J.D. Salinger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
J.D. Salinger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2011 Perşembe

Franny ve Zooey - J.D. Salinger


Ağustos 2009’da Salinger’in “modern zamanların başyapıtı” olarak adlandırılan Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı romanını okuduğumda gelen yorumlarda, Franny ve Zooey’i de okuma listeme almam konusunda tavsiyeler vardı.

Bazen bir yerde okuduğum bir söz, bir yorum, dinlediğim bir şarkının bana sunduğu bir kitap okuma listesindeki kitapların önüne geçiveriyor. Ayrıca ben bazı kitapları okuyabilmek için doğru zamanın olması gerektiğine inanıyorum. Çok hareketli, zamanın bir adım önünde gittiğim bir dönemse ağır tempolu bir kitabı, beni dibe çekeceği endişesiyle, okumak istemiyorum. Ya da hayattan beklentilerimi belli sınırların üzerine çıkartamadığım dinginlik dönemlerinde, normal ruh halimde okuduğumda daha çok zevk alabileceğim komik, sürükleyici bir kitabı okumak istemiyorum.

İşte tüm bu süreçleri atlatıp da Franny ve Zooey’i okumam bir buçuk yılımı aldı.
Franny ve Zooey, Salinger’in birkaç kitabına konu olmuş Glass ailesinin 20’li yaşlarındaki en küçük iki çocuğu.

Kitap olarak 1961 yılında yayınlanmış. Franny ve Zooey adlı iki ayrı bölümde anlatılan romanın Franny bölümü Ocak 1955’te, Zooey bölümü ise Mayıs 1957’de New Yorker dergisinde yayınlanmış.

1955 yılında geçen kitabın ilk bölümünde Franny’nin, adı belirtilmeyen bir üniversitede okuyan sevgilisi Lane’i ziyareti anlatılmaktadır.

Franny ve Lane gidecekleri Yale maçı öncesinde Sickler’in Yeri adlı, şehir kolejindeki entelektüel öğrencilerin gittiği bir lokantada otururlar.

Lane, Franny’ye Flaubert ile ilgili hazırladığı ödevi göstermek ister. Ama Franny ödevle hiç ilgilenmez, sanki kendi zihninin derinliklerinde bir serüvene çıkmıştır ve Lane ona çok uzaktır. Sürekli hayatı üniversite okumanın önemli olup olmadığını sorgulamaktadır.

Franny akıllı ve güzel bir kızdır. Lane, o gün Franny’yi olduğundan daha dalgın görür ve belki de bunun sebebinin, ona henüz onu ne kadar sevdiğini söylememiş olmasından kaynaklandığını düşünür.

Ama gerçekte sebep bu değildir. Gerçekte sebep Franny’nin koltuğunun altında gezdirdiği bir kitaptır. Kitapta, bir Rus köylüsünün Mukaddes kitapta geçen “durmadan dua edin” diyen İsa’nın sözünden yola çıkarak kendisine bu sözün anlamını öğretebilecek bir hacının izine düşerek Rusya’yı dolaşması anlatılmaktadır.
En sonunda aradığı Hacıyı bularak “durmadan dua etmenin” anlamını kavrayan köylünün kendisi de bir Hacı olarak gezilerine devam eder. Durmadan dua etmenin Zen felsefesi ile benzerliği vurgulanmaktadır. Yani dua etmeyi içselleştirerek doğal bir eylem haline getirmek ve bu yolla tümden aydınlanmayı ifade eder.

Franny, çevresindeki herkesin bencil, egoist tavırlarından sıkıldığı ve o insanlar gibi olmak istemediğinden Tiyatro Bölümü’nden ayrıldığını anlatır. Çünkü herkes
alkış peşindedir ve alkışı elde etmek için kimse kimsenin göz yaşına bakmaz.

Franny düşüncelerinin yoğunluğunun baskısına dayanamaz ve bayılır. Lane sevgilisinin başından ayrılmaz. Franny ayıldıktan sonra Lane bir taksiye atlar ve maça gider.

Kitabın ikinci bölümünde Zooey banyoda küvetin içinde uzanmış, ağabeyi Buddy’nin yazdığı ve okunmaktan dolayı sararmış, yıpranmış mektubu bir kere daha okumaktadır.
Banyo keyfi, annesi Bessie’nin banyoya girmesi ile bölünür.

Bessie kızı Franny’nin durumundan hiç hoşnut değildir ve bu konuda Zooey’nin yardımını ister.

Franny’nin elinde gezdirdiği kitabı okul kütüphanesinden aldığını sanmaktadır, Zooey ise o kitabın ve ondan önceki cildini intihar eden ağabeyi Seymour’ın odasındaki masanın üzerinde yıllarca gördüğünü söyler.

Bessie güçlü bir kadındır, ama Franny’yi bu bunalımdan kurtarmak için Zooey’nin tiyatrocu kimliğine, Franny ile arasındaki ilişkinin derinliğine dayanarak ikna gücüne ihtiyaç duyduğunu belirtir.

Zooey oldukça yakışıklı, bugünün deyimiyle metroseksüel bir delikanlıdır. Televizyonda aktörlük yapmaktadır.

Franny’yi kurtarmak için annesiyle işbirliği yapmayı kabul eder. Banyodan çıkar ve salonda kedisi Bloomberg ile oynayan Franny’nin yanına gider. Uzun bir süre kitaptan konuşurlar.

Kitabın sonunda Zooey, Franny’yi ağabeyi Buddy’nin taklidini yaparak arar. Franny telefon görüşmeleri sırasında telefonun diğer ucunda Zooey olduğunu anlar. Zooey’nin söyledikleri ile aradığı aydınlanmaya kavuştuğunu düşünerek uykuya dalar.

Yukarda da belirttiğim gibi Glass ailesi, Salinger’in bazı kitaplarına konu olmuş; Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar ve Seymour: Bir Giriş, Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün, Seymour: Bir Giriş.

Glass ailesi, Les ve Bessie Glass ile 7 çocuklarından oluşmaktadır. Les Yahudi, Bessie ise İrlandalı’dır ve her ikisi de uluslar arası üne sahip müzikal oyuncularıdır. Çocukların en büyüğü Seymour karısıyla Florida’da tatil yaparken intihar etmişti. Yaşasaydı, 1955’te 37 yaşında olacaktı. İkinci çocuk Buddy, New York Eyaleti’nin kuzeyinde bir kız kolejinde misafir yazar olarak görev almaktaydı. Gözde bir kayak merkezine 500 metre kadar uzaklıkta gayet iptidai şartlara sahip bir evde tek başına yaşıyordu. Üçüncü çocuk olan Boo Boo, evli ve iki çocuk annesi idi. Olayın geçtiği Kasım 19552te eşi ve çocukları ile Avrupa’da seyahatteydi. Boo Boo’dan sonra yaşça Walt ve Walker adlı ikizler geliyordu. İşgal ordusu ile Japonya’ya giden Walt, on yıl önce bir patlama sonucu ölmüştü. Walker ise Katolik papazı olmuştu ve 1955 Kasımında Ecuador’da bir Cizvit konferansında bulunuyordu.

Glass ailesi egolarını aşmış, masa başı felsefik sohbetleri ile farklı bir aile yapısına sahip, birbirleriyle ilişkilerinde oldukça rahat davranışlar sergiliyorlardı. Zooey ve Bessie Glass’ın kitaptaki diyaloglarında da bu rahatlığı net bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Zooey annesiyle tamamen bir arkadaşına hitap eder gibi konuşuyor. Bu sebeple de Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanında kullandığı argo dil nedeniyle bir dönem yasaklı kitaplar arasına girmesi gibi tepki topluyor.

Glass ailesinin çocukları televizyondaki Akıllı Bir Çocuk programına katılmışlardı ve kardeşlerin en büyüğü Seymour hep örnek gösterilen bir çocuk olmuştu. Seymour’dan sonra ise Zooey almanakvari bilgisiyle sivriliyordu.



Salinger’in insan betimlemeleri çok doğal. Kısa ama net anlatımlar kullanarak, gözünüzün önünde canlandırmanızı, hatta karakterleri, kitabı okurken bulunduğunuz yerde ağırlamanızı kaçınılmaz kılıyor.

Bakın Bessie Glass’ı nasıl tasvir etmiş;

“Her zamanki ev kılığındaydı – ve bir yazar olan, dolayısıyla da, Kafka çapında bir yazarın bize söylediği gibi, hoş bir adam olmayan oğlu Buddy’nin vefat ön ilanı diye adlandırdığı kılıktaydı. Bu kıyafet, geceyarısı mavisi eski-püskü bir Japon kimonosundan oluşmaktaydı esas olarak. Bayan Glass hemen hemen şaşmaz bir biçimde, apartmanın içinde gün boyu bunu giyerdi. Bir muammayı andıran biçimde katları olan kimono, koyu bir sigara tiryakisi ile amatör bir tamircinin alet-edevatı için depo işlevini de görüyordu: kalça kısmına eklenmiş iki devasa cepte genellikle iki-üç paket sigara, birkaç mukavva otel kibriti, bir tornavida, arka ucu çatallı bir çekiç, bir zamanlar oğullarından birine ait olan bir Yavrukurt çakısı ve emaye birkaç musluk başının yanı sıra yığınla vida, çivi, menteşe ve bilyalı karyola tekerleklerinden oluşan bir takım bulunurdu – ki, bütün bunlar, Bayan Glass’ın, geniş apartman dairesinin içinde dolaşıp dururken hafifçe tangırdamasına yol açardı.”

Kişisel fikrim, bu romanın bir tiyatro oyununa uygulanmasının çok uygun olduğudur. Ben kitabı okurken, kendimi bir tiyatro oyunu izler gibi hissettim. Kitapta sadece 4 kişi var. Diğer kişilerin adları geçiyor ama bilfiil yer almıyorlar. Karakterlerin anlatımı, diyaloglar tiyatro için biçilmiş kaftan.

Şimdi Glass ailesinin diğer hikâyelerini de merak ettim desem, ama elimde de bir sürü okuyacak kitabımın olduğunu söylesem?

Ben nereye gidersem, güneş de oraya gelir dostum. Syf.96

Peyman

30 Ocak 2010 Cumartesi

EFLATUN KOZA - CAHİDE BİRGÜL

Bir Eflatun Ölüm (*)

Cahide Birgül’ün Eflatun Koza isimli kitabı Eylül 2009 da yayımlandığında hemen almış, okumaya kıyamamış ve kendime yeni yıl hediyesi olarak saklamıştım. Ofiste arkadaşım ile konuşuyorduk:

- Mor Kadınları aldın mı? (Kitabın adı bizim ofiste Mor Kadınlar)
- Aldım, ya sen?
-Ben de aldım.

….
- Mor Kadınları okudun mu?
- Daha değil, yılbaşında okuyacağım ya sen?
- Daha sonra



Aralığın başında ise Cahide Birgül’ün ölüm haberini gördüm, uzun süredir hasta imiş.

-Mor Kadın ölmüş, duydun mu?
-Duydum, annesinin evinde vefat etmiş, kansermiş, biliyor muydun?
-Bilmiyordum.




Akşam eve döndüğümde ise; "Ah Tutku Beni Öldürür müsün?" diyen bu Mor Kadın'ın, bu kitabı yazmayı ertelemediğine teşekkür ederek Eflatun Koza’yı okumaya başladım, bir de hiçbir şeyi ertelememe kararı verdim. Şimdilik başarabilmiş değilim ama deniyorum.

Çok incelikli ve çok sade bir dille yazılmış, tekinsiz karakterleri ile beni sarmalayan bir kitaptı bu. Her sayfasını çevirdiğimde Cahide Birgül’ün kulağıma fısıldadığı sözleri eşliğinde: "Dünya senin bildiğin dünya değil, sakın güvenme, seni yine şaşırtacağım; Gölgeler Çekildiğinde’de olduğu gibi, Patricia Highsmith romanlarında olduğu gibi. Hiç benzemediğini düşündüğün karakterlerde kendini göreceksin."

Kitapta yine diğer romanlarında yer alan benzerlikleri görmek çok keyifli idi. Gölgeler Çekildiğinde’de babası ile yaşayan ve her şeyden bunalmış bir kadın anlatılırken, bu sefer annesi ile yaşayan iç dünyasında kaybolmuş bir kadın anlatılıyordu. Geceye Uyananlar’da Nilüfer, Haluk ve Memo’nun tutku/nefret ilişkisi, bu romanda yine kardeş olan Ece ve Evrim’in ilişkisini hatırlatıyordu.



Cahide Birgül ile yapılan bir röportajda yazmayı planladığı romanla ilgili olarak; "Aykırı bir aşk romanı. Bu kez şunu istiyorum, pek yapamadığım bir şey bu; taraf tutmak. Asıl kahramanım olan orta yaşlı kadının, Tuna'nın yanında olmak. Onu korumak, incinmesini önlemek. Arzum, hayatta tecrübenin her şey olmadığını, kabalığın, duygusuzluğun, kötülüğün, çiğliğin karşısında büyümüş olmanın 'kandırılmayı' yine de engelleyemeyeceğini anlatmak" dediğinden beri bu romanı bekliyordum. Gölgeler Çekildiğinde’nin devamı olacağına inandığım bir kitaptı ama Cahide Birgül yine beni kandırdı, başka türlü bir şekilde sarmaladı ve bendeniz okurunu yine parmağında oynattı ve yarattığı gerilim ile beni epey tedirgin etti.

Son derece sıradan, sorunlu ve kendinden memnun olmayan genç bir kadın, içinde olduğu kozanın kabuğunu delerek bir gazetede stajyer muhabir olarak işe başlar. Kış denizinden korkar, örümceklerden korkar, dışarı çıkmaktan korkar, ayağının biri de zaman zaman aksar. O kadar ketum bir karakterdir ki, kitabın sonuna doğru ancak isminin Evrim olduğunu söyler. Çevresi ile iletişimi kapalıdır, kimseyi hayatına almak istemez. Şişli’nin tanınmış terzilerinden biri olan annesi ve tahta manken Zarife ile ara sokakta, karanlık bir apartman dairesinde yaşar. Madem konu Zarife’den açıldı; onu da hiç sevmez, hatta ondan da korkar. Babası ölmüştür, kız kardeşi Ece gitmiştir. Kardeşi Ece; ne kadar güzel, sokulgan ve tanıştığı tüm insanları büyüleyebilen biri ise, Evrim o kadar onun tersidir. Soğuk, silik ve gösterişsizdir.

Roman boyunca Evrim’in Ece’ye yaptıkları, aslında göründüğü kadar iyi biri olmadığı ve hep Ece’nin yüzünden Evrim’in böyle olduğunun hikâyesi Evrim tarafından anlatılır.

Tanrı’nın adaletsizliğine çok küçük yaşlarda inandım. Yokluğuna ise daha sonra. Ece çok güzeldi. O kadar ama. Sadece çok güzel. Zeki olduğunu da söyleyemem, zaten zeka güzelliğin yanında nedir ki? Siz zekânızı cebinizden çıkarıp gösterene kadar kardeşinizin güzelliği çoktan herkesi etkisi altına almış olur. (Sy.31)

Gazetede çalıştığı bölüm kaybolanlar ile ilgili çok ses getireceği düşünülen bir yazı dizisi hazırlanmaktadır. Genç kadına diğer muhabirin (Aslı) beğenmeyip bir kenara bıraktığı bir dosya verilir, üzerinde çalışması ve bir haber yapması istenir.

Genç kadın; kırklı yaşlarında olan Çağla Akışlı ve yirmi dört yaşında olan Irmak Derderoğlu’nun kaybolmaları ile ilgili bir yazı dizisi hazırlayacaktır. Bir yardıma ihtiyaç duyduğunda ise Aslı yardım edecektir. Eflatun mürekkep lekeli dosyayı incelerken, bu iki kadının sırrını çözecekse, önce onları anlaması gerektiğini düşünür.

Onları anlamaya çalışırken de, hiç tanımadığı bir dünya ile de tanışır. Irmak ve Çağla’nın dosyasında ismi geçen kişilerle görüşme yapmaya başlar. Önce Neslihan ile buluşur.

Aslı bana eğilmiş, “Neslihan lezbiyen,” diye fısıldamıştı kulağıma. Hani “Neslihan katil”, “Neslihan psikopat” der gibiydi tonlaması. Eşcinsellik hakkında çok şey bilmem. “Düşünmedim hiç üzerinde” demek daha doğru belki. İki kadının birbirini aşkla sevmesine “lezbiyenlik” denir. Bu kadar. Hayatta bazı şeyler vardır ki fazla bilgi sahibi olmanız gerekmez. Karıştırmak, kurcalamak gereksizdir. Kelime olarak tehlikesini hisseder, uzak durursunuz. Lezbiyenlik de böyle bir şey benim için. (Sy.37)

Bu görüşmeden bir sonuç elde edemese de Neslihan’ın Irmak’la çok yakın arkadaş olduklarını ama Çağla’dan hiç hoşlanmadığını öğrenir. Sormak ister? "Siz Irmak ile sevgili miydiniz?" ama soramaz. Roman boyunca Evrim’in iç sesi, hem romanın kurgusunu hem de Evrim’in kendi hikâyesini aslında son derece açıkça anlatıyordu. Ama ben, tüm o iç sesler arasında kayboldum ve kitabın sonu geldiğinde yine de şaşırdım. Şaşırtmak üzere kurgulandığını, Cahide Birgül’ün hep bunu yapmak istediğini bildiğim halde. Dolayısı ile bir kere daha, bu sefer ne kadar güzel kurgulanmış olduğunu öğrenmiş ve sonunda ne olacak diye merak içinde kalmadan tekrar okuyacağım. O yalın anlatımı, her bir paragrafta yüzüme vurduğu gerçekleri sindire sindire.

"Basit ve tartışılmayacak kadar yerleşmiş haklılıklar karşısında düştüğü o derin karanlığın içinde fena halde yalnız, yapayalnız iken," kendini, kendine hiç benzemese bile yakın hissettiği Necla Kıratlı ile tanışır. "Gay barın sahibi olan kadın ile." (Aslı yine aynı tonlamayı kullanır.) Hem de akşam karanlık bir saatte dışarı çıkmayı göze alarak. Hayata uzaktan bakma yerine, içinde olmayı, içinde olanı sakınmasızca sunmayı dener. Eflatun Kadınlar bu zorluklar altında bile, eşcinsel aşklarına sahip çıkmaya cesaret edebiliyorlarsa belki Evrim’de kozasından çıkabilir.

İki lezbiyen âşık, onların eski sevgilileri, Aslı, Ece, kendisinin eski sevgilisi, annesi, kasvetli ve gün geçtikçe tozlanan ev derken roman, gerilimi hızla artarak devam ediyor ve dediğim gibi tekinsiz hikâye iyice beklenmeyen ve gitgide daha da hüzünlendiren bir şekilde bitiyor.

Cahide Birgül, belki de başucu yazarınız olmaz, belki okur ve sevmezsiniz. Belki kitabın kapağını kapattığınızdan itibaren, kitapla ilgili aklınızda tek cümle dahi kalmaz. Ya da benim gibi çok etkilenir, onun o karanlık, tıkanmış karakterlerinin sizi sarmalamasını ve günler boyu peşinizden gelmelerini izlersiniz. Size çok yakınınızdan bir hikâyeyi fısıldadığını görürsünüz. Arası olur mu? emin değilim.

Bilin ki; böyle bir kadın geçti bu dünyadan. Her biri başka yayınevinden çıkan 4 adet roman yazdı. Aykırı insanların haklarını savundu. Bence, yazdığı her roman ile Türk Romanının/insanının gelişmesine öncülük etti ve sıradan görünen hayatların, sıra dışı gerçeklerini dile getirerek benzersiz eserler ortaya çıkarttı. Eşcinselliğin olağanlığını çok yalın bir şekilde anlatarak; diğerlerine benzemeyenlerin ve diğerlerinin birbirini anlamasını sağlamayı denedi.





Eflatun Koza, 2009 yılının en iyi 10 Türk Romanı arasında gösterilmiş. Eğer Cahide Birgül ölmese idi bu kitap bu kadar dikkate alınır mıydı bilemiyorum? Aralık ayının sonunda, bir arkadaşıma hediye olarak Eflatun Koza’yı almak istediğim için kitapçıya gittim. Görevli hevesle kitabı bulup getirdi ve ekledi: "Cahide Birgül’ün son kitabı çıktı ona da bakmak ister misiniz?" Afallayıp kaldım. Yoksa yine bizi şaşırtmak mı istemişti Cahide Birgül, ölümünden sonra yayımlanmasını istediği romanı ile? Hemen görevliye inandım. "Tabii ki, hiç bilmiyordum bu romanı dedim." Ne de olsa onun taraf tuttuğu, orta yaşlı Tuna isimli kadının hikâyesini yazdığı romanını bekliyordum. Görevli, Gölgeler Çekildiğinde ile tekrar geldiğinde ise, ne kadar utandığımı anlatamam. "Teşekkür ederim, o ilk kitabı idi!" diyerek çıkıp gittim. "En çok görünmez olmayı istediğim zamanlar budur işte. Bir kitapçıda durmak ve kitabımı alan birini izlemek isterim. Onunla evine gitmek ve kitabımı okuduğu anları görmek. Bunun için çok şey feda edebilirdim" demişti, umarım oradan izlenmiyoruzdur. Zaten Radikal’in Yazar Cahide Birgül Öldü haberi de ayrıca çok can sıkıcı idi. Geceye Uyananlar gibi oldukça akıllıca seçilmiş bir ismi olan kitabının adını nedense Geceye Uyuyanlar olarak yazmışlar, yazık!

Her ölüm erken ölümdür, biliyorum ama bu da çok erken oldu. Belki sadece gitmiştir.

-İyi de nereye?
-Kim bilir? Belki de mutlu olacakları, kimsenin onları rahatsız etmeyeceği bir yere. (sy.77)


Kim bilir belki de Patricia Highsmith ile karşılıklı çay içip, birkaç gün önce aralarına katılan J.D.Salinger’ı şaşırtmanın yollarını arıyorlardır.

Gülda



Bir Eflatun Ölüm

Kırgınım, saçılmış
Bir nar gibiyim.

Sessiz akan bir ırmağım
geceden
Git dersen giderim,
Kal dersen kalırım.

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
Yanıma kiraz hevenkleri alırım.

ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

Aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

Söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
Sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

Behçet Aysan

28 Ağustos 2009 Cuma

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D. SALINGER


İlginç bir yazar, değişik bir üslup, sıra dışı bir roman…

1919 New York doğumlu Jerome David Salinger, edebiyat yaşamına New York’taki dergilere kısa hikayeler yazarak başlamış. Kariyerinin başlangıcında önemli yer tutan “A Perfect Day for Bananafish” ve Çavdar Tarlasında Çocuklar’da da yer alan “I’m Crazy ve Slight Rebellion Off Madison” adlı serüvenleri yayımlanmış eserlerindenmiş. Diğer kitapları ise Fanny ve Zooey, Dokuz Öykü, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour.

Evet bence ilginç bir yazar. Çünkü sanatın içinde yer alan kişiler, hayranlarından, medyadan kaçmaz. Tanıtım ve imza günlerine katılır, röportaj verirler. Salinger ise Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlandıktan sonra inzivaya çekilmiş. Fotoğraf ve röportaj, medyaya hiçbir malzeme vermemiş.

Kaçtıkça kovalanan Salinger’in bu sayede popülaritesi de arttıkça artmış. Kendini soyutlamayı o kadar benimsemiş ki, babasıyla anılarını biyografik bir kitapta toplayan öz kızı Margaret Salinger ve yine kendisi gibi yazar olan sevgilisi Joyce Maynard’ı hayatından çıkarmış.



Yazarın en ünlü kitabı olan Çavdar Tarlasında Çocuklar, kullandığı argo dil nedeniyle Amerika’nın bazı bölgeleri ile bazı ülkelerde yasaklanmış. Önceleri eleştirmenler tarafından beğenilmese de daha sonraları hem okurların hem de eleştirmenlerin hayranlığını kazanmış.
Romanda, okuduğu Pencey Prep kolejinden atılan Holden Caulfield’in 3 günü anlatılmaktadır.

Bu, atıldığı ilk kolej olmayan Holden, Pencey’den atıldığını ailesine anlatmaya ve onların tepkileriyle yüzleşmeye hazır olmadığı için Noel tatilinden önceki 3 günü New York City’de bir başına, kendine sırdaş olacak birilerinin, bekaretine elveda dedirtecek ama asla ona bağımlı kalmayacak bir fahişenin, kendini ve çevresindeki insanları çözmeye çalışmanın arayışı ile geçirir.

Sürekli argo konuşan, çevresindeki insanların yapmacıklığından şikayet eden, işine geldiğinde hiç renk vermeden kolaylıkla yalan söyleyebilen 16 yaşındaki Holden’ın son olarak atıldığı okul olan Pencey Prep aslında yazar Salinger’in okuduğu Valley Forge Military Academy’nin ta kendisiymiş. Salinger daha sonra Ursinus fakültesinde okumuş ve hocaları tarafından okul tarihinin en başarısız öğrencisi olarak görülmüş.

Kafası yaşıtlarından farklı çalışan Holden’ın, lösemiden ölen kardeşi Allie hakkında argo bir dille bile olsa söyledikleri, aslında içinde duygusal bir kişilik beslediğini, ama bu duygusallığı zayıflık olarak nitelendirdiğini hatta utanarak ondan kaçtığını düşündürdü bana. Sonra kendi ergenliğimi düşündüm. Cinsiyet arası farklılıklar da olabileceğini göz önünde bulundurarak, o çağlarda benim bile bazı duygusal yaklaşımlarımı gizleme ihtiyacı duyduğumu hatırladım.

Kendisinden yaşça küçük kızkardeşi Phoebe’nın kendisini anlayabilecek tek kişi olduğunu belirtmesi, onun için söyledikleri ve bir gece gizliden gizliye kendi evlerine girerek Phoebe ile sohbetleri duygusal yönünü gözler önüne seren bir başka işaret oldu.

Okuldan atıldığını anlayan Phoebe, ağabeyinin beş parasız yollara düşmesine razı olmaz ve Noel için biriktirdiği harçlıklarından verir. Holden sokaktaki son gecesini, çok iyi anlaştığı eski İngilizce hocası Mr. Antolini’nin evinde geçirmek ister. Mr. Antolini hayatla ilgili çok güzel öğütler verir Holden’a.

“Bu başına sardığını düşündüğüm bela; özel bir çeşit, dehşet verici bir bela bu. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da, aramaktan vazgeçerler.”

“Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.”

“Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp, zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun.”


Ama gece bir ara gözünü açan Holden, hocasını başında alnını okşarken bulur ve apar topar evden ayrılıp, bavullarını emanetine bıraktığı tren istasyonuna döner.

Mr. Antolini’nin bu davranışı Holden tarafından homoseksüel bir hareket olarak aktarılsa da, kitapta bu konu açıklığa kavuşturulmamış. Bu da Holden’ın ağzından anlatılan kitabın tamamına yine Holden’ın düşüncelerinin hakim olduğunu, sanki romanın tamamını Holden’ın gizli bir güçle yönettiğini algılıyorsunuz(um). Ve tabii bu gizli gücün arkasındaki Salinger olduğu için de Holden’ı aracı olarak kullanarak Salinger’in kendisini anlattığını düşünüyorsunuz(um).

Tren istasyonunda uyanan Holden, otostop yaparak batıya gitmeyi, sağır rolünü oynayarak insanlardan kendini soyutlamayı, kendisini sağır zanneden sağır bir kadınla evlenip, tamamıyla medeniyetten uzak bir yaşam sürmeyi düşler. Yola çıkmadan önce kız kardeşinin parasını vermek üzere okuluna gider ve Phoebe’nın öğretmenine, onu Mumya Müzesi’nde beklediğini açıklayan notunu vermesini ister.

Phoebe ağabeyiyle buluşmaya elinde bir valizle gider ve yola onunla devam edeceğini söyler. Holden kardeşini üzmemek için planından vazgeçer ve onunla eve döner.
Kitabın sonunda Holden psikolojik destek aldığını ve tekrar okula başlayacağını yazar.

"Modern zamanların başyapıtı” olarak değerlendirilen kitap günümüzde hâlâ Amerika’nın bazı bölgelerinde yasaklı eserler arasında sıralanmaktaymış. Bunun yanı sıra kimi lise düzeyindeki okulda en çok okutulan kitaplardan biriymiş.

Bir ergenin duygularına, içindeki gel gitlere, ergen ilişkilerine dem vurması ve hatta yol göstermesi açısından okumanızı tavsiye edebileceğim bir kitap.

1967 yılında Adnan Benk tarafından Türkçe’ye çevrilen kitap, Gönülçelen adı ile yayımlanmış. Teoman’ın Gönülçelen şarkısına da bu kitabın ilham verdiği söyleniyor.

(Peyman)

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails