Bütün yıla dağılan her türden müzik etkinliğini, sınırları içinde yaşadığım bu şehrin enerjisine, canlılığına, kozmopolit yapısına çok yakıştırıyorum.
Caz dinlemek ise bir başka güzel oluyor bu şehirde.
Belki de şehrin dünya üzerindeki yegâne coğrafi özelliğini hatırlattığı, böylelikle özel ve aslında çok güzel bir şehirde yaşadığımız bilincini uyandırdığı, belki zaman zaman ondan uzaklaşmamıza yol açan keşmekeşini, düzensizliğini, farklı kültürlerin bir arada olmasının verdiği serkeşliği bembeyaz bir karın toprak anayı örtmesi gibi tüm olumsuzlukları örtüp unutturduğu için…
Bu şehrin yıldızlı akşamlarına çok yakıştığı için…
Mistik atmosferini bir yağdanlıktan taşan rayihalar eşliğinde bize taşıdığı için…
Caz üstatlarından Tony Bennett’ı bu yıldızlı akşamlardan birinde dünya gözüyle izlemek ise duyguların en şâşalısıydı.
Sicilyalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak 1926 yılında New York City’de dünyaya gelmiş bu güler yüzlü sanatçının parçaları “gülümseme”nin evrensel nimetinden faydalanmayı kendine ilke edindiğini anlatırcasına yorumlaması kendine has bir hava katmıştı.
Asıl adı Anthony Dominick Benedetto olan sanatçıya Tony Bennett adının Bob Hope tarafından verildiğini açıklayan sanatçının seyirci ile sıcak bir iletişim kurması, onun 86 yaşındaki ihtiyar sevimli delikanlı tavrını gözler önüne seriyordu.
Birbirinden güzel şarkılarla bizi bambaşka bir dünyaya savurdu.
Tony Bennett’ı seyrederken caza gönlünü vermiş erkeklerin tavırlarında bir asalet, nezaket, centilmenlik saklı olduğunu düşündüm. Sanki şarkıların o güzel sözlerindeki naiflik, onları icra eden sanatçılarla bir bütün olmuş, rolünü çok iyi taşıyan, canlandırdığı karakterle bütünleşen bir aktör edası hissettim.
Koyu renk pantalonu, mavi gömleği ve ekru ceketi içinde bir İtalyan şıklığı ve zarifliğindeydi. Aslında bu sadece giyim tarzıyla üzerine yerleşmiş bir zarafet değildi. 10 yaşındayken kaybettiği babasının sanatla, edebiyatla dopdolu yetiştirdiği küçük Anthony Dominick Benedetto’nun edindiği yaşam tarzıydı.
Müzikle büyüyen çocukların genetik zenginlikleri kendinde barındırmasına bir örnek olarak tanıdığımız genç sanatçı Antonia Bennett’ın ise asla gün içinde dinlemeyi tercih edeceğim yeni nesil caz sanatçılarından olamayacağına karar verdim. Sesi ve yorumu beni hiç etkilemedi. Bir dinleyici olarak şarkı söylerken benim odak noktam olamadı. Tek sempatik bulduğum, babası ile yaptıkları düette dans etmeleriydi. Mini gösteriyi seyredilir kılan da bence Tony Bennett’ın babacan tavırlarıydı.
Orkestradan da söz etmeden geçemeyeceğim. Hepsi birbirinden başarılı, tahminimce 60 yaşın üzerindeki piyanist, gitarist, baterist ve kontrbasçının yaşlarına rağmen sergiledikleri performans büyük alkış aldı. Hissederek, aşkla, tutkuyla çaldılar bütün gece.
Hiç bitmesin istedik. Sahneden ayrıldığında alkış tuttuk. Lütfen bir daha diye tezahürat yaptık.
Hatta istedim ki Tony Bennett sabaha kadar şarkı söylesin, beni aya, yıldızlara uçursun, bir zamanlar yaşadığım aşkları yeniden hatırlatsın, kalbimi bıraktığım diyarları getirsin gözümün önüne...o güzel şarkı sözleriyle kalbime dokunsun.
Konser esnasında en romantik melodilerin havaya oradan da kalbimize doğru aktığı dakikalarda; bir kadın usulca ama biraz da heyecanla yanındaki adama:
-Moon River’ı söyler mi? -Cık -Peki, Fly me to the Moon’u? -? -AYYY! Bak söylüyor!
Kadın adamın elini tutar, en sevdiği şarkılardan biri çalmaktadır… Kadının gözleri dolar. Tony Bennett sadece gitar eşliğinde söylediği bu şarkı ile kadının kalbine dokunmuş ve onu alıp götürmüştür. Bu kadın benim ve halen yıldızların arasında dolanıyorum.
YILDIZLARA VARMADAN ÖNCE
Ender ve ben Maçka’da buluştuk ve zaman bakımından sıkışıklık yaşamamak içim Açık Hava’nın içindeki büfelerde bir şeyler yemeye karar verdik. Bu konser Ender ile benim uzun zamandan beri ilk defa birlikte yalnız gittiğimiz bir konser oldu. Mutad konser grubumuz ya bu konserle ilgilenmemiş ya da tatile gitmişlerdi. Mekâna uzun zamandan beri ilk defa yarım saat önce girdik, aklıma konser esnasında dağıtılan ama konser izlerken yiyemediğim frigo, mısır ve benzeri bir sürü pis şeyi yemeyi kafama koymuştum ancak sonuçta hiçbirini yemedim. Saat 20.00 olduğunda yerimizdeydik ve Kerem Görsev Trio sahnede yerini aldı.
Sanırım Kerem Görsev hayranı olduğu ve yıllarca dinlediği Tony Bennett’in önünden sahne almayı kendisi için büyük bir şans ve onur olarak nitelendirse de bizim –burada kötü sözler söylüyorum içimden ama yazamıyorum-seyircimiz için bunun hiçbir önemi yoktu. Sürekli bir uğultu, sürekli bir konuşma, mısır, frigo satışları, kahkahalarla etrafı çınlatanlar…
Hava kararmadan ve sahne ışıkları yanmadan kimsecikler konser olabileceğini idrak edemiyor. Tespit ettim, her konuda fikri olan ve rahmetli Aysel Gürel’in kendisi için “yakında ameliyatlara da girecek” dediği Hıncal Uluç da bir ara konuşup duruyordu ki kendisine elektronik posta göndereceğim. Sonunda Kerem Görsev eline mikrofonu aldı ve hangi parçaları çaldıklarını söylemeye başladı. Bir başka deyişle; “biz buradayız ve ben de bir müzisyenim” demeye çalıştı. O andan sonra herkes her şeyi yapmaya devam etse de parça sonlarında alkışlamaya başladı.
Gülda, buradan sana sesleniyorum ki aslında Kerem Görsev bana epey iyi geldi bu sefer. Son albümleri Diversion’dan parçalar çalan Görsev’e davulda Ferit Odman, kontrbasta Kağan Yıldız eşlik etti. Mango, Tiramisu ve One Way parçaları gerçekten çok iyiydi. Görsev ve Grubu kendi performanslarını bitirmelerinden bir parça önce “Çocukluğumdan beri hayranı olduğum Tony Benett’in önünden konseri açtığını ve şimdi de yerine oturup konseri izleyeceğini” ifade etti. Ardından 15 dakikalık bir ara oldu.
PEKİ, TONY BENNETT NEREDE?
Aranın ardından sahnede piyanoda Lee Musiker gitarda Gray Sargent, davulda Harold Jones ve kontrbasta Marshall Wood olmak üzere yerlerini aldılar. Birden sahneye hoş görünüşlü bir kadın çıktı ve şarkı söylemeye başladı. Ender ile ikimiz, bu kadına hazırlıklı olmadığımızı, Tony Bennett’in çıkmama ihtimalinin mi olduğunu bakışlarımızla birbirimize soruyor ve söylüyorduk.
Açıkçası çok şirin ve sıcak görünümlü olsa da şarkı söylemesi ve yorumları benim hoşuma gitmedi, biraz tiz bir sesi vardı benim için. Ender” Ben böyle kontenjandan çıkan birilerini dinlemek istemiyorum ki..” dedi. Ardından kendisinin Tony Bennett’in kızı Antonia Benedetto olduğunu öğrendik. Bizlere sıcak bir seyirci topluluğu olduğumuzu söyledi ve Tony Bennett Şov’a hoş geldiniz” diye çığırarak sahneyi efsaneye bıraktı.
İŞTE TONY BENNETT
Lacivet pantolon, açık limon sarısı bir ceket, açık mavi bir gömlek ve lacivert kravatıyla sahneye gelen Tony Bennett varlığı ile sahneden seyirci ile hemen sıcak bir iletişime geçebilen bir sanatçı olduğunu ilk dakikalarda gösterdi. Açık söylemek gerekirse benim Tony Bennett’a aşırı bir hayranlığım hiçbir zaman olmadı ancak bazı parçaları yorumlayışı ve günümüzdeki müzisyenlerle olan işbirliği her zaman hoşuma gidiyor.
Ancak dün gece gördüm ki Tony Bennett bazı parçaları kendine has yorumu ile söylerken kalbimizin derinliklerinde bir yerler nüfuz etmeyi başardığı için bu kadar seviliyor ve coşkuyla karşılanıyor.The Way You Look Tonight, Because of You, Smile derken Tony Bennett konserine son verip sahneden ayrıldığında kısacık bir an sonra sahneye geri döndü.
Konserin ikinci bölümü olarak nitelendirilecek olan bu kısımda birbiri ardına çok sevdiğim ama unuttuğum şarkıları birbir hatırlattı ve gerçekten büyülendim. There Will Be Never Another You, San Francisco, Stranger In Paradise, Fly Me To The Moon, Boulevard of Broken Dreams, , Shadow of Your Smile…
Sonra kızı ile Maybe This Time’daki düetleri ve dansları… Seyircinin coşkulu alkış dolu geri çağırmalarına 5-6 kez sahneye gelerek karşılık vermesi ve o yüzündeki gülümseyişi hiç eksik etmemesi görülmeye değerdi. Bob Hope ile başlayan sanat hayatına 15 Grammy ve 2 Emmy Ödülü sığdıran, Count Basie Orkestrasında ilk erkek yorumcu olarak yer alan ve aynı zamanda ressam olan Bennett’ın 84 yaşındaki bu enerjisine hayran olmamak elde değildi.
Konser boyunca neredeyse herkes eşlik etti, herkes ayakta alkışladı, Ender'in deyimiyle her ne kadar yaş ortalaması 60 da olsa, biraz naftalin de koksa -ikinci bölüm onun da çok hoşuna gitti aslında- arkalardan bir yerden içkiyi fazla kaçırmış bir dinleyinin ara sıra çığırışları da olsa -ki hayrettir seyirciler Tony Bennett çıkınca muma döndüler- konser güzeldi.
Konser bittiği zaman aklımda Fly Me To the Moon’un sözleri ve Tony Bennett’in yüzünden esik etmediği gülümsemesi vardı. Sonra düşündüm; hayat zor ama güzel, ağlayıp sızlanmanın neye faydası var? O halde “Gülümse” ya da In Other Words;
Smile though your heart is aching Smile, even though it's breaking When there are clouds, in the sky, you'll get by If you smile, through your fear and sorrow Smile, and there'll be tomorrow You'll see the sun come shining through If you'll.... Light up your face with gladness Hide every trace of sadness Although a tear, may be ever so near, That's the time, you must keep on trying Smile, what's the use of crying? You'll find that life is still worthwhile, If you'll just.... Light up your face with gladness Hide every trace of sadness Although a tear, may be ever so near, That's the time, you must keep on trying Smile, what's the use of crying? You'll find that life is still worthwhile, If you'll just.... Smile
Sevgiler Billur
Not: Kerem Görsev Trio'nun resmi tdreklam.com'dan alınmıştır.
1-20 Temmuz 2010 tarihleri arasında sıcağa, sıkıntıya, tahminen tamamı kazılmış yolların sefaletine rağmen İstanbul’da olmak çok güzel olacak.
Bu sene yine program çok güzel. İşte seçtiklerim:
01.07.2010 Açılış Konseri:
Şakir Eczacıbaşı’nın İKSV için, sanat için, toplumumuz için çok ama çok önemli işler yapmış olduğu tartışmasız bir gerçek. Ama benim için Şakir Eczacıbaşı her şeyden önce Caz demek. Bana Al Di Meola’yı, Jan Garbarek’i, Miles Davis’i, Stanley Clarke’i, … sayamayacağım kadar önemli müzisyeni, nerede ise hiçbir şey yapmama gerek kalmadan veren kişi. Onsuz geçireceğimiz ilk Caz Festivali’nde ise; onun o piyanonun kenarında oturup bizi izlediğini ümit edeceğim.
06.07.2010 Martha Wainwright:
Ben tüm yıl Rufus Wainwright izlemek istiyorum dedim ve bu sene bir yerde Rufus’u izlemeye kararlıyım. Öyle bir tur programı yapmış ki; İstanbul hariç her yer var diyebilirim. Bir kısmında kardeşi Martha da kendisine eşlik ediyor. Ne yapalım?
Rufus İstanbul’da Judy olmayacak ama Martha, Edith Piaf şarkıları söyleyecek. Neyse ben aslında anne, baba, teyze de dâhil olmak üzere tüm aileyi seviyorum, Edith Piaf seviyorum. Buna da gidemezsem çok hayal kırıklığı yaşayacağım.
İçinde Rufus ve Leonard Cohen geçmeyen bir müzik yazısı yazamadığım için:
07.07.2010 Chick Corea Freedom Band
En sevdiğin üç Caz piyanistini say deseler 2. sırada Chick Corea derim. Açık Hava’da saksofonda Kenny Garrett, basta Christian McBride ve davulda Roy Haynes ile Chick Corea Freedom Band’ı kaçırmayın derim. Kendisi oldukça sık Türkiye’ye geliyor, her yıl gelsin, her yıl Açıkhava’yı sarsacağına eminim.
08.07.2010 Stanley Clarke
Nefes aldım bekliyorum. Geçen yıl yine muhteşemdi. Stanley Clarke, Marcus Miller ve Victor Wooten'la hiç unutmayacağım bir konser yaşattı. Bu sene de bir benzer müzik şöleni yaşayacağımıza inanıyorum. Hiromi’ye dinlemek içinse sabırsızlanıyorum.
Müzik zevkine hayranlık duyduğumuz ve bu sebeple Stanley Clarke sevmemesine bir anlam veremediğimiz sevgili arkadaşımıza tüm yıl “SMV konseri ne kadar güzeldi, neler kaçırdın” diye anlattıktan, üzerinde iki koldan baskı kurduktan, konsere gelmezse tüm gece telefonla arayıp rahatsız edeceğimizi bildirdikten sonra; bu yıl konsere gelmesini sağladığımız içinse ayrıca mutluyuz. Umarım son dakika gelişmesi olmaz. Olursa kendi deyimi ile “Her yıl da bir tanesi mutlaka geliyor, hiç kaçacak yerim kalmadı” seneye tekrar deneyeceğiz.
Yine küçük bir ara: Hem Chick Corea hem de Victor Vooten’den bahsedince; Vooten’in Corea için yaptığı A Chick From Corea şarkısını da anmadan geçemeyeceğim.
09.07.2010 Enrico Rava Stefano Bollani
Daha önce hiç canlı performansını izlemediğim trompetçi Enrico Rava’yı Aya İrini’de görmek ve bunca yıl neden gelmediğini sormak isterim. Sahi siz İstanbul’da hiç Enrico Rava izlediniz mi, yoksa ben mi kaçırdım? Öğrencisi Stefano Bollani ile de belki hayatımıza yeni bir piyanist girer.
13.07.2010 Lisa Ekdahl
Kendi güzel, sesi güzel, mekân zaten güzel. Sahne performansının da çok iyi olduğu söyleniyor. Eğer o tarihte İstanbul’da iseniz, caz seviyorsanız tavsiye ederim.
Billur’u ikna etmek için de Lisa Ekdahl’ın yorumu ile It Had to Be You
15.07.2010 Tony Bennett
Tony Bennett demem yeterli sanırım. Şakir Eczacıbaşı anısına çok doğru bir seçim.
16.07.2010 Grace Jones
“Pop mu, caz mı?” tartışması yapmayacağım. Ama festivalin en şaşırtan, en heveslendiren ismi. Bu konsere gidecekseniz mümkünse önlerden bilet almayı deneyin. Dünyanın en seksi kedisini yakından izlemek 90,00 TL.
19.07.2010 Seal
Sadece Crazy’i söylese bile giderim ben bu konsere.
20.07.2010 Concha Buika
Ben de çok sigara içiyorum, ama sesime hiç faydası olmuyor. Buika ise her albümünde daha da güzel bir sese sahip oluyor.
İKSV’yi bir kere daha tebrik ediyorum. Caz, flâmenko kısaca Buika.
Artık her akşam konsere gitmek bizi biraz yoruyor. Bu yüzden Imogen Heap’ı – gelecek senelerde de izleyeceğimizi tahmin ediyorum- feda ediyorum. Hafta sonu partilerini de boş hafta sonumuz kalmadığı için es geçiyorum. Bir de mekân Salon olunca durup bir kere daha düşünüyorum.
Bunun dışında eğer hiç tecrübe etmedi iseniz Caz Vapuru’nu tavsiye ederim. Arkadaşlarınız ile Caz dinleye dinleye Kavağa ulaşmak, balık yiyip geri dönmek kesinlikle keyifli.