Anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2009 Salı

Yansımalar - 5

Sunum gecelerimizi kaleme aldığım Yansımalar yazı dizilerine gereken titizliği gösteremediğimi biliyorum. Aslında bu yazı dizisi sayesinde, gecelerimize hayran kitlesi kattığımızı söylemeden edemeyeceğim.

Her birimizin iple çektiği, bazı arkadaşlarımın ütopik olarak nitelendirdiği, imrenerek takip ettiği sunum gecelerimiz gün geçtikçe çok daha eğlenceli, çok daha doyurucu olmaya başladı.

Kulüp üyeleri arasında da ortak bir görüş, kulüp var olduğundan bu yana okuduğumuz kitaplarda daha irdeleyici, araştırıcı, yazım ve imla kurallarına daha dikkat eder hale geldiğimiz yönünde.

İş, güç, deniz, kum, güneş iki arada bir derede 2 yaz toplantısı yaptık.

Biri yazın ilk heyecanlarını, gün doğuşundaki tazeliği, içimizde uyanan çocuksu sevinci hissettiğimiz 30 Haziran tarihinde, Fenerbahçe Happymoon’daydı.

Kitabımız Canan Tan’ın En Son Yürekler Ölür adlı eseri…

Kitabımızın sunucusu ise Ayşen.

Restaurant’ın çatı katında bizim için hazırlanmış masaya Ayşen’in hünerli parmakları değmiş, kalbinin sıcaklığını masaya, hatta çevredeki ağaçlara kadar taşımıştı.



Başımızın üzerinde hafif esen rüzgar ile salınan kırmızı turuncu fenerler, masanın üzerinde ki küçük mumların ışığı ile bizi buğulu bir eksen içine hapsetmişti.

Minik saksılardaki kırmızı çiçekli bitkiler yazın müjdecisi, masanın üzerine serpiştirilmiş kırmızı gül yaprakları romantizmin elçisiydi. Ufak çakıl taşları ise bize denizin tuzlu tadını, yosun kokusunu taşıyordu.



Çatıyı çevreleyen hippocastanum (at kestanesi) ağaçlarının arasından Fenerbahçe yat limanında dinlenmeye çekilmiş teknelerin ardında denize yansıyan gurubun rengi gözlerimi kamaştırıyordu. Ağacın üzerinde sallanan Ayşen’in elleri ile imâl ettiği keçe ile yapılmış melek figürleri dalların arasından bize göz kırpıyordu.

Canan Tan kitapları okunması son derece kolay, genellikle tatillerde okumayı tercih edeceğiniz, sabun köpüğü kitaplardan. Şimdiye kadar iki kitabını okudum; Yüreğim Seni Çok Sevdi ve En Son Yürekler Ölür. Her ikisini de aynı duyguları hissederek okudum. Pembe dizi seyreder gibi, kafanızı çok yormadan, hayata dair size çok fazla kazanım sağlamayan, yalın kelimelerle yazılmış romanlar.

En Son Yürekler Ölür’de, yolları bir iş toplantısında kesişen başarılı genç iş adamı ile kariyerinde hızla ilerleyen genç bir kadının, Nehir ile Deniz’in, hatta yazarın betimlediği gibi akışını Deniz’de bitiren Nehir’in aşkları konu ediliyor.

Her şeyin mükemmel gittiği balayı dönüşünde geçirdikleri kazadan yaralı kurtulan Nehir, beyin ölümü gerçekleşen Deniz’in organlarını bağışlayıp bağışlamama kararının ağırlığı altında ezilmekte, aldığı karardan ötürü Deniz’in ailesi ile arasında derin yarıklar oluşmaktadır.

Kitapta Canan Tan’ın ansiklopedik dilde okura aktardığı organ naklini, Ayşen dünyadan örneklerle daha cazip bir dille bize anlattı. O gece yastığa başımı koyduğumda “neden olmasın” sorusunu kendime soruyordum.



Ayşen’in sunum gecesinde Fenerbahçe’de bir resturantın çatı katında toplanmış kitap kulübü üyeleri miydik, yoksa, bir yaz akşamı Roma’da geniş avlulu bir apartmanın çatı katındaki Ferzan Özpetek film setinde, bir masa başında toplanmış farklı karakterler miydik ?

Yazın diğer sunum gecesini ise 20 Ağustos’ta Kalamış Yelken Kulübü’nün çatı katında yaptık. Şiir gecesi demek daha doğru olacak. Çünkü şimdiye kadar yaptıklarımızdan daha farklıydı.

Blogdan da takip edenler bilir, 13 şiir önerdik. Bu 13 şiirden oylama yolu ile Gülda’nın önerdiği J.L. Borges’in Anlar adlı şiirini seçtik.



O gece yalın bir gece olacaktı. Şiir okuyup, şiiri nasıl algıladığımızı konuşacaktık. Ama seçilen şiir çok da yoruma açık bir şiir değildi. Hayatın ta kendisiydi.

Her gün doğanın bize sunduğu pek çok güzelliği görmezden gelerek yaşamımızı kendi kendimize ördüğümüz yavan duvarlar arasına hapsetmemiz, daha çok iş yaparak çocuklarımızla geçirebileceğimiz eğlenceli dakikalara sırtımızı dönmemiz, temizliği benim gibi takıntı haline getirip, hafta sonlarını evde didiklenerek geçirmemiz, yaşadığımız toprakları, ülkeleri görmek, değişik insanlar tanımak varken eve tıkılıp kalmak, kısacası HAYATI KAÇIRMAK, ANI YAŞAYAMAMAK ile alakalı çok güzel bir şiir.

Okuyunca sert bir duvara toslamış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ve “Carpe Diem” diyerek devam ediyorsunuz yaşamaya.

Yarın yaşamınızdaki en güzel gün olması için kendi kendinize söz veriyorsunuz.

O gece aramızda olamayan kulüp üyelerimize cep telefonları ile bağlanarak, şiiri hepimiz tek ağızdan okuduk. Herkesin kendine adanmış mısraları ve koro şeklinde taaa yürekten hissederek...



Ayşe yine durmamıştı. Üzerinde her birimizin okuyacağı mısralardan birer bölümün olduğu kartların asılı olduğu taçlar hazırlamıştı.



Hava, Happymoon’daki gibi geç kararmıyordu artık. Rüzgar vücudumuzu titretircesine hırçın esiyordu ve yıldızlar sanki biraz parlaklığını yitirmiş, sonbahara göz kırpıyordu.

Ama biz o gece her zamankinden daha çocuktuk, daha coşkuluyduk. Bir arada olmanın verdiği keyif benliğimizi sarmış “Carpe Diem” diyorduk.

Hayatın güzellikleri hep yanınızda olsun!

(Peyman)

21 Ağustos 2009 Cuma

13 KADIN 13 ŞİİR III




ANLAR - J.L. Borges (20.08.2009)

Yukarıdaki albümden ve yazının başlığından anlayacağınız üzere 13 Kadın 13 Şiir etkinliğimizin şiiri J.L. Borges'in Anlar şiiri oldu.Gülda’nın bu şiirinin seçilmesine çok sevindim sonuçlar açıklanınca; bir nedeni Borges’i çok sevmem ve özellikle bu şiirini de çok sevmemdi, diğeri de bu blogda Borges ile ilgili bir yazı yazma fırsatının doğacak olması idi. Şimdi sizler hem şiir gecesi hem de Borges ile ilgili bir yazı okuyacaksınız... ŞİİR GECESİ’NDE YAŞANANLAR O gece Kalamış Marina’ Spor Kulübünde buluştuk ve ben en son ve en gergin şekilde katıldım toplantıya...O da ne tabağımın yanında çiçekli bir taç ve şiirden bana atfedilerek bir baloncuk içinde tutturulmuş olan dize vardı....”NEŞELİ OLURDUM İLKİNDE OLMADIĞIM KADAR”. Sonra anladım ki Gülda herkese benim takip edemediğim bir elektronik posta göndermiş ve şiirden bu kulüpteki herkes için bir dize seçmişti... Örneğin onun dizesi “HİÇBİR YERE YANINDA PARA, SU, ŞEMSİYE VE TELEFON ALMADAN GİTMEYEN İNSANLARDANIM BEN” idi. Tabii Ayşe de yememiş içmemiş ve bu taçları hazırlamıştı. Bir başka tasarlanan şey ise herkesin kendi bölümünü okuması ve diğer ortak yerlerin ise koro şeklinde seslendirilmesiydi. Herkesin başında baloncuklu taçları olduğu halde ve utana sıkıla ama arada bir cesaretlenerek yüksek sesle şiiri okuma işini en azından bir kez başardık. AMA BU DURUM YAN MASADA FENERBAHÇE’DE FENERBAHÇE MAÇINI SEYRETMEYE GELMİŞ BİR KISIM ERKEK TOPLULUĞU İÇİN HİÇ DE ROMANTİK, DUYGUSAL, EDEBİ, DUYGULARI PAYLAŞMAYA YÖNELİK VE HAYATA KARŞI BİR TAVIR ALDIĞIMIZI GÖSTEREN BİR DURUM DEĞİLDİ VE HER ŞİİRİ OKUYUP ARDINDAN KIKIRDAĞIMIZDA TELEVİZYONUN SESİ DAHA DA AÇILDI! Eminim şöyle de düşünmüşlerdi; “Hepsi de çok hoş görünen, bakımlı kadınlar, ilk anlarda iyi görünüyorlar ama yazık, sanırım deliler!” Peyman ve Aycan ise başlarında taçlar, sürekli lisedeki gibi kıkırdayarak kulaktan kulağa konuşan bir halde iken 25 yıl sonra liseden bir arkadaşlarına rastladılar. Adam “Şükür yollarımız yıllar önce ayrılmış bu ikisi ile” diye düşünmüş olabilir. En son hatırladığım video’ya çekildiğimiz sırada kendi bölümümü okurken gülme krizine yakalanarak olmadığım kadar neşeli oluşumdu!! JORGE LOUISE BORGES VE ARJANTİN’DEKİ İZLERİ Gülda ile Arjantin’e yapmış olduğumuz meşhur yolculuğumuzda elimizde Borges’in evlerinde hizmet veren Fanny ‘nin Borges ile yaşantısından alıntılar olan kitap vardı ve bana kendi Borges’imi yaşama fırsatı ne yazık ki tanımadı!

Borges bildiğiniz gibi 1899 yılında Buenos Aires’te doğuyor. Baba Jorge Guillermo Borges anarşist düşünceye yakınlık duyan bir avukat ve bir psikoloji öğretmeni ,anne Leonor Acevedo de Borges, soyunda Güney Amerikalı özgürlük savaşçılarından bir dizi asker bulunan vakur bir kadın. Borges’in hayatındaki diğer bir kadın figürü de Norah ve onun yegane arkadaşı diyebiliriz aslında. Borges’in hayatına daha sonra iki kadın daha giriyor bunlardan ilki daha sonradan editör olarak Borges’in kitaplarını Sur dergisinde tanıtacak olan, ailesi aracılığıyla tanıştığı Victoria Ocampo,. İkinci kadınsa Elsa Astete Millán... Borges âşık olduğu bu kadınla kırk yıl kadar sonra birleşerek ve 1967’de evleniyor. Gülda ile ilk durağımız olmamakla birlikte ilk gece kaldıkları otelde kahvelerimizi yudumlamadan edememiştik....Zaten otel evinin karşısındaydı.... Bir başka gün hayatında hep istediği Arjantin Ulusal Kütüphanesi’ni ziyaret ettik. 1938 yılında buranın müdürü olan Borges Peron başa geçince görevinden alınıyor ve kamu pazarları tavşan ve kümes hayvanları müfettişliği”ne atanıyor..ANCAK 1955 yılında Peron devrilince tekrar bu göreve geliyor ama artık iyice körleşmiş bir durumdayken bu göreve geldiğinde ise olaya nüktedan yanını gösteren ve çok sevdiği Stoacıların gözünden bakarak Tanrı’nın kendisine 800.000 kitabı ve karanlığı aynı anda bağışlayarak muhteşem bir ironi” yaptığını söylüyor. Kütüphaneyi gezdik ancak Borges’ten fazla iz bulduğumuzu söyleyemem belki bunda İspanyolca bilmememizin de payı vardır. Borges’i izlemeye ve yaşamaya çalıştığımız bir diğer yer ise 150 yıllık Cafe Tortoni idi. Borges’in neredeyse her gün annesi ile buraya gelip kahvesini yudumladığını öğrendiğimizde ilk uğrak yerimizdi Cafe Tortoni. Hatta annesini ve Borges’i temsil eden bir masa ve mumyadan mankenler vardı masada. Bir gün kahvaltıya gittiğimiz bir sabah Gülda kısa bir an kaybolmuş ve kendini Borges mankeni ile çeşit çeşit poz resim çektirirken bulmuştum orada... Borges araştırmacısı Alejandro Vaccaro ile yazarın emektar Epifania Uveda de Robledo’nun birlikte imza attıkları Senyor Borges adlı kitabı okumanızı önereceğim zira bu kitap Borges’in tam bir yaşantısını yansıtmamakla birlikte Borges hakkında çok hoş ipuçları elde etmenize yardımcı oluyor. Arjantin boyunca elimizde bu kitap vardı ve her karesini gezerken de ANLAR şiirini söylüyordu Gülda. Bahsi geçen hizmetkar namı diğer Fanny’nin Borges’in hiçbir eserini okumamış olması benim en ilgimi çeken husustu. Bir diğer ilgi çekici konu ise Borges’in son yıllarını paylaşan ve son zamanlarını yolculuklarla geçirmesine neden olan Maria Kodama –sonradan evleniyorlar- Fanny’i Borges’in ölümünden sonra evden çıkarıyor ve Fanny Borges’in dostları sayesinde zar zor ayakta kalabiliyor. Kitapta neredeyse Borges’in ölümünden Kodama’nın sorumlu olduğu ima ediliyor. Borges Kodama ile Arjantin’den ayrılırken Fanny’e” Arjantin’i bırakıp gitmek istemiyorum demiş hizmetçisine, “Gidersem orada, ülkemden uzakta öleceğimi biliyorum” demiş ve ardından da ölmesi sanırım Fanny’i iyice düşman kılmış Kodama’ya. Fanny’nin Kodama hakkında söyledikleri de ilginç:” “Bir ona bakın, bir de bana. Benim tek bir kuruşum yok, ama arkadaşlarımın yardımıyla, daha doğrusu Borges’in arkadaşlarının yardımıyla gayet rahat yaşıyorum. (…) Evim mütevazı olsa da, her zaman insanlarla doludur, kızım, torunum, torunlarımın çocukları, komşular, arkadaşlar, yani bir alay insan beni ziyarete gelir. Ya o? Parası çok, ama avukat avukat dolaşıp herkese dava açmakla meşgul.” Kitapta Borges’in Fanny’e en kızdığı an olarak anlatılan olay o yılın Dünya Şampiyonu Arjantin ulusal futbol takımının teknik direktörü Cesar Luis Menotti’nin Borges’i ziyaretini ona haber vermemesi olarak geçiyor. Borges hayatı boyunca hep Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak istedi ama ancak hiç alamadı ve bu duruma da epey üzüldü. Kitapta bu husus Fanny’nin ağzından şöyle anlatılıyor: Saat dokuzda banyodan çıkar, sonra da kahvaltısını ederdi. Nobel Ödülü zamanı gelince gazeteciler sıra olurlardı. Roberto Madiana’nın bana “ Önce ben geldim Fanny!” deyişini hep hatırlarım. Kapıya yapışmış beklerdi. Son defasında yine ona Nobel Ödülü’nü vermediklerinde bir sürü gazeteci toplanmıştı. O yıl kesin Borges’e verileceğini düşünüyorlardı. Bütün günü kapıda nöbet tuttular ve sonunda haber geldiğinde de, verilmediğini söylemeye başladılar. Beyefendi çok üzüldü. Kendisi bile o yıl kazanacağını düşünüyordu çünkü ödülü hak ettiğine inanıyordu. Ama dünyanın o tarafında “Ben yaşadığım sürece Borges Nobel Ödülü’nü alamayacak” diyen, sözü geçen biri vardı. Kitapta Borges’in annesi ile olan ilişkisini, kedileri nasıl sevmeye başladığını, kitaplardan kurtulma yöntemini gibi tüm izleri bulabilirsiniz; zaman zaman gülebileceğiniz zaman zaman da hüzünleneceğiniz anıları var Fanny’nin. Bu dünyada Yolları Çatallanmış Bahçelere adım atmamanız ve Anlar Şiirini dilinizden düşürmemeniz dileğiyle.... Sevgiler Billur

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR I

Evet, kabul ediyoruz. Yaz gelince tembelleştik. Hepimiz bir an önce mavi suların kollarına atılmak, güneş ile oynaşmak için fıkırdandık durduk ve aylık kitap okuma ve sunum işi biraz tavsadı ama işi bozuntuya vermemek için de yan tarafta gördüğünüz “Tatildeyiz Ama Okumaya DEVAM” ibaresini ekledik. Sonra "yine de bir şey yapalım, bari boş oturmayalım” dedikten sonra aramızda yaptığımız bir toplantıda herkesin bir şiir seçmesi ve en çok oyu alan şiir hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ortak bir sunum yapılmasına karar verdik.

13 Kadın Akla İlk Düşen 13 Şiir dediğimizde sırasıyla aşağıdaki şiirler önerildi:

1. En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses -Emily Dickinson (Ayşe)
2. Dostluk – Can Dündar (Ayşen)
3. Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var –Ataol Behramoğlu (Aysun)
4. Cımbızlı Şiir –Orhan Veli Kanık (Aycan)
5. Pay-Özdemir Asaf (Belkıs)
6. Yalnız Bir Opera- Murathan Mungan (Bilgen)
7. Kent –Konstantinos Kavafis (Billur)
8. Anlar (Eğer Yeniden Başlayabilseydim Yaşama) - J.L. Borges (Gülda)
9. Ben Sana Mecburum –Atilla İlhan (Gülden )
10. Bu Aşk Burada Biter –Ataol Behramoğlu (Nur)
11. Herşey Sende Gizli –Can Yücel (Özlem)
12. Yaşamaya Dair –Nazım Hikmet (Peyman)
13. Gitmek –Can Yücel (Yonca)

Şimdi bu önümüzdeki Perşembe gerçekleştirilecek olan toplantımızın konusu en çok oyu alan şiir olacak. HEYACANLI MISINIZ?????

Kent’i önermeden önce ilk aklıma düşen şiir Peyman’ın önerdiği şiir idi:

YAŞAMAYA DAİR (1-2-3)

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

SUBAT 1948

Nazım Hikmet Ran


HANGİSİNİ ÖNEREYİM DERKEN BU ARADA AYSUN AKLIMA DÜŞEN DİĞER ŞİİRİ DE ÖNERDİ:

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol BEHRAMOĞLU


SONRA KENDİME "AŞK ŞİİRİ SEÇSEM NE SEÇERDİM?diye sordum ve Gülden'in şiiri geldi:

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İlhan

ARDINDAN BU KADAR MECBUR OLMAK İYİ DEĞİL DEDİĞİM ÖFKELENDİĞİM ANDA :

BU AŞK BURADA BİTER

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.
Ataol BEHRAMOĞLU

SONRA NEYDİ AKLIMA DÜŞEN..NASIL UNUTURDUM ? TABİİ Kİ GÜLDA İLE YAPTIĞIMIZ ARJANTİN GEZİMİZİN BAŞ TACI VE ADIM ADIM İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ BORGES'İN ŞİİRİ :

ANLAR

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim.
Yolculuk ederdim daha fazla.
Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim,
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye...
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardanım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama,
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten...
“Anlar”, sadece “anlar”... Sizde "anı" yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla,
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte 85 ‘indeyim ve biliyorum.

Ölüyorum!...

J.L.BORGES

SONRA BU YARIM KALMIŞLIK, YAŞANMAMIŞLIK, YAŞAMAMIŞLIK, ÖLÜM, YAŞAM KORKUSU ŞİİRLERİ FAZLA GELDİ...GİTMEK GELDİ İÇİMDEN VE TAM DA BU SIRADA ÖNERDİ YONCA BU ŞİİRİ:

GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
CAN YÜCEL

SONRA ....SONRA DİYELİM Kİ GİTTİN NE OLACAK BİLİYOR MUSUN DEDİM VE CEVABIMI BULDUM:

Kent

' 'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

Konstantin Kavafis

DEVAMI YARIN
KUCAK DOLUSU ŞİİRLER
BİLLUR

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails