Fast Good etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fast Good etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2010 Salı

MADRİD’DE ÜÇÜNCÜ GÜN

Bu İspanya Gezimize dair yazılarımız yarım kaldı ve hem Ender’in alaylı bir şekilde “Bir sonraki yolculuğumuza kadar bitecek mi?” diye durmadan takılması hem de son okuduğumuz Sabırsız Yürek’de denildiği gibi “Tüm kötülükler yarım kalan işlerden doğar” ilkesinden hareketle bu yazıları tamamlamaya hız vermiş bulunuyoruz.

Madrid’de üçüncü günümüzdeyiz ve gerçekten bir yorgunluk içindeyiz. Sabah kalkınca önce kahvaltı yapmak ve yürümediğimiz bazı yerleri de görmek amacı ile evden çıkıyoruz ve istikamet Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya çıkmak ve oradan da Prado Müzesi’nden önce Circulo de Bellas Artes’e uğramak.



Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya doğru giderken etrafta bazı kızlar ve kadınlar gözüme çarpıyor; sabahın 10’u için biraz fazla frapan geliyorlar, öyle bekliyorlar ve duruyorlar, bakınıyorlar. Sabahları zaten hiç çalışmayan kafama dank ediyor ki bu kızlar ve kadınlar dünyanın en eski mesleğini icra ediyorlar. Şaşırıyorum, biraz erken geliyor bu saat bana. Gülda: “Bu işin saati mi olur?” diye espri yapıyor, tabii yok da İstiklal Caddesi’nin bir benzeri olan Calle de Hortaleza'da biz kahvaltı edecek bir yer ararken biraz garip geliyor bana. Bir kez daha bu İspanyollar’ın saat mefhumunu anlayamıyorum.

Kahvaltımızı edecek bir yer buluyoruz ve büyük bir ciddiyetle de El Pais Gazetesi okuyoruz, ben tek kelime anlamadığım için kahvaltıma geri dönüyorum. Gülda küçük bir çığlıkla Melody Gardot’nun konser vereceğini gazeteden öğreniyor ve program sıkışacak olsa da gitmeye karar veriyoruz. Ben İstanbul’da çektiremediğim resmi çektirme hayalleri kuruyorum Melody Gardot ile.



Heyecanla yola koyuluyoruz. Gran Via’ya ulaşıp yürümeye başladığımız sırada yine bir kitapçıda Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi kitabı tanıtımı görüyor ve gururlanıyoruz. Ardından Palacio de Commicaciones binası ve Gran Via ile Calle Alcala’nın kesişimini geçip arkamıza baktığımızda da 1911 yılında bir sigorta şirketi için yapılmış olan Edificio Metropolis Binasını görüyoruz.

 
Posted by Picasa


Biraz mola vermek amacı ile 1880 yılında kurulmuş bir kültür vakfı olan Circulo de Bellas de Bellas Artes’de bir kahve içiyor ve cafe bölümünde yer alan heykelin önünde biz de poz vermeden duramıyoruz. Banco de Espana binasına da bir kez daha uzaktan inceleyip Museo Nacional del PRADO’ya doğru hızla ilerliyoruz. Gülda daha önce gezdiği için benimle gelmiyor ve ben bu adını çokça duyduğum müzeye doğru dalış yapıyorum.




Museo Nacional del Prado


Bu müzede Avrupa’nın en iyi yapıtlarını içeren yabancı koleksiyonlar mevcut olduğu gibi 12.-19yy arası İspanya resminin de en seçkin eserlerini görmek mümkün.


Elime önce bir müze planı alıyorum, zamanım az ve gezecek çok galeri var. Hızla gezmeye ve Plan’da belirtilen başyapıtların önünde daha fazla vakit harcamaya özen gösteriyorum. Özellikle yakından görmek istediğim Velasquez ve Goya resimleri ve Bosch resimleri var.


Dilim damağıma yapışmış vaziyette müzeyi gezmeyi bitirdiğimde su almak için kafesinde kısacık oturuyor ve mağazasına yöneliyorum ancak hayal kırıklığı yaşıyorum.

Eve vardığım zaman Ender’in akşam arkadaşları ile çıkacağını öğreniyor, biz de Fast Good’da yemek yeme alternatifini değerlendiriyoruz. Sonra Ender’in olduğu mekânı bulmaya çalışırken bizim evin bulunduğu sokağın arka tarafına doğru yürüdükçe çok kalabalık küçük bir meydanın varlığını ve bir sürü kafe ve lokantaların olduğu bir yeri keşfettik. Sonunda Gülda “İşte gelmek isteyip de hatırlayamadığım yer burasıydı” dedi. Ender’in olduğu yere geldiğimizde buranın turistik olsa da çok güzel yemekleri olan bir yer olduğunu gördük ve ertesi gün yemeği nerede yiyeceğimiz de böylece kararlaştırılmış oldu. Buradan doğruca daha önce rezervasyon yaptırdığımız ve Flâmenko gösterisi izleyeceğimiz CORRAL DE LA MORERİA’ya taksi ile gidiyoruz. Burada dans eden Anabel Moreno’ya hayranlık duyuyoruz; hem güzelliğine hem de dansına…

Billur

Bendeniz Gülda, Madrid’in 3. Gününden Aklımda Kalanları Aktarıyorum:


Bu yazı dizisinden kurtulmanız çok mümkünlü değil. Kararlıyız, bitireceğiz hem de uzata uzata. İspanya bitince de Cebelitarık’ı aşıp Fas’a ulaştığımız bölümü yazacağız.

Madrid’de ısrarla aramamıza rağmen, İngilizce Time Out dergisi bulamadığımız için şehri yeterince yaşayamadığımıza dair inancım da artmaya başlamıştı. El Pais gazetesini karıştırırken, Melody Gardot’nun konserine ilişkin haber beni çok heyecanlandırdı. (Gazete konserin gerçekleşeceği mekanın adını verip, telefon numarasını yazmaya gerek duymadığı için konserin gayet bilinen, önemli bir yerde olduğunu kurup, Billur’u bıraktıktan sonra ilk işimin bu konser için bilet almak olmasına karar verdim.)

Billur’la çocuklar kadar şen bir şekilde hayal kurarak, Maria Pages sonrası bir de Madrid’de Melody Gardot’yu izleyecek olmanın keyfi ile devam ettik. Circulo de Bellas de Bellas Artes’nin kafesi, çok güzel bir kafe, eğer Madrid’e yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Bir önceki gelişimde de sıklıkla uğradığım bir yerdi.

 
Posted by Picasa


Billur Prado’yu gezerken, ben de eve dönüp hem işlerimi yapacak hem de konsere bilet almayı başaracaktım. İki saat sonra da telefonlaşıp buluşacaktık. Konser Orange Cafe diye bir yerde idi. Telefon edip, bilet almak istediğimde telefondaki kadın konserin biletlerinin aylar öncesinde bittiğini, kapıdan bilet bulunmasının da mümkünlü olmadığını söyledi. Sanırım son dakika birinin bilet arıyor olmasını ya da beni çok komik buldu ki, bir noktadan sonrada gülmeye başladı, ben de pes ettim. Sonradan youtube’dan araştırdım, konserde Melody Gardot "Somewhere Over The Rainbow’u" çok güzel söylemiş ah ah...



Biletleri alamamıştım, İstanbul’da aylardır bir türlü sonuçlanamayan ve gittikçe karışıklaşan bir işe acilen herkesin kabul edeceği bir öneri sunmalıydım, Billur’a da ulaşamıyordum. Madrid’de hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sonuçta Madrid’in tatilimizi bozmasına izin vermeyecektim ve bir çözüm buldum: Madem İspanya’ya kadar geldik bir Parador’da kalmalıydık, hem de Elhamra’da. Böylece sadece Elhamra’yı gezmeyecek bizzat içinde yaşayabilecektik. Düşündükçe aklıma daha da yattı ve bütçeyi biraz aşmayı da göze alarak hemen yer ayırttım. Haklı itirazlar da olabilirdi ama ne yapalım Madrid’de o son derece sevimsiz evde ne yapacağımı bilmez halde tıkanıp kalmıştım.



Bu geziye başladığımızdan beri sürekli Fast Good’da yemek yemeye çalışıyorduk. Nihayetinde Madrid’in 3.gecesi başardık.


Ferran Adria dünyanın en iyi aşçısı. Hatta dünya çapında en etkili 100 kişi listesine girmiş bir kişi/aşçı. İspanya’nın en önemli adamlarından da biri sayılıyor. Ben de at arabası ile dolaşan Prens’den daha havalı olduğunu düşünüyorum. Barselona yakınlarında bulunan, rezervasyon yaptırmak için aylar, hatta bir iddiaya göre, bir yıl önce rezervasyon yaptırılması gereken elBulli adlı restoranın da sahibi. Daha önce Billur yazmıştı. Biz İspanya’da 3 Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedik. Orası da yine rezervasyonu aylar önceden yaptırılması gereken bir restorandı. İspanya organizasyonu içerisinde, elBulli için de rezervasyon yaptırmayı denemiştim, onlar yerlerinin olmadığını ama istediğimiz tarihten bir hafta önce ararsak iptaller sonrası ne yapılabileceğine bakacaklarını söylemişti. Ben elBulli ile tekrar cebelleşmek yerine; Sant Pau’ya gitmeyi uygun gördüm. Çünkü Carme Ruscalleda’nın yemeklerini ancak Sant Pau’da yiyebilecekken, Ferran Adria mutfağına ulaşmak İspanya’da daha kolaydı. Her ikisinde de rezervasyonumuz onaylanırsa da; tahminen mide/bütçe açısından istemeyeceğimiz bir durum oluşacaktı. Bunun üzerine Fast Good’da yemek yemenin peşine düştük.



Fast Good adından da anlaşılacağı üzere bir hazır yemek restoranı. 22. yüzyıl yemeğinin nasıl olacağını araştıran ve Moneküler Gastronomi akımının en önemli isimlerinden biri olan dahi/deli mutfağın Dali’si Ferran Adria’ya göre; hızlı yemeğin kolay olması yanı sıra hem lezzetli hem de sağlıklı olması mümkün. Bunun çalışmasını yaptığı yer de; Fast Good. Bir yemek zinciri oluşturmaya çalışıyor ve anladığım kadarı ile isim hakkı da veriyor. Buradaki araştırmacı yatırımcılara duyurulur…




Girer girmez ilk sorum içki var mı? oldu. Malum sağlıklı yemek yeri, belki içki de olmaz diye düşündüm. Biz son derece güzel birer hamburger ve yanında patatesi kızarması yedik, birer bira içtik. Restoranda biz ve bir başka çift dışında kimse yoktu. Anlaşılan Madrid’de pek rağbet gören bir yer değil burası. Yine de gidip görmekte ve sağlıklı hamburgerleri gayet makul fiyatları ile yemekte fayda var.

Çıkışta "Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 100 Yer" listesinde bulunan CORRAL DE LA MORERİA’ya ilerlerken Billur’a anlatıyorum. "Belki 22. yy mutfağını kendi yüzyılında test edebiliriz, eğer 2042’ye kadar dayanabilirsek" diyorum. Dünyanın en etkili ismi sayılan bir diğerinden bahsediyorum. Arkadaşım Lale’nin Singularity Üniversitesi'nde Ray Kurzweil ile tanışmasını ve Ray Kurzweil’in ölümsüzlük planını anlatmaya çalışıyorum. Yürümeye devam ediyoruz, ben yol boyunca yediğimiz hamburgerin köftesinin çok lezzetli olduğunu düşünmeye devam ediyorum, bir de 2042 de 70 yaşımda, görülmesi gereken hangi yerde olacağımın tahminini yapıyorum.

"Food is one of life's greatest pleasures," he says. "And to be happy is easy, so easy."

Not: Aslında “Hieronymus Bosch ve Çekirdek Ailemde Yeri” adlı bir bölüm daha yazacaktım ama çok uzadı, Yonç’dan çekindim.

Gülda

19 Kasım 2009 Perşembe

MADRİD'DE İKİNCİ GÜN

Ya da Küçük Domuzun Laneti

Sabah kalkınca Küçük Domuzun Lanetinden sıyrılamayan Gülda’nın kötü bir gece geçirdiğini öğreniyorum, Ender çoktan çıkmış. Gülda kahvaltı etmek için Plaza Mayor’a gitmeyi öneriyor.

Plaza Mayor’a giderken birden kraliyet ailesine refakat eden kortejin geçtiğini ve atlıların arasındaki kupa arabasında prensin olduğunu görüyoruz. Atlar etrafı pislerken de belediyenin temizlik aracının onları takip ettiğini!



Sonra yürüyüşe devam ediyoruz ve arada turistik eşya satan dükkânlara bakıyoruz. Sonunda 17.yüzyıldan kalma bu eski meydana varıyoruz. Meydanın ortasında bu meydanı yaptıran III. Felipe’nin at üstünde bir heykeli bulunuyor. Zamanında burada boğa güreşleri, geçit törenleri ve Engizisyon davalarının izleniyormuş. Meydanın etrafı kafeler ve dükkânlarla dolu.

Meydanın güneybatı ucunda bulunan merdivenlerden çıkmaya karar veriyoruz ve yürüye yürüye geleneksel tarzda restoranların bulunduğu Calle de Cuchilleros’a varıyoruz. Hala kahvaltı edecek bir yer bulabilmiş değiliz ve zaten kahvaltı saati geçeli çok olmuş durumda. İnatla yürümeye devam ediyor ve Palacio Real’in arka girişine denk geliyoruz…Etrafa bakınırken bir de ne görelim prens dönüş yolunda...



Teatro Real’in oradaki güzel görünümlü kafelerden birine oturmaya karar veriyoruz. Garson menüyü getiriyor ama yazanları anlamak pek olası değil. Gülda’nın yiyeceklere bakmak için içeriye girmeye karar verdiği bir anda garson yanıma geliyor. Ben de “arkadaşım içeride, menüyü anlayamadık, gelince sipariş vereceğiz” diyorum. Garson dudak büküyor ve menüyü de elimden başka bir şey dememe fırsat vermeden çekip alıyor. Gülda az sonra içerden döndüğümde olanı anlatıyorum ve mekânı terk ediyoruz. Ahh be ! Azıcık İspanyolcam olsa ya da adam İngilizce anlasa…

Madrid’in orta yerindeyiz ve açız, saat 13.00 suları…Teatro Real’in içindeki mağazadan alışveriş yapıyor ve Cafe Teatro Real‘in hoş göründüğüne karar verip içeri giriyoruz. Garson kız atlıyor, masalar rezerve diye. Bize kapı kenarı bir masa veriyor ve kahve istiyoruz çünkü hiçbir şekilde yemek/yiyecek servisi de yok… Gülda sigara için bara geçiyor. Ben de ardından seğirtiyorum. Az ötemde duran kuravansalara bakıp yutkunarak kahvemizi içip çıkıyoruz.



Bir taksiye atlayıp Paseo del Prado’ya gitmeye karar veriyoruz, hedef önce karın doyurmak ve hürmet görmek. Bunun için de Hotel Ritz’e gidiyoruz… Moralim yerine geliyor… Şimdi en sevdiğimiz resimlerden birini görmeye gidebiliriz…

Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía:



Müzenin en önemli ve tanınmış eseri Picasso’nun Guernica’sı Gülda ile benim en sevdiğim resimlerin başını çekmekte… Ancak sanırım yorgunluktan olsa gerek gözleri gibi baktıkları resmin önünde fotoğraf çektirirken flaşımız patlıyor. Allahım! Rezil Olduk! “Tamam, Gülda ben ayarladım” derken bir flaş daha! O anda orada yok olmak istiyorum.



Müzede ayrıca DALİ’nin The Great Masturbator, The Persistence of Memory ve The Invisible Man resimlerini de dünya gözüyle görmek mümkün oldu.



Müzeden sonra Paseo de Recoletos’ta bulunan Cafe Gijon’a gitmeye karar veriyoruz. Madrid’in kafe hayatı 20 yüzyıl başında çok önemli bir yer tutmakta imiş ve buralarda konuşulanlar, tartışılanlar siyasi gündemi belirlemede ciddi bir etkiye sahipmiş. Bunlara tanıklık eden pek çok kafe şimdi kapanmış da olsa hala hayatta olanlardan biri Cafe Gijon 1888’de açılmış. Dost Kitabevi’nin Madrid kitabında“Kafenin içinde krem rengi dövme demirden sütunlar ve siyah –beyaz masalar dikkat çekiyor” cümlesine ben ilk başta gülüyorum çünkü bana göre çok sıradandı. Ayrıca yediğim profiterol dünyanın en korkunç profiterolü idi. Mutsuzluğumuzu sezen bize servis veren garson çıkışta ben yine çanak çömlek alırken Cafe Gijon’un menüsünü verdi. Veeee bir anda Cafe Gijon ile ilgili hayal kırıklığım azalır gibi oldu.



Sonrasını ise gerçekten hatırlamıyorum umarım kötü şeyler yapmamışımdır.

Sevgiler

Billur

HAYIR, UNUTULAMAZSIN SEN, MADRİD,

Beni tanıyanlar bilir, başıma ne geliyorsa; ya meraktan ya yemekten geliyor. Bir kez daha, yine Madrid’de, yine aynı sebeplerden tüm geceyi tuvalette geçirip, sonrasında son derece kalitesiz bir bulaşık deterjanı ile “pintiliğimizden en ucuzunu almış olduğumuza söylene söylene” fayansları temizledim. Sabah ise, kaynayan bir mide, soyulmakta olan ellerimle dışarı çıktık. Aklımda ise; İlya Ehrenburg’un "Hayır, Unutulmazsın Sen, Madrid" şiiri. Benim için unutulmaz kılan ise; Ehrenburg’un kemiklerini sızlatmıştır diye düşündüm.

Madrid’de; bulundukları konum itibariyle üçgen içerisinde yer alan ve içerisindeki sanat eserleri ile büyüleyici oldukları için de “Sanatın Altın Üçgeni” (Golden Triangle of Art) diye nitelendirilen üç önemli müze var. Prado Müzesi, Thyssen Bornemisza Müzesi ve Reina Sofia Müzesi. Bu müzelerde bulunan eserler; Avrupa’da bulunan en önemli eserler olarak nitelendiriliyor. Madrid’e çok sayıda turist geliyor, bu sıkıcı şehrin bu kadar turist çekmesinde en büyük etken, yine bu müzeler.

Biz Altın Üçgen’in ilk kenarına; o gün açık olan Reina Sofia Müzesi ile başlayabiliyoruz. Bu müze de ağırlıklı olarak 20.yüzyıl eserlerinin sergileniyor. Herkes burada, Miro’lar, Picasso’lar, Dali’ler ve diğerleri…

18. yüzyılın sonunda inşa edilmiş olan bir hastane, daha sonradan Kraliçe Sofia’ya atfen müzeye çevrilmiş. Bölüm bölüm ve oda oda olması da bunu açıklar nitelikte. Ek binaları ise Barselona’da bulunan Torre Agbar’ı da inşa eden Jean Nouvel tasarlamış. Bütün o camlar, asansör de çizgisini devam ettirir nitelikte. Anlaşılan İspanya, Fransa’nın en ünlü mimarlarından biri olan Nouvel’yi seviyor, Nouvel de İspanya’yı.





Guernica ile ilgili ahkâm kesmek niyetinde değilim ama eğer bir gün CV hazırlamam gerekse; hobiler bölümüne Guernica’yı izlemek yazma niyetindeyim.

İşveren sorarsa "nasıl bir hobidir Guernica?" diye: Üzerine sayfalarca yazabileceğim, saatlerce konuşabileceğim, ne kadar okursam ve ne kadar araştırsam dahi hâlâ yüzlerce soru üretebildiğim, evimde Kendime Ait Oda’mda Billur’un benim için yaptığı –nasıl yapabildiğine hala şaşırıyorum- puzzle’ına bakıp ya da Ka’nın hediye ettiği Guernica kupamdan kahve içerken, merakımı iyice arttıran, her gördüğümde sanki ilk defa görüyormuşçasına parçalar bulduğum bir resim ve tarihçesi içindir. Ve öyle güçlü bir hobidir ki; konusu Guernica olan tüm film, tiyatro, danslara gitme ve bir çöpçü tavrı ile çıkan her haberi, yorumu okuma hevesindeyim diyeceğim. Ve yine, bu hevesle; "Guernica, yarın hemen Bask’a iade edilmelidir" sloganı atacağım.

Gerçi Picasso,İspanya barışa kavuşunca bu eserin Prado Müzesinde sergilenmesini vasiyet etmiş ama Picasso barış sonrası İspanya’sında bu kadar keskin sınırlar olabileceğini düşünememiş de olabilir ve aslında "Paella" Valencia’nın, "Flamenko" Sevilla’nın, "Krallık ve Kan" Madrid’in, "Antonio Taipei Barselona"’nın (bu örnekler de satırlarca çoğaltılabilir) ise "Guernica" içinse en fazla iddia Bask’ın Guernika-Lomo kasabasındır diye mırıldanmaya devam ediyorum.

Guernica ile başlayan siyah beyaz serüvenimizse; Reina Sofia Müzesi’nin bahçesinde yorgunlukla oturduğumuz ve kimsenin oturmadığı banklarda resmileşiyor. Bankın üzerinde "dikkat boyalıdır" yazılı olabileceğini kanaat getirdiğimiz ama ellerimiz ile kontrol etmemiz sonucu kurumuş kararı verdiğimiz yerden kalktığımızda ise beyaza boyanmış kotlarımız ile yola devam ediyoruz.



Ne girişi, ne çıkışı, ne de önerilen dolaşma güzergâhı belli olmayan ilk Madrid müzemiz bittiğinde ise; yürümeye devam ediyoruz.

Şehrin eski giriş kapısı olan Puerta de Alcala’yı, Banco de Espana ve Plaza de Cibeles’i de gördük diye işaretledikten sonra, Calle de Serrano'da boyanmış kotlarımız ile gezmek istemediğimiz için eve doğru yola koyuluyoruz. Puerto Del Sol Meydanı’na geldiğimizde inşaat ve karmaşa sebebi ile zar zor görebildiğimiz Madrid’in simgesi olan ayı heykeli ile ilgileniyoruz. Sonrasında Timeout’un İngilizce Madrid dergisini bulabilmek ümidi ile El Corte Inglés’in kitap dükkânına giriyoruz ve onlarca Masumiyet Müzesi kitabı ile karşılaşıyoruz. Orhan Pamuk’un İspanya’da çok önemsendiğini bir kez daha görüyoruz. Kitap bloğu ile fotoğraf çekmeye çalıştığımızda ise görevli tarafından engelleniyoruz.



Yorgun argın eve dönüp dinlenme kısmından sonra olanları Billur’un hatırlamaması çok olağan. Çünkü yine Fast Good’a gitmeyi deniyoruz ve yine kapalı olduğu için yakınında bulunan salaş bir restoranda yemek yiyip, bir Flâmenko kostümü almak için 500,00 € harcamamız gerektiğini ve alamayacağımızı tespit edip, üzülerek eve varıyoruz.



Günden Kalanlar/Notlar:

Zar zor almayı başarmış olduğum, en sevdiğim kotumla vedalaşmak gerekiyor.

Ve yine Guernica ile düzgün bir fotoğrafım yok.

Fast Good’da yemek yemeyi başarabilecek miyiz?

Evimizin tam karşısındaki evde oturan, iki gündür aynı iç çamaşırı ile dolaşan adamın başka bir kostümü var mı?

Ne güzel bir kitap Masumiyet Müzesi.

Prense üzüldüm, her Pazartesi, o araçla, o koku eşliğinde dolaşmak eminim çok yorucu ve rahatsız edicidir. Tahminen Porsche'unu en çok o gün özlüyordur.





Ve Madrid için bir şarkı değil, bir şiir bu sefer güne eşlik eden:

HAYIR UNUTULMAZSIN SEN, MADRİD

Hayır, unutulmazsın sen, Madrid,
Kanın, çektiklerin unutulamaz.
Soğuk bir rüzgâr savuruyor toz bulutlarını.
Şu kız neden koltuk değneğiyle yürüyor?
Gün ortasında neden yanıyor fenerler?
Kim görebilecek güneşin doğduğunu?
Karabançel niçin yaşıyor?
Şu beşik niye boş?
Şu anne daha ne kadar zaman anlamayacak, kucaklamayacak?

Göğe de var açılan bir kapı,
İstersen ona inan,
Ama yerdeki yırtık çamaşır parçasını görüyor musun?

Ya kana bulanmış toprağı?
Ve toplar bütün gece anlatıyorlar:
Uzağa kaçılamayacağını, ona bir yardım da edilemeyeceğini?

Güneşin boşuna doğduğunu,
Buraya ne denizlerin,
Ne gemilerin, ne trenlerin,
Ne de şu avare yıldızların erişebileceğini.

İlya Ehrenburg

Gülda

10 Kasım 2009 Salı

María Pagés Giriş




MADRID YOLCUSU KALMASIN LÜTFEN!

Barselonamıza veda etme vakti geldi. Evin son kontrolü yapıldı, dolaplara bakıldı. Anahtarı masaya bıraktık ve çıktık.Tren istasyonuna vardık, dev bavullarımızı -ki nedense alışveriş yapmadığımız halde daha da ağır oldular- trene yükledik ve yerlerimizi aldık. Bindiğimiz tren “Çuf Çuf” trenlerden olmadığından 2,5 saat sonra Madrid’e varmak üzere ben uykuya daldım.
Tam denilen saatte tren gara girdi ve bavulları aldık bir taksiye atlayarak burada kiraladığımız eve doğru gitmeye başladık. Birden Madrid çok karışık geldi ve etrafta saptığımız, geçtiğimiz her yol inşaat halinde idi….



Evimiz ünlü Puerto Del Sol adlı meydanını dik kesen sokaklardan birinin hemen başındaydı. Burayı Rumeli Caddesi, Elmadağ ile Pangaltı arasına ve Taksim Meydanına benzettik Gülda ile. Güneş Kapısı adı verilen, zamanında pek çok olaya tanıklık etmiş, Calle del Carmen’e yakın noktasından Madrid’in simgesi olan ayının heykeli olan bu meydanı meydan olmanın tüm özelliklerini; kalabalık bol turist, gürültü, kafeler, turistik dükkanlar, taşıyordu.

Kiraladığımız şirketten irtibat halinde olduğumuz adam bir türlü Gülda’ya yanıt vermiyordu ve Gülda da “Anlamıştım zaten sahtekâr olduğunu” diye söyleniyordu. Adamın ve şirketin tavrı: 3 aldı bizden. ANCAK sonra adam geldi, kontrat vs gibi işlemler bitirildi ve ben odamıza yerleşmeye başladım. Nedense Gülda pek eve ısınamamıştı ancak ben güzel buldum; tamam mutfağın içinde küçük bir tuvalet olması garipti ama sonradan çok işe yaradı.

Bir Market Alışverişi Serüveni:

Biraz kendimize geldikten sonra eve alışveriş yapma ihtiyacı hâsıl oldu. Aç ve susuzduk. Gülda hemen bir kafeden su almayı önerdiyse de ben El Cortes ingles adlı İspanya’da her şehirde, her semtte her köşebaşında görebileceğiniz eskinin Çarşısı -ancak daha gelişmişi ve ürün yelpazesi daha fazla olan şimdinin Boyner’i-, Paris’in La Fayette’i kıvamında olan mağazasına gitmeyi önerdim. Gittik, yalnız hemen Gourmet yazılı bölüme girip ilk heyecanımızı atınca anladık ki market kısmı biraz ileride imiş. Ayrıca o kadar dolandık ve deterjan da bulamadık, sinirlendik ama sonra keşfettik ki o da ayrı bir bölümde imiş.

Eve elimizde paketlerler geldik; daha apartmana girince ışıkların yeri nerede, basamak hangi adımdan sonra, asansör kapısı ne hızda kapanıyor durumlarına alışmadığımız için düşerek, tökezleyerek ve Gülda asansör kapısından dayak yiye eve kapıdan içeri girerek ilk biramızı açtık. Gülda bir yudum aldı.
-Bu elmalı!? diye dehşet içinde baktı bana. Ender’e de vermiştik.
“Bu içilmez yahu”
Gülda :-neyse ki sin alcohol” yazıyor dedi ve kahkahayı bastık ve ama hüsrana uğradık. Gülda bu biraları evsizlere [ki Gülda ne zaman yerde elinde içki, serkeş görünümlü insan yığını görsem bu insanların “bohem” olduğunu söylüyordu ya neyse] vermeyi teklif ettiyse de “ Bu evsizlere hakaret olur” diyerek reddettim.

Bira alma hususunda Gülda dışarı çıkmayı ve barlardan birinden almayı teklif etti. Karşı sokaktaki yerlerden ama en berbat ve sefil görünümlü olan ve içinde 3 kişinin olduğu birine girdik ve adama önce bira istediğimizi söyledik, bardakta bira vermeye kalktı, uzun bir mücadele verdik ve şişede istediğimizi tarif edince şarap şişelerini yıkayıp onlara doldurmaya kalktı ancak sabrımız kalmamıştı ve adam bana Günbatımından Şafağa filmindeki bar ve oradaki barmenmiş gibi görünmeye başladı ve Gülda’yı sürükleyerek tekrar El Cortes Ingles’e gittik. Hem normal bira hem de deterjan alarak eve döndük.

ARA SOKAKTA İSE FAST GOOD’A DENK GELDİK. Biradan ilk yudumumuzu aldık ve… TEATRO REAL’DE MARIA PAGES için hazırlanmaya başladık.



TEATRO REAL

Gene çok şık bir vaziyette Teatro Real’in önünde az sonra Maria Pages’i seyretmek üzere bulunuyor ve görmemişliğin doruğuna tırmanmış, resim çektiriyorduk. İyi ki de şık giyinmişiz çünkü gelenlerin çoğunluğu neredeyse tuvalet giyecekmiş de son anda vazgeçmiş gibi görünüyorlardı.



Teatro Real Plaza de Oriente’de Palacio Real’in karşı tarafından yer alıyor. 6 cepheli ve 9 katlı bu binanın ayrıca 6 kat da yerin dibinde depo olarak kullanılan bölümleri bulunuyor. Kırmızı ve altın renginin yoğun bir biçimde kullanıldığı ana salon bir at nalı şeklinde. Bugünkü opera binasının yapımına 1816’da başlanmış ve tam 32 yıl sürmüş. Açılışı II. Isabel’İn 20. Yaş gününe yetiştirilmiş. Sergilenen ilk opera da Donizetti’nin a Favorita’sı imiş.

İçeri girdik… Işıklar Söndü…”ahh! İşte Maris Pages sahneye çıktı…..Sonra? Bayılmışım. Rüyamda uzun saçlı kırmızılara bürünmüş ve birden çok kolu olan ve ne desem ne sorsam sadece elleri ve kolları ile cevap veren bir deniz kızı beni kendi ülkesinin bulunduğu derinliklere doğru sürükledi…..

Gerçekte ise neler olduğunu Gülda bana anlattı……

Sevgiler

Billur

Maria Pages Gösterisini Anlatmadan Önce:

BİR EV KİRALAMA TECRÜBESİ:

Öncelikle evi kiralama işlemi boyunca bir bölümden sonra çok zorlandım. Kiralama şirketini internetten bulmuş ve evin fotoğraflarını, yerini ve anlattıklarını çok beğenmiştim. Kiralama görevlisi Guillaume, epey yardımcı olmuş ve sigara içebileceğimiz ve bize de en uygun evin bu olduğu konusunda beni ikna etmişti. Ancak, konu onlara depozit ödemesi yapmaya geldiğinde güvenlik sertifikaları ile ilgili bir sorun çıktı ve “We recommend that you close this webpage and do not continue to this website” diye bir uyarı ile karşılaştım. Ancak biraz karışık bir döneme denk geldiği ve sertifikaları da bir gün önce bittiği için yeni bir yer bulmak yerine Guillaume’ a " neler oluyor? " diye sordum. O da "iş birliğiniz için teşekkürler, bir sorun yok sertifikamız yenileniyor" şeklinde kurumsal mailler yolladı.

Sonrasında onlara kart bilgilerimi mail ile yolladım. Depozitoyu çektiler fakat bir türlü Voucher’ı (buna ne demeliyim?) yollamadılar. Guillaume’a “ben Avrupa Birliği üyesi bir ülkeden gelmiyorum. Hükümetiniz; vize vermek için nerede kalacağımı dair resmi bir belge ve ödeme makbuzu istiyor” dedim. Guillaume ise ısrarla genel bir belge yollamaya devam etti ve arada da "lütfen uçuş bilgilerinizi ve kaçta geleceğinizi söyleyin" diyen mailler yolladı. Bense "bunu daha sonra söyleyebilirim, Barselona’dan geleceğiz, nasıl geleceğimizin bilgisini en erken 2 Ekim’de verebilirim, bir sorun olur mu?" dediğimde; "hiç sorun olmaz, ama kaçta gelirsiniz" diye cevaplar yollamaya devam etti.

Barselona’da iken trenle geleceğimizi, saat kaç gibi orada olabileceğimizin ve nasıl bir ayarlama yapabileceğimiz ile belirten yazılı/sözlü üç, dört görüşme daha yaptım. Onlar da trenden inince aramamı ve evin orada buluşabileceğimizi söylediler. Ama ben elimde yazılı bir bilgi olmadığı için de epey tedirgin oldum. Onca bavulla evsiz kalırsak Maria Pages konserine nasıl giderizi ayarlayabilecek bir B planı dahi yaptım kafamda.

Tren istasyonunda üstümüzü değiştirir, bavulları istasyonda bulunan (ama bu sefer fişi kaybetmemeliyim (başka bir geziden tecrübe)) dolaplara kilitler, konser sonrası Teatro Reail’in orada bir otelde kalır, sabah olunca da Guillaume ve saz arkadaşlarının ofisine de kahve içmeye giderim diye düşündüm. Ama güya arkadaşlarımı tedirgin etmemek için de, oldukça sakin görünmeyi denedim. Turist Gezdiricisi kariyerim başlamadan bitmek üzere idi. Zaten bu gezilere katılabilmek için her yıl daha da zorlaşan isteklerle karşı karşıyayım.

Atoca istasyonunda, trenden indik, ben Spain Select'i aradım. Karşıma İspanyolca konuşan bir telesekreter çıktı, defalarca aradıktan sonra birini buldum. (Pazar günü olması sebebi ile firmada tek kişi varmış o da sürekli ofiste durmuyormuş. Tüm aksiliklerin de sebebi tatil günü olması imiş.) Sonrasında eve gittik, kapıda uzunca bir süre bekledik, yine aradık, yine telesekreter çıktı. Sonuçta yan dairedeki temizlik görevlisinin firmadan birine ulaşması (adamcağız da yolda imiş zaten) ile eve girebildik. Sokak tedirgin ediciydi, apartmanın girişi ve asansör de. (Her iki kolumda da çürükler oluştu, ne yaparsam yapayım, asansöre tüm giriş ve çıkışlarımda, kapısı üzerime kapanmaya devam etti.) Ve o dakikadan sonra içerisi ne kadar iyi olursa olsun benim için pek bir şey ifade etmedi.

Billur’un kiralama anlaşmasına ilgisizliği ve benim de görevliyi, on dakika sonra öldürebilecekmiş tavrım sebebi ile, baştan bizi bu tip işlerle muhatap olmayacağını belirtmiş olan Ender; adamla ve evle ilgilenmek zorunda kaldı. Konuya o kadar ilgili davrandı ki, salon perdesinin yırtık olduğunu da gelen kişiye gösterdi. Üzerine basa basa “biz yapmadık bilinsin” dedi, temizlik ve depozitoyu da ödedikten sonra her şey yoluna girmişti.

BARSELONA MADRİD ARASI NASIL GİDİLMELİ?

Hala emin değilim, Barselona’dan Madrid’e gitmek için hızlı tren mi yoksa uçak mı tercih edilmeli? diye. Tren çok pahalı (internetten alamadığımız için 100,00 € civarı), doğru zamanlama ile 30,00 €’ya (bizim bavullarla 55,00 €) uçak bileti bulunabiliyor ve bilet internetten alınabiliyor. Tren ile 2,5 saat, yarım saat önce gitmek gerekiyor, eve varmak 3,5 saat. (Tren bileti almak için istasyonda geçirdiğim ve varmak için harcadığım süre de +2 saat) Uçağa 1 saat önce gidiliyor, 1 saat yol, iniş bavulları toplamak, eve ulaşmak 3,5 saat. (Geçen sefer Iberia’da rötar oldu ve 3 saat havaalanında bekledim.) En iyisi galiba Barselona’dan Madrid’e gitmemek; Valencia var, Zaragoza var, Bilbao, Adalar var…

El Corte Inglés ve Biralar:

Zaten o kadar (12 şişe) biraya 3,50 € verdiğimizde anlamalı idim. Ama belirtmeliyim; El Corte Inglés’den sırf Efes Pilsen’in Madrid’de pazar payı artsın diye, bir şişe de Efes Pilsen bira almıştık. Eve geldiğimizde, elmalı alkolsüz bira sonrası, o birayı üçümüz paylaşırken ilaç gibi geldi.

Barmeninse; şişe bira elde etmek için, şarap şişesini yıkayıp ona bira musluğundan bira doldurma haline ise hâlâ gülüyoruz .

Konser Sonrası:



Konser sonrası, Teatro Reail’in yanında bulunan kafede oturup çok iyi vakit geçirdik ve yemek yeme saatini bekledik. Botin Restoran çok turistik olduğu için, benzer yemekler yapan ama daha çok Madrid’lilerin tercih ettiği bir başka bir mekân olan Las Cuevas de Luis Candelas Restoran’da yer ayırtmıştım ki o da epey turistikti. Ancak yemekler inanılmaz lezzette idi. Orada yediğim Jamón, Ender’den tırtıkladığım bir tür işkembe, ana yemek olarak yediğim yarım süt domuzu sonrası, eve dönüş boyunca yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmakla geçirdim.

Bir önce geldiğimde de ilk Madrid gecemi banyoda bitişmiştim, yine aynısı oldu ve böylece evin en uç noktasında bulunan mutfağın içindeki küçük tuvalet çok işe yaradı.
Her Madrid'e gittiğimde ilk akşamımı böyle geçireceksem, bir daha gitmeyeceğim Madrid'e. Ayrıca hiç sevdiğim bir şehir dahi değilken.

Müzik ise; I search all over the world for you diyen; Jay Jay Johanson’dan;

video_player_embed_code_text

Gülda

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails