Edgar Allan Poe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edgar Allan Poe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2011 Cuma

Bozkır Aydınlığında Aşk




Kitap : Bozkır Aydınlığında Aşk
Yazar : Adnan Binyazar
Mekan : Pierre Antakya Cuisine
Sunucu: Ayşe, Billur, Gülda
Katılımcılar: Ayşen, Aycan, Aysun, Belkıs, Berna, Nur, Özlem, Peyman, Yonca






Adnan Binyazar

7 Mart 1934 yılında Diyarbakır’da doğmuş Adnan Binyazar. Doğum günü ve yerinin özellikle üzerinde durmak isterim. Darlık, yokluk içinde geçen çocukluğu boyunca hiç yaş günü kutlanmamış. Hatta kendi deyimiyle “Yaş günü bir yana, yaşamayı bir an önce sonlandıran ortamlarda büyümüş.” 7 Mart 1964 yılında Çorum’da öğretmenlik yaparken sabaha kadar şarap içerek tek başına yeni yaşını kutlamış ve “Tohum” adını verdiği bir yaş günü hikâyesi yazarak, annesinin kendisini nasıl doğurduğunu anlatmış. 1965 yılında yazdığı bu öykü ile Öğretmenler Bankası Öykü Ödülü'nü kazanmış. Aynı öyküyü 74 yaşında "Varoluşun Sesi" adıyla yeniden yazıp Şah Mahmet adlı kitabına almış.

“Bilinç neydi?..
Benliğin sonsuz boşluğunda zerre olduğuna erme duygusu…”
(Şah Mahmet – Varoluşun Sesi sf.136)



Öykü ödülü almasına rağmen altmış bir yaşına kadar bir daha öykü yazmamış.
“Benim için yaş günleri, varoluş-yok oluş düşünceleri arasında sersem bir sarkaca döndüğüm hüzün günleridir. Resim, müzik, ya da yazın, sanatı yaratıcılığa yönelten bir duygu gücüdür” diyor Adnan Binyazar.


Yoksulluk içinde geçmiş çocukluğu Adnan Bey’in. Adnan Bey’in babası adliyedeki görevinden ayrılıp, dava vekilliği yapmaya başladığı esnada bir davayı izlemek üzere Sivas’a gitmiş ve bir daha da dönmemiş... İstanbul’a yerleşmiş. Annesi uzun süre dirense de fakirliğe, sefalete yenik düşmüş ve kardeşi ile Adnan Bey’i babasının yanına yollamış. Babası ve yeni annesiyle tanışmış İstanbul’da. Sonra bir küfeyle gelivermiş babaları. İki kardeş sırtlayıp küfeleri yollara düşmüşler…

İlkokula ancak on dört yaşında başlayabilmiş. Nüfus kâğıdı dahi yokmuş o sırada! .

Baba Binyazar sorumsuz bir hayat yaşamış. Adnan Bey ve ailesine çok acılar çektirmiş, içki masalarında yemiş tüm maaşını. Oysa kalemi de kuvvetliymiş. Binyazar soyadı da babasının uzun ve etkileyici sözlerle bezediği dava dilekçelerinden gelirmiş…

Adnan Binyazar’ın 2000 yılında yazdığı ve bu sene 14.baskıya ulaşan “Masalını Yitiren Dev” adlı romanı yazarın çocukluk ve ilk gençlik anılarından oluşuyor. Bu romanı annesi Pakize Gündüz’ün ölüm haberini aldıktan sonra bir uçak yolculuğunda kurgulamış. Pakize Hanım acılarının, çektiği sıkıntıların, gördüğü şiddetin başkaları tarafından bilinmesini hiç istemezmiş.


“Çocukluk, bir dev masalıdır. Masalı bozulmuş çocukluk ne ise, masalını yitiren dev de odur. İkisi de şaşkın, güçsüz ve umarsızdır. Birbirlerini yitirdiklerinde, çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. Büyü bozulunca, çocuk, yaşamı boyunca, masalını arayan bir dev gibi çırpınır durur.” Masalını Yitiren Dev sf.19

“Geçmişimden başka bir kalıt (miras) taşımıyorum. Masalını Yitiren Dev’le, ‘açtığım kendi kuyumun içine dalarak’ yaşadıklarıma sahip çıkıyorum.” Masalını Yitiren Dev sf.19

Köy Enstitüsü’ne girerek kurtuluşa ulaşmış. Ancak enstitüye girmesi de o kadar kolay olmamış. Şehir doğumlu olması sebebiyle sorun çıkmış. Diyarbakır/Ergani Dicle Köy Enstitüsü’nün 101 numaralı öğrencisi olarak kaydolması uzun süren yürüyüşlerin ve uğraşların ardından gerçekleşebilmiş.

Tarla biçerken bile Cervantes okuyan bir edebiyat tutkunu olarak Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nde okumuş. Sonrasında değişik okullarda Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yapmış. Tayinini Çorum Kız Lisesi’ne çıkmasıyla hayatı tamamen değişmiş. Okulun son sınıf öğrencilerinden Filiz’i ilk gördüğünde âşık olmuş. Otuz iki yıl boyunca süren evlilikleri Filiz Binyazar’ın kansere yenik düşmesiyle son bulmuş. Filiz Hanım’ın ölümünden sonra Adnan Bey’in hayatı bir daha eskisi gibi olamamış.

“Baktım içeride genç bir adam tek başına oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine.”
Edgar Allan Poe Kuzgun -Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 126-

Yazarın 2005 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’na değer bulunan Ölümün Gölgesi Yok adlı romanı bu büyük ve tarifi zor aşkı anlatır.

“Bu hastanenin köşesinde, gün gün sonsuz uykusuna yaklaşan eşimin solgun yüzüne bakıyor; içinde “ölüm” yolcusu taşıyan kırık bir takanın mecalsiz kürekçisi gibi, elimi uzatıp sevgilimi kurtaramayışın aczini duyuyordum.” Ölümün Gölgesi Yok sf.17

Mustafa Ayaz

Eserleri:

Adnan Binyazar edebiyatımıza çok önemli katkıda bulunan, oldukça üretken bir yazardır. Toplum ve Edebiyat adlı deneme kitabı ile de deneme yazarlığına ve okuma kültürüne yaptığı değerli katkılar nedeniyle 2010 yılı Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

Deneme-Eleştirileri:







Toplum ve Edebiyat




Ağıt Toplumu
Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar
Ayna
Duyguların Anakarası
Edebiyatın Dar Yolu
Ardında Leke Bırakmamalı Sevgi

Halk Yazını İle İlgili Kitapları:

Dede Korkut
Dedem Korkut’tan Üç Öykü
Kan Turalı
Halk Anlatıları
On Beş Türk Masalı
Elif ile Mahmut
Kerem ile Aslı

Biyografi:

Atatürk Anlatıyor

Romanları:
















Masalını Yitiren Dev
Ölümün Gölgesi Yok



Öyküleri:



















Şairin Kedisi
Şah Mahmet
Bozkır Aydınlığında Aşk

Gülda

Bozkır Aydınlığında Aşk





Adnan Binyazar’ın son öykü kitabındaki hem bazı öykülerin anahtar sözcüklerini daha öykülerin hamuru karılmaya başlamadan önce öğrenme kıvancı yaşadığımız hem de bazılarının yaratılış serüveninde duyumsanan hislerin bize aktarılmış olması nedeni ile öykülerin ilk satırlarından itibaren beni ve Gülda’yı içine almamış olması mümkün değildi.

Kitap yedi öyküden oluşuyor ve Üç Sokağın Kimsesizin adlı ilk öyküde Adnan Binyazar çocukluk ile ergenlik sancılarının ilk duyulduğu, anasızlığın ve görünürde bir babanın gölgesinde kaybolan bir çocukluğun geçirildiği Kocamustafapaşa’da geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor... Ancak yaşanmışlıklardan çok az ize rastlıyor bu semtte ve zihninde capcanlı kalmış hatıralara sığınıyor. Çoğu acılı olsa da kimi güzellikleri de hatırlıyor bu semtte yaptığı yolculukta Adnan Binyazar ama “zaman denilen kemirgenin” dişlerini görünce içini bir hüzün kaplıyor ve yıllar önce yolunu açık eylemesi için ellerini göğe açtığı Sümbül Ağa Camisi’nin avlusunda kılınmak üzere olan bir cenaze namazında hayatın kaçınılmaz sonunu görüyor. Yaşam eninde sonunda bir namazlık saltanattan ibaret olarak mı son buluyor diye insan sorgulamadan edemiyor.

Kitaba adını veren Bozkır Aydınlığında Aşk‘ta ise ben satırlar arasında gezinirken yaşanmaya doyulamamış bir aşk ile sarhoş olduğumu hissettim. Birlikteyken bile birbirine hasret kalınan bir sevgi olabilir miydi gerçekten? Bir aşk gerçekten bir bozkır gibi el değmemiş bir şekilde yaşanabilir miydi? İki âşık gerçekten böyle konuşabilirler miydi?

Üçüncü öykü Eğri Göl’de yaşlıca bir kişinin hastalıkla yüzleşmesi ve ölüm korkusu karşısında hissettiklerini dile getirişi ve bu esnada kullanılan benzetmeler gerçekten çok içtenlikli idi. “Öğrenci görünümlü iki genç hemşire, doktoru duyar duymaz çevremde telaşlı iki beyaz güvercin kesiliyor…” Tüm öykülerde altını çizmeden geçemeyeceğiniz satırlar mevcut ama özellikle bu öyküde ölüm korkusunun kıskacından kurtulmaya çalıştığı, bir savaş verdiği ve anlatıcının kendini sokağa attığı anda ifade ettiği “Genzimle burnumun arasında unutulmuş ağıtlar mırıldanarak yürürken, soluğum genişliyor, beynim ruhsal saçmalıklara başkaldırıp özgürleşiyor. Yüreğimde duygunun tavus kuşu kanatları açılıp renkleniyor. Sağduyunun soylu atıyla yarışa çıkıyorum.” ifadesi anlatıcının bir an ölümden korkan, bir an ölümle yüzleşmekten korkmayan çelişki dolu duygularını ustaca dile getiriyor. Gerçekte hangi duyguya yakın olduğunu bile kendine itiraf etmekten aciz. Bir türlü ama ne kadar duygu ve düşüncelerle boğuşsa da bir şeyi itiraf etmek zorunda kalıyor anlatıcı o da “İnsanın ulaşamayacağı tek yer kendi içidir.” Anlatıcı kendi içine ulaşamasa bile çok önceden kaybettiği ve kavuşmayı hasretle beklediği ve ölümünü anlamlı kılacak olan sevdiceğine ulaşmaya çalışıyor. Ölümle sessizleşen aşklarında dile getirilemeyenleri dile getirmek için...

Bu öykü sona erdiğinde, Eğri Göl ile Bozkır Aydınlığında Aşk’ın birbirini tamamlayan iki öykü olduğu hissi uyandı içimde ve her ne kadar kurgudan yola çıkılarak yazılsa bile içselliği çok barındıran özellikler daha çok gözüme çarptı. Belki Adnan Binyazar’ın hayatından bazı kesitleri bilmek ve bunlarla ilgili olarak Ölümün Gölgesi Yok ve Masalını Yitiren Dev’i okumuş olmak ben de bu izlenimi doğurmuş olabilir ancak zaman zaman kendisinin de öykülerde atıfta bulunduğu dipnotlar nedeni ile bu kanım daha da kuvvetlendi. Kim bilir belki Metroda Bir Kırmızı Pabuçlu adlı öyküde ifade edildiği gibi “bilinçaltı leş mezarlığıdır.”

Billur

Metroda Bir Kırmızı Pabuçlu’yu okurken kaçınılmaz olarak aklım Masalını Yitiren Dev’de Orduevi’nde Kırmızı Pabuçlar filmini izleyen gencecik bir delikanlıya gitti. Bu öykünün hikâyesini epeydir merak ediyordum zaten. Zihninde tasarladığı gün bahsetmişti Adnan Bey “Metrodaki Kırmızı Pabuçlu” kadından. Cebinde taşıdığı küçük not defterine notlar almıştı. Henüz demlenmemişti öykü. Dediği gibi Öykü, yazılıp bittikten sonra yazılmaya başlamalıdır.” olmalıydı. Günlerce düşünmüştüm nasıl bir öyküyle karşılaşacağımı!



“İyi bir öykü nedir?” diye sorsalar bu öyküyü sunmak isterim. “İyice azaltılıp sadeleştirilmiş bir anlatımla geçmişten geleceğe uzanıp en nihayetinde nakavt eden bir kurgusu olmasıyla bu öyküyü seçtim.” derim. Kırmızı karaya değsin Stendhal’ın Kızıl ile Kara’sı bambaşka bir şekilde dillensin arzu ederim. Böylesine içten ve kırılgan belleğime dokunmasına susarım.

İşte iyi bir öykü bu işte! Hem tamamen yaşamın içinde, hem de her şeye aykırı belki de…

“Ondan geriye, narçiçeği-siklamen karışımı renkte, üstüne kan pıhtıları bulaşmış kırmızı pabuçlar kaldı; benden de, onun ayak izini taşıyan siyah bir pantolon…

Sonra? ..

Sonrası karanlık? ..
Ölü bir sessizlik…”
Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 95

Dubai’yi ben de gidip gördüm. Hatta “başı göğe eren gökdelenler de, dev bir tükenmez kalemi andıran ‘Burj Al Arap’ da içimde yeni zindanlar yarattı.” Ancak orada geçirdiğim kırk sekiz saatte orayla ilgili düşüncelerimi anlatmam gerekse Adnan Binyazar’ın Sabah Gülüşleri adlı öyküsünü uzatmak isterim.

“Dünyanın bütün tombul kadınları aynı onda, öne arkaya kaykılarak mı yürür?” ben de merak ederim. Burj Al Arap’tan girip, tombul kadın yürüyüşleriyle gelişen ve ilmek ilmek zihnin lâbirentinde dolanan bu öyküyü ders niteliğinde bir masaya yatırıp cümle cümle ezberlemeyi dilerim.

4 Haziran 2011: 39. İstanbul Müzik Festivali Açılış Konseri’ne gitmeden önce Adnan Binyazar ile buluşuyoruz. Bize sırrı kendinde saklı, lezzeti tam yerinde bir çay demlemiş Adnan Bey. Billur ile kütüphanenin önünden ayrılamıyoruz, Calvino kitaplarımızın yetersizliği tam önümüzde, okumadığımız/vazgeçtiğimiz onca klasik karşımızda… Adnan Bey’in çalışma odasına girdiğimizde sanki bir mabede girmişçesine saygıyla eğiliyoruz. Bıraksanız günler geçirebiliriz mekânda, gördüğüm ev güzel evlerden birindeyim, başım dönüyor.

Elimizde Bozkır Aydınlığında Aşk’ın imzalı nüshası, öyle güzel, öyle bitmesini istemediğimiz bir sohbet ki! Ömrüm boyunca unutmayacağım anlardan biri olarak kaydediyorum belleğime.

Adnan Bey Buluntu Bebek’ten bir paragraf okuyor, ben “hayatın çözümsüzlükler karmaşasında” boynumu iyice büküyorum. Bebek çöpten çıkıp ses veriyor; üzerime yaşamımın tüm ağırlığı çöküyor.

“Şu yeryüzünde insandan daha zavallı, daha değişken bir yaratık var mı? Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 142

Defalarca bu öyküyü tekrar okuyorum, Adnan Bey’in sesi belleğimde. Belli, biliyorum okurken de iyice demlenmesi lâzım. Dönüyorum yeniden, öykünün çemberinden kendimi tamamlıyorum.

Leyla Gencer’i sahnede izlemiş, Renee Fleming’in tüm albümlerine sahip, opera tutkunu, Anadolu’nun tüm ezgilerini yüreğiyle yaşatmak isteyen, Shakespeare soneleriyle konuşan ruhu gencecik Adnan Binyazar’ın koluna giriyorum:

“Yeni bir öykü daha istiyorum!”

Bozkır Aydınlığında Aşk’tan Dipnotlar (*):

ÜÇ SOKAĞIN KİMSESİZİ


Cahit Külebi (10.01.1917 – 20.06.1997)





1917 Tokat doğumludur. Türkülerden ve halk şiirlerinden yararlanarak çağdaş bir şiir dili oluşturmuştur. İçerik olarak yurt sevgisi, doğa ve insan sevgisini işlemiştir. Şiirlerinde çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği yörelerden izlenimlerini yansıtmıştır. Anlatımı rahat anlaşılır, içten ve duyarlıdır. Şairler arasında titiz bir şiir işçisi olarak anılır.

“Masmavi dumanlar tüter
Onların gözlerinde,
Kara çalılara benzeyen bacakları
Toz toprak içinde”
dizesiyle Bozkır Aydınlığında Aşk’ın ilk dizesinde yer almaktadır.

Sümbül Efendi Türbesi



İstanbul’un Fatih ilçesindeki Kocamustafapaşa Camisi’nin avlusunda bulunan bu türbe 1529 yılında yaptırılmıştır. Sümbül Sinan Efendi “Halveti” tarikatının Cemali koluna bağlı Sümbülîye şubesinin kurucusudur. Sümbül Sinan Efendinin gerçek ismi Yusuf’dur ama halk ona Sümbül Efendi ismini yakıştırmıştır. 1451 yılında Merzifon’da doğmuştur. İstanbul’a gelerek medrese eğitimi almıştır. Daha sonra Halveti Tarikatına girmiş, ardından Mısır’a gitmiştir. Dergâh şeyhi Mehmed Cemaleddin Efendi’nin ölümü üzerine İstanbul’a gelerek 1494 yılında tekkenin başına geçmiştir. Sümbül efendi birçok mürit yetiştirmiş ve camide vaaz vermiştir. Yavuz Sultan’ın yaptırdığı Yavuz Sultan Selim Camisii’nde 1523’te ilk vaazı vermiştir. 1529 yılında 78 yaşında dergâhının haziresine gömülüp üzerine türbesi yapılmıştır.

Kocamustafapaşa

Fatih ilçesine bağlı İstanbul’un bir semtidir. Semtte bir Bizans İmparatorluğu’ndan kalma bir çok tarihi yapı mevcuttur. Semtin adı, Bizans döneminden kalan Ayios Andreas Manastırı Kilisesi’ni 1489 yılında camiye çeviren ve 1512 yılında idam edilen Sadrazam Koca Mustafa Paşa’dan almıştır. Bizans döneminin de önemli bir dini merkezi olan bölge, Halvetiye tarikatının önemli şeyhlerinden olan Sümbül Efendi’nin tekkesinin burada olmasıyla bu önemini devam ettirmiştir.

Kocamustafapaşa İlköğretim Okulu




1875 yılında, Ders Nazırı Süleyman Paşa tarafından, Kırkiki Yıl Askeri Rüştiye adıyla kurulmuştur. Kurulduğu tarihten bugüne Askeri Rüştiye, Numune Mektebi, Fatih 28. İlkokulu, Kocamustafapaşa İlkokulu isimleriyle hizmet vermiştir.

Kocamustafapaşa İlköğretim Okulu’ndan:

Recep Peker (Başbakan)
Şemsettin Günaltay (Başbakan)
Cevdet Sunay (Cumhurbaşkanı)
Lütfü Kırdar (İstanbul Valisi)
Fatma Girik (Sanatçı ve Şişli Belediye Başkanı) gibi ünlü isimler çıkmıştır.


BOZKIR AYDINLIĞINDA AŞK

Marcel Schwob (23.08.1867 – 12.02.1905)

1867 yılında Fransa’da doğdu. Ailesinin erkekleri ya haham ya da tıp doktorudur. Kendisi nin filozofi ve Uzakdoğu dillerinde doktorası vardır. Apuleius, Petronious, Hugo ve Poe hayranı olup ileride yazarlığını belirleyecek adlar olmuştur. Öyküleri insan ve hayatın ölüm, sadizm ve korkutucu taraflarıyla örülmüştür.


Marilyn Monroe ( 1.06.1926 – 05.08.1962)

Asıl adı Norma Jeane Mortenson olan ABD’li sinema oyuncusu, şarkıcı ve modeldir. 20. yüzyılın en ünlü sinema yıldızı, seks sembolü ve pop ikonudur.


EĞRİ GÖL


Anna Ahmatova (23.06.1889 – 05.03.1966)

Romantik ve duygusal Saint Petersburg geleneğinin en önemli temsilcisi Rus şairdir. Çalışma alanı, kısa lirik şiirleri evrenselleştirmektir. Eserlerinde Stalinizm gölgesinde yaşayan yaratıcı kadınların kaderini zaman ve anı olarak türlü temalarla anlatır.


Edith Piaf ( 19.12.1915 – 10.10.1963 )

Fransız sanatçı yaşadığı zamanın en sevilen sanatçılarından biridir. Gençliğinde en yakın arkadaşı Momone ile birlikte Paris sokaklarında şarkı söyleyerek hayatını kazanmaya çalışır. Momone ile sokakta şarkı söylerken, Fransa’nın ünlü müzikhollerinden birinin sahibi olan Louis Leplee ile tanışır. Leplee, Piaf’ın sesine hayran kalır ve lakabını “Kaldırım Serçesi” olarak belirler.








Arbeits Moral

“Çalışma Ahlakı” kavramını araştırırken karşıma çok hoş bir şey çıktı ve bunu sizinle de paylaşmak isterim. “Arbeits Moral” aynı zamanda Alman yazar Heinrich Böll’ün çok meşhur bir kısa öyküsünün de adıymış.


Öykü kısaca, Batı Avrupa’nın ismi verilmeyen bir rıhtımında girişimci bir turist ile balıkçının karşılaşmasından çıkan kısa bir sohbettir:

İyi giyinişli bir turist, rıhtımda resim çekerken; balıkçı teknesinde uyuklayan eski püskü elbiseli bir balıkçı dikkatini çeker. İşine tembel yaklaşımından düş kırıklığına uğrayan girişimci turist balıkçının yanına yaklaşır ve neden balık tutmak yerine uyukladığını sorar. Balıkçı, “sabah balık tuttuğunu ve ürünün onu iki gün yeterli olacağını” söyler. Turist, balıkçıya gün içinde birkaç defa avlanmaya çıkarsa bir yıl içinde motor, ikinci yılında tekne ve nicesini alabileceğini söyler. Sonrasında bir gün soğuk hava deposu inşa edebileceğini, yetinmeyip salamura fabrikası, akabinde balık restoranı inşa edebileceğini ve aracı kullanmadan ıstakoz ihraç edebileceğini.. anlatır. Sakince turisti dinleyen balıkçı “sonra ne?” der. İlgilendiğini sanan girişimci turist heyecanla devam eder, “Bundan sonra umursamadan güneş altında rıhtımda denize bakarak uyuklarsın” der. Balıkçının cevabı ise “Ama ben zaten bunu şu anda bunu yapıyorum!” der. Aydınlanmış girişimci turist, düşünceli bir şekilde ve biraz da gıpta ederek balıkçının yanından ayrılır

Cahit Sıtkı Tarancı ( 02.10.1910 – 13.10.1956 )


Diyarbakır’ın soylu ailesi Pirinççizadeler’dendir. Sanat için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. Tarancı’ya göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar göstermemiş ve çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin ve karışık değildir. Şiirlerinde yaşama sevinci, ölüm temalarını, mutlu sevdalar, yalnızlık, yitik aşklar, yalnızlık işlemiştir.

Yahya Kemal Beyatlı ( 02.12.1884 – 01.11.1958 )


Üsküp’de dünyaya gelmiştir. Divan şiiri üzerine yoğunlaşmıştır. Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir dil oluşturmuştur. Beyatlı’ya göre şiirin temeli sözcüklerdir ve bunlar “anasının ak sütü gibi temiz bir dile” aittir. Şair İstanbul dışında yetiştiği için İstanbul’da konuşulan Türkçe’ye hayrandır ve onun adeta bir musikiyi çağrıştırdığını söyler. Her ne kadar edebiyatımıza batılı bir bakış kazandırmaya çalışsa da eserlerinde doğu edebiyatlarının özellikle şekil konusunda etkili olduğu görülür.



Kutsal Kitap Yuhanna

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil… İncillerde, İsa’nın hayatı ve öğretileri anlatılır.

Yuhanna’nın kelime anlamı “sevgili” veya “sevilen” demektir. Balıkçılık yaparak geçinen misyoner Yuhanna’nın M.S. 90’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Yahya Peygamber’in dini faaliyetlerinden İsa’nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar. Yuhanna İncili, İsa’nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer İnciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. Diğer İnciller İsa’nın doktrinlerine geniş yer verir ancak Yuhanna İncili ise İsa’nın insani veya dünyevi faaliyetlerine vurgular.

Krumme Lanke, Berlin

Berlin’in güney batınsındadır. Krumme Lanke gölü 1100m uzunluğunda, evresi 2.5km, derinliği 6.6m ve yüzeyi 154.000 m2 dir. Göl kenarından geçen koşu yolu koşucular ve yürüyüşçüler arasında popülerdir.



Alphonse de Lamartine ( 21.10.1790 – 28.02.1869 )

Katolik bir ailenin çocuğu olan Fransız yazar, şair ve politikacıdır. Şair ve yazarlığının yanı sıra idam cezasına ve köleliğe karşıtlığıyla tanınır. Önemli eserleri arasında 1859 yılında Paris’te yayınlanan Histoire de la Turquie (Osmanlı Tarihi) bulunmaktadır. Bu eserini yazarken Fransa’daki Türk ve Osmanlı kaynaklarını incelemiş ve İstanbul’u da ziyaret etmiştir. Lamartin İstanbul’u "Dünyaya bir kere bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak!" sözünü söyleyerek İstanbul'un güzelliğine ve haşmetine olan hayranlığını belirtmiştir.

YOL ÖZLEMLERİ

Binbir Gece Masalları

Orta Çağ’da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli edebi eserdir. Eser Şehrazad’ın hükümdar kocasına anlattığı hikâyelerden oluşur.

Fars kralı Şah Şehriyar -Hindistan ile Çin arasındaki bir adada hüküm sürer-. Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder. Vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın hikaye dinlemeden uyuyamadığını söyler ve her gece Dünyazad'ın da yardımıyla çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatmaya başlar ama tam şafak vakti geldiğinde, hikayenin en heyecanlı yerinde, hikayeyi anlatmayı keser. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Her gece bir önceki masalın devamını anlatıp yeni bir hikaye ye başlar ve yine tam tan vakti hikayenin en heyecanlı yerinde anlatmayı bırakır. Kitabın sonuna kadar yer alan hikayeler, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayelerdir. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuğu doğurmuştur ve evliliklerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır.

METRODA BİR KIRMIZI PABUÇLU

Ferruh Tunç

1958 yılında Antalya’da doğmuştur. Kariyerine maliye müfettişi olarak başladı ve mesleğini uluslar arası denetim ve danışmanlık şirketlerinde sürdürdü. 1990 yılından sonra; Adam Sanat, Broy, Yeni Biçem, Edebiyat ve Eleştiri, Varoş, Papirüs, Mecaz, İmge-Öykü vb. dergilerde şiirleri ve yazıları yayımlandı. 2010 yılında yayımlanan “Melez Zamanlar” kitabıyla Necatigil Şiir Ödülü ve Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü kazanmıştır.

Behçet Necatigil (16.04.1916 – 13.12.1979)

Necatigil İstanbul’da doğan şair; şiir başta olmak üzere, tiyatro oyunları ve radyo tiyatroları yazdı.

Şiirlerinde, büyük kentlerde geçim sıkıntısıyla kuşatılmış bir biçimde yaşayan insanları ele almıştır. Şiirleriyle birçok ödül aldığı gibi, şiirini felsefe ile harmanlamış ve felsefeyi şiirle aşabilmiştir. Doğ Batı kültürünü eserlerinde ustalıkla birleştirmiştir.


Edgar Allan Poe ( 19.01.1809 – 07.10.1849 )


Amerika Romantik Akımı’nın öncülerindendir. Şair, kısa öykü, editör ve edebiyat eleştirmenidir. Modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Her ne kadar günümüzde önemli bir yazar olarak kabul görse de kendi döneminde sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır.


Diego Velazquez (06.06.1599 – 26.06.1660)

İspanyol ressam Kral IV. Felipe’nin sarayında baş ressam olarak çalışmış, Barok döneminin kendine özgü portreleriyle ünlenmiştir. Işık ve gölgeyi ustalıkla kullanarak; döneminin geleneği olan “güzeli resmetme geleneği” dışına çıkıp doğal olanı resmeden bir ressam olmuştur.

SABAH GÜLÜŞLERİ

Şeyh Galip (1757 – 1799 )

Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak 24 yaşında iken divanını meydana getirdi. Şeyh Galip, hiç kuşkusuz Nedim’den sonraki dönemin en önemli şairlerindendir. Sembolizm bir tarzın Türk Edebiyatındaki öncüsü olmuş, birçok buluşu ve yarattığı mazmunlarla Divan Edebiyatı’nın gelişmesinde büyük bir rol oynamış olmasına rağmen divan şiirinin geleneklerinden de kopmamıştır. Bugün Şeyh Galip'in şiirleri gösterdiği harika sembolizm ve betimlemelerle özellikle Batıda fazlasıyla beğeni toplamaktadır. Şeyh Galip'in eserlerinin en önemli yönlerinden birisi de tasavvufi temellere sahip olmasıdır. Şeyh Galip tasavvuf edebiyatı açısından çok önemli bir isimdir.


Shakespeare
(26.04.1564 – 23.04.1616)

Dünyanın en büyük yazarlarından biri sayılan Shakespeare, gerek yarattığı karakterleriyle, gerek kurgusuyla neredeyse bugüne gelen tüm eserlere ilham kaynağı olmuştur. Kendi tiyatrosu “The Globe” için yazdığı oyunlara ek olarak Soneleriyle de ünlüdür.


Arap Emirliklerinde Erkek Giysisi

BULUNTU BEBEK

Oscar Wilde (16.10.1854 – 30.11.1900)

İrlandalı oyun yazarı, kısa öykücü, şair ve romancı. Viktoryan döneminin en başarılı ve ünlü yazarlarından biridir. Üslubu iğnelidir. Wilde hayatının büyük bir bölümü boyunca sosyalizmi destekledi.




Kuzgun” Edgar Allan Poe (Çevirmen: Burçak Özlüdil )

Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak bir odanın
aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam tek başına
oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle güzelleşen bu
adama
Mezer taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış adama.

Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım, "bir ziyaretçi çalıyor kapısını
odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."

Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri açıkken kabuslar
gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne hemen yardım
ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı gizliyor
gözkapakları.


Ah, çok iyi anımsıyorun, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı

Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor yeniden o
tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere bürünmüş bir
genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık adamın
yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye çalışıyor o tuhaf
hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin hayali

İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"

Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi kara
gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini karanlık
rüzgarların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o katıksız
acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum sararmış yüzünü
pencerenin kenarından.

Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil

Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun sisler içinde
bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı bu zavallı
budala.
KAhrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın hayalini artık
bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı sessizliğin sesine.

Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı, "Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden, "Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.

Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgar, başka bir şey değil!

Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tündei odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.

Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"

Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse
oda kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.

Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"

Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaldığı mutsuz bir sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"

Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"

Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!

Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla; sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy kaplı zeminde
çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın gönderdi bu iksiri sana
melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı tanrı adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"

"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!


Sait Faik ( 23.11.1906 – 11.05.1954 )

Adapazarı’nda doğan Türk öykü, roman yazarı ve şairdir. Klasik öykü tekniğini yıkmış ve insanları hem iyi hem de kötü yönleriyle oldukları gibi ama şiirsel bir dille anlatmıştır. Batı’daki gelişmeleri takip etmiştir ancak belli bir tarzın takipçisi olmamıştır.

“O günlerde büyük ressamların yapıtlarının yer aldığı Die badende (Yıkananlar) adlı bir katalog geçmişti elime. Baktıkça, katalogdaki resimlerin, kadın arınık çıplaklığa erdirme sanatı olduğunu düşündüm.” Bozkır Aydınlığında Aşk sf.146

Stefan Zweig (28.11.1881 – 23.02.1942 )

Avusturyalı oyun yazarı, gazeteci, roman ve biyografi yazarıdır. Kitap Kulübümüzde de incelediğimiz bu roman Zacıma duygusunun nelere yol açabileceğini, insanı nasıl çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini anlatan bir başyapıttır.

(*) vikipedia, kim kimdir

Ayşe


5 Ağustos 2011 Cuma

80 Günde Devri Alem




Kitap: 80 Günde Devri Alem
Yazar: Jules Gabriel Verne
Mekan: Quick China Tarih: 04.08.2011
Sunucu: Ayşe
Katılımcılar: Ayşen, Aysun, Aycan, Belkis, Bilgen, Berna, Billur, Gülda, Gülden, Peyman, Yonca






TADIMLIK:




















JULES GABRİEL VERNE (1828 - 1905 )





* Nantes, Fransa’da doğdu. *Beş kardeşin en büyüğü. (Mathilde, Anna, Marie & Paul) *Orta gelirli bir ailenin çocuğu.

* Babası Pierre Verne avukat. Annesi Sophie Allote de la Füye ev hanımıdır. Annesinin ailesinde gemi inşaatçısı ve kaptanı bulunmaktadır. *Gençlik yıllarını kardeşi Paul ile Nantes’in hareketli rıhtımında geçirir, gezi magazinlerini okur, geziler icat ederlermiş. İkisi de sandal hayranı ve kendi kendilerine kullanmayı öğretmiş.

* 12 yaşında Karayipler’e giden ‘’ Coralier ‘’ adında ticaret gemisini bulur ve kamarota para vererek yerine geçer ancak son dakikada fark edilerek ailesine teslim edilir. *Okul yıllarında makul bir öğrencidir.

* İlkokul öğretmeninin eşi gemi kaptanıdır ve duldur.

* 13-18 yaşlarında kısa nesir (düzyazı) yazmaya başlar. *Babası 19 yaşında hukuk okuması için Paris’e gönderir. *Jules ise yazılarını ve oyunlarını satmak ister ve kısa sürede bunun ancak çevre ile olacağını anlar.

* Amcası Paris’in edebiyat çevresine girmesine vesile olur. Paris de tiyatroya merak salar. *Babası derslerine çalışmak yerine oratoryo yazdığını öğrenince tüm finansal yardımını geri çeker. Jules parasız ortada kalır.

* Bedava ve sıcak olduğu için sürekli kütüphaneye gider. Orada doğa bilimi ve teknoloji üzerine kitaplar okur ve not alır.





* Para kazanmak için çocuk dergilerine yazar, birkaç makalesi basılır, bir oyunu sahnelenir, hukuk stajyerliği yapar.

* 20 yaşlarında tesadüf Michel Carre ile tanışır ( Fransız oratoryo yazarı) ve operalar için oratoryo yazmaya başlar.

* Bu sırada Fransız yazarlar Victor Hugo (Sefiller, Notre Dame’in Kamburu, İhtiyar Balıkçı) ve Alexander Dumas ( Demir Maske, Üç Silahşörler ve Mönte Kristo Dükü) ile tanışır ve ona yazımlarında tavsiyede bulunurlar.





* 29 yaşında İki çocuklu dul Honorine de Viane Morel ile tanışıp evlenir. Babasının zoruyla borsada çalışmaya başlar.

* Karısının desteği ile yazmaya ve kendisini temsil edecek yayınevi aramaya devam eder.

* 33 yaşında iken Michel Jules Verne adında bir oğlu doğar. Oğlu dik başlı ve inatçı bir çocuktur. Babasının itirazlarına rağmen 19 yaşında iken bir aktris ile kaçarak büyük bir skandala yol açar. Belli bir süreden sonra babası ile barışır ve 22 yaşında aktris ile evlenir. Kısa bir süre sonra 16 yaşındaki başka bir genç kızla kaçar ve ondan iki çocuk sahibi olur.





* 1863 yılında, balona benzer ‘’ Zeplin ‘’ ile havacılığa yol açılır. Jules, ‘’ Zeplin ‘’ hakkında epey okumuştur ancak yeni öyküsünü rüzgar gücü ile aşağı yukarı hareket eden balonda kılar.

* Bu arada yakın arkadaşı fotoğrafçı ve sporcu Felix Nadar da balon ile Avrupa’yı geçmek istemekte ve bunun için para toplamaya çalışmaktadır.

* O dönemde Afrika da yapılan keşifler halkın ilgisini oraya çekmiş ve Jules öyküsünü balonla Afrika’yı baştan başa geçmekle tasarlamıştır.

* Afrika ve balon ile uçmak hakkında birçok kitap okur ve dönüm noktası olacak kitabını yazar. *Balonla Afrika’yı keşif taslağını birçok yayınevine okutur ancak çok bilimsel olduğu için ret edilir.

* Şans eseri Fransa’nın en ünlü yayıncılarından Pierre Jules Hetzel (Victor Hugo’nun da yayıncısıdır) ile tanışır ve taslağını okutur.

* Hetze’in tavsiyeleri: komik vurgular ekle, kitabın sonu mutlu bitsin ve içinden politik mesajları çıkar. *Hetzel’in yardımı ile taslağı tekrar yazar. *Birlikte çok iyi yazar/editör ilişkisi kurulur.

* 1863 de Balonla Beş Hafta basılır. Bu kitap büyük ilgi görür ve birkaç dile çevrilir.

* Bu kitap dan sonra Jules Verne’in her yıl bir veya iki kitabı basılmıştır.

* Jules kitaplarında dünyada gelişen en yeni bilimsel bilgi ve teorilere yer vermiştir.

* Bilimkurgu romanın bulucularındandır. Kitaplarında hayali icatlara da yer vermiş Artık yazarak para kazanmaya başlamıştır.

* Servetinin çoğunu 80 Günde Devri Alem ve Michel Strogoff’u sahneye adapte ederek kazanmıştır.

* Mali durumu iyileşince Saint Michel adında küçük bir gemi satın alır. Sonraki yıllarda gelir seviyesinin iyileşmesiyle eski gemisi değiştirerek sırasıyle daha iyi olan Saint Michel II ve daha sonrada Saint Michel III ‘i alır.

* Saint Michel III ile Avrupa’nın etrafını dolaşır.

* 42 yaşında Fransız Şövalye Nişanı (Chevalier Legion d’honneur) verilmiştir. Fransız nişanı Napolyon Bonapart döneminde verilmeye başlamıştır. Beş sınıfa ayrılır : Büyük Haç (Grand-Croix), Büyük Subay (Grand-Officer), Kumandan (Commandeur), Subay (Officier) ve Şövalye (Chevalier).

* 58 yaşında iken akli dengesi bozuk 25 yaşındaki yeğeni Gaston amcasına iki el ateş etmiş. İlk mermi ıskalamış ancak ikinci mermi ayağına isabet etmiş ve sakat bırakmıştır. Olay örtbas edilir ve yeğeni apar topar akıl hastanesine kaldırılır.





* 59 yaşında Hetzel ve annesinin ölümüyle daha karanlık konular yazmaya başlar.

* Bu değişim karakteri ile ilgili olabilir ancak Hetzel’in ölümünden sonra oğlunun işin başına geçmesi de önemli bir etkendir. Oğlu Hetzel gibi Jules Verne’e editöryel destekte bulunmamak da idi.

* 60 yaşında politikaya atılır ve 15 yıl belediye üyesi olarak görev alır.

* 77 yaşında şeker hastalığından ölür.

* 1989 yılında torunun çocuğu kasada saklı Jules Verne’e ait bir ‘’ 20yy da Paris ‘’ adlı bir taslak bulur. Her ne kadar bu taslak 1863 yılında yazılmış olsa da ancak 1994 yılında basılır. Sebebi: Kitabın konusu, 20yy Paris de camdan yapılmış gökdelenler, hızlı trenler, petrol ile çalışan otomobiller, hesap makineleri ve gelişmiş komünikasyon ağı içerisinde yaşayan ama mutlu olamayan ve trajik sonla biten genç bir adamın hayatını konu alır. Hetzel taslağı okur ve popüleritesinin doruk noktasında olan Jules Verne için iyi olmayacağını düşünerek ileriki yıllarda basmayı teklif eder.

HETZEL’İN ETKİSİ:

* Hetzel, Jules’in yazılarını epey müdahale etmiştir. Bu müdahaleden Jules da memnundur ve istediği değişikliklerin birçoğuna karşı çıkmamıştır.

* Hetzel yalnızca bir romanının basımına karşı çıkmıştır oda ‘’ 20yy da Paris ‘’. Romanlarında daha iyimser olmasına teşvik etmiştir.

* Aslında Jules teknolojik ve insan gelişimlerine pek hevesli değildi ve pesimist bir yapıya sahipti.

* Örnek 1: Esrarlı Ada: Orijinali, sağ kalanlar kıtaya döner ve ölene dek adanın nostaljisi ile yaşar. Hetzel taslağı okuduktan sonra mutlu son tavsiye eder ve sağ kalanların servetlerini kullanarak Esrarlı Ada’nın benzerini inşa etmesinin uygun olacağını söyler.

* Örnek 2: Denizler Altında Yirmi Bin Fersah: Orijinalinde Kaptan Nemo Polonya’yı bölmek (Rusya) isteyenlere karşı Polonyalı bir mültecidir. Kitabın yazıldığı dönemde Fransa’nın ilişkileri Rusya ile iyidir. Hetze ısrarıyla, Kaptan Nemo İngiltere Emperyalizmine düşman olan Hintli bir kralın oğlu olarak karşımıza çıkar.





HERŞEY HAYAL ETMEKLE BAŞLAR:

* HAYAL: Denizler Altında Yirmi Bin Fersah da ki elektrikli denizaltı Nautilus. GERÇEK: Elektrik ile çalışan kurşun bataryalı 3 kişilik Circa 1964 ‘’ Alvin ‘’.

* HAYAL: 1889 yılında yazdığı ‘’ 2889 Yılında ‘’ adlı makalesinde, yazılı haberlerin/gazete (siyasi, bilim, muhabir söyleşileri, politikacıların konuşmaları vb) artık Dünya Kayıt (Earth Chronicle) ile sesli olarak üyelere iletileceğidir. GERÇEK: İlk haber programı 1920 li yıllarda gerçekleşmiştir.

* HAYAL: Ay’a Seyahat de Amerika iç savaşından sonra bir araya gelen zengin ailelerin Ay’a gidecek bir uzay gemisi inşa edip Ay’a gitmesi. GERÇEK: 1969 yılında Apollo 11

* HAYAL: Ay’a Seyahat, itici gücün veya fişeğin ateşlenip insanları Ay’a götürmesi. GERÇEK: Ay Modülü (Lunar Module), Uzay gemisi bir roketin üstündedir.

* HAYAL: Jules etrafında olup bitenleri çok iyi gözlemlerdi ve bunlardan biride reklamdı. ‘’ 2889 Yılında ‘’ adlı makalesinde gökyüzünde reklama değinmiştir. Makalesinde ‘’ Everyone has noticed those advertisements reflected from the clouds so large they may be seen by the populations of whole cities or even entire countries. ‘’ yazmıştır. GERÇEK: Günümüzde reklam amaçlı kullanılan gökyüzünde lazer ışınlarıyla yazı.

* HAYAL: ‘’ 2889 Yılında ‘’ makalesinde ‘’ The phonetelephote allowed ‘ the transmission of images by means of sensetive mirrors connected by wires ‘’. GERÇEK: Video Konferans.

* HAYAL: Kitaplarında icat edilmemiş silahları da yazmıştır. ‘’ Denizaltında Yirmi Bin Fersah ‘’ da elektrik akımı çıkaran silahı anlatılır. ‘’ The balls sent by this gun are not ordinary balls, but little cases of glass. The glass cases are covered with a case of steel, and weighted with a pellet of lead: they are real Leyden bottles into which the electricity is forced to a very high tension. With the slightest shock they are dischared, and the animal, however strong it may be, falls dead. ‘’ GERÇEK: Taser

* HAYAL: ‘’ Ay’a Seyahat ‘’ de uzaygemisi paraşütle okyanusa iner. GERÇEK: Zaten başka yol var mı?





19YY. İCATLARI:

1800 – Pil - Count Alessandro Volta
1809 – Elektriğin ışığa çevrilmesi – Humphry Davy
1810 – Teneke Kutusu – Peter Durand
1814 – Buharlı Tren tasarımı – George Stephenson
1815 – Madenci Lambası – Humphry Davy
1816 – Fotoğraf - Nicephore Niepce
1819 – Stetoskop – Rene Laennec
1823 – Yağmurluk – Charles Mackintosh
1824 – İlk oyuncak balon – Michael Faraday
1825 – Elektrikli Mıknatıs – William Sturgeon
1827 – Kibrit – John Walker
1829 – Daktilo – W. A. Burt
1830 – Dikiş Makinası – Barthelemy Thimonnier
1834 – Buz Makinası – Jacob Perkins
1835 – Mekanik Hesap Makinesi – Charles Babbage
1836 – Tabanca – Samuel Colt
1837 – Telegraf – Samuel Morse
1837 – Posta Pulu – Rowland Hill
1838 – Morse Kodu – Samuel Morse
1839 – Bisiklet – Kirkpatrick Macmillan
1840 – Kopya Kağıdı – John Herschel
1843 – Faks – Alexandar Bain
1846 – Diş çekiminde ilk anestezi kullanan – Dr. William Morton
1849 – Çengelli iğne – Walter Hunt
1866 – Dinamit – Alfred Nobel
1868 – Trafik Işığı – J. P. Knight
1873 – Dikenli Tel – Joseph Glidden
1876 – Telefonun patenti – Graham Bell
1880 – Peanut Butter – George W. Carver
1886 – Bulaşık Makinesi -Josephine Cochrane
1887 – Radar – Heinrich Hertz 1899 –
Ataş – Hohan Vaaler

20YY BAŞI İCATLAR:

1900 – Yürüyen Merdiven – Charles Seeberger
1901 – Elektrikli Süpürge – Hubert Booth
1902 – Klima – Willis Carrier
1902 – Yalan Makinesi – James Mckenzie
1902 – Neon Işığı – George Claude
1903 – İlk motoru benzin ile çalışan uçak – Wright Brothers
1904 – Çay poşeti – Thomas Suilliavan
1904 – Traktör – Benjamin Holt
1905 – İzafiyet Teorisi (E=mc2) – Albert Einstein

KİŞİYE ÖZEL İCATLAR:

1774 – Marie Antoinette doğdu
1863 – Plastik – Alexander Parkes
1888 – İtalyan Lisesi/İstanbul
1933 – T.H.Y. doğdu
1934 – Sophia Lauren doğdu
1961 – George Clooney doğdu
1962 – Tom Cruise doğdu
1964 – Diet Pepsi doğdu
1969 – Efes Pilsen doğdu
1972 – Jude Law doğdu
1983 – Caner doğdu
1991 – Christian Louboutin doğdu


SOUR CEVAP BÖLÜMÜ:

1) Kitap fikri nerden doğdu?

Paris de bir kafe de gazete okurken dikkatini bir haber çeker. Haber: 1870 yılında USA başkanlığına oynayan George Francis Train adında demiryolu patronunun dünyayı 80 veya daha az günde kat edeceğini deklare etmesidir.

2) George F. Train 80 günde kat eder mi?

Neredeyse iki katı günde dünyayı kat eder. İki defa daha dener ancak üçüncü denemesinde 20 yıl sonra 1890 da 67 günde dünyayı kat eder.

3) Jules Verne kitaplarındaki gibi gezgin miydi?

Aslında Jules Verne çok az seyahat ederdi. Balona bir defa binmiş ve seyahati de 24 dakika gibi çok kısa bir süre sürmüştür.

4) Kitap hangi dönemde yazılmıştır?

Zor bir dönem olan Fransa (Franco) – Almanya (Prussian) Savaşında ( 1870 – 1871 )

5) Savaş döneminde aktif görevde bulundu mu?

Savaş döneminde sahil muhafaza olarak görev yapmıştır.

6) Kitap 19yy da yazıldı. 80 günde devri alem yapacakları kanısına nasıl vardılar? 1869 ve 1870 yıllarındaki üç tane teknolojik yenilik bu imkanı sağlamıştır. Bu 3 teknolojik yenilik Nedir?

1.) 1869 da Amerika da inşa edilen İlk kıta aşırı tren yolu
2.) 1870 da Hindistan da inşa edilen tren yolu
3.) 1869 da Süveyş Kanalının açılması

7) Bu romandaki farklı özellik nedir?

Birçok romanı gelecek zaman, esrarengiz olaylar, teknolojik icat öğeleri içerir ama bu romanında bu öğelere rastlanmaz.

8) O zaman hangi öğeye rastlarız?

Bir yabancının gözünden (Fransız) Britanya Krallığı. ‘’ Bir zamanlar üzerinden güneşin eksik olmadığı bir krallığın başkenti: Londra…kuralım ki dünyanın her köşesindeki toprakları üzerinden güneş hiç batmaz olsun…..

9) Bazı okuyucuların seyahatin doğru olduğunu ve aralarında bahse girdiği doğrumu?

Kitap seri/dizi olarak basılmıştır. Bazı okuyucular yolculuğun gerçekten olduğunu sanmış ve aralarında bahse girmiştir.

10) Kitabı okumamış birçok kişi bu seyahatin balon ile yapıldığını düşünür, Neden?

A) Jules Verne’in tanınması Balonla Beş Haftadır.
B) Kitap da balonun bahsi yalnızca 32inci bölüm sayfa 336 da geçer ‘’ Balonla geçmeyeceklerine göre – zaten bu da oldukça maceraperest ve neredeyse imkansız bir düşünceydi – Atlantik’i gemiyle geçmenin bir yolunu bulmaları gerekiyordu. ‘’
C) 1956 United Artist tarafından sinemalaştırılan film de balon kullanılmıştır. Bu film Oscars ve Golden Globe kazanmış ve büyük ses getirmiştir. Bir çoğumuz bu film ile Jules Verne’in 80 Günde Devri Alem ini tanımışızdır. (Phileas Fogg’u David Niven, Passepartout’u Mario Moreno Cantinflas , Aouda’yı Shirley Maclaine ve Dedektif Fix’i ise Robert Newton oynamıştır)





11) Gün değişikliğini nerden esinlendi?

Bu soru Nisan 1873 de, ‘’ Meridyen & Takvim ‘’ seminerinde sorulmuştur. Bu soruyu cevaplamadan önce biraz bilgi tazeleyelim.

ŞEKİL 1





ŞEKİL 2





ŞEKİL 3





* ( Şekil 1 ) Greenwich başlangıç meridyeninin (prime meridian) geçtiği Londra’nın güneybatı banliyösündeki bir semt. Burada bulunan rasathanenin üzerinde bulunduğu kabul edilen meridyen, sıfır olarak alınır. Bu meridyenden doğuya doğru gidildikçe ileri, batıya doğru gidildikçe geri gidilmiş olur.

* ( Şekil 2 ) Her derece arası 4 dakika olduğundan 15 derecelik (15x4=60) her dilim bir saat olarak kabul edilmiştir. Böylece 12 saat doğuda, 12 saat batıda olmak üzere, yeryüzü 24 saat dilimine bölünmüştür. Dünyadaki saat ayarlaması Greenwich’den geçen meridyene göre yapılır. Dikkat: Greenwich deki başlangıç meridyeninin (prime meridian) uluslararası kabulu1884 de gerçekleşmiştir.

* ( Şekil 3 ) Uluslararası Gün Çizgisi (İnternational Time Line) Güney Kutbu ile Kuzey Kutbu arasında uzanan ve bir takvim gününden bir sonrakine geçişi belirleyen sanal çizgi. Büyük bölümü 180. meridyeni izler. Bu hat hayali bir hattır ve Pasifik Okyanusundan geçer (Asya ile Amerika). Dikkat: Uluslararası Gün Çizgisi 1880 de yürürlüğe girdi.

12) Asıl soruya geri dönelim: Gün değişimini nerden esinlendi?

1873 konferansında bu soru sorulduğunda Jules Verne’in cevabı: Kafasında birçok bilimsel kırıntılar olduğunu söyler. Kitap fikrini Paris de bir kafe de kafasına not ettiğini ama asıl gün değişikliği fikrinin ise Edgar Allan Poe’nun kısa bir öyküsü olan ‘’ Three Sundays İn A Week ‘’ nden esinlendiğini ekler.

13) O zaman bir sonraki sorumuz Edgar Allan Poe’nun bu öyküsünün konusu neydi?

İlk önce bu kısa öykü 27 Kasım 1841 yılında ‘’ The Philadelphia Saturday Evening Post ‘’ yayınlanmıştır. Kısaca konusu genç aşıkların evlenmesine karışı olan genç kızın babasının itirazıdır ve akıllıca bir oyun ile nasıl kızını vermek zorunda kalışıdır.

EDGAR ALLAN POE (1808 - 1849)





THREE SUNDAYS İN A WEEK:

* Kahramanlar: Ölen ailesinin vasiyetiyle genç iken amcasının yanına gönderilen Kahramanız, kuzeni Kate ve amcası Rumgudgcon.

* İnatçı amca ne zaman ki 3 Pazar aynı haftaya denk düşer o zaman genç aşıkların evlenmelerine izin vereceğini söyler.

* Kate’e çözüm dünyanın çevresini zıt yönlerde dolaşan iki arkadaşının ziyaretiyle ortaya çıkar.

* Kaptan Pratt, dünyayı batıdan dolaşmış ve bir gün kaybetmiş.

* Kaptan Smitherton dünyayı doğudan dolaşmış ve bir gün kazanmıştır.

* Bunu keşfeden genç aşıklar konuşmaları öyle bir yöne çeker ki babasına nasıl 3 pazarın aynı haftaya geldiğini kanıtlar.

* Kahramanımız, Kaptan Pratt ve Smitherton’u seyahatlerini anlatmak ve kard oyunu oynamak için bir sonraki akşama davet eder.

* Kaptan Pratt ama yarın Pazar belki başka akşam der. Ama Kate bugünün Pazar olduğunu söyler. Konuşmalara Smitherton da katılır ve dünün Pazar olduğunu söyler. Amcasıda bugünün Pazar olduğunu söyler ve aralarında tartışma başlar.

* Bu arada tartışmaya Kate girer. Kaptan Pratt dünün Pazar olduğunu söylüyor ve bu çok doğru. Ben, kuzenim ve amcam bugünün Pazar olduğunu söylüyoruz buda doğru ve siz Kaptan Smitherton sizde yarının Pazar olduğunu söylüyorsunuz ve buda çok doğru. Böylelikle 3 Pazar bir haftaya gelmiş oluyor!!!!!

* Smitherton açıklamaya başlar. Dünyanın çevresi 24.000 mil dir. Dünya kendi ekseni etrafında 24.000 mili batıdan doğuya doğru 24 saatte döner.

* Buda 1 saatte 1000mil demektir. Örneğin ben buradan (Londra) 1000mil doğuya gidersem Londra dan güneşi 1 saat önce göreceğim. 2000mil daha doğuya gidersem 2 saat önce. Başladığım noktadan (Londra) 24.000mil doğuya gidersem Londra’da 24 saat sonra güneşin doğacağını tahmin ederim. Kısaca ben sizin saatinize göre bir gün önde olurum.

* Ama Kaptan Pratt, benim yolumun tam tersine doğru gitti. Yani Londra’dan 1000mil batıya doğru gittiğinde Londra’dan güneşi 1 saat sonra görecek. Londra’dan başlayarak 24.000mil kat ettiğinde ve tekrar başladığı noktaya 24 saat içerinde vardığında ise Londra’dan 1 gün sonra olacak.

* Bundan dolayı benim için Pazar yarın, Kaptan Pratt için dün ve sizin için ise bugün. Bundan dolayı hepimiz doğruyuz.

* Kısaca bir haftada 3 Pazarı amcasına kanıtlarlar. Mutlu Son: Kahramanımız Kate ile evlenmek için amcasının rızasını alır.

ORİGİNAL ÖYKÜ:

THREE SUNDAYS İN A WEEK (1841)

Edgar Allan Poe YOU hard-headed, dunder-headed, obstinate, rusty, crusty, musty, fusty, old savage!" said I, in fancy, one afternoon, to my grand uncle Rumgudgeon-shaking my fist at him in imagination.

Only in imagination. The fact is, some trivial discrepancy did exist, just then, between what I said and what I had not the courage to say-between what I did and what I had half a mind to do. The old porpoise, as I opened the drawing-room (dining room) door, was sitting with his feet upon (up on) the mantel-piece, and a bumper (ağzına kadar dolu) of port (şarap) in his paw (el ), making strenuous efforts to accomplish the ditty.

Remplis ton verre vide! ( Fill your empty glass )
Vide ton verre plein! (Empty your glass full )

"My dear uncle," said I, closing the door gently, and approaching him with the blandest (mülayim) of smiles, "you are always so very kind and considerate, and have evinced (belirtmek) your benevolence (cömertlik) in so many-so very many ways-that-that I feel I have only to suggest this little point to you once more to make sure of your full acquiescence (kabul, rıza)." "Hem!" said he, "good boy! go on!" "I am sure, my dearest uncle [you confounded (şaşırmış) old rascal (aşağılık herif)!], that you have no design (niyet etmek) really, seriously, to oppose my union with Kate.

This is merely a joke of yours, I know-ha! ha! ha!-how very pleasant you are at times." "Ha! ha! ha!" said he, "curse you! yes!" "To be sure-of course! I knew you were jesting (alay etmek).

Now, uncle, all that Kate and myself wish at present, is that you would oblige (mecbur etmek) us with your advice as-as regards the time-you know, uncle-in short, when will it be most convenient for yourself, that the wedding shall-shall come off, you know?" "Come off, you scoundrel!-what do you mean by that?-Better wait till it goes on." "Ha! ha! ha!-he! he! he!-hi! hi! hi!-ho! ho! ho!-hu! hu! hu!- that's good!-oh that's capital-such a wit!

But all we want just now, you know, uncle, is that you would indicate the time precisely." "Ah!-precisely?" "Yes, uncle-that is, if it would be quite agreeable to yourself." "Wouldn't it answer, Bobby, if I were to leave it at random-some time within a year or so, for example?-must I say precisely?" "If you please, uncle-precisely." "Well, then, Bobby, my boy-you're a fine fellow, aren't you?-since you will have the exact time I'll-why I'll oblige you for once:" "Dear uncle!" "Hush, sir!" [drowning my voice]-I'll oblige you for once.

You shall have my consent-and the plum, we mus'n't forget the plum-let me see! when shall it be? To-day's Sunday-isn't it? Well, then, you shall be married precisely-precisely, now mind!-when three Sundays come together in a week! Do you hear me, sir!

What are you gaping at? I say, you shall have Kate and her plum (18yy ve 19yy başı argo – 100.000pounds) when three Sundays come together in a week-but not till then-you young scapegrace (yüzkarası kimse) -not till then, if I die for it.

You know me-I'm a man of my word-now be off!" Here he swallowed his bumper (ağzı dolu kadeh) of port (şarap), while I rushed from the room in despair. A very "fine old English gentleman," was my grand-uncle Rumgudgeon, but unlike him of the song, he had his weak points.

He was a little, pursy (şişman), pompous (küstah), passionate semicircular somebody, with a red nose, a thick scull, [sic] a long purse, and a strong sense of his own consequence. With the best heart in the world, he contrived, through a predominant whim of contradiction, to earn for himself, among those who only knew him superficially, the character of a curmudgeon (huysuz adam).

Like many excellent people, he seemed possessed with a spirit of tantalization (boşuna umutlandırmak), which might easily, at a casual glance, have been mistaken for malevolence (kötü niyet). To every request, a positive "No!" was his immediate answer, but in the end-in the long, long end-there were exceedingly few requests which he refused.

Against all attacks upon his purse he made the most sturdy (kararlı) defence; but the amount extorted from him, at last, was generally in direct ratio with the length of the siege and the stubbornness of the resistance. In charity no one gave more liberally or with a worse grace.

For the fine arts, and especially for the belles-lettres (beautiful writing – poem, drama essays etc.. ), he entertained a profound (derin bilgili) contempt (hor görme). With this he had been inspired by Casimir Perier, whose pert little query (soru) "A quoi un poete est il bon? ( what a poet is good?) " he was in the habit of quoting, with a very droll (matrak) pronunciation, as the ne plus ultra of logical wit (akıl/fikir).

Thus my own inkling (ima) for the Muses had excited his entire displeasure. He assured me one day, when I asked him for a new copy of Horace (Romalı lirik şair) , that the translation of "Poeta nascitur non fit" was "a nasty poet for nothing fit"-a remark which I took in high (very serious) dudgeon (anger).

His repugnance (nefret) to "the humanities (konusu insan olan ilimler)" had, also, much (been much) increased of late, by an accidental bias in favor of what he supposed to be natural science. Somebody had accosted (konuşma niyetiyle yaklaşma) him in the street, mistaking him for no less a personage (önemkli kişi) than Doctor Dubble L. Dee, the lecturer upon quack (şarlatan) physics.

This set him off at a tangent; and just at the epoch (çağ) of this story-for story it is getting (growing) to be after all-my grand-uncle Rumgudgeon was accessible and pacific only upon points which happened to chime in with the caprioles (leap) of the hobby he was riding. For the rest, he laughed with his arms and legs, and his politics were stubborn and easily understood.

He thought, with Horsley, that "the people have nothing to do with the laws but to obey them." I had lived with the old gentleman all my life. My parents, in dying, had bequeathed (vasiyetle bırakma) me to him as a rich legacy. I believe the old villain loved me as his own child-nearly if not quite as well as he loved Kate-but it was a dog's existence that he led me, after all.

From my first year until my fifth, he obliged me with very regular floggings (dayak cezası). From five to fifteen, he threatened me, hourly, with the House of Correction. From fifteen to twenty, not a day passed in which he did not promise to cut me off with a shilling.

I was a sad dog, it is true-but then it was a part of my nature-a point of my faith. In Kate, however, I had a firm friend, and I knew it. She was a good girl, and told me very sweetly that I might have her (plum (18yy ve 19yy başı argo – 100.000pounds) and all) whenever I could badger my grand-uncle Rumgudgeon, into the necessary consent.

Poor girl!-she was barely fifteen, and without this consent, her little amount in the funds was not come-at-able until five immeasurable summers had "dragged their slow length along." What, then, to do? At fifteen, or even at twenty-one [for I had now passed my fifth olympiad] five years in prospect are very much the same as five hundred. In vain we besieged (mahsur) the old gentleman with importunities.

Here was a piece de resistance (as Messieurs Ude and Careme would say) which suited his perverse fancy to a T. It would have stiffed (katı/sert) the indignation (kınama/kızgınlık) of Job himself, to see how much like an old mouser he behaved to us two poor wretched little mice.

In his heart he wished for nothing more ardently (hevesli) than our union. He had made up his mind to this all along. In fact, he would have given ten thousand pounds from his own pocket (Kate's (18yy ve 19yy başı argo – 100.000pounds) was her own) if he could have invented any thing like an excuse for complying with our very natural wishes.

But then we had been so imprudent (düşüncesiz) as to broach (ortaya atmak) the subject ourselves. Not to oppose it under such circumstances, I sincerely believe, was not in his power. I have said already that he had his weak points; but in speaking of these, I must not be understood as referring to his obstinacy (inatçılık) : which was one of his strong points-"assurement ce n' etait pas sa foible. (assuredly it was not his weak) " When I mention his weakness I have allusion to a bizarre old-womanish superstition which beset (kuşatmak) him.

He was great in dreams, portents, et id genus omne of rigmarole (hoş olmıyan bir şeyin habercisi/önbelirti) . He was excessively punctilious (titiz) , too, upon small points of honor, and, after his own fashion, was a man of his word, beyond doubt. This was, in fact, one of his hobbies.

The spirit of his vows he made no scruple (vicdanının sesini duymak) of setting at naught (hiç/sıfır) , but the letter was a bond inviolable (bozulmaz/dokunulmaz). Now it was this latter peculiarity in his disposition, of which Kates ingenuity enabled us one fine day, not long after our interview in the dining-room, to take a very unexpected advantage, and, having thus, in the fashion of all modern bards (person who composed or recited epic, heroic poems often while playing the harp etc.) and orators (a public speaker), exhausted in prolegomena (prolog) , all the time at my command, and nearly all the room at my disposal, I will sum up in a few words what constitutes the whole pith of the story.

It happened then-so the Fates (yazgı) ordered it-that among the naval acquaintances of my betrothed (nişanlı), were two gentlemen who had just set foot upon the shores of England, after a year's absence, each, in foreign travel. In company with these gentlemen, my cousin and I, preconcertedly (önceden kararlaştırmak) paid uncle Rumgudgeon a visit on the afternoon of Sunday, October the tenth,-just three weeks after the memorable decision which had so cruelly defeated our hopes. For about half an hour the conversation ran upon ordinary topics, but at last, we contrived, quite naturally, to give it the following turn:

CAPT. PRATT. "Well I have been absent just one year.-Just one year to-day, as I live-let me see! yes!-this is October the tenth. You remember, Mr. Rumgudgeon, I called, this day year to bid you good-bye. And by the way, it does seem something like a coincidence, does it not-that our friend, Captain Smitherton, here, has been absent exactly a year also-a year to-day!"

SMITHERTON. "Yes! just one year to a fraction. You will remember, Mr. Rumgudgeon, that I called with Capt. Pratol on this very day, last year, to pay my parting respects."

UNCLE. "Yes, yes, yes-I remember it very well-very queer (muammalı) indeed! Both of you gone just one year. A very strange coincidence, indeed! Just what Doctor Dubble L. Dee would denominate an extraordinary concurrence of events. Doctor Dub-" KATE. [Interrupting.] "To be sure, papa, it is something strange; but then Captain Pratt and Captain Smitherton didn't go altogether the same route, and that makes a difference, you know."

UNCLE. "I don't know any such thing, you huzzy! How should I? I think it only makes the matter more remarkable, Doctor Dubble L. Dee-

KATE. Why, papa, Captain Pratt went round Cape Horn, and Captain Smitherton doubled the Cape of Good Hope."

UNCLE. "Precisely!-the one went east and the other went west, you jade, and they both have gone quite round the world. By the by, Doctor Dubble L. Dee-

MYSELF. [Hurriedly.] "Captain Pratt, you must come and spend the evening with us to-morrow-you and Smitherton-you can tell us all about your voyage, and well have a game of whist (card game) and-

PRATT. "Wist, my dear fellow-you forget (forget yourself). To-morrow will be Sunday. Some other evening-

KATE. "Oh, no. Fie (used to Express mild annoyance) !-Robert's not quite so bad as that. To-day's Sunday."

PRATT. "I beg both your pardons-but I can't be so much mistaken. I know to-morrow's Sunday, because-"

SMITHERTON. [Much surprised.] "What are you all thinking about? Wasn't yesterday, Sunday, I should like to know?" ALL. "Yesterday indeed! you are out!"

UNCLE. "To-days Sunday, I say-don't I know?"

PRATT. "Oh no!-to-morrow's Sunday."

SMITHERTON. "You are all mad-every one of you. I am as positive that yesterday was Sunday as I am that I sit upon this chair."

KATE. [jumping up eagerly.] "I see it-I see it all. Papa, this is a judgment upon you, about-about you know what. Let me alone, and I'll explain it all in a minute. It's a very simple thing, indeed. Captain Smitherton says that yesterday was Sunday: so it was; he is right. Cousin Bobby, and uncle and I say that to-day is Sunday: so it is; we are right. Captain Pratt maintains that to-morrow will be Sunday: so it will; he is right, too. The fact is, we are all right, and thus three Sundays have come together in a week. (three Sundays’ have come together) . "

SMITHERTON. [After a pause.] "By the by (by the way) , Pratt, Kate has us completely. What fools we two are! Mr. Rumgudgeon, the matter stands thus: the earth, you know, is twenty-four thousand miles in circumference. Now this globe of the earth turns upon its own axis- revolves-spins round-these twenty-four thousand miles of extent, going from west to east, in precisely twenty-four hours. Do you understand Mr. Rumgudgeon?-"

UNCLE. "To be sure-to be sure-Doctor Dub-"

SMITHERTON. [Drowning his voice.] "Well, sir; that is at the rate of one thousand miles per hour. Now, suppose that I sail from this position a thousand miles east. Of course I anticipate the rising of the sun here at London by just one hour. I see the sun rise one hour before you do. Proceeding, in the same direction, yet another thousand miles, I anticipate the rising by two hours-another thousand, and I anticipate it by three hours, and so on, until I go entirely round the globe, and back to this spot, when, having gone twenty-four thousand miles east, I anticipate the rising of the London sun by no less than twenty-four hours; that is to say, I am a day in advance of your time. Understand, eh?"

UNCLE. "But Double L. Dee-"

SMITHERTON. [Speaking very loud.] "Captain Pratt, on the contrary, when he had sailed a thousand miles west of this position, was an hour, and when he had sailed twenty-four thousand miles west, was twenty-four hours, or one day, behind the time at London. Thus, with me, yesterday was Sunday-thus, with you, to-day is Sunday-and thus, with Pratt, to-morrow will be Sunday. And what is more, Mr. Rumgudgeon, it is positively clear that we are all right; for there can be no philosophical reason assigned why the idea of one of us should have preference over that of the other."

UNCLE. "My eyes!-well, Kate-well, Bobby!-this is a judgment upon me, as you say. But I am a man of my word-mark that! you shall have her, boy, (plum (18yy ve 19yy başı argo – 100.000pounds) and all), when you please. Done up, by Jove! Three Sundays all in a row! I'll go, and take Duble (double) L. Dee's opinion upon that."

THE END

80 GÜNDE DEVRİ ALEM

Kısa Özet:

- Öykümüz İngiltere’de, Phileas Fogg adında hayatı çok düzenli ve titiz olan bir İngiliz beyefendisi ile başlar. Fogg her akşam düzenli olarak Reform Kulübe gider.

- O kadar titizdir ki uşağını kovma sebebi tıraş suyunu her zamanki ısısı olan 30 derece yerine 29 derece getirmesidir.

- Eski uşağı yerine Fransız Passepartout’u işe alır. Passepartout da düzenli bir hayat sürmek için Fogg’un yanına girmekten çok memnundur.

_ Akşam Reform Kulüp de arkadaşları ile kart oyunu oynarken gazetede yayınlanan Hindistan’da ki yeni tren yolunun açılması ile dünyanın çevresini 80 günde kat edilip edilemeyeceği yazı hakkında arkadaşları ile münakaşaya girer.

- Gazetedeki 80 günlük planlama:
1) Demiryolu & Buharlı Gemiyle Londra’dan - Süveyş’eı -7gün
2) Buharlı Gemiyle Süvey’den – Bombay’a --------------13gün
3) Demiryolu ile Bombay’dan – Kalküta’ya -------------3gün
4) Buharlı Gemiyle Kalküta’dan – Hong Kong’a ---------13gün
5) Buharlı Gemiyle Hong Kong’dan Yokohama’ya ---------6gün
6) Buharlı Gemiyle Yokohama’dan – San Francisco’ya ---22gün
7) Demiryolu ile San Francisco’dan – New York’a ------7gün
8) Buharlı Gemiyle New York’dan – Londra’ya ----------9gün
Toplam -----------------------------------------------80gün

- Bu planlama yolda gelebilecek problemleri hesaba katmaz ancak Fogg 80 günde diretir ve arkadaşları ile 20.000pound (bugünkü değeri 1.325.000pound) bahse girer.





- 2 Ekim 1872 Londra’dan 8:45pm de gidiş ve tam 80 gün sonra 21 Aralık 1872 saat 8:45pm de Reform Kulübe varış.

- Fogg ve uşağı Süveyş’e zamanında varır.

- Bu arada Londra’dan Mısıra gönderilen Scotland Yard Dedektifi Fix’de Londra’da bir bankayı soyan zanlının peşindedir. Dedektif Fix soyguncunun eşkalini Fogg’a benzetir ve hemen yakalama emri çıkartmaya çalışır.

- Ancak Dedektif Fix tutuklama emrini zamanında çıkartamaz ve Fogg’un bir sonraki durağı olan Bombay’a onlarla birlikte buharlı gemiye biner. Bu seyahat esnasında amacının ne olduğunu açıklamadan Passepartout ile tanışır.

- Bombay’dan Kalküta’ya kalkan trene zamanında yetişirler.

- Dedektif Fix’de onları takip eder.

- Trenden Kholby’de inmek zorunda kalırler çünkü demiryolu tamamlanmamıştır ve trenin tekrar kalktığı Allahabad’a 80 km mesafeyi farklı bir yoldan kat etmek zorunda kalırlar.

- İki istasyon arasını fil ile kat etmek zorunda kalırlar. Bu yolculuk esnasında yaşlı kocası öldüğünden Brahman rahipler tarafından kurban edilecek Persli Aouda’yı kurtarırlar. Aouda’yı yanlarına alır ve Hong Kong’da akrabasına teslim etmeyi planlarlar.

- Kalküta’ya gidecek olan trene yetişirler ve Kalküta’dan buharlı gemi ile Hong Kong’a yola çıkarlar.

- Bu arada gizlice Fogg ve Passepartout’u takip eden Dedektif Fix, Kalküta’da onları tutuklatır ancak bundan kurtulurlar ve Dedektif Fix’de onları Hong Kong’a takip etmek zorunda kalır.

- Bu seyahat esnasında Dedektif Fix kendini Passepartout’a gösterir.

- Ayrıca Hong Kong’da Aouda’nın akrabasının Hollanda’ya taşınmış olduğunu öğrenir ve onu da yanlarında Avrupa’ya götürmeye karar verirler.

- Dedektif Fix’in halen elinde tutuklama emri mevcut değildir ve Hong Kong’da Fogg’u tutuklaması için elindeki son şansıdır (Asya’daki son İngiliz toprağı).

- Dedektif Fix tutuklama emrinin zamanında Hong Kong’a ulaşıp ulaşamayacağından emin olmadığı için durumu Passepartout’a açar. Passepartout duyduklarına inanmaz ve efendisinin banka hırsızı olmadığını söyler.

- Hong Kong’a vardıklarında durumu Fogg’a açacağından şüphelenen Dedektif Fix, Passepartout’u sarhoş eder ve opium vererek bir afyon evinde bilinçsiz halde bırakır.

- Zar zor Yokohama buharlı gemisine yetişen Passepartout, efendisine geminin kalkış değişikliğini söylemeyi atlar.

- Değişikliği bilmeyen Fogg ve Aouda, bir sonraki gün buharlı gemiye binmek için gider ve gemiyi kaçırdıklarını öğrenirler. Bu arada da Passepartout’da ortalıkta yoktur.

- Fogg (Auoda ve Dedektif Fix beraberinde) onları Shanghai götürecek bir gemi bulur. Buradan başka bir buharlı gemi ile Yokohama’ya geçerler.

- Yokohama’da, Passepartout’u eve dönmek için para kazanmak için sirk de çalışırken bulurlar. - Birleşen gurup Yokohama’dan onları San Francisco götürecek buharlı gemiye binerler.

- Seyahat esnasında Dedektif Fix, artık Fogg’un seyahatine engel olmayacağını ve tam tersine Londra’ya gitmesi için yardımcı olacağını söyler (çünkü artık Amerikan topraklarında tutuklama gücü kalmamıştır).

- San Francisco’dan New York’a giden trene binerler. Ancak yolda trene kızılderililer saldırır ve Passepartout ile iki yolcuyu rehin alır.

- Fogg ve Amerikan ordusundan gönüllüler rehin alınanları kurtarmak için guruptan ayrılırlar. Başarıyla rehineler kurtarılır ancak bu Fogg’un zaman kaybetmesine sebep olur.

- Kaybedilen zaman bir kızak kiralayarak Omaha’dan Nebraska’ya ve oradan da trene binerek Chicago, İllinois ve New York’a varırlar.

- Ancak New York’a vardıklarında Liverpool gemisini çok kısa süre ile kaçırdıklarını öğrenirler.

- Fogg’un araştırmaları sonucu Bordeaux, Fransa’ya gidecek bir gemi bulur ancak kaptanı Liverpool’a gitmeyi ikna edemez ama yinede bu gemiye binerler. Seyahat esnasında mürettebata rüşvet vererek gemide isyan başlatır ve geminin yönünü Liverpool değiştirir.

- Buharlı gemi son hızla seyahat etmeye başlar ama birkaç gün sonra yakıtları biter. Fogg yollarına devam edebilmek için buharlı gemideki tüm ahşapların yakılmasını ister ve kaptana da zararından dolayı yüklü bir para öder.

- Queenstown, İrlanda’ya varırlar ve oradan Dublin ve Lilverpool ve zamanında Londra’ya varacakken, İngiliz topraklarında olduklarından dedektif Fix tutuklama emri çıkartır.

- Fogg tutuklanır ancak kısa bir süre sonra dedektif Fix asıl zanlının birkaç gün önce Liverpool’da yakalandığını öğrenir. Bunu öğrenen Fogg, dedektif Fogg’a yumruk atar çünkü Londra’ya gidecek olan treni kaçırmış ve sonuç olarak bahsi 5dakika süreyle kaybeder.

- Bir sonraki gün, tüm bu olaylardan dolayı Aouda’dan özür diler. Aouda’yı bu serüven boyunca sürüklemiş ve bahsi kaybettiğinden dolayı artık yoksul ve ona bakacak gücünü olmadığını söyler.

- Aouda birden Fogg’a aşk olduğunu itiraf eder ve onunla evlenmesini ister. Fogg memnuniyetle bu teklifi kabul eder.

- Fogg, hemen Passepartout’u rahibe haber vermesi için gönderir. Rahip ile konuşurken Passepartout bugünün Pazar değil Cumartesi olduğunu öğrenir.

- Çünkü hep doğuya doğru seyahat ettiklerinden ve Uluslararası Gün Çizgisini geçtiklerinden bir gün kazanmışlardır.

- Passapartout hızla günün Cumartesi olduğunu haber vermek için Fogg gider. Sonuç olarak Fogg, Reform Kulübe zamanında giderek bahsi kazanır ve böylelikle 80 dünya devri alem öykümüz bitmiş olur.


MAJOR TEMALAR:

1) 80 günde dünyanın etrafını dolanmak: Fogg tüm tersliklere rağmen dünyanın etrafını 80 günde kat edilebileceğini herkese kanıtlamış oldu.

2) Fogg’un banka soyguncusu olup olmadığı: Dedektif Fix kitabın beşinci bölümünde karşımıza çıkar ve romanın sonuna kadar devam eder.

3) Kitap boyunca Fogg’un karakterinin gelişimi: Fogg dakik, titiz, sakin, aklı başında, duygusuz ve soğuk gibi gözükür. Ama Aouda’yı kurtarmak için planlarını değiştirir. Kızılderililer tarafından kaçırılan Passepartout’u kurtarmak için hayatını tehlikeye atar, Dedektif Fix’e yumruk atar


MİNOR TEMALAR:

1) Passepartout’un karakteri: Kitap boyunca çılgın hareketleriyle ortamı yumuşatır veya heyecana vurur.

2) Fogg ile Aouda’nın aşkı: Aşkları major tema değildir ancak yinede seyahati ilginç kılar. Aouda’nın Persli bir Hint prensesi oluşu öyküye daha bir egzotik hava verir.

3) Fogg’un bahsi üzerine yapılan spekülasyonlar: Dünyayı 80 günde seyahati edip edemeyeceğine dair halk arasında bahisler oynanır ve bu İngiltere’nin gündeminde bomba etkisi yaratır ama sonra banka soyguncusu olma ihtimalinin ortaya çıkmasıyla bahis spekülasyonları azalır. Ne zamanki Dedektif Fix’in hata yaptığı öğrenilir spekülasyonlar tekrar alevlenir. Seyahat ettiği yerlerin tasviri: Her ne kadar bir yerde çok uzun süreli kalmasa da okuyucuya gittiği her yeri bir fotoğraf karesi gibi sunar.


ROMANIN TARZI:

Kitabın bize seyahatin ne kadar maceralı ve heyecanlı olduğunu hissettirir. Kitap çok hızlı ilerler ve karşılaşılan olaylar heyecan vericidir.

Kitap da esrarengizlikte vardır. Fogg’un banka hırsızı olma ihtimali kitap bitene kadar sürer ve okuyucuyu sürekli tereddüt içinde bırakır.

Olaylar karşındaki meydan okumalar ve mücadeleler


ANA KARAKTERLER:

PHİLEAS FOGG:

Jules Verne’in unutulmaz karakterlerinden biridir. İngiliz asıllı Fogg düzenli bir hayat yaşar, dakik ve görgü kurallarında mükemmeldir. İsteklerinde titizdir ve ödün vermez. Eğer kitabın adı 80 günde Devri Alem olmasa idi başında tanıtılan Fogg’un dünya seyahati için bahse gireceğini tahmin edemezdiniz. Aykırı bir karakteri vardır çünkü bahse para için girmemiştir. Karşısına çıkan hiçbir olay karşısında paniklemez ve serinkanlı hareket eder. Ayrıca karşısına çıkan tersliklere karşı pes etmez ve çözüm arar (Fil alması, kızakla Amerika’yı geçmesi gibi) Her ne kadar soğuk görünse de aslında kalbi çok büyüktür. Aouda’yı kurtarmak için gün kaybetmesi veya Passepartout için hayatını tehlikeye atması veya Dedektif Fix’e her ne kadar sinirlense de sonunda bağışlar ve hatta para vermeyi bile teklif eder. Her ne kadar romanın sonunda gururu için bahsi kazansa da aslında kalbi içinde bir aşk kazanır.

PASSEPARTOUT:

Fransız asıllı Passepartout Fogg’un tam tersidir. Maceralı ve heyecanlı bir hayatı olan Passepartout artık kendisi için düzenli bir hayat istemektedir. Daha sakin ve düzenli bir hayat için Fogg’un uşağı olmak ister. Passepartout her ne kadar Fogg’a sadık olsa da seyahatlerindeki aksamlara sebep olur. Saf bir yanı da vardır ve bu saflık Dedektif Fix’in onu sarhoş etmesine, bir afyon evinde kendinden geçmesine ve sonuç olarak Fogg’un Yokohoma’ya gidecek olan gemiyi kaçırmasına sebep olur. Kötü yanlarını efendisine olan bağlılığı ve cesaretiyle kapar. Ayrıca ilginçtir çünkü önceden sirkte çalışmıştır ve bu onun için Japonya’da çok işine yarar. Fogg’un tam tersidir ve çok iyi bir ikili olurlar. Passepartout davranışlarıyla okuyucuyu büyüler ve okudukça bu deli Fransız adamı sevmeye başlar.

DEDEKTİF FİX:

Romandaki muhalif karakterdir. Kitabın beşinci bölümünde tanırız ve sonuna kadar bizle birlikte olur. Fogg’u yakalamak için onu takip eder ve sonunda oda dünyanın etrafını Fogg ile birlikte kat eder. Fogg’un farkında olmadan önüne birçok engel çıkartır. Fix açıksözlü biri değildir. Banka soyguncusunun başına konan ödülü elde edebilmek için Passepartout’u sarhoş edip opium içirtecek kadar da hırslıdır. Fix’in utanma duygusu da yoktur çünkü bir şekilde Fogg’un seyahatinin bir parçası olur ve parasal olarak hiçbir katkıda bulunmaz. Romanda Fogg’a yardım ettiği tek bölüm Amerika ayağıdır ama oda çıkarı içindir çünkü Fix’in Amerika’da tutuklama yetkisi yoktur ve bir an önce İngiltere topraklarına gitmek istemektedir.

AOUDA:

Güzel ve egzotik Pers asıllı Hint prensesidir. Babası öldükten sonra yaşlı Rajah’lı bir adamla evlendirilir. Erkek ağırlıklı bir romana dişilik getirir. Fogg’un soğuk yapısına rağmen aslında onun iyi yürekli biri olduğunu düşünür ve ona aşık olur. Fogg gibi biri için Aouda mükemmel bir yol arkadaşıdır. Aouda iyi eğitim görmüş ve seyahat boyunca karşılarına çıkan tüm olaylar karşısında cesaretle durmuştur ( Kızılderililerin baskınında kendisini savunması gibi).


**** Tabi bundan sonra ödev vermeden olmaz!!!!!! Buluşma öncesi herekse mail attım ve ana karakterlerden 4 Yerli ve 4 Yabancı ünlü seçmelerini istedim.

SONUÇLAR AŞAĞIDAKİ GİBİDİR:

PHİLEAS FOGG:





PASSEPARTOUT:





DEDEKTİF FİX:





AOUDA:








İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails