Yansımalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yansımalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2012 Pazar

Yansımalar - 21



Zamanı geri alabilmek mümkün olsa, 5 ay öncesine, o ahşap, tarih kokan eski yalıdaki, bugünün küçük ama huzur dolu ortamıyla insanı rahatlatan küçük butik oteline geri gitmek isterdim.

Otelin ikinci katında kocaman dikdörtgen masif masanın başında, öykülerin, romanların hayatımızdaki eşsiz varlıkları sayesinde tanımaya nail olduğumuz çok değerli yazarımız Adnan Binyazar’ın konuğumuz olarak katıldığı sunum gecemize ışınlanmak, zaman tünelimin, kelimelerin çok daha coşkuyla ağızlardan döküldüğü o akşama, o paha biçilmez saatlere açılmasını isterdim.

Arnavutköy’e ne zaman gitsem, kendimi İstanbul’dan soyutlanmış, küçük bir balıkçı kasabasında hayal ederim. İyot kokusunun daracık sokaklarını arşınladığı, cumbalı pencereden elimi uzattığımda karşı penceredeki komşumla sıcak bir kucaklaşmayı bulabileceğim, esnafının hâlâ kapıdan geçen Gülsüm Teyze’yi hürmetle selamladığı bir küçük balıkçı kasabası benim için.

Pencerelerinde mor hercai menekşelerinin salındığı, al kırmızı sardunyaların dizildiği iki, üç katlı ahşap binaların sıcak misafirperverliği ile sarhoş olduğum Arnavutköy...

Lulu sunumunu yaptığımız aynı mekândı, ama farklı bir isimle bu defa bizleri karşılamıştı. İsim farklıydı belki, ama ortam aynı konuksever ortamdı. Yabancılık hissetmeden dar, ahşap merdivenlerle bir üst kattaki yemek odasına çıktım.

Sunum gecelerinin içimde yarattığı duygu fırtınasını biliyorsunuz. Üç buçuk yıldır hiç dinmedi bu fırtına. Her sunumda, sanki ilk sunum gecesiymiş gibi heyecan duyuyorum.

Ama 5 ay önceki sunum gecesi, hatıralarımdan hiç silinmeyecek ve hep aynı tazeliğini koruyacak.

Merdivenlerden üst kata çıkarken, salondan gelen her zamanki alışık olduğumuz bayan seslerinin yanı sıra tok bir erkek sesi ortamı farklılaştırıyordu.

Salonun kapısına vardığımda, dikdörtgen masanın en başında koyu renk takım elbisesi içinde ak saçları, gözlükleri ve munis gülümsemesiyle Adnan Binyazar oturuyordu.

Usulca yanına yaklaşıp kendimi tanıttım, tokalaştık, birbirimize hal hatır sorduk. Sonra masadaki yerime oturdum.

Bir çeyrek saat kadar sonra o akşam gelebilecek tüm kulüp üyeleri toplandığında kulaklarımıza, ruhumuza ziyafet niteliğindeki sohbete başladık.

Sayın Binyazar çocukluğundan, ailesinden, eşinden ve bütün o sevdikleriyle zenginleşmiş anılarından bahsetti.

“İpekböceğinin yaptığını fil, filin yaptığını ipekböceği yapamaz” sözleriyle yeryüzündeki her canlının sahip olduğu niteliklere göre hayata katkılarının çeşitlilik gösterdiğini anlatırken, bu dünyadaki varlığımızı, kimliğimizi, işlevimizi sorgulamadan edemedim.

Yaşamında çok özel yere sahip iki kadının, annesi ve eşinin, ataerkil toplumumuzda kadın olmanın önemini, kadına duyduğu saygıyı biçimselliğin ötesine taşıdıklarını aktardı.



Ne acı ki bugünün Türkiye’sinde kadın olmanın anlamını, avantajlarını sayabilmek çok da mümkün değil. Anadolu’da pek çok genç kızın eğitimden uzak, erken yaşta evliliği tadan, acı deneyimlerle yüklü hayatlarını, her türlü statüdeki kadının şiddete maruz kaldığını düşünürsek ülkemizde kadın olmanın zorluklarını saymak daha kolay geliyor.
Binyazar’ı dinlerken birkaç saatliğine de olsa kadın olmanın ayrıcalığını, önemini hissetmek keyif vericiydi. Bu duyguyu neden yurt dışına gittiğimizde, bize yöneltilen bakışlardan, jestlerden, saygı sözcüklerinden hissediyoruz da, kendi ülkemizde sadece istisnaları beklemek zorunda kalıyoruz? Okur açısından baktığımızda feminist bir yaklaşım olarak görülebilir, ama toplumsal gelişim sürecinde anlamlı bir yere sahip biz kadınların bu saygıyı daha çok hak ettiğimize inanıyorum.

Masamız büyüktü ve konum itibariyle de asma katta olduğumuzdan giriş katındaki neşeli dörtlünün kahkahalarından konuşmalarımızı duyamayacak bir noktaya geldik.
Seslerin dinmesini beklediğimiz o birkaç dakika bizim için büyük bir kayıptı.

“Daha önce bana, İstanbul’da dostların var mı diye sorsalar, Gülda ve Billur’un isimlerini telaffuz ederdim. Bu gece itibariyle tüm Ayşe’nin Kitap Kulübü üyeleri diyebilirim.” diyerek de ince düşünceliliği ile bizleri onurlandırdı.



Sunum gecemizi,değerli varlığı ile şereflendiren Binyazar için hazırlattığımız, üzerinde “her kadın biraz Marilyn’dir” inancını simgeleyen Marilyn Monroe’nun, en sevdiği roman kahramanı olan Don Kişot’un yer aldığı bir pastanın anılarımızda oluşturacağı tatlı bir enstantane ile sonlandırdık. Tabii kendimiz ve sevdiklerimiz için seçtiğimiz romanlarını imzalattırmayı da ihmal etmedik.

Peyman





16 Kasım 2011 Çarşamba

Yansımalar - 20



Suçluluk denizinde boğuluyorum. Her sabah spor yapmaya alışan ben, tembelliğe yenilip iki gün sporu astığım zaman ödevini yapmadan okula giden öğrencinin duygularıyla geziniyorum ortalıkta epey zaman.

İnsan fazla idealist veya takıntılıysa bu içinde, bir şişede çalkalanarak kabaran gazlı bir içecek gibi köpürdükçe köpürür. Ta ki kapağı açılıp da, kulakları zedeleyen bir sesle şişenin dışına fışkırıncaya kadar.

Sanki hızla koşarsam, suçluluk duygusunu arkamda bırakacak, ne kadar uzağa gidersem o kadar çok suçluluktan uzaklaşmış olacaktım.

Ayaklarım birbirine dolanırcasına koşmaya başladım. Dar sokakların içinden, eski binaların arasından koştum. Neden koştuğumu anlamaya çalışan meraklı gözler çoğaldıkça, sanki koşma hızım artıyordu. Vücutları olmayan birer çift göz her adımımda çoğalarak peşim sıra beni takip ediyordu.

Nereye gittiğimi bilmeden koşarken kendimi dik, dar merdivenlerin en tepesinde buldum. Uzakdoğu’daki yükseklere kurulmuş tapınaklar geldi gözümün önüne. Yoksa bir ayini saygısızca yarıda bölmüş ve tapınaktan, şehirden hatta o ülkeden aforoz edilmeye çalışılan biri miydim?

Kan ter içinde merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Önünden geçtiğim binaları dikkatimi merdivenlere verdiğim için seçemiyordum, ama bir anda gözümü alan parlak bir ışık gördüm. Bir yandan ellerimle gözlerimi bu yakıcı ışıktan korumaya çalışıyor, bir yandan merdivenlerden yuvarlanmamaya çabalıyordum. Bu ışığın ne olduğunu anlamaya çalışırken gözüm ışığın geldiği yere doğru kaydı. Yüksek bir pencereye asılı koyu renk tenteye tutturulmuş onlarca kaşık, karşı binadan vuran spot ışıklarıyla bir parlayıp bir sönen yıldızlar gibi parlıyorlardı. İşte benim gözümü alan ışık da bu kaşıklardan yansıyordu.


Neden koştuğumu unutmuş, kaşıkların büyüsüne kapılmıştım. Işıkla birlikte yayılan bir sihir beni binanın kapısına doğru çekti. Gözlerim, içerde beni bekleyen her neyse onu seçmeye çalışarak sabitlenmiş bir şekilde kapıdan girdim.

Şaşkınlığımı gülen gözler karşıladı. Yoksa peşimden takip eden gözler benden önce davranıp içeri mi girmişlerdi? Ama bunlar o meraklı gözler değil, misafirperver, hoşgörülü gözlerdi. Hafifçe tebessüm ederek yana doğru çekilip geçmem için yol verdiler.

Koridorun sonunda neşeli gülüşmelerin çınladığı bir odaya vardım. Kapıdan içeri başımı uzattığımda ana yemeklerine geçmiş kitap kulübü arkadaşlarımı gördüm.



Neyse ki çok gecikmemiştim. Okullar başladı başlayalı, henüz adapte olamamış oğlumun derslerini yaptırırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış, dersler biter bitmez evden fırlamıştım.

Masanın üzeri, Berna’nın sunumla ilgili hazırladığı kitapçık, kenarı dantel fiyonkla süslenmiş İstanbul fotoğrafları, görür görmez aklıma Galata Mevlevihanesi'ni getiren Semazenlerle cıvıl cıvıldı.



Berna sunumunu yaptıktan sonra, üzerinde küçük keçe bebeklerin olduğu turuncu zarflar verdi bize. Zarfların içinden her birimiz için kitaptan alıntı farklı sözlerin yazıldığı küçük sarı kâğıtlar çıktı. Hepimiz teker teker bu sözleri okuyup Yılmaz Karakoyunlu’nun değerli eseri Güz Sancısı’nın akıllarda yer edecek cümlelerini hatırladık.

6-7 Eylül olaylarının tanıkları olan büyüklerimizin anlattıkları anılarını sanki bizler yaşamışçasına paylaştık.

Neler görmüş geçirmişti bu şehir? Bu sunumu yapmak için Berna’nın seçtiği Apera adlı restoranın bulunduğu Pera ne sahnelere tanık olmuştu? Her bir binanın duvarında gizli ne anılar vardı? Bir dile gelseydi Pera’nın taşları, kim bilir neler anlatırdı bizlere?

Biz ise bu olayları sadece okuduğumuz kitaplardan öğreniyorduk.

Güz Sancısı, 6-7 Eylül olaylarının ortasında yaşanan bir aşk hikâyesinden bahsediyor. Tarihi olaylar yüzeysel olarak kaleme alınmıştı, ama biz o gece bilmediğimiz yönlerini de keşfetme şansını elde ettik.

Yoğunluklarımız sebebiyle toplanıp da kutlayamadığımız Belkıs ve Ayşen’in doğum günlerini de o gece leziz bir pasta eşliğinde kutladık.



Şans bu kadarla kalmayacaktı belli ki. Gecenin sonunda Berna’nın hediye ettiği Fatma’nın Eli süslemeli bileklikler, çıkmamak üzere birer birer bileklerimize geçirilmişti.

Peyman

12 Ağustos 2011 Cuma

Yansımalar - 19



Gri, esintili bir gün…

İnişli çıkışlıdır ruh halim böyle günlerde. Dalından kopup toprağa düşmeye mahkum, sararmış sonbahar yaprakları gibi kırılgan hissederim kendimi. Gözyaşlarım bile gökyüzünde savrulan yağmur damlacıklarına eşlik etmeye her an hazır durumda beklerler.

Attila İlhan’ın mısraları gelir hep aklıma böyle havalarda;

Nasıl iş bu
Her yanına çiçek yağmış
Erik ağacının.
Işık içinde yüzüyor,
Neresinden baksan
Gözlerin kamaşır

Oysa ben akşam olmuşum
Yapraklarım dökülüyor
Usul usul.
Adım sonbahar.


Hep bir derin çukurdan çıkmaya çalışır gibi çabalar dururum bu havalarda. Şu anda olduğu gibi; beni rahatlatsın diye o dingin ışığıyla küçük cam mumluğun içindeki tarçınlı mumu yaktım, ritmiyle bana coşku katsın diye Zaz dinliyorum bir yandan.

Yansımalar’ı yazmak da böyle bir havaya kısmet oldu işte.

Bugünkü zig zaglarımın aksine, anlatacağım sunum gecesi son derece eğlenceliydi.
Öncelikle okuduğumuz kitap pek çoğumuz için ilk kitaplarımızdan biri olma özelliğine sahipti. Beraberinde çocukluk anılarımızı da getirmişti. Ben defalarca satır aralarında, kendi hatıralarıma döndüğümü itiraf ediyorum. Şu anda Emre’nin kütüphanesinde yer alan ciltli, renkli kuşe kağıtlı kapağı ile Altın Kitaplar’dan çıkan, ama artık sararmış sayfaların arasına yolculuk yaptım sık sık.

Mekânımız Nişantaşı Atiye Sokak’taki Quick China… Çok şükür Atiye Sokak, henüz sokaktaki masaları toplama eyleminden nasibini almadı. Dileyelim ki almasın da.

Biz, malum grup sayımız ve sunum yapacağımız için içerde oturduk. “Bu havada içerde kapanıp kaldınız yani” dediğinizi duyar gibiyim, ama klimalar gayet iyi çalışıyordu. Hatta biraz şımarıklık yapıp arada sırada kıstırdık veya tümden kapattırdık.



Ayşe yine yaratıcılık sınırlarını aşmış, bize farklı güzellikler hazırlamıştı.
Dikdörtgen büyük bir masanın etrafında konuşlandık. Hepimizin sandalyesinde renkli birer balon asılıydı. Önümüzde şık, şeffaf bir kurdele ile bağlanmış eski bir gazete sayfasının kopyası ile spiralli masa takvimi şeklinde hazırlanmış kitap sunumu duruyordu.

Masanın başında duran Ayşe ise pembe-fuşya tonlarının ağır bastığı Hintli bir mihrace kılığında tamamen gözlerimize hitap ediyordu.



Anlayacağınız sunumu Ayşe değil, Prenses Aouda yapacaktı.

Aç karnına düşünülemeyeceği, sağlıklı karar verilemeyeceği, konuşurken kelimelere odaklanılamayacağı için önce yemeğimizi yedik. Tatlı, meyve, çay, kahve aşaması bizim için sunum aşaması oluyor.

Sunuma geçmeden Prenses Aouda kısa bir süre ortadan kayboldu. Bay Fogg’un yokluğuna dayanamadığını, bir köşede onun için gözyaşları akıttığını düşünürken, göz alıcı yeşil kostümü ile yeniden aramıza katıldı. Tabii ki bir prensesin saatlerce, açık mutfağı olan Quick China’nın salonunda aynı kostümle konuklarının karşısında oturması beklenemezdi.



Sunum föylerimizi açtık ve Prenses Aouda’nın anlattıklarını takip ettik. Yine bizi derinlere götüren incelikli bir çalışma örneğiydi dinlediklerimiz.

Bu sefer ki ev ödevimiz kolaydı, zevkliydi. Aslında etkinliklerde interaktivitenin önemi büyük. Sizi olayın tamamen içine çekip, düşünme, hissetme, görme duyularınızı geliştirip, yaşadığınız tecrübeyi daha da eğlenceli bir şekle sokuyor.

Hepimiz A4 ebadında dört adet baskı hazırladık. Bunun bir tarafında, bizim için kitabın başlıca dört karakterini - Phileas Fogg, Passpartout, Prenses Aouda, Dedektif Fix - canlandırmaya en uygun dört yerli, diğer tarafında da dört yabancı oyuncunun fotoğrafı yer alacaktı. Hepimiz sırasıyla seçtiğimiz oyuncuları açıkladık.
Prenses Aouda çok da eğlenceli bir kişilik. Kendisi kedi dünyasından favorilerini belirlemiş ve bize onları sundu.

Bazılarımızın sandalyesine bağlı balonlar sıcağa yenik düşmeye başlamış, boyunlarını bükmüşlerdi ki, orada bağlı olmalarının nedenini de öğrendik.



Prenses Aouda dünyanın dört bir yanından, bulundukları ülkelere, şehirlere anlam katan heykeller, sokaklar, anıtlar, vs seçmiş, bunları büyük kuşe kağıtlara renkli bastırmış. Hepimize nerede bulunduklarını sormaya başladı. Bilemeyenlerin balonları, ucu renkli topuzlu, topuza bağlanmış ipe boncuklar geçirilmiş, en ucuna da küçük renkli bir süs takılmış toplu iğnelerle patlatıldı. O süslü toplu iğneler de bizim oldu. Ben bütün gece balonların içinden küçük bir nesnenin çıkacağını düşünmüştüm oysa ki :)

Arkamızdaki küçük masada da atlas formatlı bir yap-boz vardı. Gecenin sonunda minik yavrularımıza geceden armağan olarak gitti.



Phileas Fogg ve arkadaşları 80 günde devr-i alem yaptı, biz bütün gece konuştuk. İyi ki Jules Verne bu kitabı yazmış.

Yansımaları yazıp, o geceye dönmek ise benim gri günümü renklendirdi.

Peyman

7 Temmuz 2011 Perşembe

Yansımalar - 18



Geçen yaz ara verdiğimiz kitap sunumlarına bu yaz mümkünse ara vermeden devam edelim diye karar aldık.

Kolay değil tabii 14 kişinin bir arada olabileceği tarihleri denk düşürmek. En yüksek sayıda katılımla gerçekleştirdiğimiz sunumların zevkine diyecek olmuyor, ama toparlanamayınca da yapacak bir şey olmuyor.

Özellikle herkesin denize, güneşe açlığının arttığı bu aylarda kulüp üyelerini bir araya getirmek zorlaşıyor.

Ama bu yıl yaz mevsimi geç geldi biliyorsunuz. Hâlâ da derin düşünceler içinde bence. Bir bocalama dönemi yaşıyor. Mevsim yaza geçmedikçe benim de yaz psikolojim netlik kazanmadı. Her yıl olduğundan daha geç yazlık-kışlık olayına giriştim meselâ. Balkona çiçekler mart ayında dikilemedi. Temmuz’a sarktı. Tuttuğu kadar artık…

Araya tatil girdi, Yansımaları yazmam da bu zamanı buldu.

O sabah yağmur yağmış, geriye insanın vücudunu arada sırada sarıp sarmalayan hafif bir esinti bırakmıştı. Gece yağan yağmuru, sabah yaprakların üzerinde elmas taneleri gibi ışıldayan yağmur damlacıklarını, ertesi gün havaya kattığı hafif serinliği seviyorum. Bir şartla; ertesi gün yeryüzünü gölgeleyen bir tane bile bulut kalmamalı.



Sunum gününde olduğu gibi. Çantada şemsiye ansızın gelebilecek yağmura karşı bir kalkan vazifesi görmek üzere hali hazırda bekliyordu. Ama o gece tek yaptığı çantaya ağırlık katmak oldu. Güzel ılık bir geceydi sonrasında yaşadığımız.

Kitabımızı seçerken epey bir istişarede bulunduk bu sefer.
Birkaç kitap önerisinden sonra Kafka’nın Dava adlı romanını okumaya karar verdik.

Sunumu Bilgen yapacaktı. Üstelik de sunum sonrasında da kendisine de belirttiğim gibi çok fedakârca bir sunum hazırlığı yapmıştı. Sunumdan birkaç gün önce daha yeni tatilden dönmüştü. Son günlerde arttırdığım empati kurma becerisiyle tatil ve sunum hazırlığı benim penceremde bir an için eşleşmedi. Ama Bilgen ikisini çok güzel birleştirmeyi başarmıştı.

Seçilen sunum mekânlarının kitapla bağdaşması dikkat ettiğimiz konulardan biri. Ya mekânın ismi, ya sahibi/işletmecisi, ya da mutfağı bir şekilde kitaplarımızla ilintili olsun istiyoruz. Şartlar el verdiğince de bunu gerçekleştirmeyi başarıyoruz.



Sunum mekânımızın adı Kafka Cafe’ydi. Aslında sadece cafenin isminin Kafka olması değildi ilintisi. O gecenin ilerleyen saatlerinde işletmecisi bize neden bu ismi taşıdığını anlatacaktı. Bu konuya tekrar döneceğim.

Yağmur sonrası hava güzelleşmişti ya, üstelik yaz modu da vardı üzerimde, işten biraz erken çıktım. Çok sık gidemediğim Beyoğlu havasını içime sindirmek ve oğluma söz verdiğim, birkaç gündür evimizin yakınındaki kitapçılarda arayıp da bulamadığım bir kitabı da almak istiyordum.

Aradığım kitabı bulup aldıktan sonra, Kafka Cafe’ye doğru yollandım. Bilgen’in tarifine göre Ara Cafe’nin hemen birkaç blok ötesindeydi. Ama ben nedense Ara Cafe’nin olduğu ara yola saptığım için etrafımı saran beş altı katlı binaların kapılarında Kafka Cafe tabelasını aradım durdum. Sonunda Bilgen’i aradım ve onun yardımıyla da cafeye ulaştım.

Beyoğlu’nun küf kokulu eski binalarından birinden içeri girdim. Bu eski binalara girdiğimde hemen ilk aklıma gelen şey, bu viran binadaki bir dairenin içinde - kuvvetle muhtemel hep bir daire konsepti vardır- neyle karşılaşacağım olur. Ve yine kuvvetle muhtemel, binanın geneli ile dairenin içi birbirinden tamamen farklıdır.



Muhtemelen kapı, binanın genel görünümüne aykırılık oluşturmamak için eski haliyle bırakılmıştı. Ama içerisi şirin bir şekilde döşenmiş koltuklarla, ahşap sandalyelerle dekore edilmişti. Dekorasyona cafenin sahibinin hobbysi olduğunu düşündüğüm eski daktilolar, ağırlıklar, saatler –bunlardan bir tanesi sevgili anneanneciğim yatağının başucunda, içinde yerden yem yiyen iki tavuğun resminin olduğu yuvarlak bir masa saati idi- nefes katıyordu.

İki kat üzerine kurulmuş cafede bizim masamız üst kattaydı. Aslında üst kata ilk çıktığımda beni şaşırtan, her sunum gecesinde hazır olan yemek masamızın hazır olmamasıydı. Ya garsonlar elleri çok hızlıydı, hemen yapacaklarını düşünüyorlardı, ya Bilgen farklı konseptlerde bizim için şaşırtıcı olaylar hazırlamıştı.



Bir evin oturma odasını çağrıştıran, klasik mobilyalarla, varaklı aynalarla bezenmiş bu oda bir balkona açılıyordu. Gördüğüm ilk andan itibaren bana Romeo’nun altında serenad yaptığı Giulietta’nın Verona’daki evinin balkonunu hatırlattı. Aşağıda serenad yapan delikanlı yoktu, ama bütün gece tam karşıdaki Galatasaray Lisesi’nin bahçesinden Rock müziği yapan grupların ve onların fanlarının sesleri duyuluyordu.

O esnada salona gelen garson masaları nasıl koyalım falan derken baktım Bilgen de kalkmış masa düzenini halletmeye yardımcı oluyor. Şaşkın baktığımızı görünce Bilgen açıklama yapmaya başladı; en son 2 gün önce işletme müdürü ile menü konusunu konuşup, mail atmış. Adamcağız maili almayınca gitmeyeceğimizi düşünmüş ve herhangi bir hazırlık yapılmamış. Şimdi düşünüyorum da neyse ki yer müsaitti. 9 kişi için yer bulmamız da sorun olabilirdi.

O gece için Bilgen’in hazırladığı güzel bir menü vardı. Sonradan cafe menülerinden seçtiklerimizi yemiş de olsak bu bizim için sorun olmadı. Çünkü özünde hepimizin orada toplanma amacı kitabımızı konuşmaktı, özlem gidermekti. Çorba ekmek bile yesek keyfimiz bozulmazdı. Bu sanırım hepimizin, küçük şeylerle de mutlu olmasını becerebilecek insanlar olmamızdan kaynaklanıyordu.

Önceden hazırlıklı olunmasa da epey doyurucu yedik diyebilirim, en azından kendi adıma söyleyeyim.

Benim için, diyalogların az olması, paragrafların pek çok cümleden oluşarak neredeyse bir tam sayfanın tek bir paragraf olması, sebepsiz yere bir adamın tutuklanması, bir sonuca erdirilemeyen umutsuz mahkeme süreçleri Dava’nın okunmasını zorlaştıran unsurlardı.

Sunumu dinlerken Galatasaray Lisesi’nden gelen rock müziğinin sesi zaman zaman Bilgen’in sesini örtüyordu. Bu sebeple Giulietta’nın balkonunun kapısını kapatmak zorunda kaldık. Bu arada sigara molalarını balkonda verdik. Balkon o kadar küçük ve bina o kadar eskiydi ki, sigara ve sohbet için dört kişi aynı anda balkona çıktığında ya balkon yıkılırsa diye ürkmedim değil.



En başta da dediğim gibi Bilgen tatilde olmasına rağmen çok güzel hazırlanmıştı. Kafka’nın diğer eserlerinden de örnekler verdi. En çok dikkatimi çeken Aforizmalar ile Dönüşüm oldu. Dönüşüm kütüphanede okunma sırasını bekliyor.

Gecenin sonuna doğru konuk olarak beklediğimiz ve Kafka Cafe’nin adını nereden aldığını bize anlatacak olan cafe sahibinin bir motosiklet kazası geçirdiğini ve yoğun bakıma alındığını duyduk.



Şanssızlıkların yakamızı bırakmadığı bir geceydi. Ama hepsi geceyi organize eden Bilgen’in kontrolü dışında gerçekleşmişti.

Amacımız kitabımızı konuşmak ve birlikte olmak olduğundan bu şanssızlıklara hiç kafamızı takmadık. Sadece cafenin adını nerden aldığını öğrenememiş olmak içimde kaldı. Evet, Bilgen’e hatırlatayım da bunu bir sonra ki sunumda öğrenebilirse bize aktarsın :).

O geceden hatıra, New York motifli kitap ayracım, bu günlerde kitaplarımın sayfalarını okşuyor.

Peyman



14 Mayıs 2011 Cumartesi

Yansımalar - 17


Devasa bir şehir şu İstanbul…

5.343 km² ‘lik bir alana sahip yüzölçümü ile nerede başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim, her gün bir yenisi eklenen semtleri ile günden güne kalabalıklaşan bir koca şehir.

Doğma büyüme İstanbullu olmama rağmen, hâlâ bugün görmediğim, işitmediğim semtleri mevcut.

Hâlâ bugün bizlere sunduğu güzelliklerin bir kısmını yaşamamışlığım var.

Meselâ Maçka Parkı’ndaki teleferiğe binip bir tepeden diğerine geçmedim. Kadıköy’deki uçan balona binip, şehri tepeden seyretmedim. Poyrazköy’de denize girmedim.

Bir İstanbullu olarak bu şehirde yapmadığım şeylerden sadece birkaçı bunlar.

Geçen hafta konuşmuş olsaydık, Göksu deresinde hiç sandal sefası da yapmadım derdim.



Sabah uyandığımızda, günün geri kalanında bizi nelerin beklediğini bilmemek, çok güzel sürprizlerin olabileceği, geceyi sabah uyandığımızdan çok daha farklı bir ruh haliyle bitirmemiz sizce de bunu düşünürken bile içimizi bir heyecan dalgasının sarmasına sebep olmuyor mu?

Aşk-ı Memnu’nun ilk dizi uyarlamasını izlediğimde 6 yaşındaydım. Çocuk dimağımda nasıl yer ettiyse kitabı okurken Bihter’in adı geçtikçe gözümün önüne Müjde Ar geldi. Beren Saati o kareye bir türlü oturtamadım. Belki 2008 yılı yapımı olan bu uyarlamasında kitabın dışına çıkılması, yeni karakterler, dizi ile kitap dönem kıyafetlerinin birbirinden çok farklı olması buna sebepti bilmiyorum.

Firdevs Hanımın adının geçtiği bölümlerde de gözümün önüne sürekli Nebahat Çehre geliyordu. Çünkü kitapta Firdevs Hanım yaşlanmayı kabullenemeyen, hâlâ bir genç kız gibi yüreğinin aşkla çarpmasını bekleyen ve bu konuda kötü ünü olan bir karakterdi. Nebahat Çehre’yi bu role çok yakıştırmıştım. Neriman Köksal’ı ise Firdevs Hanım’la özdeşleştiremedim. “Pörsümüş etlerini sallayarak…” diyen cümlelerde evet ama… Çok acımasız bir yorum oldu belki ama kitaplarda okuduğumuz karakterlerle filmlerde o karakterleri canlandıran artistlerin birbirleriyle özdeşleşmesi önemli bir ayrıntı.

Gülden Abla Aşk-ı Memnu sunumu için mekân bilgisi verdiğinde seçilebilecek en doğru yer olduğunu düşündüm.

Göksu Marine, daha önce ailece yiyeceğimiz bir brunch için düşündüğüm ama tamamen dolu olması sebebiyle gidemediğim bir restauranttı. Şimdi düşünüyorum da oraya daha önce gitmemiş olmam, o gecenin benim için daha ayrıcalıklı olmasını sağlamıştı.

Daha önceki Anadolu Yakası’nda seçilen sunum mekânlarına giderken trafikle cebelleşmemi hatırlayınca, o gün işten biraz daha erken çıkma kararı aldım.

Gülda’nın bana yol arkadaşlığı yapması da, sunum gecesinin ta başından, onu keyifli kılmaya yardımcı olmuştu.

Göksu Marine, Anadolu Hisarı’nda benim daha önce hiç görmediğim Göksu deresinin hemen yanı başında, iç mekânla bahçeyi bir birinden ayıran boydan boya camlı, sıcak, hatta içerde bulunan şömine ile kış aylarında sıkça ziyaret etmek isteyeceğiniz bir yer.

Yemek saati için erken olduğundan birer aperatif almak için hemen dere kenarındaki masalardan birine yerleştik.

Bu arada Ayşe, kırtasiyede gördüğü ve nostalji yapmak amacıyla aldığı cicili bicili anket defterini önümüze koyarak doldurmamızı istedi.

Yavaş yavaş o akşam gelebilecek tüm kulüp üyeleri toplanmaya başlamıştı.

Anket defteri telaşı, sohbet derken Gülden Abla ile Ayşe’nin ortadan kaybolduklarını fark etmemişiz.

Az sonra içerden gelen yeşil ve mavi uzun saten elbiseleri, yüzlerini örten peçeleri, renkli şemsiyeleri ile kol kola girmiş ikiliyi karşımızda görünce hayret ve neşe nidalarıyla ayaklandık. Flaşlar patlamaya başladı.

Meğer hepimiz için elbise varmış. Teker teker içeri geçip üzerimizi değiştirdik.



Tebdili kıyafette ayrı bir neşe, ayrı bir mutluluk, ayrı bir keyif vardı.
Bir sürü poz verip o günü ölümsüzleştirdik.

Bayan kıyafetleri bittiği için Bilgen, Behlül olmak zorunda kaldı. Ama ona yakışmıştı. Çünkü giydiği kıyafete hakkını veriyordu. Kasım kasım kasılarak olmayan kaytan bıyıklarını eliyle bir sıvazlaması vardı ki görmeliydiniz.



Hepimiz giyindiğimizde iskeledeki tüllerle süslenmiş “saltanat kayığına” bindik.

Kürekçimiz fesi ve sırma işlemeli pantolon ve cepkeni içinde çok afiliydi.

Ada Sahilleri, Yangın Olur Biz Yangına Gideriz, Kara Basma İz Olur şarkıları eşliğinde aheste bir Göksu gezisi yaptık.



Adnan Bey ve efratlarının dere boyunda hangi noktada piknik yapmış olabileceklerini tahmin etmeye çalıştık. Muhtemelen dere yanından geçen otoban o zamanlar yoktu. Yerinde alabildiğine uzanan çayırlar, gölgesinde serinleyebileceğiniz ağaçlar vardı.

Bu arada Fatmagül’ün Suçu Ne dizisinin çekildiği evi gördük. Sonuçta Göksu sakinleri renkli film sahnelerine aşinaydı mutlaka. Ama bizim kadar renkli çehreler görmüşler miydi bilmiyorum.

Yaklaşık yarım saatlik bir sandal sefasından sonra restauranta geri döndük.

Oksijen açlığımızı pekiştirmişti. Hemen bizim için hazırlanan masaya geçtik ve yemeklerimizi sipariş ettik.

Yemeğimizi yerken Aycan da aramıza katılabilmişti.

Artık sunuma geçebilecektik.

Bu sunum gecesini diğerlerinden ayıran bir özellik de, sunum yaptığımız yerin, restaurantın diğer müşterilerinden ayrı bir bölümde olmamasıydı.

Masamızdan kalkıp, hemen yan tarafta bizim için hazırlanmış şömine önündeki bölümde yer alan rahat koltuklara geçtik.

Barkovizyondan sunum, şömine üzerine yansıtıldı. Başlarımıza çiçekten taçlarımızı takıp sunumu izlemeye başladık.



Dönem ve o döneme imzasını atan Fransız akımı, yazarımız, kitap karakterlerimiz Gülden Abla’nın detaylı ve titiz çalışması ile hazırladığı sunumda hepsinden bahsediliyordu.

Hani demiştim ya, kitap hem 1975’te hem de 2008’de diziye uyarlanmıştı diye, Gülden Abla o gece bize, 2011 yılındaki uyarlamasında karakterleri canlandıracak aktristleri tanıttı; Ayşe’nin Kitap Kulübü Üyeleri.

Her birimize bir karakter düşmüştü. Hepimizin birer fotoğrafı ile hazırlanan karakter görselleri çok ama çok komikti. O esnada eğlenen sadece biz değildik. Restaurantın diğer müşterileri de bizim kahkahalarımıza ortak olmuştu.



Sunumlarda yaratıcılık sınırlarımızı zorluyoruz. Belki bunu 20’li yaşlarda yapmış olsaydık, şu anda hepimizin çok daha farklı uğraşları, meslekleri olabilirdi.

Gülden Abla bizim için bir anket hazırlamıştı. Hepimizin, yüzünün görünmediği fotoğraflarından alıntılarla hazırlanan ankette hangi fotoğrafın kime ait olduğunu bulup yazdık.

Sunum kapanışını da kitabımızda geçen terimlerle, kitap karakterlerinle oluşturulan bir bulmaca ile yaptık. Bulmaca hazırlamak zor ve meşakkatli bir iştir. Açıkçası Gülden Abla bunda da hünerini gösterdi.

İşte bu sebeple seviyorum kulübümüzü; yaşadığımız ilkler oldu. Her sunum gecesinin sonunda, çok değerli bir hazineye kavuşmuş gibi gözlerimiz parıldadı. Gündüz içimizi sıkan dertlerin üzeri bir anda nasır tuttu. İçimiz mutlulukla doldu.

Gece yatağımıza uzandığımızda kendimizi günün stresinden arınmış ve daha huzurlu hissediyoruz. Ve bu huzur ertesi sabah işe giderken bile, yakamızdaki değerli taşlardan yapılmış bir iğne gibi bize farklı bir ışıltı veriyor.

Peyman

19 Nisan 2011 Salı

Yansımalar - 16

Bir iş günü daha sona erdiğinde, ofisten çıkmadan önce yapacağım bir tek şey kalmıştı; evi arayıp, beni sabırsızlıkla bekleyen oğlumla konuşmalıydım. Eve gece geç döneceğim için derslerini sormalı, uzaktan yardım etmem gereken bir konu varsa halletmeliydim. Tabii konu sadece derslerle bitmiyor. O gün okulda yaşanan ufak kazalar, haylazlıklar, komik olaylar da sırasıyla anlatılıyor. Heyecanını bölmek istemiyorum. Gözüm bir yandan saatte; geç kalıyorum. Birkaç dakikaya çıkmazsam İstanbul’un arapsaçına dönmüş trafiğinin içinde gaz, debriyaj, fren pedalları arasında gidip gelen ayaklarımın uyuşukluğuyla boğuşacağım.

Oğlumun kalbini kırmadan telefonu kapatmayı beceriyorum. Telefon ahizesini yerine koyup, hızla eşyalarımı toparlayıp, ceketimi alıp kendimi sokağa atıyorum.

Bir an aklım, hayatımın sürekli bir koşturmayla geçtiğine kayıyor. Acaba bir gün gözüm saatte olmadan, telaşsız, rahatlık ve sükûnetle hazırlanıp sokağa çıkabilecek miyim?

Neyse, buna da şükür. En azından sokağa çıkmak için sebeplerim ve tabii fiziksel gücüm var.

Motoru çalıştırınca Sophie Milman’ın su gibi sesi arabayı kapladı.

Moda’ya gitmek için kafamda hızla güzergâhımı belirledim. Benim beyin navigasyonum nedense hep Moda’ya en uzak gidiş yolunu sunuyor. Kendi kendime bir sonra ki sefere hata yapmamaya söz veriyorum.

Kadıköy’ün cafcaflı Altı Yolu’nda Lonely In New York diyor Sophie Milman, sanki Kadıköy’ün ortasında ki bir başına benden bahsediyor.



Biraz gecikmekle beraber Moda’ya, Cafe Suffle’ye varıyorum.

Hemen hemen tüm kulüp üyeleri var. İş seyahatlerinden başını kurtaramayan Bilgen, şirkette yine gece on ikiyi bekleyen Cinderella Aycan ve Bodrum’un huzurlu güzelliğini bırakamayan Nur hariç hepimiz Cafe Suffle’deyiz.



Her zaman ki gibi önce güzel bir yemekle yorucu iş gününün üzerimizdeki izlerinden sıyrılıyoruz.

Nisan ayının en ılıman günlerinden biri olmasına rağmen, üzerinde yavaşça eriyen kaşar peynirlerin yüzdüğü sıcak domates çorbası içimi bir kat daha ısıtıyor.

Ayrı olduğumuz bir aylık süreçte birbirimizi göremediğimiz kulüp arkadaşlarım ile saçlarımızdaki değişikliklerden, yapılan mini seyahatlerden, günlük olaylardan bahsediyoruz. Küçük mekânın bize ayrılmış iç kısmını kahkahalarımız dolduruyor.

Domateslerin yeşil yapraklar arasından göz kırptığı, sarı mısır taneciklerinin çatalımın darbesiyle kâsenin içinde oradan oraya yuvarlandığı, salatalık diliminin tembelce yayıldığı salata ile erişteli tavuk yemeğinin lezzeti yorgunluğumu unutturuyor.

Tatlı öncesinde Aysun sunumuna başlıyor.

Aysun’un amacı tarihle ilgili bir kitap okumamızı, bu vesileyle tarih içinde çok önemli yeri olan, ama bizim sadece medyanın bize aktardığı çok da derinleştirmediğimiz olayları mercek altına almaktı.

Balkanlarda, hemen yanı başımızda ki komşularımızda 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı’nın izinde Ivo Andriç’in Drina Köprüsü adlı eserini okuduk. Kitap yakın tarihin bu talihsiz savaşından bahsetmiyordu tabii, ama o topraklarda yaşayan halkın yıllar öncesinde yaşadıkları olaylar hikâyeleştirilmişti.

Aysun toplantı öncesinde bir konuğumuz olacağını belirtmişti. Az sonra güler yüzlü, gamzeli, genç, dinamik bir siluet kapıda belirdi.

Cafe Suffle’nin ortağı da olan Boris yakın tarihte yaşanan bu savaşın şahitlerinden biriydi. Anlattıkları kanımızı dondurmuştu.

Onca yaşadıklarından sonra yüzünde geçmişin acısı değil, küçük şeylerden mutlu olmasını bilen, gelecekten umutlu bakışların insanın yüreğine işleyen sıcaklığı okunuyordu.

O gece Gülden Abla’nın geçmiş doğum gününü, Cafe Suffle’nin sanırım adını aldığı sıcak, yumuşak, enfes suflesini pasta niyetine yiyerek kutladık.

Boris ve ortağı Pinhan Bey’le yaptığımız keyifli sohbet gece yarısına kadar sürdü.

Tadı damağımda kalan sunum gecesi, Mayıs başında Aşk-ı Memnu gecesinde görüşmek üzere sözleşerek sona erdi. Geceden bir diğer güzel hatıra ise küçücük vazodaki papatyalar...

Peyman

8 Mart 2011 Salı

Yansımalar - 15



“Hani siz her ay bir sunum yapıyordunuz?” diye düşünebilirsiniz.

“Belki de artık heyecanlarını yitirmişlerdir.” diye de düşünebilirsiniz.

Haklısınız da düşünmekte. Bir önceki Yansımalar yazımın tarihiyle, şimdiki arasında iki buçuk ay olduğunun biz de farkındayız.

Bütün kış ülkeyi pençesine alan hastalıklardan biz de nasibimizi aldık. Ha iyileştik, ha iyileşeceğiz derken zaman uçtu geçti.

Gece deliksiz uyuyan veya keyifle meme emen bebekleri hakkında yorum yapan annelerin başına talihsiz uykusuzluklar ve yeterince emememe problemleri gelir ya, işte öyle bir şey oldu belki de bize.

Aman da ne hararetli, ne kıskanılacak sunum gecelerimiz, ne de çarpıcı, keyifli, lezzetli bir blogumuz var derken, buyurun bakalım bir sabah blog ana sayfasında “bu bloga erişim engellenmiştir” yazısıyla yüz yüze gelince uykusuz ve aç bebeğin annesi aklıma geliverdi. Yoksa kendi kendimize mi nazar değdirmiştik? Yok yok sadece biz değil, top yekün bir cezalandırma içine girmişiz meğer. Önce şuraya güzel bir nazarlık asalım :)




Ama benim PC’deki sorun geçiciymiş, kısa süre sonra anladım. Youtube erişim yasağından kalma ayar kayması, Digitürk şikayetinden kaynaklı erişim yasağında da işe yaradı :). Bloga erişimim ayar kaymasıyla (!) sağlandı.

Ama merak etmeyin, tüm bu olumsuzluklara rağmen heyecanımızı yitirmedik. Yine aynı şevkle kitaplarımızı okuyup, sunumlarımızı hazırlıyoruz.

Nihayet geçen hafta kapak tasarımı yarışmasıyla taçlandırdığımız sunum gecemizi gerçekleştirdik.

Şöyle bir düşündüm de katılamadığım ikinci sunum gecesinden sonra atladığım bir başka sunum olmadı. Ama ben de oğlumla birlikte yeniden ilkokulu okuduğum ve bu sene derslerimiz biraz daha fazlalaştığı için geceye içim sızlayarak geç katıldım.

Mekânımız Akatlar Tribeca… Bazı günler, iş arkadaşlarımla sabah kahvaltısı veya öğle yemeğine gittiğim için fazlasıyla tanıdık. Kitabımız Küçük Arı...

Yol boyunca soğuğun esir aldığı vücudumu, Tribeca’da severek içtiğim anason-karanfil-tarçın karışımı çayla ısıtmaya çalıştım. Ucundan yakaladığım sunumun son kırk beş dakikası bile Belkıs’ın yüreğiyle emek sarf ettiğinin kanıtıydı.



Sunumumuzu tatlı bir şekilde noktalamak adına, Ayşe Sultan için hazırlanmış 40 yaş pastasını da afiyetle yedik. Tabii Ayşe 40 yaşın heyecanıyla, cumartesi ona yaptığımız doğum günü sürprizinin ağızda şeker tadı bırakan hatıralarını şiire dökmeyi ihmal etmemişti.

Sunumu az farkla yakaladım belki, ama kapak tasarımı yarışma sonucunu başından sonuna kadar takip ettim.

Ne yazık ki bazı kulüp üyelerimiz projelerini bitirememişti. Gelen projelerle yarışmayı neticelendirmeye oy birliğiyle karar verdik. Hemen arkamızda Ayşe’nin ince tasarımlarıyla süslenmiş bir masada tüm projeler sergilenmişti. Şöyle alıcı gözüyle baktıktan sonra sıra oy kullanmaya geldi.

Çekişmeli bir oylama sonucunda da yarışma birincisini ilân ettik; Gülden Abla.

Bu sefer birinciliğini Aycan’a kaptırmadı ve tacı başına taktı.

Gülda yarışmamızın ikincisi olurken, Ayşe üçüncülük tahtına oturdu.

Ayşe’nin el emeği ile yapılmış taçlar sahiplerini bulurken flaşlar patlıyordu :)



Gördüğünüz üzere bunca yoğun özel hayatı olan kulüp üyeleri kapak tasarımı için de zaman ayırmayı ihmal etmemişti. Proje sunamayan arkadaşların da oldukça geçerli sebepleri vardı zaten.

İtiraf ediyorum, bu projelere başlamadan önce çok ama çok zorlanıyorum. Defalarca yap, boz, yap, boz. Hatta son dakikada aklına gelen ama geç olduğu için revize edemediğin değişiklikler de olmuyor değil. Ama yaratıcılığımızı sınıyor ve geliştiriyoruz. Aynı zamanda da eğleniyoruz.

Geceden elimiz boş dönmedik tabi. Ayşe, hepimize camdan yaptığı kolye uçları ve kağıt ağırlıkları hediye etti.

Bir sonraki sunum için sizi fazla bekletmeyeceğiz. Bir ay sonra yeni bir sunum gecesinde görüşmek dileğiyle.


Peyman

17 Aralık 2010 Cuma

Yansımalar - 14



Baktım Aralık kulüp toplantımız İstanbul’a düşen kar taneciklerinin erimesi gibi yavaşça yerini şimdilik planlara, programlara bıraktı, baktım ki ben hâlâ Ayşen’in sunum gecesini yazmamışım, bu soğuk günün hafif loş öğleden sonrasını Yansımalar’ı yazmaya adadım.

Biliyorsunuz kitabımız, Suzanne Collins’in 3 kitaplık serisinin ilki olan Açlık Oyunları idi. Zaten kitabın sunumunu blogda okuyan siz çok değerli ve bir o kadar da sevgili blog takipçilerimizin bildiği gibi, kitabı teenage bulmuştuk. Kişisel düşüncem, Ayşen’in bu kitabın sunumunu nasıl yapacağını çok merak etmem üzerineydi. Ama içimde yine güzel bir sunum olacağına dair güçlü bir his vardı.

11 yaşından beri İtalyan dili, kültürü ile iç içe büyüyen bir yetişkin olarak sevdim ve seviyorum İtalyan restaurantlarını, yemeklerini. O nedenle de sunumun Palma D’oro adlı İtalyan restaurantında yapılacağını öğrenince, İstanbul’da yeni bir İtalyan keşfedeceğimi bilmek, dilimin üzerindeki tat alma tomurcuklarını heyecanla hareketlendirme eylemini gerçekleştirdi.



Benim için gecenin en hevessiz olduğum yanı ise kuşkusuz hafta içi iş çıkışı Palma D’Oro’ya gitmek için Avrupa Yakası’ndan Anadolu Yakası’na yapacağım yolculuk oldu.

İkinci köprüyü kullanmayı bulunduğum çıkış lokasyonu açısından daha uygun buldum.

Daha gişelerde karnımın açlığı inanılmaz boyutlardaydı. Umarım bir daha ki hafta içi, iş çıkışı köprü geçişlerinde yanıma beslenme çantası almayı unutmam.

Palma D’Oro, yazın bahçede büyük palmiye ağaçlarının gölgesinde sükûnet içinde yemeğinizi yiyebileceğiniz, genişçe bir iç salona sahip şirin bir mekân. Dilediğinizde, bizimki gibi küçük gruplara özel ayrılabilen bir de salonu mevcut.

Ayşen bunu hep duyuyor ama yazmadan geçemeyeceğim; mutlaka el sanatları, dekorasyon konusundaki becerilerini sergileyebileceği bir işe soyunmalı.

Salonu kendi zevkine göre kişiselleştirmişti. Büyük dikdörtgen masanın bir başını kendisine ayırmıştı. Arkasındaki alçak etajerin üzerine kırmızı mumluklar sıralamıştı. Beyaz tuğla örülü yan duvarlardaki küçük spot ışıklarının oluşturduğu ışık yolu ile güzel bir görüntü oluşturmuştu.



Masaların üzerinde süslü püslü ahşap kutular vardı. Ama onları açmak için Ayşen’in “hadi açıyoruz” demesini beklememiz gerekiyordu.

Açlık Oyunları’nın üstünden girdi, altından çıktı. Yakın bir gelecekte filmini seyredebileceğimizi bildirerek sunumunu yaptı. Kitap su gibi okunup bitiyor. Bazı arkadaşlarımız serinin diğer iki kitabını da okudu. Ben üçüncüden önce araya birkaç farklı kitap sıkıştırmayı kendimce uygun gördüm.

Durun durun kitaptan hiç bahsetmemişsin ki demeyin, biliyorsunuz ben Yansımalar’da sadece sunum gecesini, sürprizlerini, bizi anlatıyorum. Sunumu – bizi yeni takip etmeye başlayan arkadaşlara sesleniyorum burada - blogda Açlık Oyunları olarak “Ne Okuduk ?” başlığı altında bulabilirsiniz.

Sunum sonunda, merakla Ayşen’in bize kutuları seçmemizi söylemesini bekledik.



Kendi elleriyle yaptığı, üzerleri Açlık Oyunları’nda geçen nesnelerden esinlenerek boyanmış ahşap kutuların içinde bizi bekleyen diğer minik sürprizler vardı. Küçük bir kesenin içinde bizi seven ve sevdiğimiz dostlarımızdan her daim almayı dileyebileceğimiz kalp kurabiye, bir küçük poşet tahıl gevreği, ev yapımı küçük bir somun ekmek, bir küçük süs kalp, kakao… Bunların tümü kitap kahramanı Katniss için Açlık Oyunları’nda çok şey ifade eden nesneler ve olaylardan alıntılardı.



O gece için Nimir-Ra Ayşe de bize yine güzel sürprizler hazırlamıştı.



Kelebek şeklinde, ucu pomponlu yeni kitap ayraçlarımız oldu. Kelebeğin başının yerinde hepimizin birer fotoğrafı vardı. Yani o kelebekler bizlerdik :). Bu arada bazı uygulamalar gerçekten çok komikti. Gülmekten karnıma ağrılar saplandı.





Bir de renkli Venedik maskeleri yapmıştı. Ucunda minik bastonu olan maske, İtalya’ya rehberlik yapmaya giderken, grubumu toplamak için kullanabileceğim mükemmel bir obje oldu.



Çok güzel bir geceydi. Yazmakta biraz geciktim ama sanıyorum tüm kulüp üyelerimiz için de anı tazeleme fırsatı oldu.


Peyman

1 Ekim 2010 Cuma

Yansımalar - 13



3 ay…Kulüp toplantısı olmadan geçen 3 koca ay.

Ne sıcaklar gördük! Ne nemli geceler atlattık! Uykunun kollarına teslim olmak için döndük durduk yataklarımızda. Gün içinde vücudumuza yapışan nemi sıyırıp atmak niyetiyle defalarca duşun altına attık kendimizi.



Cenevizlilerden miras kalan kulenin uzak gölgesinde, şehir hatları vapurlarının ıslıklarının karıştığı yıldızlı akşamlarda yaz konserlerini izledik. Açıkhava’da kendimizi müziğin ritmine terk ettik, avaz avaz şarkılar söyledik. Cazın şehvetli notalarıyla boğazın keskin iyot kokusunu soluyarak hülyalara daldık.

Sonra kitaplar okuduk; dünya klasiklerinden, best sellerlara, Türk edebiyatının seçkin örneklerine, romantik şiirlere kadar pek çok kitap… Ama hiç toplanıp okuduklarımızdan konuşmadık. Geçen yaz şiir gecesi yapmıştık. Bu yaz onu da yapmadık.

Ve işte bu yüzden dört gözle kış sezonunun ilk toplantısını bekliyordum.
Gülda, güzel bir davetiye ile beklediğimiz gecenin ilk anonsunu yaptı. Sonra ev ödevlerimizi verdi. Ev ödevini bile o kadar özlemişim ki hiç söylenmeden yaptım :).

Kulüp toplantı günlerinde tuhaf bir enerji yoğunluğum oluyor. Bunu sözlere dökmek gerçekten çok zor ama çalışacağım, çünkü siz de bunu hissedin istiyorum. Gözlerimin içi gülüyor. Koyu kahve gözlerimde – elâ olsalardı daha net görebilirdiniz ama değiller – menevişler oynuyor. Dudaklarımın uçları aşağı değil hep yukarıya bakıyor ve ağzımın kenarındaki kırışıklıklar derinleşiyor. Ama onlar kırışıklık değil aslında, hayatın, yaşamışlığın izleri. Mutluluğun, coşkunun, heyecanın yansımaları…
Kulüp gecelerimiz, bizlerin üzerinde gençlik iksiri etkisi yapıyor bence.
Ve ben yine o geceye dönmek istiyorum.



Toplanacağımız yerin adı Gastroloft idi. Yepyeni bir mekân. Bu gecelerin en güzel taraflarından biri de değişik, yeni, bilmediğimiz mekânları keşfetmek oluyor.
Gastroloft, Asmalımescit’te özel gecelere kiralanan bir teras katı.

Gülda bizi kapıda karşıladı. Üzerine oturan, son derece feminen bir kıyafet giymişti. Kitabımızın kahramanlarından biri olan Saeki Hanım’ın tarzını yansıtıyordu.

Beyaz tuğlalarla kaplı salon minimalist bir dekorasyona hakimdi. Tek renk ise masaların üzerindeki mor isyantüslerdi.



İçkilerimizi alıp terasa çıktığımızda mükemmel bir manzara kollarını açmış bizi bekliyordu. Sol tarafta Galata Kulesi’nin en tepesi, karşımızda Süleymaniye Camii, sağ tarafımızda da ışıl ışıl Altın Boynuz uzanıyordu.

Bir an Ahmet Ümit’in İstanbul’u geldi aklıma; koskoca bir tarih, cinayetler, eşsiz bir şehir.

Yukardan bakınca bu şehir ne kadar temiz ve masum görünüyor değil mi? Ama aşağı indiğinizde, ayaklarınız caddeyle temas ettiğinde zaman zaman sizi ürküten manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Ben bunu özellikle geceleri çok yaşıyorum. Gece 24:00’ten sonra bir yerden eve dönerken şehir bana daha sakin, daha temiz, daha masummuş izlenimi veriyor. Keşke hep böyle olsa diyorum kendi kendime. Nafile bir söylem işte…
Gözümü kapattığımda bir başka şey daha hissettim. Muhtemelen Ferzan hayranı olduğum için onun film sahnelerinden birinin içinde yitip gittim. Yıldızlı bir gece, terası çevreleyen ufak fenerler, içerde kocaman bir masa, neşeli bir grup insan…Hadi biraz daha başka boyuta çıkıyım; Roma veya Paris’te bir teras katı.



O gece yalnız değildik. Aylar önce blogumuzu keşfeden Barış ve Kaan bize ulaşmış, kendi kitap kulüplerinden bahsetmişlerdi. Biz de ani bir kararla, aramızda yaptığımız oylama sonucunda bu ilk toplantıya onları da davet etmeye karar verdik.



Toplantının ertesi günü Barış’ın attığı maille, o gece keyif aldıklarını bilmek ise ayrı bir mutluluktu. Çünkü biz gecelerimizi belki de objektiviteden uzak değerlendiriyor ve kendi içimizde çok beğeniyorduk. Onlar tasdiklemiş oldular.

Gülda sunumu için Sahilde Kafka’nın ek kitabını hazırlamıştı. Söylediğine göre de ilkinde bazı hatalar varmış, ama ikinci baskıda bunların da revize olduğunu görecekmişiz :).

Şaka bir yana çok emek harcamıştı. Çok araştırmış, bizi –hele ki benim gibi adını ilk defa duyan okurlar için- Haruki Murakami ve çok beğendiğim kitabı Sahilde Kafka hakkında bizi bilgi bombardımanına tutmuştu.



Hepimize Sahilde Kafka mugları hazırlatmış. Artık ofiste kahvemi onunla içiyorum.
Mugların içinde, üzerinde Japon yüzü olan bir de magnet vardı. O da evde buzdolabının kapağındaki onlarca magnet arasında yerini aldı.

Ev ödevimiz de Gülda’nın bize büyük bir gizlilik içinde bildirdiği gruptan bir kişiye yazacağımız kehanetti. Herkes kehanetini yazacağı kişiye ithaf edebilecek, ama kendini deşifre etmeyecekti. Kehaneti okunan kişi de kehanetin kimin tarafından yazıldığını tahmin etmeye çalışacaktı. Ben Ayşe’ye bir kehanette bulundum. Ev ödevlerinin okunma safhası da ayrıca eğlenceliydi.

Böyle güzel bir gecede yediğimiz yemeklerden bahsetmemek olmaz. Sahilde Kafka’nın anavatanı Japonya’nın egzotik tatları ile hazırlanmış zengin bir menü vardı. En çok noodle’ı beğendim :).

Geceden bir komik enstantane de, Billur’un kitap karakterlerinden Hoşino kılığına girmesi oldu. Haksız mıyım ? :)



Böyle gecelerin hiç bitmemesini istiyorum. Ama her güzel şey gibi yaşanıyor ve bitiyor işte. Ta bir sonra ki kulüp gecesine kadar anılar bize yoldaş oluyor.

Peyman

11 Temmuz 2010 Pazar

Yansımalar - 12

Bu yaz hava çok değişken. Ya fazlasıyla sıcak, ya da üzerimize bir şey almadan dışarı çıkamayacak kadar serin ve bol yağışlı. Doğa coştu. Uzun yıllardır yaz aylarında çimenlerin bu kadar yeşil olduğunu görmedim. Toprak ana yağmura doydu.

Haziran ayında Köy Enstitüleri kitabının sunum gününde ise işte o çöl sıcaklarını yaşadığımız günlerden biriydi. Arabada termometre 37 dereceyi gösteriyordu. Sadece sıcak olsa iyi, yüksek nem oranı, nefes almayı güçleştirecek kadar havayı boğucu kılmıştı.

Asmalımescit Sokaktan geçip, Kumbaracı Yokuşu’na yöneldim. Sunumumuzun yapılacağı Kumbara adlı mekânı arıyordum. Aynı yokuş üzerinde birkaç tane Kumbara isimli ama numara uzantılı mekân vardı. En sonunda bizim toplanacağımız Kumbara’yı buldum.
Biri bulunduğu cadde üzerinde diğeri ise daracık bir sokak arasında olmak üzere iki girişi vardı. Ben dar sokak arasındaki kapıdan girdim.

Beyaz yüksek duvarları ve tavanı olan Kumbara şu andaki işletme sahipleri tarafından keşfedildiğinde bir seramik atölyesiymiş. Seramik fırınları ile donanmış bu yer harap durumdaymış. Yaptıkları ciddi işlerden uzaklaşıp, daha çok kendilerinin severek yaptıkları hobileri olan gıda sektörüne geçiş yapmayı planlayan 3 çift arkadaş burayı kiralamışlar. İçlerinden birinin mimar olması, seramik atölyesinin, insanı içine davet eden, huzurlu bir kafeye dönüşmesine yaramış. Kendi çevreleri için organize ettikleri özel gecelerde sergiledikleri başarılı işler sayesinde mekâna olan talep artmış.

Bir duvarda boydan boya uzanan kütüphane çeşitli kitaplara ev sahipliği yapıyordu. Bir diğer duvarda ise zengin cd koleksiyonu boy gösteriyordu.

Tek tip mobilyalar değil, daha çok antikacılardan toplanmış farklı parçalardan oluşmuş bir dekorasyonu vardı. Ama hepsinin ince bir zevkle seçildiği ayan beyan belli oluyordu.

Evet, mekân güzeldi. Ama Aycan’ın bizim için hazırladığı sürprizler de çok güzeldi.
O gün bir konuğumuz vardı. Hem de Köy Enstitüsü’nde yetişmiş canlı bir örnek teşkil eden çok değerli bir konuk; yazar Osman Şahin.

Masanın etrafına toplanmış, gözlerimizi Osman Şahin’e dikmiş, özenle kendisini dinliyorduk.



“Ben Toroslar’da kaybolmuş bir küçük çobandım” diyerek sözlerine başladı. Tüylerim diken diken olmuştu.

Mersin’in bir Toros köyü olan Arslanköy’de doğan ve fakir bir ailenin 13 çocuğundan biri olan Osman Şahin şöyle devam eder; “O kadar fakirdik ki, elbiselerimiz yoktu. Hepimiz uzun entari giyerdik. Yalın ayak, iç çamaşırsız dolaşırdık. İlkokulu doğduğum köyde bitirdikten sonra babam cebime koyduğu cüzi para ile beni Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsü’ne gönderdi.”

“İşte şu karşıdaki dağların oraya gideceksiniz” demiş babası. “Hava açık olduğunda İstanbul’dan Yalova’daki dağları da görebilirsiniz. İşte onun gibi bir şeydi. Arkadaşımla birlikte iki küçük çocuk o dağlara yürüyerek gittik. Enstitüye vardığımızda adlarımızı sordular. Hiç yüzlerine bakmadan konuşuyorduk. Çünkü yalın ayak yürümekten hep önümüze bakmaya alışmıştık. Çıplak ayaklarımıza savaş sonrası ganimetleri olan asker postalları seçmemizi söylediler. Ayak numaramı bilmediğim için küçük ayaklarıma kocaman asker postalları seçmiştim. Sonra eğitmenler ayağıma uygun postal verdiler.”

Osman Şahin, Köy Enstitüleri’nde tarlada çalışıp, dinlenirken Shakespeare okuyan çocukların en sık rastlanan manzaralardan biri olduğunu anlattı.

Muhakkak ki anlatacağı çok daha fazla şey vardı. Ama zaman kısıtlıydı. Katılması gereken bir başka etkinlik vardı.

Osman Şahin ayrıldıktan sonra Aycan’ın sunumu ile ilgili hazırladığı diğer konulara geldik.

İnternetin geniş imkânlarından faydalanmış ve bizler için Köy Enstitüleri’nden bir bina maketi hazırlatmıştı.



Ankara’da bir ilkokul ile bağlantıya geçmiş ve orada kitap okumayı seven çocuklardan adımıza yazılmış ve sahip olmak istedikleri kitapların isimlerinin belirtildiği kartlar göndermelerini talep etmişti. Küçük Emircan’ın istediği Keloğlan masallarını daha sonra Emre ile birlikte satın alıp, göndermesi için Aycan’a ulaştırdık.



Köy Enstitüleri sunum gününün bir diğer güzel sürprizi ise hepimize hediye edilen çam fidanları idi. Emre ile onu evimizin yakınındaki parka diktik.



Sunumlarımız, sahiplerinin emekleri ile her seferinde bir başka boyuta taşınıyor. Aycan da farklı bir konseptte, eğitici, eğlendirici bir sunum günü yaşattı bize. Bir kere daha teşekkürler Aycan.

Peyman


İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails