısına başkaldıran Nefise oluyor.

Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, Dersim Olayları, Kore Savaşı, işgal yılları görmüş, hırpalanmış, yokluk, eziyet altında bile büyük bir direnç ve kararlılıkla Cumhuriyet'i kuran bu inançlı ve önemli kuşağın gerçekliği, yazarın düş gücü ile harmanlanmış. Son derece kurgusal olduğu düşünülebilecek bir bölüm ise gerçekmiş.

Sıradan bir ailenin kızı olan annem gerçekten de 1936 yılında Dolmabahçe Sarayı’na çağrılmış, “Reis-i Cumhur’la uzunca bir süre görüşmüştür. Atatürk’ün Cihan siyaseti üzerine görüşlerini annem kendisi, Gazi’nin bizzat kullandığı – ve doğal ki, annemin unutamadığı- sözcüklerle, bana nakletmişti. Kitapta, Vicdan’ın Gazi ile ilgili izlenimi, annemin gerçeklikteki izlenimidir… Annem, kitapta anlatılan biçimde Gazi tarafından görevlendirilmiş, BBC’de “Türk İnkılâbı ve Kadın Hakları” konusunda bir konuşma yapmak üzere aynı yıl İngiltere’ye bir daha gitmiş ve bu konuşmayı gerçekleştirmiştir. (sy.6)



Anlatıcının annesi Vicdan’ın ölümü ile başlayan hikâye, anlatıcının annesinin mektuplarını okuması, eski fotoğrafları bulması ile şekilleniyor. Vicdan ile kızının/anlatıcının ilişkisi mesafeli. Anlatıcıya göre annesi sert, suskun biri iken mektuplarda karşısına çıkan Vicdan ise tamamen farklı. Gazi’nin “asri Türk kadını” fikrine etten kemikten örnekler yaratma gayesi içinde çabalayan, direnen, genç, neşeli, idealist bir Cumhuriyet Kadını.

Kalbi; Vatanı, Gazi, Nazım Hikmet ve kocasına ait bu genç kadının. Cumhuriyet ideallerini benimsemiş, tüm yaşamını Türkiye’yi
yaratma/yaşatma üzerine kurmuş.

Bu genç, idealist kadını/kuşağını suskun hüzünlü bir yaşlıya dönüştürense; yüzyılında ikinci yarısında yaşananlar oluyor. Dağın Öteki Yüzü ortaya çıkıyor.

Türkiye İkinci Savaş ve sonrasının ağır, sessiz ve yoksul yıllarının ardından, takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, mambo yapıyor; niyeyse göbek atmaya benziyor dansı…


Uyumsuz sesler kalabalığın, Raik kocaman bir suskunluk gibi algılıyor, yüzyılın ikinci yarısında. Sessizlik hep vardı… Sakınım… Harb-ı Umumi’den önce ve Cumhuriyet’ten sonra… Gazi ölmeden önce ve sonra… İkinci Cihan Harbi sırasında ve sonra… Raik’in gençlik yıllarında, anlamlı sözleri yavaş yavaş yaratan bereketli bir mayanın kabı gibiydi sessizlik. Savaş, acımasız bir mengene gibi sıkıştırıyordu kabı. Sonra, yüzyılın ikinci yarısı başladığında, kap kırıldı, tam da maya tutmuşken… içindekiler ziyan oldu, sözler tümlüğe ulaşamadan saçılıp döküldü. (sy.152)


Sessizlik Vicdan’la Raik’in arasına bile girdi... Eskiden nişanlıyken, evliliklerinin ilk yıllarında, hatta savaş sürerken, şiirler söylerlerdi birbirlerine, tenhalarda; mektup satırları arasında. Kocaman dünyayı umutla sarmalayan dizelerin şairini… Ne kadar oldu yitireli bu alışkanlığı? Biliyorlardı birbirlerini korumak içindi susmaları. Birlikte sessizce bekliyorlardı, seslerine kavuşacakları günü... Hayır, öyle bir gün gelmeyecekti… Vatan bunca aldatabilir miydi insanı, sadakatsiz bir güzel gibi… Aldatıyordu işte… Beklenen gün doğmayacaktı… Öyküler susmuş, dizeler kırılmıştı… Sabahattin Ali’yi sınırda vurmuşlar, Nazım kaçmak zorunda kalmıştı; tam da Moskof düşmanlığı şahlanmışken… (sy.153)

Vicdan’ın ailesinin Balkan Savaşı sonrası Rumeli’den kopartılmaları ile başlayıp Alaşehir’de devam ederken bir kez daha işgal ile darbe alan öyküsü, ailenin sonrasında çektikleri, Vicdan ile Nefise’nin İngiltere’de yaşadıkları, tatil için gittikleri Almanya’da karşılarına çıkan Nazizim, geri dönüş sonrası Nefise ile Vicdan’ın yolarının ayrılması, Raik ile Vicdan’ın tutku dolu idealleri, Vicdan’ın erkek kardeşleri ile Uludağ’ın zirvesine tırmanışı, erkek kardeşlerin her birinin sonrasında yaşadıkları yakın tarihin içine adım atıyor.

Korkunç ve kanlı manzaralar görüyorum. “ateşi ve ihaneti” görüyorum. Uğursuz gölgesi kıpkızıl bir yangın bulutu gibi bu günü kavuran “ateşi ve ihaneti!” (sy.261)

Ataerkil düzene karşı çıkan Erendiz Atasü, tüm eserleri ile de feminist bir yazardır. Kadın hakları konusunda çalışmalar yürütmekte ve toplum bilinçlendirmeye çalışmaktadır. Romandaki tüm kadınlarda da bu felsefenin izleri takip edilmektedir. Vicdan’ın da Raik’in de anneleri savaşlar sebebi ile eşlerini yitirmiş, tek başına ayakta durmak, çocuklarını yetiştirmek zorunda olan kadınlardır ve güçlerini bundan alırlar. Vicdan ve Nefise yeniden kurulmakta olan ülkenin kendilerinden beklediğini sunabilmek için güçlü, özgür olmak zorundadırlar. Anlatıcı; köklerinden, yaşanan çelişkilerden, diriliş mucizesinin yaratıcılarından mirasla, geleceği inşa edebilmek için özgür, güçlü ve bağımsızdır. Virginia Volf’un, Nazım Hikmet’in, Gazi’nin, Hadiye Sayron’un, Cumhuriyet’in ilk kadın ressamlarından biri olan Hale Asaf’ın yardımları ile de özgürdür.



Erendiz Atasü kitabı; kızı Reyhan’a ithaf etmiş. Onun gibi ben de;

Annesi Hadiye’nin, babası Faik’in anılarına ve Cumhuriyet’in idealist öğretmen kuşaklarına saygılarımı sunuyorum…

Gülda

ERENDİZ ATASÜ


1947'de Ankara'da doğdu. 1968'de Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldu. Ayni fakültede uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra 1997'de Farmakognozi profesörlüğünden emekliye ayrıldı.
Feminist bilinçle kaleme aldığı öyküleri 1981'den bu yana, Sanat Edebiyat'81, Düşün, Çağdaş Türk Dili, Varlık gibi dergilerde; edebiyat sorunları, kitaplar, kadın özgürlüğü, laik toplum ve Cumhuriyet devrimleri üzerine deneme, inceleme ve makaleleri Saçak, Çağdaş Türk Dili, Cumhuriyet Kitap, Varlık, Papirüs gibi dergilerde, Cumhuriyet, Aydınlık gibi gazetelerde yayımlanmaktadır.
Atasü'nün dört romanı, altı öykü ve dört deneme kitabı ve çeşitli ödülleri vardır. Kimi öyküleri başka dillere çevrilmiş, İngiltere, ABD, Fransa, Almanya ve Hollanda'da yayımlanan öykü antolojilerinde yer almıştır.
DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ adlı romanı İngilizceye çevrilmiş ve İngiltere'de yayımlanmıştır. LANETLİLER Almancaya, BİR YAŞDÖNÜMÜ RÜYASI Yunancaya çevrilip bu ülkelerde yayımlanmıştır.
Atasü'nün yapıtları içerdikleri kadınların öznel tarihi, Cumhuriyet devrimlerinin kadın bireyin gözüyle irdelenmesi, kadın erkek ilişkilerinin ve kadın cinselliğinin kadınlar tarafından kavramlaştırılması gibi izlekler ve sorunsallar açısından olduğu kadar, biçim özellikleri, dil ve imge örgüleri bakımından da çeşitli edebiyatçılar ve edebiyat bilimciler tarafından incelenmiştir.(*)

(*)http://www.erendizatasu.com

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR I

Evet, kabul ediyoruz. Yaz gelince tembelleştik. Hepimiz bir an önce mavi suların kollarına atılmak, güneş ile oynaşmak için fıkırdandık durduk ve aylık kitap okuma ve sunum işi biraz tavsadı ama işi bozuntuya vermemek için de yan tarafta gördüğünüz “Tatildeyiz Ama Okumaya DEVAM” ibaresini ekledik. Sonra "yine de bir şey yapalım, bari boş oturmayalım” dedikten sonra aramızda yaptığımız bir toplantıda herkesin bir şiir seçmesi ve en çok oyu alan şiir hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ortak bir sunum yapılmasına karar verdik.

13 Kadın Akla İlk Düşen 13 Şiir dediğimizde sırasıyla aşağıdaki şiirler önerildi:

1. En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses -Emily Dickinson (Ayşe)
2. Dostluk – Can Dündar (Ayşen)
3. Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var –Ataol Behramoğlu (Aysun)
4. Cımbızlı Şiir –Orhan Veli Kanık (Aycan)
5. Pay-Özdemir Asaf (Belkıs)
6. Yalnız Bir Opera- Murathan Mungan (Bilgen)
7. Kent –Konstantinos Kavafis (Billur)
8. Anlar (Eğer Yeniden Başlayabilseydim Yaşama) - J.L. Borges (Gülda)
9. Ben Sana Mecburum –Atilla İlhan (Gülden )
10. Bu Aşk Burada Biter –Ataol Behramoğlu (Nur)
11. Herşey Sende Gizli –Can Yücel (Özlem)
12. Yaşamaya Dair –Nazım Hikmet (Peyman)
13. Gitmek –Can Yücel (Yonca)

Şimdi bu önümüzdeki Perşembe gerçekleştirilecek olan toplantımızın konusu en çok oyu alan şiir olacak. HEYACANLI MISINIZ?????

Kent’i önermeden önce ilk aklıma düşen şiir Peyman’ın önerdiği şiir idi:

YAŞAMAYA DAİR (1-2-3)

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

SUBAT 1948

Nazım Hikmet Ran


HANGİSİNİ ÖNEREYİM DERKEN BU ARADA AYSUN AKLIMA DÜŞEN DİĞER ŞİİRİ DE ÖNERDİ:

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol BEHRAMOĞLU


SONRA KENDİME "AŞK ŞİİRİ SEÇSEM NE SEÇERDİM?diye sordum ve Gülden'in şiiri geldi:

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İlhan

ARDINDAN BU KADAR MECBUR OLMAK İYİ DEĞİL DEDİĞİM ÖFKELENDİĞİM ANDA :

BU AŞK BURADA BİTER

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.
Ataol BEHRAMOĞLU

SONRA NEYDİ AKLIMA DÜŞEN..NASIL UNUTURDUM ? TABİİ Kİ GÜLDA İLE YAPTIĞIMIZ ARJANTİN GEZİMİZİN BAŞ TACI VE ADIM ADIM İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ BORGES'İN ŞİİRİ :

ANLAR

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim.
Yolculuk ederdim daha fazla.
Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim,
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye...
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardanım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama,
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten...
“Anlar”, sadece “anlar”... Sizde "anı" yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla,
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte 85 ‘indeyim ve biliyorum.

Ölüyorum!...

J.L.BORGES

SONRA BU YARIM KALMIŞLIK, YAŞANMAMIŞLIK, YAŞAMAMIŞLIK, ÖLÜM, YAŞAM KORKUSU ŞİİRLERİ FAZLA GELDİ...GİTMEK GELDİ İÇİMDEN VE TAM DA BU SIRADA ÖNERDİ YONCA BU ŞİİRİ:

GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
CAN YÜCEL

SONRA ....SONRA DİYELİM Kİ GİTTİN NE OLACAK BİLİYOR MUSUN DEDİM VE CEVABIMI BULDUM:

Kent

' 'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

Konstantin Kavafis

DEVAMI YARIN
KUCAK DOLUSU ŞİİRLER
BİLLUR

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails