Rufus Wainwright etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rufus Wainwright etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2010 Çarşamba

MARTHA PIAF SÖYLÜYOR

MARTHA WAINWRIGHT SINGS PIAF




17. Uluslararası Caz Festivali’nde heyecanla beklediğim isimlerden bir tanesi şüphesiz Martha Wainwright idi. Konserin hem 22:00 de hem de Sepetçiler Kasrı’nda olmasına itiraz etsem bile gitmekten vazgeçmeyi bir an bile düşünmedim. Zaten Rufus Wainwright’ın 8 Temmuz 2008 tarihindeki Aya İrini konserine gayet akla ziyan bir sebeple gidememiştim. Konsere gidenlerden, bilhassa biletimi verdiğim arkadaşımdan dinlediklerimle, Rufus’un diğer konser performanslarını internetten izledikçe sürekli “Rufus gelsin Rufus gelsin” diye mırıldanırken ailenin başka yetenekli bir üyesini daha kaçıramazdım.



İşte bu hevesle Ayşe ile beraber düştük yollara. Ben de geçmiş yılların Sepetçiler Kasrı konser/davet tecrübelerimle kılavuzluk (!) yaptım Ayşe’ye. Önce ısrarla vale hizmeti var diye tutturdum, Ayşe bana Sepetçiler Kasrı konseri öncesi son otopark yazısını gösterdiğinde bile ısrarla devam etmesini söyledim. Sepetçiler Kasrı’na geldiğimizde ise vale hizmetinin olmadığını öğrendik. –Keşke İKSV’nin yolladığı mailleri daha dikkatli okusaymışım.- Dolayısı ile Karaköy’e kadar tekrar gidip geri dönebildik. Biletler bende olduğu için kapıda Peyman’ı epey beklettik. Güç bela Sepetçiler Kasrı’na konsere beş dakika kala ulaşmayı başarıp tuvalet sırasında beklerken Martha Wainwright’ ın çok güzel sırt dekolteli bir kıyafetle önümüzden geçerek sahneye tırmandığını gördük…



Benim Martha Wainwright ve asıl tutkulu bir Rufus Wainwright hayranlığım Leonard Cohen: I’m Your Man belgeselini –defalarca- izlememle başladı. Bilhassa Rufus’u saatlerce dinlemeye bayılıyorum. Ailenin tüm üyeleri sanatçı, her biri birbirinden yetenekli. Rufus ve Marta’nın babası Loudon Snowden Wainwright III ve annesi Kate McGarrigle en önemli folk şarkıcıları ve söz yazarları arasında gösteriliyor. Loudon Snowden Wainwright III The Charlie Poole Project ile bu yıl bir Grammy’ de aldı. Oyuncu olduğunu söylemiş miydim? Bu da Rufus’un sahne performanslarında yer alan taklit yeteneğinin nereden geldiğini gösterir nitelikte.




Örnek mi? Benim bayıldığım performansı ile Rufus; Judy Olduğunda:



Rufus Wainwright’ın web sitesinden de takip edilebileceği üzere konser programı çok yoğun. Benim kadar yanlı bakan bir iseniz “İstanbul hariç her yerde bu sene konser veriyor” diyebilirsiniz. Bir kısmında Martha kendisine eşlik ediyor. Aile beraber performans sergilemeye bayılıyor. Loudon Snowden Wainwright III nam-ı diğer “quirky” nin kızkardeşi Sloan Wainwright’da bir şarkıcısı, sözyazarı ve abi kardeş beraber bir sürü şarkıyı seslendirmekteler. Hatta Rufus, Martha ve Sloan beraber de proje geliştiriyorlar.




Rufus ve Martha’nın annesi Kate McGarrigle’in kızkardeşi Anna McGarrigle’de kendisi gibi şarkıcı ve besteci. Kate ve Anna Kanada’da doğmuşlar. Bu yıla yani, Kate’in ölümüne dek –Martha konserde söylediğinde haberim oldu - birlikte çalışmışlar.



Kate ve Anna’nın muhteşem uyumunu Marianne Faithfull’un Easy Come, Easy Go albümde bulunan “The Phoenix"adlı şarkıda dinlemiş ve çok beğenmiştim.



Aile bu kadar mı sandınız? Mesela Suzie Roche var. Suzie Roche kardeşleri Maggie, Terry ile The Rohche adlı müzik grubunu kurmuş, oldukça popüler olmuşlar. Hâlâ beraber albüm yapıyorlar. Maggie, Loudon Wainwright III ile evlenmiş ve 1981 yılında Lucy Wainwright Roche’u dünyaya getirmiş. Tahmin edelim Lucy ne iş yapıyor? Şarkıcı ve söz yazarı. Zaman zaman Rufus Lucy birlikte de şarkı söylüyor…
Martha Wainwright Lucy doğduğunda 18 yaşında imiş. Çok sorunlu bir dönemden geçiyormuş. Âşıkmış, kürtaj olmuş, babasının başka bir çocuğu olması onu yaralamış ve kendisini en iyi ifade edebileceği şeye sarılmış. Müzikten uzak durmak istese bile, şarkılar yazmış, söylemiş ve kariyerini inşa etmiş.



Aileye geri dönecek olursak; Hala Sloan Wainwright’ın oğlu Sam Mctavey’de yine şarkıcı ve söz yazarı imiş. Kendilerini dinleme fırsatı elde edemediğim için konu hakkında daha fazla yorum yapmayı bırakıp, bu aile ilişkilerini burada noktalıyorum.



Biz Sepetçiler Kasrı’nda idik değil mi?

Sepetçiler Kasrı’nda tüm yiyecek içecek stantlarda içki satılıyor şeklinde yine ısrar ediyorum. Oturmalı biletlerimiz olmasına rağmen çimlere yayılıp şarap/bira içerek Martha dinleyeceğiz. Stantlarda içki yok! Geçtiğimiz yıllarda buralardan içki almıştım. “Vale yok, içki yok, tuvaletlerin durumu ise içler acısı.” Hüsrana uğrayıp kahve ile yetinmeye karar veriyoruz. Ama ama bazı izleyicinin elinde içki kadehleri var? Kadehlerin kaynağının ileride oturmalı başka bir bölüm olduğunu fark ediyoruz. İçki servisi ise bir saat önce bitmiş. Seneye bunu da ararız artık.

Bize şarap kadehini kaldıran Martha’yı kahve bardaklarımız ile selamlıyoruz. Çimlere yayılıp domates, peynir ve meyve ile Piaf inleyerek piknik yapıyoruz.



Martha her şarkı sonrası bize şarkının neye dair olduğunu açıklıyor. Piaf’ın hayatının büyük bir kısmını şarkılar eşliğinde anlatıyor. Çok bilindik Piaf şarkılarına da, köşede kalmış ama insanı tedirgin eden şarkılara da yer veriyor. Martha’nın şaşırtıcı bir sesi var.

Köprüyü iki kere geçip konsere ulaşırken twitter’a gelen resmi görünce bir kere daha şaşırdım. Çocuğu da varmış, çok güzelmiş.



Ben Matha’yı Cohen şarkıları ile tanıdım. Sesine, gücüne ve gücünden yayılan kırılganlığa hayran kalıp Bloody Motherfucking Asshole ve 2008de çıkan I Know You’re Married But I’ve Got albümündeki şarkıları dinleyerek onu bambaşka bir yere koydum. Konser takvimi açıklandığında Martha’nın Piaf söyleyeceğini öğrenir öğrenmez Martha Wainwright, Martha Wainwright's Piaf Record albümünü hoparlörü bozuk bilgisayarımda dinlemeye çalıştım ama bir türlü yakınlık kuramadım.

Martha defalarca şarkıları Edith Piaf gibi yorumlamayacağını onu taklit etmeyeceğini röportajlarında söyledi. Ve yeniden yarattığı müziğin bambaşka bir şekilde Piaf’ın ruhunu barındırdığını ancak konserde hissedebildim. Janis Joplin şarkılarından oluşan biralbüm hazırlığı içinde imiş. Kesinlikle ona yakışacaktır. Martha; Piaf, Janis Joplin Marianne Faithfull’un ruhunun 21. yüzyıl hali gibi. Çok güçlü ve kırılgan, sesi çok pürüzlü bir o kadar da huzurlu. Aynı anda bir sürü duyguyu dinleyene aktaracak cinsten.

Başından beri söylediğim gibi Sepetçiler Kasrı Martha için uygun bir mekân değildi. Martha’nın sesi ve tavrı kapalı belki de karanlık yerlere daha uygun. Mesela aynı konser Nardis Jazz Club’da çok daha keyifli geçerdi. Her şarkıyı hissedebilirdik. Belki, Martha şarabını yudumlarken, arkasına bas çalan, yapımcı ve Martha’nın da eşi olan Brad Albetta bir sigara istediğinde verdiği cevabı, yaratmaya çalıştıkları ortamı daha yakından anlayabilirdik.



Söylediği tüm Edith Piaf şarkılar bir yana, annesi Kate McGarrigle’e ait Tell My Sister’ ı, onu anarak söylerken ben de onu neden bu kadar sevdiğimi hatırladım.
Kalbinde annesi, kuliste bebeği ile İstanbul’dan Martha Wainwright geçti. Eve dönüp “Bloody Motherfucking Asshole” albümünü tekrar dinledim.



KONSERDEN KARELER:






link

Gülda

MARTHA WAINWRIGHT SINGS PIAF

Sepetçiler Kasrı
6.7.2010, 22.00
Oturmalı 50 TL / Ayakta 40 TL / Öğrenci (Ayakta) 30 TL
Martha Wainwright vokal
Brad Albetta bas
Thomas Bartlett piyano
Doug Wiesselman gitar
Dünya çapında büyük övgü toplayan harika bir bileşim: Kanada'nın folk müzik alanındaki ünlü isimlerinden Martha Wainwright, efsanevi Fransız şarkıcı Edith Piaf'ın "La Foule", "L'Accordéoniste" ve "Le Chant D'Amour" gibi unutulmaz şarkılarının tutkulu ve romantik yorumlarıyla festivale konuk oluyor.

Folk müzisyenleri Loudon Wainwright III ve Kate MacGarrigle'ın kızı olan Martha Wainwright, ünlü ozan-şarkıcı Rufus Wainwright'ın da kız kardeşi. Sıklıkla aile üyelerinin albümlerinde yer alan Martha Wainwright, 2005 yılında, kendi adını verdiği ilk stüdyo albümünü çıkardı ve Kanada ve Avrupa'da büyük beğeni topladı. Montreal'de doğup büyüyen ve Fransızcayı okulda öğrenen Wainwright, sekiz yaşından beri Piaf'ın şarkılarını dinlediğini, Piaf'ın duygu ve acı dolu şarkı söyleme stilinden her zaman çok etkilendiğini ve kendini Piaf'a bu yönden çok yakın hissettiğini söylüyor.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

AYŞE İÇİN MAYIS SONESİ

Hepimiz için The Darling Buds of May





En sevilen, filmlere/müziklere en fazla konu olmuş sone ile Mayıs’ı yitirmemeniz dileği ile…


18. Sone (XVIII)

Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir



Shall I compare thee to a summer's day?
Thou art more lovely and more temperate:
Rough winds do shake the darling buds of may,
And summer's lease hath all too short a date:
Sometime too hot the eye of heaven shines,
And often is his gold complexion dimmed;
And every fair from fair sometime declines,
By chance or nature's changing course untrimmed;
But thy eternal summer shall not fade
Nor lose possession of that fair thou ow’st;
Nor shall death brag thou wander'st in his shade,
When in eternal lines to time thou grow’st:
So long as men can breathe or eyes can see,
So long lives this and this gives life to thee

Yine pek olmadı ama konuya ait Haiku denemem:

Mayıs umuttur
dertler güneşe döner
Aşksa direnir…


Notlar:

* Haiku yazmak ne zor. Hem 5-7-5’i tuttur, hem ne demek istiyorsan kısaca anlat, ilk dize mevsimsel bir tanım içersin, ayrıca ilk dize ile son dize arasında bir ses uyumu olsun. Ayrıca yazdığın şey “sepet sepet yumurta” kıvamında olmasın.

* Soneler ile ilgili gerçekten çok güzel bir site var. İlginizi çekiyorsa; bakmanızı tavsiye ederim. http://www.shakespeares-sonnets.com/xviiicomm.htm

* Talat Sait Halman “Rough winds do shake the darling buds of may” dizesini; “Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler” diye çevirmiş, çok güzel de olmuş ama kayıtlara geçsin o tomurcuklar, Mayıs goncaları…

* Google sağolsun. David Gilmour’un sesi ile 18. sone ne güzel...



* Ayrıca The Darling Buds of May’de Catherine Zeta-Jones çok güzelmiş, tekrar hatırladım.


NarTube - Watch Video

* Soneler diyince aklıma yine Rufus Wainwright geldi. Hâlâ programında İstanbul yok… Hâlbuki 20 Temmuz’da Brooklyn’de Judy Garland şovunu yapacakmış, derin bir nefes aldım, bekliyorum…

Gülda

2 Mart 2010 Salı

MY FUNNY VALENTINE

Geçenlerde gittiğimiz Tiger Lillies Konser’inde ve Sevgililer Günü’nden bir gece önce çok güzel bir yorumla söyledi Martyn Jacques My Funny Valentine’ı… “Yazmalıyım hemen” dedim kendi kendime. Eh dediğimle de kaldım öyle. Dün akşam Gülda ile otururken caz şarkıları listemiz gündeme geldi ve Gülda bir arkadaşımızın “E…? Başladınız… Bu kadar mı?” diye sorduğunu bana anlatınca ben de tembelliğimi kırmaya karar verdim.



Listemi oluştururken My Funny Valentine’ı listemin birinci sırasına yazmıştım. Daha önce de belirttim, bu listede bazı şarkıların anısı var, bazılarının hatırlattıkları var bazılarının ise hiçbir özelliği yok hayatımda; sadece seviyorum ve her dinlediğimde ilk defa dinlemişim gibi heyecanlanıyorum listemdeki sizlerle paylaşacağım bu şarkıları.

My Funny Valentine’ı caz müziğini öğreneceğim diye hırsla ne var ne yok bulup, alıp dinlemeye başladığım ve orkestralarla ilgilenirken keşfettiğimi hatırlıyorum. Ben My Funny Valentine’ı ilk defa Duke Ellington Orkestrası’ndan dinledim. Sözlerinden daha çok müziği beni etkilemişti.


Ellington 1959 - My Funny Valentine
Yükleyen boberwig. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

1936 yılında Richard Rodgers tarafından bestelenen ve sözleri Lorenz Hart’a ait bu nefis parça ilk defa bir Broadway Müzikali olan Babes in Arms’da seslendirildi Mitzi Green tarafından.



Şu ana kadar 1300 albümde yer alan ve 600 sanatçı tarafından seslendirilmiş olan bu şarkının bu kadar meşhur olmasını sağlayanlardan birisi de Chet Baker ki pek çok kişi onun yorumuna bayılıyor. 1937’de filme çekilen Babes in Arms’ı bu sefer de Judy Garland seslendiriyor.

Link: Chet Baker in Tokyo ' 87 - My Funny Valentine



Şarkının güftesinin tamamı aslında söylenmiyor hiçbir yorumcu tarafından zira bunun en önemli nedeninin ise ilk bölüm sözlerinin bir kadının bir erkeğe hitaben söylediği sözler olmasından ve sanırım biraz eski olmasından kaynaklandığı ifade ediliyor. Çünkü bu şarkı yukarıda da ifade ettiğim gibi Mitzi Green tarafından müzikalde Susie Ward karakterinin sevgilisi Val’e söylediği bir şarkı. İlk bölümün sözleri resitatif nitelikte;

Behold the way our fine feathered friend
His virtue doth parade
Thou knowest, my dim-witted friend
The Picture thou hast made
Thy vacant brow, and thy tousled hair
Conceal thy good intent
Thou noble upright truthful sincere
And slightly dopey gent
.


Bu hali ile öğrendiğim kadarı ile Gülda’nın son aşkı Rufus Wainwright yorumlamış.

Şarkının ikinci bölüm sözlerine baktığınız zaman aslında biraz komik olduğunun farkına varıyorsunuz ancak “aşkın gözü kördür” deyiminin de belki doğru olduğunu:

My funny Valentine
Sweet comic Valentine
You make me smile with my heart
Your looks are laughable
Unphotographable
Yet you're my favourite work of art
Is your figure less than Greek
Is your mouth a little weak
When you open it to speak
Are you smart?
But don't change a hair for me
Not if you care for me
Stay little Valentine stay
Each day is Valentine's day
Is your figure less than Greek
Is your mouth a little weak
When you open it to speak
Are you smart?
But don't you change one hair for me
Not if you care for me
Stay little Valentine stay
Each day is Valentine's day


Jay Clayton örneğin sözlerinin aptalca olduğunu ancak Miles Davis’in yorumu sayesinde bu aptalca sözlerin üstesinden geldiğini ifade etmiş. Basçı David Friesen ise şarkının yorumcuya ilham vermesi ve çok çeşit göstererek değişikliğe uğratılabilmesinden ötürü çok güzel bir şarkı olduğunu belirtmiş.

My Funny Valentine pek çok filmde de kullanılmış Gentlemen Marry Brunettes (1955, Jeanne Crain, dubbed by Anita Ellis) , Pal Joey (1956, Kim Novak) , Waiting to Exhale (1995, Chaka Khan) The Company (2003, 4 kez: Elvis Costello, Chet Baker, Kronos Quartet, Marvin Laird ve Clay Ruede’nin piyano ve çello düeti) , The Fabulous Baker Boys (Michelle Pfeifer) gibi.

Ama belki de bunlardan en akıllarda kalanı veya daha çabuk hatırlanacak olanı The Talended Mr Ripley’de (1999) Matt Damon’un Jude Law’a söylediği andır ki hepimiz kendimizi Matt Damon yerine koyarak dinlemişizdir.



Her yorumunu dinlediğimi söyleyemeyeceğim ama Chet Baker yorumunun iyi olduğuna ben de katılıyorum.

Ama ilk defa dinleyip hayran kaldığım Duke Ellington Orkestrasının yorumunu atlamak mümkün değil.

Eh bir de Frank Sinatra'dan dinleyelim.


My Funny Valentine
Yükleyen artanis2. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

My Funny Valentine her dinlediğimde beni romantikleştirir,hüzünlendirir, düşündürür, endişelendirir ve sonunda güvende hissettirir.

İşte ben de Ender için My Freaky/Funny Valentine olmalıyım herhalde bu kadar garip duygulanımlara sahip olduğum/olabildiğim için.

Sevgiler
Billur

Sevdiğimiz caz şarkıları ile ilgili diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.

8 Kasım 2009 Pazar

BARCELONA'YA VEDA

Bugün sabahtan kalkıp Museu d’Art Contemporani'yi ziyaret etmek ve bahçesi var ise buradaki kafede kahvaltı etmek istiyoruz. Ancak vardığımızda Amerikan mimar Richard Meier tarafından tasarlanmış bu beyaz camla kaplı bu binanın henüz açılmadığını görünce biraz da yorgunluk ve açlıktan La Rambla’yı dikine kesen sokaklardan birinde bulunan kafelerden birine dalıp ne var ise silip süpürüyoruz.




Sonra bugünkü istikametimiz olan Park Güell’e doğru yola çıkmak için otobüs bulmaya çalışıyoruz ve bunun da biraz koştuktan ve biraz da oraya buraya savrulduktan sonra otobüse binmeyi başarıyoruz. Ender yolda bir çift ile karşılaşıyor ve çiftlerden erkek olanı bu otobüsün doğru olduğunu zira bir “turist gezdiricisi”nden bu bilgiyi aldıklarını söylüyor. Turist Gezdiricisi ifadesi çok hoşumuza gittiğinden o dakikadan itibaren Gülda’ya bu şekilde hitap ediyoruz.

PARK GÜELL

Bu park da Antoni Gaudi’nin eserlerinden biri. Park Kont Eusebi Güell tarafından bir bahçe kent kurma görevinin verilmesi ile Gaudi tarafından tasarlanması sonucu ortaya çıkmış bir eser. Ancak bu eserin de ne yazık ki tamamı hayata geçirilememiş. Parkta Yüz Sütun Salonu diye adlandırılan cam ve seramik ve mozaiklerle kaplı sütunların yer aldığı bölüm çok güzeldi. Bu bölümün yanından yukarıya doğru dünyanın en uzun bankı olduğu ifade edilen, mozaiklerle kaplı ve insan etinden başka bir yer görünmeyen ve üst üste resim çektirilen kıvrımlı balkon (Gran Plaça Circular) da çok hoştu.



Ayrıca parkın içinde şimdi müze olan Gaudi’nin yaşadığı ev de bulunuyor. Ancak biz gezmedik evin içini ki zaten açık da değildi. Bir ara soluklanmak için bir kafede oturmak istedik ama şansımıza yer bulduk çünkü epey kalabalıktı.



Parkın girişinde mozaiklerle bezeli iki pavyonu görünce kendimi bir an için Hans ve Gretel masalındaki cadının evine rastlamışım gibi hissediyorum parkta…. Sanırım herkes de aynı şeyi hissediyordur.VEE ünlü kertenkele….Sonunda yanındayım.



Uykudan Önce…



Parktaki gezinin ardından eve gidiyoruz… Hem biraz dinlenmeli hem bavul toplamalı hem de Ender’in çalışması gerekli. Eve vardıktan sonra ben uykuya çekiliyorum. Ender ile Gülda plan yapıyorlar ben uykunun karanlık kolları tarafından sarmalanırken… Ama ne plan!

Uykudan Sonra…

Kalkıyorum... Gülda yok. Ender dalgın dalgın çalışıyor. Sonra çıkıyoruz..Biraz yağmur atıştırıyor… İstikametimizin Montjuic olduğunu , orada Miro Müzesine gideceğimizi ve teleferiğin orada Gülda ile buluşacağımızı ve sahile yemek yemeye gideceğimizi öğreniyorum. Taksi bulamıyor ve otobüse biniyoruz ancak sandığımızdan daha fazla vakit aldığından Miro Müzesine yetişemiyoruz. Ancak akşam vakti çok Placa d’Espanya'nın ne kadar güzel göründüğüne ve buranın ortasında bulunan havuz ve ışık oyunlarının çok hoş olduğuna şahit oluyoruz. Montjuic şehre hâkim olan bir tepe ve burada eğlence ve ticaret merkezleri, galeriler bulunuyor çoğunlukla.






Sonra Ender ile metro çıkışını buluyoruz tepenin en tepe noktasında zira otobüs de en son burada duruyor ve Gülda ile buluşuyoruz. Teleferik kapalı. Böylece binemiyor ve aşağıya gidemiyoruz. Hedef bir barmış orada ama…. Sonra otobüs bekliyoruz, gelmiyor, taksi bulamıyoruz… Birden de hava serinliyor ve karanlık çöküyor. O an etrafta pek kimseler de yok. Aklıma Silent Hill ve The Hill Have Eyes adlı korku filmlerinden sahneler geliyor…. Neyse sakinleşiyorum ve yemek için rezervasyon yaptırdığımız Bestial adlı lokantaya gidiyoruz. Yediğimiz yemekler ve ortam çok hoş. Ama ben de aşırı bir yorgunluk var ama yine de sahilde yürüyoruz ve Ender ve Gülda’nın ısrarı ile CDLC adlı bara gidiyoruz. Yarım saat kadar durup havayı kokluyor, kızlara bakınıyor ve çıkıyoruz.





Gülda’nın ısrarı ile “bir şuralara kadar geldiniz de La Sagrada Familia’yı gece ışıklandırılmış görmediniz” diye söylenmesine son vermek amacı ile taksi ile La Sagrada Familia’ya gidiyoruz.
“AAAAA! O da ne?! Karanlıklar içinde La Sagrada Familia” Krizin burayı da vurduğuna kanaat getirip gülerek eve dönüyoruz.
Evet, Yarın Madrid’e doğru yola çıkacağız.

Sevgiler

Billur

Sevgili Günlük,



Bu gün Barselona’da bulunan son günümüz ama artık üzülmüyorum. Çünkü kuru havlu kalmadığı için çarşaflara kurulanmam gerekiyor. Ayrıca hâlâ Madrid treni bileti almayı başaramadım. Ne biçim bir internet sitesi var bu demiryollarının? (Geri dönünce araştırılacak: TCDD’nın internet sitesinden bilet alınabiliyor mu?)



Bu gün MACBA’ya gideceğiz, çok heyecanlıyım, çünkü daha önce gitmemiştim. MACBA koleksiyonu yanı sıra, bir de “Modernologies”, “Çağdaş Sanatçılar Modernite ve Modernizm’i araştırıyor” başlıklı sergiyi görebileceğiz ve değişik işler/yorumlar ile fikir edineceğiz.



Çıkınca ise Park Güell’e gideceğiz. Sanırım Jamais vu yaşıyorum. Daha önce de gitmiştim. Ama nasıl gittim, ne kadar kaldım, ne yaptım hiçbir fikrim yok. İyi ki fotoğraf çekmişim, ama fotoğraflarda ben yokum. Yoksa gitmedim mi? Hatırlamıyorum.

Modernite’ye uygun bir devamsızlık sergiledik ve MACBA’yı gezemedik. O kadar açtık ki bekleyecek ya da sabah vakti sanata yoğunlaşabilecek halde değildik. Park Güell’i de yine es geçiyorum. Çünkü nerede ise tamamında telefon ile konuşup, not almak zorunda kaldım. Ama bu sefer içinde benim olduğum resimler de var.



Çıkışta Fast Good’a gitmek istedim. Ender biraz sıkılsa da bize eşlik edeceğini söyledi ve Fast Good kapalı idi. O sırada Ender’in yüzündeki mutluluğu anlatamam. Ender’i eve yollayıp biz de biraz daha gezindikten sonra eve vardık. Billur dinlenmeye karar verdi ve ben oldukça mantıklı bir program yaptım.



Ben Sants İstasyonuna gidip Madrid tren biletlerini alacaktım, onlarsa benden sonra hemen çıkıp Montjuic bölgesinde dolaşacaklardı (Miro Müzesi, Pablo Espanyol, Palau Nacional’den biri ya da bir kaçı) ve sonuçta ben metro ile Park Montjuic’a geldiğimde arayacak, teleferik çalışıyorsa yukarı çıkacak ya da bir taksi ile Mirablau adlı bara gidecektik. Bu barı hem Barselona tavsiyeleri bölümünde okumuştum hem de Ender’in “Gaudi sevmez, manzara sever” Katalan arkadaşının tavsiyesi ile yapılacaklar listemize almıştık. Her neyse ne onlar Montjuic bölgesini dolaşabildi ne de sonrasında bara gidebildik. Turist Gezdiricisi olarak daha otoriter bir tavrım olmalı idi sanırım.

Barselona’da akşam vakti metronun bazı hatları çok ürkütücü oluyor. Tek başınıza binmemenizi tavsiye ederim. Hem çok az insan oluyor, hem de binen kişiler tedirgin edici olabiliyor. Beni bilhassa finiküler ile Parc de Montjuic’e çıkma bölümü oldukça rahatsız etti.

Bestial, Port Olympic'de idi. Bölgeyi gece gezmek çok keyifli olacaktı. Hem yemekleri ve hem de şehrin turistlerindense sakinleri tarafından tercih edilen restoranlardan biri olması sebebi ile tercih sebebimizdi. Frank Gehry'nin bronz balık heykeli de gece görüp, iyice acıktık.



Bestial’de yediğimiz yemekler ve arkasından sahilde yürümek oldukça keyifli idi. Buenos Aires’de gece 3’e kadar Cocoliche’e gitmek için bekleyebilen Billur’u bu sefer daha gece yarısını bile geçmemişken CDLC’ye götürmek konusunda zorlandım, yeteneklerimi kaybediyorum sanırım.

Direncini kırıp içeri girdiğimizde ise bir kenarda yataklar vardı ve yatağa uzanmış müşterilere masaj yapan görevliler. Bir diğer bölümde ise sigara içilebiliyordu ve oldukça güzel müzik çalıyordu. Yemek yiyenleri ve lise veda gecesi kıvamındaki diğer grup müşterilerini görmezden gelirsek; CDLC (Carpe Diem Lounge Club ) “Chic, Delightful, Luxurious, Captivating” özellikleri ile kesinlikle baştan çıkarıcı idi. Ancak eve dönme kararı verilmişti.



Günün anlam ve önemine uygun olarak La Sagrada Familia’da kapkaranlıktı. Sanırım çevreci kimlik ve enerji tasarrufu sebebi ile ışıklandırma yoktu. Bu şekilde daha da ürkütücü göründüğünü söylemeliyim.

Eve dönünce ben içki almak (içki içmek değil) için evin köşesindeki bara gittim, Billur daha on dakika geçmemişti beni aradı, hemen eve dön kıvamında bir monolog yarattı, ben de uslu uslu ev döndüm. Bunun üzerinden çok zaman geçmişti, sanki yine on yedimde idim. Birazdan da “senin yüzünden tansiyon, şeker, kalp hastası oldum” diyecek sandım ama blogumuza bakıyordu ve blog ile ilgili yeni ve ilginç fikirler sunmayı tercih etti, ben de köşeye sinip biramı içtim.


İlerisi için Barselona Notlarım:

* Bir sonraki sefer mutlaka plajlardan birine gidip denize girilecek.
* MACBA’ya öğle saati gidilip, kapanana kadar kalınacak.
* CDLC’da dans edilecek.
* Torre Agbar’da ve Woody Allen’ın da en sevdiği Bar Mut’ta yemek yenecek.
* Teleferiğe binilecek, hatta bir balon turu alınacak.



Gerçekten çok neşeli bir veda için; Rufus Wainwright Get Happy (Live Barcelona) diyor:




Barselona’nın diğer yüzüne/hüznüne yaraşır bir kapanış için ise yine Rufus Wainwright eşlik ediyor:



Barcelona

The summer sun sets a vicious circus when shadows held the world in place
But today I felt a chill in my apartment's coolest place
"Fuggi Regal Fantasima"
The village larks cannot be heard 'cause all the crows got panderers
I can't escape these velvet drapes, don't want my rings to fall off my
fingers
"Fuggi Regal Fantasima"
The mirror I find hard to face
'Cause I fear it's a long way down
Got to get away from here, I think I know which hemisphere
Crazy me don't think there's pain in Barcelona
They dance you 'round a waltz confound
But I fear it's a long way down
Even if that straw I pull and I got to fight that bull
Nothing really compares to Barcelona
Besides in Spain Don Juan's to blame
But I fear it's a long way down
And I fear I won't be around
Make sure I have all my papers laying out my summer clothes
Search for traps in vain like scratching so my suitcase I can close
"Fuggi Regal Fantasima


Gülda

9 Eylül 2009 Çarşamba

Easy Come, Easy Go - Marianne Faithfull

04.03.2008 tarihinde Babylon’da Yonca ile biraz da saatlerdir ayakta konser izlemenin verdiği yorulmuşlukla birbirimize dayanmışken, Marianne Faithfull’un “Benim yaşımda bir kadının bu saatte artık evinde dinleniyor olması gerekiyor” diyerek bizi bıraktığı zamandan beri sıklıkla yinelediğimiz bir cümle olarak tekrar ne zaman gelir diye merak ediyoruz. Ya, 13 Kasım tarihinde Belçika’ya gitmeliyiz ya da heyecan içinde 2010 tur programında İstanbul’a da yer vermesini ümit etmeliyiz. Şu an için ümit etmek seçeneğini işaretliyorum. Bir daha da bavulu kaybolmasın ve Açıkhava’da izlediğimizde olduğu gibi sıcağın ortasında takım elbisesi ile pişmesin istiyorum.



Biz hala, “Onu izlemek çok güzeldi ama o kadar saat ayakta durmak çok zordu” diye birbirimizi onaylarken, 65 yaşına basan Marianne Faithfull’da geçen sene tam bu zamanlar yaşını, kanserini, onca uyuşturucu ve hayal kırıklıklarını, uğradığı ihanetleri, galonlarca alkolü aldırmaksızın ve hatta hepsini geride bırakarak belki de birçoklarımız için son zamanlarda dinlediği en iyi albümü yaratmış “Easy Come, Easy Go” ile.

Küllerinden tekrar ve tekrar doğan bir Phoenix (albümde bulunan The Phoenix’de çok güzel bir şarkı) olarak hem de daha genç, daha da büyüleyici bir sesle. Albümü dinlerken bir yandan bir hüzünle boğuşurken, diğer yandan da onu örnek alıyorum. Bilhassa, dibe vurmaya yaklaştığım zamanlarda, çok yorulduğumda, kafam çok karıştığında…

Sizce kim albüm yapmak için kolları sıvadığında ekip üyeleri olarak; Rufus Wainwright, Nick Cave, Antony Hegarty (Antony And The Johnsons’ın Antony’si), Keith Richards, Kate ve Anna McGarrigle (Rufus’un anne ve teyzesi), Hal Willner ve diğerlerini bir parmak şıklatması ile yanında bulabilir? Hem de 8 günde 18 iyi şarkının kaydı sırasında.



Tabiî ki Rolling Stones, Tom Waits, Leonard Cohen, David Bowie, Bob Dylan, P.J. Harvey, Mick Jagger gibi bir sürüsünü de büyüleyen Marianne Faithfull.

Albümde en sevdiğim şarkı, tıpkı albümü bana hediye eden arkadaşım gibi ("Ona telefon açtım ve sen yeni ne önerirsen itirazsız onu dinleyeceğim söz" dedim) “Children of Stone”. Rufus, Marianne Faithfull’la da yine kendini aşmış.



Bu arada Rufus Wainwright, Zaragoza’da 10.10.2009 tarihinde konser verecek, tam da biz o sıralar o bölgede olacakken. Billur çok ilgilenmiyor, nasılsa onu gelecek senelerde burada izleriz diye. Bense kararsızım, zaten buraya geldiğinde de gidememiştim. Bir yandan gitmek istiyorum ama ısrar edemiyorum, belki de sadece Flâmenko’nun izinden gitmeliyiz diye düşünerek.

Muhteşem bir diskografi ile Easy Come, Easy Go


Disc 1:

"Down from Dover", (originally by Dolly Parton)
"Hold On, Hold On", with Cat Power (originally by Neko Case)
"Solitude" (originally by Duke Ellington & Eddie DeLange)
"The Crane Wife 3", with Nick Cave (originally by The Decemberists)
"Easy Come, Easy Go" (originally by Bessie Smith)
"Children of Stone", with Rufus Wainwright (originally by Espers)
"How Many Worlds", with Teddy Thompson (originally by Brian Eno)
"In Germany Before the War" (originally by Randy Newman)
"Ooh Baby Baby", with Antony Hegarty (originally by Smokey Robinson)
"Sing Me Back Home", with Keith Richards (originally by Merle Haggard)

Disc 2:

"Salvation", with Sean Lennon (originally by Black Rebel Motorcycle Club)
"Black Coffee" (originally by Sarah Vaughan)
"The Phoenix", with Kate and Anna McGarrigle (originally by Judee Sill)
"Dear God Please Help Me" (originally by Morrissey)
"Kimbie" (originally by Jackson C. Frank)
"Many a Mile to Freedom", with Jenni Muldaur (originally by Traffic)
"Somewhere (A Place for Us)", with Jarvis Cocker (originally by Leonard Bernstein and Stephen Sondheim)
"Flandyke Shore", with Kate and Anna McGarrigle (traditional, but sung famously by Nic Jones)

Ve Children of Stone için


Children of Stone - Marianne Faithfull

Bu hediye için çok teşekkürler.

İlerisi için notlar:

Bir köpeğim olacak, adı da Rufus olacak.

iPod’um da yüzlerce mükemmel Rufus Wainwright şarkısı olacak.

Zaragoza’da konsere gitmediğimiz için Rufus buraya gelene değin Billur’a işkence yapılacak.

Ve Marianne Faithfull bundan daha da iyi bir albüm yapacak. Yine Yonca ile konser sonrası eve dönerken, yorgunluktan tükenmiş ve halimizden utanırken Marianne bize ümit verecek. 65 yaşımıza geldiğimizde onun gibi olmayı dileyeceğiz.

Gülda

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails