Ekşi Sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekşi Sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Buika ile En Son İçki ya da “El Último Trago”

Caz Festivali bitti, temmuz bitti, ben hâlâ Buika ile ilgili iki satır yazıyı bitiremedim. Havadan mı, aksiliklerden mi, yoksa anlatılamaz bir sıkıntının içine sıkışmaktan mı bilemiyorum ama tüm aya geri dönüp baktığımda; yarım kalmış ve belirsizliklerle dolu bir sürü iş, iyice sivrilen köşeler ve sakinleştiremediğim bir sinirlilik hali kaldı geriye. İç çekip, "bilemiyorum!" diyorum. Hâlbuki sadece Caz Festivali zamanı olması bile iyi gelirdi bana...

Neyse, mızıldanmayı bırakayım; Buika’ya döneyim:



Buika’nın bu şehirde hatırı sayılır bir seyirci kitlesi var. İstiklal Caddesi'nde, bir sürü kafede, radyo kanallarında sürekli onun şarkıları çalınıyor. “Şimdi beni nasıl incittiğini anlayamıyorum, o kadar aşkı/mutluluğu bana tattırdıktan sonra” diye çığlık atan bu kadına bir yerde mutlaka denk gelmişsinizdir:




Buika ''No Habra Nadie En El Mundo'' (Romi)
Yükleyen rominazin. - Diğer müzik videolarına göz atın.

Yanlış anlaşılmasın, şakır şakır İspanyolca anladığım yok. Aslında benim İspanyolca bilgim “Una Mas Cerveza Por Favor” -bir bira daha lütfen- demekten öteye geçemiyor. Ama ne zaman Buika’dan “No Habra Nadie En El Mundo” yu dinlesem boğazımda bir şeyler düğümleniyor. Evet, bu kadının ne dediğini anlamasam bile söylediği şarkılardan etkileniyorum, sesinden, çığlıklarından, kavgasından, acısından, çaresizliğinden ve gücünden. Tıpkı flâmenkonun ve fadonun bana dokunduğu gibi hissettiriyor, içimdeki tüm sevgiyi, öfkeyi ve pişmanlığı, kararlığı ve o büyük sancıyı, üç dakika içinde hatırlatıyor…

No Habra Nadie En El Mundo beni bu kadar sarsınca albümü aldım. Buika’yı ve şarkılarını araştırmaya başladım. Ekşi Sözlük’te Azuth’a sonsuz teşekkürler. Şarkıyı Türkçeye çevirmiş, eklemiş:

Sular serbest kaldıklarından beri
kaynaklarının dışında özgürce akarlar
yaseminler ağlamış
ve anlamıyorum neden senin de ağladığını kızım
neden gözlerin ıssız kalmış.
Güzel bir öğleden sonra, zeytin ağaçları altındayken hiç kimse,
hiç kimse seni nasıl sevdiğimi görmedi, nasıl sevdiğimi seni
ve şimdi zeytin ağaçları uyuyorlar, ama ben uyuyamıyorum.

Dünyada kimse yok ki derdime derman olsun.
Senin gururun sayesinde açılan yarama
şimdi beni nasıl incittiğini anlayamıyorum
o kadar aşkı bana tattırdıktan sonra

Dönüşünden sonra sana tüm şiirleri okumayı düşündüm,
Aşk hakkında ve acı çekmek hakkında olanları,
bana geri döndüğünde kızım, seni öpücüklerimle kaplayacağım
ve uçacağız yukarılara, bulutların yavaşça estiği yukarılara
dudaklarım vücudunda yavaşça akıp gidecek,
o kadar yavaş ki zaman anlamak için duracak


Önce bir şarkı, ardından albüm, diğer albümleri derken bir Buika sever olup çıktım. Ayrıca Buika’nın referansları da o kadar sağlamdı ki daha önce nasıl keşfedememiş olduğuma hayıflandım.

Buika ile bu kadar geç tanışmış olmak benim için utanç verici. Ben ki kendimce Almodovar filmlerindeki müziklerle ilgili bir araştırma yapıyorum, Mariza dinliyorum, Pat Metheny hayranıyım ve bir şekilde bir sürü kere Buika dinlemişim. Ve Buika'nın beni çarpması bir Gebze yolculuğunda trafikte sıkışmaktan ötürü radyo kaynaklı. Onca umutsuzdum ki müziği beni çok rahatlattı.

Buika'nın Referansları:


Pedro Almodóvar filmlerine müzikleri ile eşlik etmiş. (Mesela; Kika’da “Luz De Luna ile) Almodovar; film jeneriklerinde Buika’nın görünmesi ile yetinmemiş, son albümüne yazı eklemiş: -copy-paste sağ olsun-

“Şarkıları bizi kendi aşk hikayelerimizle yüz yüze bırakıyor... Ve öyle bir yere bırakıyor ki, en çok hayal kırıklıklarımız göze çarpıyor. Dahası, onu şarkı söylerken dinledikten sonra herhangi biri aynı hataları yapmaya kesin kararlı olabiliyor çünkü tutku içinde herhangi bir kural, sağduyu, tedbir ya da pişmanlığa yer yok...” Pedro Almodovar



Fado’nun son Rodriguez’i –Fado severler bu ifade tamamen kişiseldir, ön yargı duymayın: Fado benim için öncelikle Amalia Rodriguez demek- Mariza’nın son albümündeki “Pequeñas Verdades” adlı şarkıyı beraber seslendirmiş. Tüm albüm, Mariza’nın diğer şarkıları çok güzel ama bu şarkı bambaşka…



Costa Rica’nın efsanevi kadını Chavela Vargas’a ithaf ettiği bir albüm yapıp selam yollamış.



Ayrıca çırılçıplak bir kadın. Kendisini hiç sakınmadan ortaya koyabiliyor. Ailesi Ekvator Gine’sinden göçmüş İspanya’nın Mayorka’sına. Oturdukları bölgedeki tek esmer derili aile imiş, bir göçmen, farklı deriden olmanın tüm eziyetini yaşamış. Önce Çingeneler ile sonrasında Flâmenko ile tanışmış. Madrid’e yerleşip müzik yapmaya devam etmiş. Kendini sakınmasızca ifade edebilir hale gelmeden önce sahnede Tina Turner taklidi yapmaktan, eserleri kabul gördüğü şekillerde sunmaktan öteye geçemeyen bir İspanyol Çingenesi benzerinden fazlasını sunamamış.



Çalışmış, çabalamış –kişisel gelişim kitabı kalıbı gibi oldu ama- kalbini ve tüm ayrıksılığını anlatmaya başlamış. Yolu Pat Metheny –ki kendisi benim caz tanrılarımdan biridir- ile kesiştiğinde hayatı da tamamen değişmiş.



38 yaşında. Dört albüm yapmış. Nina de Fuego “Ateşin Kızı” albümü ile yılın en iyi Albümü ve En iyi Prodüksiyonu olmak üzere iki Latin Grammy ödülü almış. Yitip kaybolmak yerine, daha fazla zorlayarak –onun durumunda bu mükemmelliğe gelmek için çok içki ve sigara içti gibi hırçınlık, hayranlık ve cehalet dolu bir yorum yapıyorum, aldırmayın.- sesini ve şarkılarını başka hiçbir şeye benzemez kılarken, kendini ortaya daha da koymuş.

Burası Biraz Magazin:


Buika –esas kadın- adını bilmediğim biri -esas erkek- ile evli iken, yine adını bilmediğim –esaslı diğer kadın- bir kadına âşık oluyor ve hep beraber yaşamaya başlıyorlar. Sonra bir şekilde yürümüyor vs vs.- Biseksüel olduğunu saklamıyor ve tarihe geçecek bir cümle ile bunu ifade ediyor:

"What rule is there that two people can’t love a third person?'’


“Basit ve tartışılmayacak kadar yerleşmiş haklılıklar” dan tam da bunca sıkılmışken birinin çıkıp böylesine güçlü bir söz söylemesi nefes veriyor. Neye "evet" neye "hayır" diyeceğimizi bile anlayamaz ve hep beraber tribünlerdeki taraftarlar gibi davranırken, bu benzersiz sese ve akla sahip kadını saatlerce dinlemek istiyorum. O İspanyolca anlatsın bense onun gücünden ilham alıp “Una Mas Cerveza Por Favor” diyeyim.

20.07.2010 tarihinde Sepetçiler Kasrı’nın yine uygun bir mekân olmadığını düşünüp mızıldanmak yerine havuzun kenarında kahvemle bekliyorum Buika’yı. Evet, konserden hiç zevk almayacağım, yanımdakiler hiç susmayacak. Ama orada olmayı tercih ediyorum, kaçırmak istemiyorum onun ışıltısını. Ve tüm ışıltısı, son derece seksi ve yumuşacık hali ile bana cevap veriyor:

When you are in front of a last drink or love, you say "Can I have another one please?"

İkimiz de biliyoruz bu kadar kolay olmadığını.

Bir içki daha isterdim ama ortam müsait değildi...

Bu arada Sepetçiler Kasrı işletmesi artık belediyeye geçtiği için içki satışı yokmuş ama içki ile girmek serbestmiş(!) Tespit ettim, yanımda sağlı sollu oturan kişiler bir sürü viski ve bira içti, içtikçe daha da coşup sohbet etti. Böylece hep beraber bir konseri daha harcamış olduk. Keşke İKSV daha öngörülü davranıp konseri Açıkhava’da yapabilse imiş…

Buika’nın Sepetçiler Kasrı konserini kaçırdı iseniz çok üzülmeyin. Zaten, onca dağılan ses ve hararetli izleyici ile konserden keyif almak çok mümkün değildi.Yine de konseri kaçırdığınıza hayıflanıyorsanız 6 Ağustos 2010 da İstanbul’da Suada’da bir başka konseri var.


Tutku ve nefes alarak kalın,

Gülda

Konserden Kareler:










link


"Soledad" (Yalnızlık) - El Ultimo Trago - Concha Buika
Yükleyen ibexes. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

1 Eylül 2009 Salı

ABDÜLGAFFAR EL HAYATİ -HAYATA DAİR MESELELER (Kurmaca mı)



Datça'da sahildeyim...Bir yandan kızıma göz kulak oluyorum bir yandan da ilk defa okuduğum bir yazarın müthiş bir kitabına kaptırmışım ama böyle olmuyor Nehir her gözümün önünden ayrıldığında bir yürek çırpıntısı...Sonra "Ah!Neyse oradaymış!" diye bir ferahlama..Olmuyor böyle... Seçim yapmak zorunda kalıyorum ya Nehir ya da kitap. Son kararım tabii ki Nehir olacak ama şu bölümü bitireydim bari...Sonra aklıma orta bir yol geliyor: "Nehir gel canım kumdan kale yap benim için! Rahatlama..Kitaba kısa an da olsa konsantre oluş..

Bu noktada kitaplarla ilgili çok sevdiğim ancak uzun bir süreden beri okumadığım bir yazı geliyor aklıma. Bir kitap fuarından dönüşte Ayrıntı Yayınevi'nin verdiği ayracın arkasındaydı(bu dediğim uzun yıllar önceydi) ve ilk defa bir ayracı saklamama neden oluyordu:

Kitaplarla yeni hayatlar kurulmaz; ütopyalar yaşanmaz;toplumsal hareketler doğmaz.
"Kitaplar cevap vermez, sorusu olanlarla konuşur,onları soru/cevap yalnızlıklarından kurtarır.
Kitaplar kişiyi çoğaltmaz,mahremiyeti arttırır.
Kitaplarla hayat hissedilmez,anlaşılabilir belki.
Kitaplar,kendisiyle,ötekiyle,hayatın seçilmiş bir boyutunda sahiden buluşmak isteyenler ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sahiden çaba gösterenler için basit yol göstericileridir.
Kitaplar öteki dünyada ödüllendirilme beklentisine dayanan dinsel ahlakla yetinmeyerek daha insani derinliklerin peşine düşenler için dünya bilgisini edinme ve hayal etme kapasitesini zorlama araçlarıdır.
Kitaplar karşı ve yana olmayı seçenler için vardır.
Ya da sıkılanlar için basit vakit öldürücüleridir."


Bu yazının altında da Abdülgaffar El Hayati Hayata Dair Meseleler s.116 Mesele Neşriyat 1896 İskenderiye çev:Osman Fuad yazmaktaydı. Bir süre kitabı bulmaya ve Abdülgaffar El Hayati ile ilgili bilgiler bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum ama sonra bir şey elde edemeyince sanırım işin ucunu bıraktım.

Bu vesile ile ilgili olarak internetin olanaklarından faydalanmak amacı ile tekrar araştırdım ama hiçbir bilgi bulamadım. Ayrıntı Yayınevi'nin giriş sayfasında bu yazıyı koymuşlar ama o kadar. Sonra bloglarda gezindim...Yine kayda değer bir şey bulamadım.

Ekşi Sözlük'teki iddialar çok hoştu...Bu kişiliğin ve eserin kurmaca olduğunu iddia edenler vardı. Ekşi Sözlük'teki bir yazar bu kişiliğin kurmaca olmadığını söyleyip Vikipedia'dan bir bağlantı verince baktım ama ben de açıkçası kuşkuya kapıldım. Zira bu bilgiyi veren nasıl bir bağlantı kurmuş bilemedim çünkü ingiliz sömürgesindeki Hindistan'ın bağımsızlığına kavuşması için barışçıl yöntemlere başvurulması gerektiğine inanan bir düşünür ve politik liderdir diye tanımlanmış olup adı da Han Abdülgaffar Han. Doğum yılı 1890. Buna göre bu kişi gerçek bir üstad olmalı çünkü hem bu sözleri hem de aşağıdaki sözleri söylediğinde henüz 6 yaşında oluyor.



Ayrıca öğrendiğime göre Ayrıntı Yayınları başka ayraçlarda başka görüşlerine/beyanlarına da yer vermiş Abdülgaffar El Hayati'nin:

"Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasında bir ilişki tarzıdır. devlet, bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir "hayat tarzı" kurularak yıkılabilir. asıl olan “iktidarı almak” değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira yaşanacak bir hayatımız vardır.""

"Dostluk,anlaşmayı aşar.anlaşmak arkadaşlığın yani öteki ile buluşmanın koşuludur yalnızca.arkadaş ile anlaşırsınız,beraber gülüyorsanız şanslısınız ama o kadar!...dostluk ise anlaşmakla yetinmez.Tarafları teslim olmaya çağırırteslim olmak çıplak olmayı becermektir: ötekine kırılganlıklarını cesaretle gösterebilmek;ego'ndan vazgeçmek narsizminle baş etmektir.Teslim olmayı beceremeyenler arkadaş kalırlar dost değil.Arkadaşından dostluk isteyen,ona "güven bana" der ve bekler."

Bu iş bir muamma (Ayrıntı Yayınevi'ne elektronik posta gönderdim tabii ki takıntılı bir kişilik olarak!). Bu konu ile ilgili ise şöyle ilginç bir açıklama bulunuyor bir iddiaya göre kitabın ne zaman çıkacağı ile ilgili bir soruya Ayrıntı Yayınevi:

"Bu soruya verecek net bir cevabımız yok. Kitabı bize Osman Fuad [Eğer bu kişi Osmanoğlu Hanedanı'ndaki Osman Fuad ise bu da biraz garip, kendisi 1973'te öldü] tanıttı. Şimdi kapanmış bir sahafta kitabın fotokopisini gördüğünü, "Doğu'da yazılı kültüre bu denli kıymet veren bir düşünür de mi varmış?" diye çok heyecanlanarak fotokopisini çektirdiğini, ömrü yeterse çevirmek istediğini, söyledi. "Doğulu bir düşünürü ilk kez yayımlama" fikri ve Osman Fuad'ın kitaba dair söyledikleri bize de cazip geldi. Çevirirseniz yayımlarız, dedik. Beklemeye başladık...Osman Fuad'ın yaşı 90'lara yaslanmış durumda. Elindeki lime lime olmuş tek fotokopinin başına ise muhtelif talihsizlikler geldi; çay döküldü, sigaranın bıraktığı muhtelif izler var, zorlandığı zaman sinirlenen çevirmenin tacizine uğradı...vb. Sonuç olarak: Osman Fuad'ın çeviriyi bitirmesini bekleyeceğiz, başka girişimlerimiz olmayacak. " biçiminde bir cevap vermiş.

Neyse...Başınızı ağrıttım..Sadece sevdiğim sözleri yazsam olmaz sanki ..Yine de Kitaplar ile ilgili yukarıda yazılan ve söylenmiş olan tanımlamalar ve saptamalar her okuduğumda hoşuma gittiğinden ve bir kitap müptelası olduğumdan sizlerle paylaşmak istedim. Müptela deyince aklıma başka bir yazarın (bu gerçek) sevdiğim sözleri geldi. O da yarına...

Hayata Dair Meselelere Fazla Takılmadan Yaşamak Dileğiyle.

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails