Ubor Metenga Buluşmaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ubor Metenga Buluşmaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2011 Cuma

Bir Ayraç Hikâyesi ve Ubor Metenga



Kitap kulübümüz kurulduğundan bu yana, kitap ayraçlarımın sayısı hızla arttı. Hepsi birbirinden sevimli, renkli, uçuk kaçık, şık kitap ayraçları… Kıyafetime göre değiştirdiğim aksesuarlarım gibi, dönemsel olarak, okuduğum kitaplarda da ayraçlarım değişkenlik gösteriyor. Hiçbirinin hakkı diğerine geçmesin.

Geçen haftadan bu yana kitabımın arasından sarkan lacivert püsküllü ayracın ise yeri bambaşka. Hatıralarımdan silinmeyecek bir anlamı var.

Ayraç hikâyesini dinlemek ister misiniz?

Oğlumun “Annemin aklı fikri kitap olmuş” serzenişlerini boşa çıkartmamacasına, kovalayanın, kovalanandan daha yoğun olduğu günlerin içinde tek sığınağım kitaplarım.
Murakami’nin dediği gibi kendimi okumaktan alıkoyamıyorum. İşe gittiğimde bilgisayarın açılmasını beklerken, mutfakta yemek karıştırırken, yatakta, öğle tatilinde, kuaförde, banka kuyruğunda, her yerde okuyorum.

Ama sadece okumak yeterli değil. Okuduğunu tamamen hissetmek, karakterlerin sesi olmak, duygularını paylaşmak, kitap içindeki farklı anlamları keşfetmek lâzım…
Nasıl ki duygusal çöküntülerimizde bize yol gösterecek bir profesyonele başvururuz, kitabın tamamen özüne inmek, çözümlemek için bize yol gösterecek üstatların rehberliğine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

İKSV ve Can Yayınları’nın birlikte organize ettikleri, Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un dinlemeye doyulmaz anlatımlarıyla Salon’da yapılan Ubor Metenga Buluşmaları edebi algımızın sınırlarını genişleten çok faydalı bir etkinlik.

Tek üzücü yanı Ayfer Tunç’un yılın çoğu zamanını yurt dışında geçirmesi sebebiyle toplantıların sayısının az olması.

Geçen hafta Salı akşamı iş çıkışı oğlumu etütten almaya gittim. Henüz çalışması bitmediği için bir sandalyeye ilişerek beklemeye başladım.

Elimde Camus, gözüm bir yandan satırlarda dolaşırken bir yandan da saate kaçamak bakışlar atıyordu. Artık Ubor Metenga’ya gidebilme ümidimi yitirmek üzereydim ki, benim küçük adam kapıda belirdi.

İşte yeni bir maratona ramak kalmıştı. Arabada günün kısa özetini birbirimizle paylaştık. Kapıda öpüşüp koklaştık. O eve çıktı, ben de son hız metroya koşturdum. Keşke örümcek ağı misali metro hatlarımız olsaydı.

İKSV’ye vardığımda programın başlamasına on dakika vardı.

Salonun girişinde toplanmış kalabalık arasında gözüm bizim kızları aradı. Henüz gelmemişlerdi.

O sırada salonun kapısını açtılar. Önce rezervasyonluları içeriye almaya başladılar. Baktım listede kalabalık bir grup olarak rezervasyonumuz görünüyor. Utana sıkıla bir tam boş sırayı tutmak için sıranın ortalarında bir sandalyeye oturdum.

Salon gittikçe dolmaya başlamıştı. Bu yerleri daha fazla tutmaya gücüm yetmeyecekti. Birkaç kişiyi şirin şirin gülümseyerek başka sandalyelere yönlendirdim. Başımı kapıya çevirip ilk girecek olanların bizimkiler olması için dua ederken kapıdan yaşlı bir hanım ve bir bey girdi. Tam kapının karşısındaki sırada olduğum için ilk göze çarpan benim sandalyelerimdi. Hemen de benimsemişim; benim sandalyelerim.

Beyaz saçları kısa modern bir kesimle şekillendirilmiş hanımefendinin siması yabancı gelmemekle birlikte nereden tanıdığımı çıkartamıyordum. Hafifçe tebessüm ettim. Tam o sırada her ikisi de benim yanıma doğru yaklaştılar. Hanımefendi “Boş mu?” diye sordu. “Aslında değil. Biz on yedi kişiyiz de. Arkadaşlarım gelmek üzereler” sözlerini ağzımda gevelerken onları başka sandalyelere yönlendirmeye içim elvermedi. “Tabii, buyurun.” Dedim.

Birkaç dakika içinde hanımefendi ile sohbete başladık.

O esnada Gülda, Billur, Yonca, Nur ve diğer kızlar da gelmişlerdi. Birazdan yazarlarımız salona gelecek ve biz Ali Teoman’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı öykü kitabını çözümleyecektik.

“Hiç bu kadar rağbet gördüğünü düşünmüyordum bu toplantıların.”

“Daha kalabalık oluyor. Birazdan salon dolar.”

Gerçekten de birazdan tüm salon, balkon dahil olmak üzere tıklım tıklım doldu.
Hanımefendinin gözlerinde hafif nemli, sıcak, müteşekkir bir ifade belirdi.

“Bu kadar çok kişinin geldiğini görmek mutluluk veriyor. Sizin nasıl haberiniz oldu bu geceden?”

“Bizim bir kitap kulübümüz var. Sosyal medyadan, İKSV sitesinden bu tarz aktiviteleri takip ediyoruz. Arkadaşımız Gülda da rezervasyonumuzu yaptırıyor. Kaçırmamaya çalışıyoruz.”

“Madem bir kitap kulübünüz var, size bu geceyi hatırlatacak küçük bir hediye vermek istiyorum.”

Ben birkaç nezaket sözü dile getirirken hanımefendi elini çantasına götürdü. Çantasından çıkardığı Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı kitabının arasından bir kitap ayracı alıp, bana uzattı. Ve anlatmaya başladı.



“Ali’nin vefat etmeden önce yayınlanan son eseri Gezgin Günce – Britanya Defterleri için kendim hazırladım bu ayracı. Ali de çok beğenmişti. Bende daha var. Bu ayracı kabul edin lütfen.”

Böyle incelikli, anısı yüce bir ayracı kabul etmemem mümkün müydü?
Teşekkür ederek ayracı aldım. İçimi saran mutluluk, yüreğimi ele geçiren hüzünle sarmaş dolaş oldu.

Yekta Kopan sözlerine başlamadan hemen önce hanımefendi ile birbirimize kartlarımızı verdik.

İşte kitabımın arasından sarkan bu lacivert püsküllü kitap ayracı, Ali Teoman’ın teyzesinin bir hediyesidir. Hanımefendinin yanındaki beyefendi de Ali Teoman’ın babasıymış.

Bütün çözümlemeyi boğazımda kocaman bir düğümle izledim.



Asıl mesleği olan mimarlığı bırakıp, kendini yazmaya veren Ali Teoman, isminden, hikâyenin kurgusuna, tanıtımına kadar her şeyi ile gizemli bir kitap yazmış. Öyle bir kitap ki Nurten Ay isimli bir sekreter, kitabın yazarı olarak tanınmış, 1991 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü Yarışması’na Nurten Ay’ın kitabı olarak katılmış ve ödül kazanmış.



Ali Teoman’ın amacı 20 yıl bu gizemi korumakmış. Kitapla ilgili tüm röportajlar Nurten Ay ile yapılmış. Yekta Kopan’ın anlattığı üzere yapılan bu röportajlarda Nurten Ay, yazdığı düşünülen kitap kadar performans gösterememiş, hatta tesadüf eseri bu kadar başarılı bir eser yazmış, ama bir daha ilham kendisine uğramamış gibisinden söylemlere maruz kalmış.

Gelin görün ki Ali Teoman’ın pençesine düştüğü hastalık, günden güne durumunu kötüleştirdiğinden yayımlanmış ve yayımlanmamış tüm eserlerini yayıncısına ve bir yazar arkadaşına emanet etmiş. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın da işte o zaman kendi eseri olduğunu duyurmuş.



O dönemde olumsuz eleştirilerin yanı sıra, bunun çok incelikli bir oyun olduğunu vurgulayan eleştiriler de almış.

Kendisinin de bir röportajında açıkladığı üzere kitap içindeki üç öykü de bir erkeğin bakış açısıyla yazılmış, oysa yazar bir kadın -Nurten Ay. Öykülerin hepsi İstanbul’da geçiyor, ama Nurten Ay Tunceliliymiş. Öyküler üzerinde dikkat sarf eden kişilerin bu oyunu çözmek için çaba göstereceğini düşündüğünü de yine bu röportajda dile getirmiş.

Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un anlattıkları üzere de kitabın başındaki bir alıntıdaki anlam bütünlüğü, kitabın son bölümü bittiğinde netleşiyor. Ayrıca birbirinden farklı gibi algıladığımız her üç öyküyü birbirine bağlayan ifadeleri de unutmamak lazım.

Yine çok faydalı bir Ubor Metenga Buluşması'ydı. Ali Teoman’ı, bu büyük yazarımızı o gece saygıyla selâmladık.

Ve ben, ayracımı her elime aldığımda, kendisini tekrar tekrar selâmlıyorum.

Peyman

31 Mart 2010 Çarşamba

ŞİŞHANE'YE YAĞMUR YAĞIYORDU-2010 UBOR METENGA BULUŞMALARI

Şişhane’ye gerçekten yağmur yağıyordu. Ben gene doğru yönden çıkamamış, hızlı adımlarla yürüyen merdivenleri arşınlıyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve aklımda bir sürü şey, kafam dalgındı. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve ben yanlış yöne gittiğimi, neredeyse beş dakika sonra fark ettim. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve “çok yakınım, kestirmeden sapabilirim, bu kadar yakınken bu nasıl oldu ….” diye düşünüyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu, girdiğim sokakta bir dilenci kadınla gözgöze geldim, uzaktan bir köpeğin çılgın havlama sesleri geliyordu. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve her ölçenin farklı bir uzunluk söylediği boyumu uzatmak için giydiğim topukluya beddua ediyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve panikledim, kafam karıştı, koştum… Caddeyi gördüm. Şişhane’ye yağmur yağıyordu…Ve ben sonunda ter ve endişe içinde Salon’a girebilmiştim.



Biraz sonra birden radyo tiyatrosu kıvamında sesler duyuldu;

-“Belki haklısınız, Belki haklısınız ama karşınızdakinin hissiyatını da düşünmeniz lazımdı. Bilmem yanlış mı düşünüyorum.”

-“He, evet, ağnadık, çarptım, tazmin edeceğim, ehliyetim de yok. Cezasına razıyım Hapis koyun, ne yaparsanız yapın. Aman kurban olayım, bırak surdan bir telefon edeyim.”

-Hakikatsizliği kabul ediyorum. Ama siz söyleyin, nasıl mektup yazabilirdim? Hele o Askeri Tıbbiye meselesini de duyduktan sonra!”..”

- Nedim mi? Ay güleyim bari. Size kim söylemişse yalan söylemiş. Bir kere amcamın oğlu, kardeş sayılırız. Sonra…

“ Az aşağı al arabanı kardeşim, alalalal, az daha beri al Tamam Bir zahmet arkadaşlar…

“ Ne klakson öttürüp durursun birader! Yol yok tepemden mi geçeceksin?”…

“Karaborsacı babandır. Bir de vazife halindeki memura hakaret ha?”…

- “Burası… diyorum çok gürültülü… Bir muhallebiciye…”

“-Üç takke ver komiser bey, evim barkım yıkıloor.

-“Bir muhallebiciye girip münakaşamıza orada devam edelim, yahut sinemaya gitsek…”

-“Sinemaya mı?...


Tüm bu konuşmalar ve bağırtılı sesler aslında öykünün başında ve sonunda görünen [hikaye her ne kadar Kalender odaklı gibi başlasa ve Kalender kişiselleştirilmiş olsa da hikaye hemen başka bir mecrada devam ediyor] ancak tüm olayların başlangıcına neden olan KALENDER’in bir aynada kendini görmesinin ardından kişnemesidir.

Bu sesler, bağırtılar Kalender'in bundan –birkaç nedeni var- ürkmesi sonucunda kaldırıma çıkarak oradaki bir elektrikçi vitrinine çarpması ve bu sesten daha da ürkerek dört nala koşarken raylara fırlaması sonucu önüne çıkan Kalender’i ezmemek için ani fren yapan tramvayın hemen dibinden giden ve ancak aklı Sao Paulo’daki firmadan yıldırım telgrafı alınca uçan son hız eksiltmeye gitmeye çalışan ve pek araba kullanmayı beceremeyen Artin Margusyan’ın tramvaya arkadan çarpmasının sonucunda ortaya çıkar.



İşte bu kaza ile birbirlerinden çok uzakta olan veya birbirlerine yakın olduklarından habersiz değişik yerlerdeki insanların Kalender’in ürkmesi sonucunda hayatları bir an için kesişir ve ayrıldıklarında bazıları için artık bambaşka bir dönem başlar.

Bu çarpışma anından sonra hikâyede yer alan karakterlerin bazıları için hayatlarının dönüm noktası olur, bu çarpışma esaslı değişimlere yol açar. Örneğin; Artin Margusyan eksiltmeye yetişemediği için ticari hayatı mahvolur; Sao Paulo’da telgrafı gönderen ve Artin Margusyan’dan cevap bekleyen Sevira Marono Lorenzo’nun oğlu Pedro’nun haber alınamayınca Hamburg’da sermayesi olamadığı için iş yapamayan ve çaresizlik içinde yüzen Yahudi asıllı Alais Morgenrot’un teklifini değerlendirmeye karar vermesi, çarpışma nedeni ile tramvayın kalkmayacağının anlayan avukat Süheyl Erbil’in bir zamanlar bir yakınlaşma içinde bulunduğu üniversite döneminden arkadaşı Serap ile karşılaşması ve kaynaşmaları…

Yekta Kopan; bu hikâye ile Taner’in aslında İstanbul deyince insanın aklına ne gelirse neredeyse hepsini içinde barındırdığını söyledi; keşmekeşlik, canlılık, çeşitlilik, din ve dil farklılığı, ekonomik koşuşturmanın insanı nasıl etkilediğine dair O ‘Henry’den Çehov’a, Calvino’dan Twain’e kadar uzanan bir bütünü kendisinde topladığını ifade etti. Ve gülerek ekledi bu hikâyenin de esaslı bir noktasında bir atın varlığından, Kalander’den bahsetti ve yine Kalender’i çok sevdiğini ekledi, zira ilk hikâye incelemesi olan Acıbadem’deki Köşk’te de kendisinin en sevdiği karakter Derviş adında bir attı.

Sözlerine devam eden Kopan, günümüzde çoklu hikâye denilen zaman geçişleri ile olayların ve insanların birbirine bağlandığı türe çok yakın bir tarzın 1950 yıllarında aslında Haldun Taner ile –ondan önce yapanlar olsa da dünyada- Türk Edebiyatı’nda sunulduğunu ifade etti.



Bu noktada söze giren Gülsoy, aslında hikâyeyi okuduğunda aklına Babil filminin geldiğini, insanların birbirlerine bağlı olmaları hususunu ve bazı olayların başlangıç noktasına ne kadar duyarlı oldukları noktasını düşündüğünü belirtti. Üç yazar da bu hikâyenin aslında şu anda ağızlarda gevelenen “küreselleşme” kavramının ayak seslerinin duyulmaya başladığının habercisi olarak nitelendirilebileceğini ifade ettiler.

Ayfer Tunç bu hikaye ile her şeyin bir tesadüf , kader olduğunu, planlanmış olayların varlığına inanarak aslında hayatı anlamlı kılmaya çalıştığımızı Taner’in her ne kadar hikayenin başında Kalender’in ürkmesi ile ilgili varsayımlara ilişkin bazı bilimsel açıklamalardan yola çıksa da kaderci bir yol izlediğini söyledi. Bu noktada bu kanısının şu aralar okuduğu Proust Bir Sinirbilimciydi –Jonah Lehrer’in (Proust was a neuroscientist) adlı kitabından etkilendiğini ve bu görüşüne destek olduğunu ekledi.



Haldun Taner’in hikâyeciliğinin 1950’li yıllar bakımından cesur olduğu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabindeki bir dönemde yazıldığı ve edebi olarak yeni adımlar olsa da aslında tam da ayrımcılığın kendini göstermeye başladığı bir zamanda kaleme alındığı ifade edildi.

Her ne kadar Haldun Taner’in pek çok kaynakta tiyatro yazarı olarak öne çıksa da aslında hikayeciliğinin kuvvetli olduğu, mizah ve ironiyi ama acıtıcı olmayan ironiyi çok yerinde kullandığı, asla ucuzlaştırmadığı, eğitimli birinin hemen algılayabileceği ama diğer kesimi sinirlendirebilen bir kalemi olduğu vurgulandı.

Haldun Taner Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu adlı bu öyküsü ile Yeni İstanbul Gazetesi’nin New York Tribune adına düzenlediği Uluslar arası Hikaye Yarışması’nda yirmi ülke arasında birincilik ödülünü aldığı da eklendi.

Tekrar hikayeye döndüğümüzde Kopan bu hikayenin anlatım olarak aslında fıkra formatında başladığını ve olayın sorgulanmasının ise kişnemeyle devam ettiğini ifade etti.

“ Bir Amerikalı fotoğrafçı, makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözü takmak suretiyle, çeşitli resimler çekmiş. Bu resimlerden anlıyoruz ki, eşya ve insanlar, at retinasına, gerçekte olduklarından yarım misli daha iri aksediyorlarmış. Gerçekte olduklarından dedik, bize göründüklerinden demek daha doğru olur. Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.”

Ayrıca radyofonik metinler barındıran bu hikayede anlatıcının okura seslendiğini, olayları ironi ile bağladığını ve sahnelemeyi kullandığını ekledi.

“… Fakat kendini bir su birikintisinde seyretmekle aynada görmek arasında hayli fark vardır. Su birikintileri, ister istemez düzlemesine durduklarından, insan oraya vuran aksini, tıpkı yüksekçe bir kürsüde nutuk çeken hatiplerin gazetedeki resimleri gibi, daima aşağıdan yukarı bir perspektif yönünden görür ki, bu çeşit aşağıdan çekilmiş resimlerin insanı –ve dolayısıyla atları- daha bir heybetli gösterdiği de inkar olunamaz…”

Paragrafı ile politikacıları ve iktidar etme biçimlerine bir göndermede bulunulduğu,
Polis memurunun Artin Margusyan ile konuşmalarının ve diğer vatandaşlarla diyaloglarının sınıfsal farklılıklara ve Türkçe’deki farklı lehçelere işaret ettiği;

-“Bırakın beni!” diye yırtınıyordu. Bırakın ortağıma telefon edeyim. Ondan sonra nereye isterseniz giderim.”

Polis, “ Sen hele bir merkeze gel de telefonu oradan edersin,” dedi.

Artin , camı kırılmış, kayışı kanlanmış altın crome saatini gösterip,
“Tabanını öpeyim bırak polis efendi,diye inliyordu. “Beş takkeden eksiltme başlar, haber edemezsem maf oldum
.”

Yerelliğin fazla olmadığı ve dünyanın çeşitli yerlerinde insanların, dillerinin ve hayatlarına dair bilgilerin verildiği ve neredeyse zamansız olduğu;

"Küçük Helga, “ Noch eins Papa, bitte noch eins!” diye bağırıyordu…"“….

"Sevira Marono Lorenzo mendilini çıkarıp, alnındaki nohut gibi terleri silerken yandaki camlı bölmeye seslendi: 'He Pedro, Ha novadades de İstanbul?' Oğlu Pedro, başını iki elinin içine almış, sabaha doğru döndüğü bardaki Arjantinli dansöz Konşita Montanegro’nun esmer baldırlarını düşünüyordu."

Taner’in insanlık durumlarına hakim olduğu ve iç seslerle döneme ait de bir eleştiri yaptığı;

“ Süheyl Erbil, ‘ Sahi böyle konuşmazdım, diye düşündü. Serde toyluk vardı a canım. Sahi ne hışırdım o zaman… İlk gençlik, sersemlik, budalalık çağı. Herkesten başka olmak, kendimize ait bir şahsiyet yaratmak için sağcı, solcu, ırkçı, Turancı, anarşist, idealist geçindiğimiz günler.İçimizin yağı eridiği halde yanımızdaki kızı umursamadığımızı göstermek için kör olası bir gururla kendimizi cendereye soktuğumuz çağlar. Sersemlik işte. Ne de yükseklerde idi gözümüz. Vekil olmayı, Talebe Birliği İdare kuruluna seçilmek kadar kolay görürdüm o zaman… Gel gör ki, ola ola bugün Ankara Barosu’nda kırtıpil bir avukat olup çıktım.”

Net şakalar yaptığı ama bunu öne çıkarmadan sade bir biçimde yazdığı;

“…Artin Margusyan ‘İşte bir bu eksikti,’ diye homurdanarak bir düğmeye bastı. Fakat ön camda bir değişiklik olmadı. Çünkü bastığı düğme arka fenerleri yakıyordu….”

Gündelik hayata dair verilerin olduğu; taksilerin bayraklı olması, belediye hizmetinde atların kullanılması, Foks Jurnal’e gönderme yapılması hususları konuşuldu.

Ayfer Tunç; aslında Taner’in vicdanlı ve iyi insanların hikayelerini yazdığını bunun sıkıcı olmasını da mizah ve ironi yolu ile ortadan kaldırdığını söyledi. Yekta Kopan bu noktada olaylara sarkastik yaklaşıldığını, ona göre iyiliğin sahte olduğu, bunun da iç seslerinden yola çıkarak anlaşıldığını düşündüğünü ifade etti. Tunç ise iyilikten kastettiğinin bilerek zarar veren kişilikler olmadığını, iyi insanların zaaflarını ortaya döktüğünü ekledi.

Murat Gülsoy bu durumun Serap ile ilgili olarak da ortaya konulduğunu ayrıca bu iç seslerle okuru konumlandırdığını ve okura “Sen nasılsın? Sen buna katılıyor musun” minvalinde sorular sordurttuğunu ifade etti ;

“Şöyle saçağın altına gelin” diyordu kız. Orada ıslanıyorsunuz.” Sesinin tonunda erkeğini koruyan bir dişi şefkati vardı. Sade sesinin tonunda değil, havasında şahsiyetinde de… Hani şu filmlerde sık sık gördüğümüz feragatli zevce veya hastabakıcı tipi…”

Hikayenin sonunda Taner yine Kalender’e evet tüm olayların nedeni olan Kalender’e dönüş yapar ve yeni bir sahnede Kalender yorgundur ve bu sefer aksini görünce KİŞNEMEZ.

Taner bunu iki sebebi olabileceğini söyler; birincisi ” Kalender Ömrümde bir defa aynaya bakacak oldum, dünya birbirine girdi. Geçtim olsun bakmayıveririm. Zaten pek bakılacak surat da kalmamış ya,” diye düşünmüş olabilir. Yahut da o gün sadece yorgundu, canı sıkkındı, ne bileyim ben, gece belediye ahırında öbür beygirlerle çıkan bir yer çekişmesinden ötürü uykusuzdu, keyfi yoktu da ondan kişnemeye, ürkmeye, iki gün evvelki gibi etrafı gürültüye vermeye, üşendi.”



Bu hikayeyi çok uzun zaman önce okumuştum ve tekrar okuduğumda unutmuş olduğumu anladım. Dün yeni bir gözle okumduğum zaman benim aklıma Çarpışma adlı film geldi Babil’den daha ziyade. Acaba senaristinin bu hikayeden esinlenmiş olup olamayacağını sordum kendi kendime. Kimbilir?

Hikayede Kalender üzerinden verilen aynada aksini görünce düşünmüş olabileceği hususlardan biri de beni hüzünlendirdi:

“At olalım ,insan olalım, ihtiyarlığı kolay kolay üstümüze konduramayız. ‘ben hep oyum’ dersin. Temizlik işleri kadrosuna ilk girdiğim zamanki kıvrak küheylanım.’ Dersin. Günler geçer, yıllar geçer, Şişhane’nin çöpleri bitmez, o dumanlı gençlik çağı duman misali erir biter. Günün birinde talih bir ayna tutar yüzüne, aklın başından gider. ‘Ben bu muyum?’diye şaşarsın. ‘Bu külüstür, bu kurada, bu soluğan beygir Kalender ha?”

Sonra düşündüm, benim yaptığım herhangi bir şey, başka bir yerde meydana gelen bir olay, söylenen bir söz, edilemeyen bir telefon, ulaşmayan bir mektup nedeni ile birilerinin hayatında bir kıpırdanma olmuş muydu? Ya da benim hayatımda bir sapma yaratmış olabilir miydi? Kimbilir?

Bu düşüncelerle dışarı çıktım. Şişhane’ye Yağmur Yağmıyordu.

Sevgiler
Billur

23 Şubat 2010 Salı

ACIBADEM'DEKİ KÖŞK-2010 UBOR METENGA BULUŞMALARI

Dün gece Gülda, Peyman ve benim katıldığımız Ubor Metenga Buluşmaları’nın ilki İKSV’nin yeni binasında Salon Etkinlikleri kapsamında yapıldı. Bu buluşmanın konusunu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk adlı hikayesinin yorumlanması ve bu hikaye üzerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazın sanatı konusundaki özelliklerinin dile getirilmesi oluşturacaktı.

Saatler 20.00’ı birkaç dakika geçmişti ki Yekta Kopan hikâyeye hikâyeye giriş yaptı:

“Acıbadem’deki köşkün hayatımın her safhasında açık bir tesiri vardır.”

Bu cümle ile geçmişe dönerek hikayeye başlayan ama adı verilmeyen anlatıcı bizi - bence ana karakterlerden biri olan- Acıbadem’deki Köşk ve onun söz konusu tesiri yaratmasının biricik nedeni olan annesinin dayısı Sani Bey (yaratan/yapan anlamında) ile tanıştırır. Sani Bey sayesinde anlatıcı etrafını gözlemlemeyi, karşılaştığı gariplikleri sorgulamayı ve sorular sormayı öğrenir. Çünkü Sani Bey ve Köşk birlikte tecessüm etmektedirler adeta zira Sani Bey hayatının felsefesi olan icat, ıslah ve tadil çerçevesinde şekillendirip yürüttüğü hayatını bu köşk üzerinde aksettirmektedir.



Ancak Sani Bey bu üç ana fikir üzerinden giderken yaptığı her icat, ıslah ve tadilat işlevsel olmadığı gibi içinde zıtlıkları da barındırmaktadır ve bunun izleri de ilk köşkün üzerinde görülmektedir:

“…..Meselâ bu köşkte, başka evlerde olduğu gibi merdivenlere tek bir kafes içinden çıkılmazdı. Annemin dayısı hırsız korkusundan her katın merdivenini evin ayrı bir cihetine yaptırmıştı. Böylece evin sokak kapısının yanından en üst kata, sağ taraftan ikinci kata çıkılır, sol taraftan zemin kata inilirdi. İkinci kattan üçüncü kata çıkmayı aklına getiren talihsiz, evvelâ alt kata inecek, oradan üst kata çıkacaktı. …….Buna mukabil üst üste odaların çoğu birbirine yük dolaplarında gizlenmiş dar merdivenlerle bağlıydı. Böylece üst kat sofasında yolunu şaşıran bir hırsız, sağ tarafta bulunan dayımın kayınvalidesinin odasının gizli merdiveninden büyük kolaylıkla dayımın her zaman yatağında ve başı duvara dönük yatan annesinin odasına inebilirdi….” Ya da

…...”Neden dayım sokaktan gelecek her şeyden bu kadar çekindiği halde etrafında sadece alçak duvarlar bulunan bahçe tarafını çok emin bir yer addeder ve mutfak kapısının gece gündüz ardına kadar açık bulunmasına göz yumardı? Nasıl olurdu da dayım bu kadar kilit ve sürgü meraklısı olduğu halde evdeki anahtarların hiçbiri kilitlerine uymazdı…”

Sani Bey’in bu garip merakının doruk noktası köşkte bir gusülhane yaratma çabası ile doruk noktasına varır. Gusülhane bittiği zaman ev halkının karşılaştığı manzara bir banyodan ziyade; ayağa dikilmiş küçük çapta bir dekovil lokomotifine benzeyen soba ve kazanıyla, duvarlarındaki bir yığın çark, büyük vida, musluk, boru ve helezonî borularla, duvar diplerindeki hiçbirimizin tanımadığı bir yığın âletlerle yıkanılacak bir yerden ziyade bir vapurun yeni tertip makine dairesine, bilmediğimiz maddelerle ısınan bir kalorifer teçhizatına, çok lezzetli ve zalim işkencelerin yapıldığı bir yere benzemektedir.



Hikayenin bir diğer önemli kahramanı ve Yekta Kopan’ın da en sevdiği karakter olduğunu ifade ettiği evin arabasını çeken atı Derviş’tir. Derviş sadece bir at değildir, neredeyse insan mertebesine kadar yükselmiştir. Ev halkı her işi onun yanında yapmaktadır. Ancak Sani Bey’in at arabasını yeniden icat etme yolculuğuna kurban verilerek evden geçici bir süre uzaklaştırılmak zorunda kalır.

Zira Sani Bey’in buluşlarına ve çalışmalarına her ne kadar destek verse bile eşi varılan sonuçların niteliğinden şüphe duymaktadır ve ihtiyatlı olunması gerektiği noktasından hareketle Derviş’i evin üst katında icat sonuçlanana kadar saklamıştır. Sani Bey’in uzun uzun uğraşarak at arabasını yeniden keşfetmesine ilişkin bu yolculuk sonunda tekrar basit ve temel işlevi sağlayan ata muhtaç olması belki de onun kafasının karışıklığı, sahip olduğu bilgileri harmanlayamaması ve eksik bilgi sahip olması ve eleştiriye açık olmaması onu yine eskiye/ilk hale muhtaç etmiştir.



Sani Bey’in icat, ıslah ve tadil yaparak geçirdiği hayatında yapılmış ve icat edilmiş herhangi bir nesneyi yeniden ancak farklı yollar deneyerek yeniden keşfetmesi asla onu yıldırmamakta sanki farklı yollardan giderek değişik tecrübeler edinmenin tadına varmaktadır. Ancak Sani Bey her zaman çıkış noktasını kaybetmekte ve amacından uzaklaşmaktadır.

İnatçı, icat, ıslah ve tadilat yaparken daha ziyade alaylı bir şekilde öğrendiği bilgileri ve tecrübeleri harmanlayıp bir kaos yaratmaya yönelik tarzı ile Sani Bey sonunda kendi felaketinin de hazırlayıcısı olur. Ancak yine de herkesin bu ölüm hakkında hisettiği şey üzüntüden daha çok Sani Bey’in inandığı ve bildiği yoldan gitmesi ve isteklerini yapmaya çalışmasının ona mutluluk verdiği ve huzur içinde ebedi yolculuğuna çıktığı yönündedir.

Derviş, Köşk, Anlatıcı ve Sani Bey odaklı bu hikâyeyi okurken gerçekten ilk satırdan itibaren gülmeye başlıyorsunuz ancak dün Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy tarafından dile getirildiği gibi okuyucuyu avucunun içine almış kıs kıs güldüren bir hikâyenin içinde kaybolurken birden acı bir gerçekle yüzleştiriliyor ve düşünmeye itiliyorsunuz. Bu noktada da metnin başarısını ve Tanpınar’ın ironi sanatını ne kadar yerinde kullandığına şahit oluyorsunuz.



Tanpınar’ın bu hikâyesi Kopan, Tunç ve Gülsoy tarafından yorumlanır ve düşünceler havada uçuşurken bir edebi metne nasıl bakılacağı, alt ve üst okumaların nasıl yapılabileceği konusunda da hem fikir sahibi oldum hem de yazın sanatında kullanılan terimleri/ifade biçimlerini hatırladım; simgeler, nesne ve hayvanların kişiselleştirilmesi gibi.

Bu noktada Tanpınar’ın aslında bu hikâye ile Doğu-Batı ikilemini dile getirdiği, bilgi sahibi olmadan, araştırmadan ve eleştiri yapmadan yeni şeyleri/düşünceleri Doğu kimliğimizle adapte etmeye çalışışımızın traji-komik sonuçlarını ve Batılılaşma sorununda hep bu yarım ve güdük kalmışlığımızın yansımalarını vurguladığı ifade edildi.



Ayrıca genel olarak Batılılaşma sorunu ekseninde yazılan tüm eserlerde (Araba Sevdası, Kiralık Konak) gündelik hayatta görülen izlerin neler olduğundan bahsedildiği, değişen, dağılan konak hayatları gibi konulara değinilse de bu hikaye ile ilk defa bilim çerçevesinde konunun ele alındığı Tunç’un yorumlarından biriydi.

Ayfer Tunç Köşkün Osmanlı değerlerini temsil eden bir niteliği olduğu noktasından hareketle Tanpınar’ın Sani Bey’in icatlarının doruk noktası olarak gusülhaneyi seçmesinin aslında doğu ve batı kültürü arasındaki farklılığı en iyi vurgulayan iki unsurun ; hamam/banyo seçilmesinin de manidar olduğunu vurguladı.



Ayfer Tunç yaptığı bir zihin sıçraması ile evde saklanan Derviş’e geldi ve Tanpınar’ın Adalet Cimcoz’a yazmış olduğu mektuplardan birinde yurtdışındaki odasında bulunan dolabın büyüklüğünü anlatmak için içinde at saklanacak kadar büyük bir dolap ifadesinin kendisine bir edebiyatçının bir eseri yazarken hayatının dehlizlerinde ne kadar geriye gidebilir sorusunu sormasına neden olduğunu söyledi.



Ayfer Tunç için bu hikâyenin aslında büyük önemi var; zira kendisi Bir Deliler Evi adlı kitabını bu öyküden esinlenerek yazmış. Etkinlikte vurgulanan bir diğer nokta da bu hikâyenin Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ‘nün nüvesi olduğu idi.



SONRA…

Sonra 6. Kata çıktık, güzel manzara eşliğinde yemek yemeğe. Etkinliğin çok hoş, hiç sıkmadan ilerlediğinden, zaman zaman komik zaman zaman düşüncelerin ve yorumların havada uçuştuğu ve küçük sataşmaların yer aldığı eğlenceye varan tatta olduğundan bahsettik.



Bu alt okuma/üst okuma, metaforların tespiti ve benzeri edebi konular, bunlar hakkındaki bilgi eksikliklerimiz, daha okunacak ne kadar çok kitap olduğu, okuyamadığımız, okuduklarımızı zaman zaman unutuşumuz, Ayfer Tunç, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy’un tüm bunları nasıl olup da bildiği ve tüm bu sıkıntı, eziklik ve kıskançlık durumlarımıza bazı geçerli mazeretler bulmamız (bu üçlünün bu bilgisi nereden geliyor; işleri edebiyat gibi ) sohbetimizde arka arkaya gelen konular oldu.

Eve döndüğüm zaman ise kütüphaneme girip Tanpınar'ın tüm eserleri olup olmadığını kontrol ettim ve hikayelerinin tamamı ile mektuplarını okumaya karar verdim. Kitapları okşadım ve dün geceki edebiyat sohbetinin tadının damağımda kaldığını hissettim. Elime Mahur Beste'yi aldım ve Neşati'nin gazelinin ilk iki beyitini ezberledim:

Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile



Ardından ne zaman elime Mahur Beste kitabını alsam aklıma Atilla İlhan gelir. Bu nedenle de hemen Mahur Beste şiirini okudum. Burada da paylaşayım istedim.

MAHUR BESTE

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails