5 Haziran 2010 Cumartesi

ÖZGÜRLEŞME EYLEMİ KÖY ENSTİTÜLERİ




Yazari: Mehmet Başaran
Mekan: Kumbaracı
Tarih: 05.06.2010
Sunucu: Aycan
Katılımcılar: Aysun, Ayşe, Ayşen, Billur, Belkis, Bilgen, Gülda,Gülden, Özlem, Peyman, Yonca









Her şeyi düşünmüştüm aslında !... Evet, evet Osman Şahin’i davet etmemiş olsaydım ve bir sunum yapmam gerekseydi, aynen şöyle başlayacaktım sunuma. Candan Erçetin’in son albümünden - sözlerini Aylin Atalay ve Candan Erçetin’in ortak yazdıkları bir anonim olan - ‘Ninni’ şarkısını yüksek sesle dinletecek Köy Enstitüleri konusunu neden seçtiğimi anlamanızı sağlayacaktım.

Ninni

Uyusun da büyüsün ninni
Tıpış Tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış.

Denizi de bilirmiş dağı da bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneş günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuvermiş geçmiş dargınlıklarını

Aslına bakacak olursan çok zenginmiş tarlaları
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş ne de olsa alınyazısı

Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış
Hakkımızı yiyorlar deyip büyük köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda

Uyusun da büyüsün ninni
Tıpış Tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni

Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış

Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bu bulutları kargaların getirdiğini fark etmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş

Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşırtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş el ele vermiş
O bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş

Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
O zaman başlarına gelenlere müstahaklarmış

Ah ne güzel ninniymiş bu CEHALET
Herkes dalıp uyumuş nihayet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme e e

Aslında köyün akıllısı çokmuş alimi dedesi filozofu çokmuş
Var diye bas bas bağırıyorlar ama hiçbirinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene düşünene yazana kargaların itirazı çokmuş
Ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş

Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanma ki uyurken kazanırsın
Hadi köyüm ne zaman uyanırsın


Aile, arkadaş çevremde tembelliğimizi, uyuşukluğumuzu, geri kalmışlığımızı, kabalığımızı, cahilliğimizi konuşurken, sorunun ‘eğitimsizlikten’ kaynaklandığını savundum hep. Peki eğitimde müthiş ilerleme kaydetmemizi sağlayan Cumhuriyet’le gelen reformlara rağmen biz ne zaman duraklama devrine girmiştik? TV yardımı ile evlenip, yemek pişirip, birbirimizi gözetleyip, kavga edip dolayısıyla duraklama dönemini şiddetle hissederken bu sorunun cevaplarından birinin KÖY ENSTİTÜLERİ’nin olabileceğini söyledi arkadaşlarımdan biri ve Mehmet BAŞARAN’ın kitabı ÖZGÜRLEŞME EYLEMİ : KÖY ENSTİTÜLERİ’ni okumamı tavsiye etti. Daha kitabı okumaya fırsat bulamadan iki gün sonra Ekim ayında iş sebebi ile katıldığım Perakende Günleri’nde kapanış günü Köy Enstitü çıkışlı bir öğretmen, aydın, halk insanı, yazar olan Osman ŞAHİN’i dinledim. Sunum yapmak için aradığım kitabı/daha çok konuyu bulmam böyle oldu.



OSMAN ŞAHİN'İN KONUŞMASI

Aşırtmazlarda, ıssız, kuru kaya diplerinde bazen ufacık yaban elmaları biter...

O denli bakımsızdırlar ki, koca yılda birkaç santim ya büyür, ya büyümezler. Koskoca gökyüzü boşluğunda birkaç santimlik yer kapabilmek için yaşarlar sanki. Dalları kısa küt'tür ama sağlamdir. Sabır ve diken yüküdürler. Öyle ki, bazen yaprağından çok dikeni olur. Dikenler gövdeden çıkar çıkmaz ağaçlaşır, sivri çelikten birer iğneye dönüşürler. Kışın buzlu karların beteri üstlerinden geçmesine karşın, ne eğilir, ne de fırtınada boranda sallanırlar. Sesleri çıkmaz, öylesine kıpırtısız dururlar ki kimi köylülerin çalışmayan, kıpırtısızca duran birini, "Karaçalı nöbetine durmuş gibi" diye benzetmeleri işte buradan gelir.

Köylüler bahçelerine, suyu gübresi bolca verilmiş, yılda birbuçuk, iki metre sürgün veren gösterişli meyva fidanlarından çok o yaban elmalarını dağlardan söküp getirerek dikerler. Bir yıla kalmaz aşılarlar. Yaban elmaları Hititlerden bu yana o toprakların iklimini, huyunu, suyunu almışlardır çünkü. Kalıtımsal bir dirençleri vardır. Kuraklığı, rüzgarı, kışı bilirler. Suyu, gübresi gecikse bile toprağa küsmezler. Fidanlık ve seralarda yetişen gösterişli fidanlara benzemezler hiç. Baharda dalları çiçek yükünden görünmez olur. Ağacın altı üstü meyva kokar...

İşte Köy Enstitülerine alınan yoksul, sahipsiz köy çocuklarında, anlatmaya çalıştığım bu yaban elmalarının şaşmaz, köklü, sabır ve direnci yatar. Daldan eğme değil, kökten sürme, köşk yada sera çocukları değil, bozkır çocuklarıdırlar...

17 Nisan, işte bu bin yıllık toplumsal "ihmal"in üstüne yüreklice gidişin, sorunu kökünden kavrayışın, büyük bir bozkır uyanışının adıdır. İnsan onurunun ayağa kalkışının, kendine olan güvenin, yurtseverliğin ve bozkırın derinliklerine vurulan binlerce artezyenin adıdır...

Her dersin ayrı bir yeri, ayrı bir dersliği vardı: Müzik derslerimizi "müzikhane"de; sayısız nota sehpaları, piyano, elli kadar mandolin, sekiz keman, bir o kadar akerdeon, gramafon ve taş plaklarla dolu bir sınıfta yapardık. Müzikhane duvarlarını, Türk Beşlileriyle, batının büyük bestekarlarının resimleri süslerdi. Resim derslerini baştan aşağı boya ve renk kokan, ayaklı resim sehpaları, tuvaller, önlüklerle dolu başka bir sınıfta "resimhane"de yapardık.

Sınıflarımız birer kitaplıktı. Herkes istediği kitabı alır okurdu. Okuma salonunda aylık edebiyat dergileri ve günlük gazeteler bulunurdu. Varlık dergisini ilk orada tanıdığımı söylemeliyim. Ay sonları, o ayın en çok kitap okuyan öğrencileri bayrak töreninden önce herkese tanıtılır, armağanlar verilirdi. Kitap yakma, kitap korkusu ve düşmanlığı yoktu. Oturduğumuz tabureleri, duvar panolarını, karatahtaları, okul parkındaki palmiyeden futbol sahasındaki kale direklerine kadar bizler yapardık. Ödev için yaptığımız çerçeveler, resim derslerinde başarılı görülen resimlere yıl sonu sergilerinde çerçevelik ederdi. O tabloları yöremizdeki uygulama okullarına armağan ederdik.

Tarım derslerimizde her sınıfın ayrı bir ağaçlığı, koruluğu vardı. Her öğrenci kendi çukurunu kazar, fidanları diker, okulu bitirinceye kadarda o fidanlardan sorumlu olurdu. (günümüz çevrecilerinin kulakları çınlaşın) Tabiat Bilgisi öğretmenlerimiz bizleri sürekli çevre araştırmasına yöneltirlerdi. Yöremizde ne kadar ağac, bitki, çiçek, ot türü varsa, örnekler alır, defter sayfalarımız arasında kurutur, sonra da altlarına açıklayıcı bilgiler yazardık.

Defterlerimiz küçücük birer botanik bahçesine dönerdi. Yemekhane binası, aynı zamanda toplantı, sinema, tiyatro ve eğlence salonuydu da. Hafta sonları her sınıfın zorunlu olarak hazırladığı piyesleri, halk oyunlarını, koroları izlerdik. Böylece her öğrencinin yeteneği ortaya çıkardı. Ayrıca her sabah, bütün öğrenci ve öğretmenlerimizin katılımıyla top sahasında, davul, zurna, mandolin ve akordeon eşliğinde coşkuyla halk oyunlarımızı oynardık.

'68 lerde Amerika üniversitelerinde başlayarak Avrupa'nın başkentlerine yayılan öğrenci hareketlerinin temel istemi "okul yönetimine katılmak"tı. Bu istek yıllar önce bizim Köy Enstitülerinde vardı. Büyük sınıflardan başlayarak, her hafta bir sınıf derslere girmez, okul yönetimine katılırlar herşeyden sorumlu olurlardı. Hafta sonları yemekhane de yönetime katılan sınıfların özeleştirisi yapılır, herkes düşüncelerini çekinmeden söyler, sorular sorar, böylece öğrencilerin demokrasi ve tartışma yetenekleri geliştirilirdi.

Şimdi kısaca özetlediğim bu bilgilerden sonra, günümüzün üretemeyen, yalnızca tüketen, devletten durmadan ödenek isteyen, bir eli velilerin cebinden hiç çıkmayan, Mehmet Başaran ağabeyimin çok yerinde bir benzetmesiyle "dört-duvar-kara-tahta" okulların haline bir bakalım:


Sofralarında yedikleri meyveyi ancak manavlarda görebilen, ama ağacını görse tanımayan; spor dersinde kum havuzunun kumunu eline küreği alıp da karıştıramayan, üretim aracı olan küreği küçük düşürücü bir nesne sanan, kibirli, asalak okul gençliğini düşünün... Kitaptan, doğadan, topraktan kopmuş, kendi öz yurduna yabancı, duyarsız, toplumuyla özümsemesi durmuş, bireyci değil bencil, "bananeci", "köşe dönücü" bir toplum... Öğretmenlik mesleği, okul kapısından içeri girince başlar, okul kapısının dışında sona ererse, hepsi de birer maaş memuru olursa, onun yetiştireceği öğrenci de böyle olur. Otu çek de köküne bak...

Yaban elmalarına benzettiğim özverili, sabırlı, çalışkan yoksul köy çocuklarının yanısıra şimdi bu rahat ortamların, milli gelirden en yüksek payı alanların, bunu da ülkemizdeki korkunç fırsat eşitsizliğine borçlu olan burjuva çocuklarının okuduğu özel okullara bakalım: Kışın Anadolu köylüsünün bir yol sorunu olduğunu bilmiyorlar.

Gazete okumuyorlar. Ara sıra televizyonda Anadolu köylülerinin sorunlarını işleyen Türk filmlerini izlemiyorlar. İzleyenler de, bunları, "uyduruk masallar" olarak görüyorlar. Ama aynı çocuklar, batının ucuz, seks ve gangster kültürü dediğimiz yoz kültürüne alabildiğine açıklar. Adı sanı bilinmeyen en küçük pop müzik topluluklarının adlarını, şarkılarını, topluluk bireylerinin sevgililerini, hangi kaset ya da plağın o hafta liste başı olduğunu biliyorlar. Kendi bestecilerimiz "Türk Beşlileri"ni bilmiyorlar. Anadoludan sözeden, halk oyunları oynayan çocuklara ise "kıro" gözüyle bakıyorlar. Sırtlarına giydikleri pahalı markalarla, sırtlarının ucuz birer reklam panosu olarak kullanıldıklarının bile ayırdında değiller...!

Herşey açık seçik değil mi? Şimdiden bir ayakları batıda, İngiltere ve ABD'de, bir ayakları ise Ankara-İstanbul'da olan bu çocukların bir çoğunun yarın "çift pasaportlu" birer Bülent Şemiler örneği "prens" olacakları kesindir.(*)

Köy Enstitüleri kapatıldıktan sonra, köy çocuklarına İmam Hatip okullarıyla kuran kursları ardına kadar açılmıştır. Orta öğrenimde okuyan her 10 öğrenciden birinin İmam Hatipli olduğu, yalnızca İstanbul'da ortaokul sayısından çok kuran kursu açıldığını yineleyelim.

Oyun bu denli açıktır. İlerde ülkenin üst düzeyine geleceklerin ipleri ABD'ye dönük olacak, yönetecekleri kitlelerin bakış açıları ve alt kültür yapıları ise Suudi ve humeyni kültürüne dönük olacaktir. Yani bir yanda ağa babaları Vaşington, bir yanda Mekke-Medine-Tahran...

İşte Köy Enstitülerini kapatanlar hala bu başarılarının faizini yiyor, onunla devlet yönetiyor, geçiniyorlar. Daha da yiyeceklerinden başka...!

Köy Enstitüleri, İkinci Dünya Savaşının getirdiği ağır koşullara karsın, her türlü kültürel baskıdan, gerilikten kurtulabilmemiz için, başvurulacak asıl yolun, yabancılara avuç açmaktan değil, kendi halkımızın öz kaynaklarına, gücüne güvenmekten geçişinin adıdir;

Halkımızda öteden beri varolan yaratıcılığın, çalışkanlığın, imece ve dayanışmaya olan yatkınlığının kanıtıdır;

Eğitim ve öğretim girişimini köy düzeyine indirerek, yoksul köy çocuklarına tanınan ilk fırsat eşitliğinin, yerel koylu önderlerinin yetiştirilmesinin; köy, orman, su, toprak, tarim, tarih gibi çevre araştırmasının, zengin folklor değerlerimize el atılışının adıdir;

Öğretmeni ve öğrenciyi, "dörtduvar karatahta gevezeliği"nden çıkararak, gerçek yaşama geçiren, çevreyi okul ve sınıf yapan, meyveyi, çiçeği ağacında tanıyan, elişi kağıtlarıyla cansız, kokusuz çiçek yapan değil, çiçeği bahçede yetiştiren, yoksul köy çocuklarına kişilik verme, ülke gerçekleri karşısında uyanma, soru sorma, yüreklice sesini çıkarabilme savaşının adıdır Köy Enstitüleri...

Osman Şahin
Dicle Köy Enstitüsü mezunu

(*) Köy enstitülerinin kuruluşunun 50. yılı olan 17 nisan 1990 günü; Şükran Kurdakul / Ayla Akbal ve Osman Şahin'in de katıldıkları panelde, yazarın, Bursa Tayyare sinemasında yaptığı konuşmadan.




ANADOLU AYDINLANMASI KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy Enstitülerine ihtiyaç duyulmasının tarihsel nedenlerini anlayabilmemiz için öncelikle Osmanlı Devleti’ndeki eğitim sistemini incelememizin doğru olacağını düşünüyorum.

Osmanlı Döneminde Eğitim

Ortaçağ boyunca ilahi düzenin eğitimi yapılmış …ancak aydınlanma döneminden sonra ‘Sen insansın, aklını kullan; dünyayı kendine göre düzenle’ eğitimine yönelebilmiştir. Bilimlerin, sanatların, teknolojinin gelişmesi laik okulla olmuştur. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.21)

Tanzimat’a kadar Osmanlı Devleti sınırları içinde devlete bağlı öğretmen yetiştiren ‘bağımsız bir eğitim kurumuna rastlanmıyor. Bu dönemin ilköğretim kurumları daha çok varlıklı halk tarafından yaptırılan sıbyan (ya da Darul Talim; Mektep, mahalle mektebi) diye adlandırılan okullardı. İlköğrenim tahsili verilen bu okullarda 5-6 yaşlarındaki çocuklara Kur’an okuma ve namaz başlıkları, okuma yazma ve dört işlemden ibaret olan matematik dersi verilirdi. Sıbyan mektepleri konusunda en önemli atılım 1869 tarihinde Osmanlı Milli Eğitim Bakanlığı’nda Maarif Nizamnamesi ile yapılan değişikliktir.

Buna göre, sıbyan mekteplerine devam mecburiyeti erkek çocuklar için 6-10 kız çocuklar için 7-11 yaşları olarak belirlenmiştir. Bir mahalle veya köyde iki sıbyan mektebi varsa bunlardan birisi kızlara ayrılacaktır. Yoksa yeni bir mektep açılıncaya kadar kızlar da erkeklerin gittiği sıbyan mektebine gidecek, fakat erkek çocuklarından ayrı bir sırada oturacaklardır.

Medreseler ise, imparatorluk içersinde en yaygın orta ve yüksek öğretim kurumları, parasız yatılı okullardır. Bu okullarda eğitimin özü ‘Arapça’ ve ‘dini’dir. Araştırmalar şunu göstermiştir ki ; medreselerin doğuşunda en büyük etken suni-şii çatışmasıdır. Dolayısıyla medresenin kuruluşunda dini gerekler büyük rol oynadığından ağırlık tamamen dini çalışmalara verilmiştir. Denilebilir ki medreselerin kuruluşlarında ve çok uzun müddet ayakta kalmalarında bu belirgin siyasi ve dini taraftarlık ön ayak olmuştur. 16. yüzyıldan sonra, 17.yüzyıl başlarında medreseler artık, birer şeriat savunucusu rolünü üstlenirken 17.yüzyıldan sonra, toplumsal yapıda en gerici tutumu temsil etmekte olan sıbyan mektepleri ve medreseler yetersiz kişilerin hocalık yapmaları ve ceza sistemi olarak falakayı (sopayı) kullanmalarından ötürü korku, baskı ezber düzeninde birer cehalet yuvası olmaya başladılar.

Görülen o ki ; medreseler ve sıbyan mekteplerine öğretmen bulmak ve üstelik bunların mesleki formasyona sahip olmalarına ulaşabilmeleri gerçekte sorun olmaktaydı. Mevcut müderrislerin (öğretmenlerin) yeterli bilgilere ve çağdaş anlayışa sahip oldukları kesinkes söylenemezdi. Bu dönemde serbestçe tartışmaya yönelik, düşünce özgürlüğüne, gözleme, deneye yönelen her ders ve öğretmen bu sistemin dışına atılmıştır. Örnek : Dönemin ileri görüşlü muallimlerinden Davut bey kara tahtayı sınıfına sokmak isteyince mollalar tarafından neredeyse linç edilmek istenir, kaçıp canını zor kurtarır. Çok sonraları kara tahta Arap alfabesi üzerine yazılmamak koşulu ile mollalar ve halk tarafından kabul edilir.

Bunun gibi harita okullara sokulmaz, resimler öğretim teknikleri arasında yer alamaz. [Örnekte anlattıklarım Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği Bir Aydınlanma Projesi Köy Enstitüleri panelinde Köy Enstitü çıkışlı bir öğretmen olan Sayın Mehmet Sazak’tan dinlediklerimdir.]

Osmanlı hanedanına mensup kişilerin çocukları ve hanedana yakın üst tabakaya mensup ailelerin çocukları bu okullara gitmez, saray içinde askeri ve mülki mevkiler için yönetici kadrolar yetiştirmeye yönelik eğitim uygulayan Enderun Mektebi’ne devam ederler ve özel öğretmenler tarafından eğitilirlerdi. Tanzimat öncesinde medreseler öğretmen kadrolarını kendi içlerinden hazırlarlardı. Medrese öğretmenine müderris denirdi: Müderrislerin toplum içersindeki yerleri oldukça önemliydi.

Denilebilir ki eğitime hizmet etmesi için yetiştirilen müderrisler iktidarla olan ilişkileri kuvvetlendikçe bir nevi İmparatorluğun çıkarları yönünde –ki, bu halkı uyandırmamak anlamına geliyor - hizmet eden memurlara dönüştüler, görülüyor ki Osmanlı Devleti’nin yöneticileri ( bugünün yöneticileri de) geleneksel bir düzenin yürümesine hizmet edecek, sistemin çarklarını döndürmeye devam edecek, başkaldırmayacak, tepkisiz eğitim gören ve eğitim veren kitleler hedeflemekteydiler.

İşin komik tarafı bu kitlenin eğitim almasını sağlayan ve eğitim veren kişilerin maaşlarını ödeyenler de Osmanlı köylüsü idi. Köylünün aydınlanmaması için verilen savaş o zamandan süregelen bir sistemin parçası mıdır? Müderrislerin arasında da olumlu bilim adamları muhakkak yetişmişti ama genel görünüm bu şekilde idi. Bu çıkar ilişkileri nedeniyle 17.yüzyıldan sonra müderrisin taşıması gereken niteliklere ve değerlere bakılmaksızın bir rütbe halini almıştır. Sıbyan Mektepleri (mahalle okulları) öğretmenleri de medresede eğitim görmüş kişilerdi.

Genelde bulundukları semtin cami ya da mescidinin imamı olduklarından halk/köylü tarafından sözü dinlenen kimselerdi, onlardan beklenen dini esaslar içersinde, göreneğe ve geleneğe uyarak ders okutmak devlete bağlı öğrenci yetiştirmekti. Ama bu kişiler öğretmenlik mesleği için yetiştirilmedikleri, asıl vazifeleri camilerde imamlık ya da hatiplik olduğu için öğretmenliği ikinci planda bir iş olarak görüyorlardı. [İsmail Hakkı Tonguç; Canlandırılacak Köy, 1947] Bazı durumlarda ve koşullarda okuma yazması dahi olmayan fakat Kur’anı ve namaz dualarını ezbere okuyabilen kimseler sıbyan mekteplerinde öğretmenlik yapmışlardır. Tanzimat öncesinde ve sonrasında Osmanlı Devleti’nde öğretmen yetiştirme politikasında en önemli unsur dini bilgi seviyesi olmuştur. Batının çoktan önemini anlayıp uygulamaya başladığı bilime, akıla dayalı çağdaş eğitim sisteminin çok gerisindeydik.

Dip Not : Batıda da , erkek bakış açısı ile, kızlara eğitim gerekli görülmemiş, ya da en çok, kadınlık durumlarına uygun bir eğitimle yetinmeleri istenmiştir. Kızların eğitimi erkek çocuklarınkine göre çok yavaş bir gelişme göstermekle beraber yine de Osmanlılara göre bu alandaki gelişmeler çok daha önce 18 yy’da başlamıştır

19 yy’nın ikinci yarısından itibaren Osmanlı aydınlanma (Sever Tanilli) diye tanımlanabilecek yenileşme dönemine girer. Osmanlı’nın 19.yy’ın sonları ve 20.yy başlarına kadar sürdürdüğü yenileşme hareketlerinde temel amaç toplum ve devlet sisteminin Batılaşma doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıdır. Eğitim ve eğitim reformları bu yenileşme ve yeniden yapılandırma sürecinin merkezinde tanımlanır.

* 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edilir. [Müfredatımızda Tanzimat Dönemi 1876'da II. Abdülhamit'in tahta çıkması ve Meşrutiyet'in ilanıyla sona ermiş kabul edilir. Ancak genel anlamda Osmanlı Reformunun 1922'de Osmanlı Devletinin sona ermesine dek sürdüğü de söylenebilir.]

* 1848’de ilk öğretmen okulu (Darülmuallimin) açılır.

* 1868’de eğitimde yenilenme kararı alınır. Fransızca eğitim ve batılı anlamda ilk eğitim verecek olan lise ile üniversite arasında bir kurum olan Galatasaray Sultanisi açılır.

* 1869’da Fransız eğitim sistemini örnek alan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yürürlüğe girer. Eğitimde önemli reformların yapılması açısından çok önem taşır.

* 1870’de bayan eğitimciler yetiştirilmek üzere Darülmuallimat adında kız öğretmen okulları açılır. (Dini sakıncalara rağmen (!) bu atılıma destek veren Osmanlı Padişahı Abdülaziz - dönem 1861-1876 - idi.)
• İlk kez yurt dışına öğrenci gönderildi.
• Devlet memuru yetiştirmek amacıyla,Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu.(II. Mahmut)
* 1872’de lise seviyesinde İdadiler kuruldu.

* 1891’de orta ve lise dengi okullar için öğretmen yetiştirme okulları açılır.

Eğitim sisteminde yapılan bu reformlara rağmen geleneksel yapının korunma isteğindeki direnç daha baskın çıkarak açılmasına karşın medreselerin varlığı eğitimde ikili bir yapı oluşturmuş ve bu reformların başarısız olmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda Osmanlı’nın son dönemine gelindiğinde nüfusun eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu görülmektedir.

1897 yılı istatistiklerine göre Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’un altındadır. [Kaynak: DİE, Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, (Ankara 1997)]

30 YIL SONRA …

1927 de yapılan nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun (7 yaş ve üzeri) ancak % 10,5’i okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü ve kadınlarda % 4,6’sı okuma yazma bilmektedir.

ORTAÇAĞ’DAN > YENİDEN DOĞUŞ RÖNESANS DÖNEMİNE

Aynı dönemde Batı, ortaçağ karanlığından çıkmanın mücadelesini başlatmıştı. Rönesans ve Reform hareketleri başarıyla sürdürülmektedir. Din karşısında, bilimin bağımsızlığını sağlayarak, inancın bilinçle çatışmasını önleyecek toplumsal kurumları oluşturmanın çabası içindedir. Eğitim yaygınlaşmış, okuyanların, düşünenlerin sayısı hızla artmaya başlamış, hümanizmanın cömert hoş görülü havası içinde tüm sanat dallarında ve bilimdeki hızlı gelişmeler, insanları kendi bilincine ve özgür istencine göre hareket etme olanaklarına kavuşturmuştu. Rönesans tarih yönünden 1450 yıllarında başlamış ve 1600lere kadar sürmüştür. Sadece sanat ve düşünü alanında değil, toplumun bütününde temelden bir yenilenme,bir "uyanış" baş gösterdi. İtalya'daki Rönesans hareketi,tez zamanda oradan Fransa'ya, Almanya'ya geçti. Alabildiğine yaygınlaştı.

Rönesans’ın sonuçları

1. Skolastik görüş ( Kilisenin dar görüşü ) yıkılmıştır.
2. Yerine pozitif ( Bilimsel ) düşünce hakim olmuştur.
3. Reform hareketlerini hazırlamıştır.
4. Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.
5. Avrupa’da sanattan zevk alan aydın ( Mesen ) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.
6. Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.
7. Avrupa’nın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.

RÖNESANS DÖNEMİNDEN > AYDINLANMA ÇAĞI FRANSIZ DEVRİMİNE
- Sosyal Durum ve Eğitim


Fransız Devrimi öncesi Fransa’da mutlak kral hakimdi. Kral, tüm kuvvetini ve kudretini tanrıdan almaktaydı. 16. Louis’nin dediği gibi, “Devlet benim!” zihniyeti, kralın her türlü güce sahip olduğunu ifade ediyordu. Fransa’da kral, devlet ve toplum hayatına tam hakimdi. Medeni ve siyasi hürriyetin sözü edilmemekte, bozuk bir yönetim tarzı, felçli bir adalet mekanizması, zalim bir yönetimin özelliklerini göstermekte idi. Ayrıca sınıflar arasındaki ayrıcalıklar, papazların ve asilzadelerin devlet hayatında egemen oluşu, adil olmayan vergi dağıtımı, toplumda büyük huzursuzluklar yaratıyordu. Eğitim ve öğretim ihmal edilmişti ve din adamlarının tekelinde bulunuyordu. Ayrıca basın da sansüre uğramaktaydı. Ülkenin ekonomik durumu da iyi değildi. Fransız milleti eşitsizlik üzerine kurulmuş sosyal bir yapıya sahipti. Halk birbirlerine eşit olmayan ve başka hak ve imtiyazlara sahip bulunan ; Soylular - Rahipler - Burjuvalar- Köylüler olarak dört ayrı sınıfa bölünmüştü.

Soylular: Büyük toprak ve Malikane sahibi idiler. Devlet memurluğu ve askerlikle uğraşırlar devlete vergi vermezlerdi. Topraklarında köylüleri çalıştırırlardı.

Rahipler: Arazi ve mal sahibi idiler. Din bakımından Papa'ya bağlıydılar. Devlet ve Halk üzerinde dinsel otoriteye sahiptiler. Devlete vergi vermezlerdi.

Burjuvalar: Şehir ve kasabalarda oturan iş ve ticaret'le uğraşan kesimdi. Aydınlar bu sınıf içinde idi. ( Doktor Mühendis Avukat Tüccar Sanatçı ) . Siyasal hakları yoktu. Devlete vergi verirlerdi. Dini eğitim alırlardı.

Köylüler: Halkın çoğunluğunu oluşturmakta idiler. Vergi verirler askerlik yaparlar soylu kişilerin ve rahiplerin tarlalarında çalışırlar gerektiğinde onların angaryalarını görürlerdi. Hiçbir siyasal hakları yoktu. Okuma - Yazma bilmezlerdi. Ekonominin bütün yükü vergileri bu sınıf karşılıyordu.

Fransız ihtilâli, bir bakıma 18. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa'da gelişen aydınlanma hareketinin (düşünce sisteminde aklı ön plana çıkarma) bir sonucudur. 17. yüzyılın sonlarına kadar adeta devletin hakimi durumunda bulunan kilise tarafından dondurulmuş devlet ve evren anlayışı karşısında aydınlanma çağının önemli isimleri arasında yer alan Montesqieu (1689-1755) (İran Mektupları ve Kanunların Ruhu Üzerine), Voltaire (1694-1778) Jean-Jacques Rousseau (1712-1755) (Sosyal Mukavele), Diderot (1713-1784) gibi aydınlar yazdıkları eserlerde Fransa'nın rejimini eleştirdiler, bilimi ve aklı her konunun çözümünü sağlayacak bir anahtar olarak ortaya attılar, bu düşünceler toplum hayatının birçok alanında reformen görüşlerin gelişmesine yol açtı. Aydınlar arasında akılcılığın hızla yayılması, toplumu dar kalıplı, kilise tarafından sınırlandırılmış düşünce biçimlerinden belli bir süreç içinde çıkarmayı başardı. Toplum, aydınların öncülüğünde kiliseyi ve devleti sorgulamaya başladı.

Hürriyet fikri dalga dalga yayıldı. Bu duruma Fransa'nın içinde bulunduğu iktisadî bunalım da eklenince Kral XVI. Louis bunalıma bir çare bulabilmek ümidi ile istemeye istemeye 1614 yılından beri toplanmayan Etats Generaux'u (Soylular, papazlar ve halk temsilcilerinden meydana gelen ve hükümet tarafından belirlenen zamanlarda toplanan ancak herhangi bir yasama ve yürütme yetkisi olmayan meclis) toplantıya çağırmak zorunda kaldı. Ancak bu meclisin çalışmalarından bir sonuç çıkmadı.

Bunun üzerine 17 Haziran 1789 tarihinde halk temsilcileri, kendilerinin toplumun %96'ını temsil ettiklerini söyleyerek, kendilerinden meydana gelen meclisi “Millî Meclis” olarak ilan ettiler. 20 Haziran günkü toplantıda da bir anayasa yapılıncaya kadar dağılmamaya and içtiler.

Milli Meclis'in Fransa krallığı için bir anayasa yapmak üzere harekete geçmesi, yüzyıllardan beri süre gelen monarşi yönetimini değiştirmeyi hedef alan bir hareketti. Bu bakımdan krala ve kiliseye karşı gelmekti. İşte bu girişimle ihtilâl başlamış oluyordu. 14 Temmuz'da halk, Paris'te yönetime el koyarak Derebeylik sisteminin kaldırıldığını ilan etti. 28 Ağustos 1789'da ise "İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi" yayınlandı.

Sonuç olarak Fransız İhtilâli, görünüşte sosyo-ekonomik ve hiyerarşik sebeplerle başlamakla beraber, kısa zamanda 18. yüzyılın başlarından itibaren gelişen aydınlanma hareketinin beraberinde getirdiği hürriyet, eşitlik, millî irade, özgürlük, laiklik, cumhuriyet gibi fikir akımlarının etkisi altına girdi. Aydınlanmanın yarattığı yeni düşünsel yaşamın da etkisi ile eğitim sistemi ulusal ve bilimsel bir temele oturmaya başlarken; okur yazarlık ve kitap okuma alışkanlığı çarpıcı bir biçimde gelişti. Aydınların bu çalışmaları, Fransa’da halkın krallık rejimine karşı kışkırtılmasını ve ihtilalin hazırlanmasını sağlamıştır.

Fransız ihtilâli, milletlerarası siyasi hayata ise; milletlerin hakları, milletlerin kendi geleceklerine kendilerinin hakim olması, milletlerin eşitliği, plebisit, doğal sınırlar, tarafsızlar hukuku gibi sonraki yıllarda önce Avrupa'nın sonra da dünyanın sosyal, siyasî ve ekonomik hayatının şekillenmesinde önemli roller oynayacak prensipleri getirdi.

Böylece 1789 Fransız ihtilâli, ortaya koymuş olduğu düşünce akımları, siyasî, sosyal, ekonomik, eğitim, askeri alanlarda getirdikleri ve bunların etkileri ile, günümüze kadar dünya ölçüsünde büyük değişikliklerin ve gelişmelerin meydana gelmesine yol açmıştır.

Bu ulusal akımlar ve reformlar maalesef bize çok sonraları ulaşmış, işte bu gecikme ve aşağıda belirteceğim batıl anlayış üzerine eğitim sisteminin inşa edilmesi, Türk Toplumunun Batı’nın çağdaş toplumlarından 300 – 350 yıl geri kalmasına neden olmuştur, Osmanlı döneminden alınan sistem yanlışları ve devralınan modelle eğitim sorununun çözümlenmesi Cumhuriyet Öncesi dönemde de yapılan tüm yeniliklere rağmen mümkün olmamış ancak Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra eğitim sorunlarına gerçek anlamda çözümler aranmıştır.

Çünkü Osmanlı dönemi eğitim sistemi :

. Ümmet döneminin ve siyasetinin bir aracı olmuştu.
. Medrese eğitimi, Türk toplumunun bağımsızlık ve ilerleme yollarını açamamıştı.
. Toplumda bilgisizlik yaygındı. Okuma yazma oranı hep %10’ların altında kalmıştı.
. Uygulanan öğretim yöntemleri çağın gereklerine uygun değildi ve yetersizdi. Yaratıcılığı engelleyici, baskıcı ve ezberci nitelikte idi. Ayrıca öğretim birliği yoktu.
. Çocuklar ailenin ve öğretmenin aşırı baskısından dolayı korku ile büyüyor, kendini hayatı bilmeyen, sorgulayamayan, olan biteni kaderine bağlayan insanlar yetiştiriliyordu. Geleneksel olarak uygulanan eğitim bu dünyaya değil, öbür dünyaya yönelikti. Bu dönemde, tüm düşünürlerin ve hocaların devletin resmi öğretisi olan kutsal kitap dışında bir şeyler öğretmesine izin verilmemiştir. Bilim ‘şeriatın izin verdiği ölçüde, suya-sabuna dokunmaz konularda, âlimlerce araştırılmış ve öğretilmiştir. Onlara göre çağdaş dünyada insan aklının geliştirdiği tüm yapıtlar kitapta vardır. Kitap dışındaki arayışlar günahtı, arayışa girenler de kâfirdi.

CUMHURİYET ÖNCESİ DÖNEM (1919 – 1923)

• Kurtuluş Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1920 tarihinde Milli Hükümet programında eğitim politikasının amaçları açıklanır.
• 15 Temmuz 1921 Maarif Kongresi’ne kadın ve erkek öğretmenler birlikte katılarak eğitimin amaç ve politikaları tartışılır. Yalnız bu kongreye kadınların katılımı yobaz kesim tarafından şiddetle eleştirilmiş.
• 08 Mart 1923 Maarif Misakı (Eğitim Andı) Maarif Vekili İsmail Safa (Özler) imzasıyla yayınlandı. Eğitimin ulusal bilinci yaratması ve serbest akımlarla düşünsel gelişmeye olanak vermesi gerektiği belirtilmiştir.
• Heyet-i İlmiyeler > 1.Heyeti İlmiye 15 Temmuz 1923 ; 2. Heyeti İlmiye (1924) ; 3.Heyet-i İlmiye (1926) Heyet-i İlmiyeler Milli Eğitim işlerini bütün yönleri ile alıp sorunlarını tanınmışi eğitimcilerin düşünce ve tecrübelerinden yararlanarak planlamak ve bir programa bağlamak amacı ile toplanmıştır.

CUMHURİYET DÖNEMİ ve KÖY ENSTİTÜLERİ


Bizim zengin ve ahenkli dilimiz, artık Yeni Türk harfleriyle kendini gösterebilecektir. Beyinlerimizi yüzyıllardır demir bir mengene içine sıkıştıran bu anlamsız işaretlerden kurtulmalıyız. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.22)

Batı ileriye doğru giderken geç kalmakta olduğumuzu gören Atatürk’ün eğitim reformunu başlatabilmesi için gerekli olan adımları atmaya başladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün kafasındaki eğitimde yenileşme konusu, 17 Şubat 1923’ye toplanan İzmir İktisat Kongresinde, ‘Maarif Vergisi’ (Eğitim ve Öğretim Vergisi) tartışılırken gündeme gelmiş, ileriki yıllarda nasıl bir köy öğretmeni yetiştirilmek gerektiği bir karara bağlanmıştı. İzmir İktisat Kongresine katılan çiftçi temsilcilerinin gündeme getirdiği Maarif Vergisi, köylüler için gerçekten bir sorun oluşturuyordu, köyünde okulu olmayıp Maarif Vergisi vermeye zorlanan köylüler bu konuda çok dertliydiler. O yüzden kongrenin bir oturumunda ülkemizin eğitim konusu, Mustafa Kemal’in direktifleriyle tartışmaya açılmış, köylerde açılacak okullar için şöyle bir karar alınmıştı :

‘Köylerdeki ilkokulların koşulsuz olarak beş dönümlük bir bahçesi ve iki ineklik ahırı ve kümesi, modern bir arılığı ve öğretmenler için iki odalı bir evi olması ve arazinin bir bölümünün çiçek ve bir bölümünün de fidanlığa ayrılması öngörülüyordu. Harcanacak giderlerin de elde edilen ürünün de köyün öğretmenine ait olması ve bu yöntemle çocuklara uygulamalı olarak çifçiliğin öğretilmesi ve uygar köylerde yetiştirilmesinin özendirilmesi gerektiğidir.’
İzmir İktisat Kongresi’nde öneri olarak ortaya atılmış ve karar altına alınmış olan köy okullarının nitelikleri sanki Köy Enstitüleri eğitim programlarının sinyalini veriyormuş gibiydi. İşleri hızlandırmak için Atatürk İzmir İktisat Kongresi’nden 1 yıl sonra 3 Mart 1924’de ‘Tevhidi Tedrisat’ (Öğretim Birliği) yasasını değiştirmekle işe başladı. Ayrıca Şer-iye ve Vakıflar Vekaleti kaldırıldı, böylece bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış oldu.

1 Kasım 1928’de ise Türkçe’nin yapısına en uygun Latin alfabesine geçişi sağlayacak Türk Harfleri Kanunu yürürlüğe kondu. Millet mektepleri, Halkevleri açıldı. Ama bunlar hala köklü çözümler değildi.


Ulusal Ant’la yaşayanların güçlerini devindirmek, halk yönetimini tabandan fışkırtabilmek, bize özgü bir eğitim ve ekin kirizmasıyla* olanaklıydı. Dil, din, mezhep, köken ayırmayan, tüm insanlarımızı kucaklayan böyle bir ulusçuluk anlayışından doğdu Köy Enstitüleri. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.35) *[kirizma > toprağı bol işlemek, en bolluklu verimlere hazırlamak]

Aslında Osmanlı Dönemi’nde Köy Enstitüleri projesine yakın bir öneriyi ilk ortaya koyan dönemin Kastamonu Milletvekili İsmail Mahir Efendi idi.

MİLLETVEKİLİ İSMAİL MAHİR EFENDİ :

1869 yılında Araç’ın Boyalı bucağında doğdu. Medresede okudu. Daha sonra Kastamonu Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Kastamonu’da Öğretmen Okulu ve Erkek Sanat Okulları’nda öğretmenlik yaptı. İstanbul’a giderek İttihat ve Terakki Partisi’ne girdi. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra, İstanbul Öğretmen Okulu Müdürlüğü’ne getirildi. Yeniden oluşturulan Osmanlı Meclisi seçimlerine katıldı. 03 Kasım 1908’de 121 oyla Kastamonu Milletvekili seçildi. 28 Ocak 1911’de devlet memurlarının çalışma saatleriyle ilgili bir kanun teklifi verdi. Mecliste sık sık takrir (soru önergesi) vermesinden dolayı kendisine “Ebüd Takrir” dendi.Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya Savaşı’nda yetim kalan çocuklar için “Darü’l Eytam (Yetimler Yurdu)” kurulması için çalıştı ve dönemini tamamlayamadan 1916 yılında öldü.

Osmanlı meclisi tutanaklarından öğrenildiğine göre (Takvim-i Vekayi üçüncü Devre Intihabiye birinci sene, 33-içtima 1 Temmuz, 14 Ağustos 1914) Kastamonu Milletvekili İsmail Mahir Efendi mali bütçe konusu konuşulurken bir konuşma yapıyor, konuşmasında diğer bakanlıklar gibi Milli Eğitim Bakanlığı’nın da geri kaldığını, eğitime gereken önemin verilmesi gerektiğini söylüyor. Çözüm olarakta : ‘ Osmanlı’da 70 sancak var, kamu arazisi bulunan yerlerde hem ilkokul eğitimi vererek hem öğretmen yetiştirecek 8 yıllık ilkokullar açılsın. O sancakta ne kadar köy varsa o köylerden 1 kız 1 erkek öğrenci alalım, bu çocuklara meslek eğitimi vererek uzmanlaştıralım, 8.yılda uygulama eğitimi verelim. Aynı köyden gelen kız ve erkek öğrenciyi evlendirelim, 2’sine 4 TL aylık ve deneme arazisinden elde edilecek geliri de onlara verelim ve köylerine geri gönderelim ’ diye öneriyor. Böyle yaparsak 10 yıl içersinde Osmanlı mülkiyetinde öğretmensiz köy kalmaz diye de ekliyor. Bu öneri birçok milletvekili tarafından beğenilmez hatta küçümsenir ve o yıllar savaş yılları olduğu için konunun üzerine düşülmez. Aslında İsmail Mahir Efendi’ye ait olan ‘’Çiftçi Öğretmen’’ ‘’Öğretmen Çifçi’’ düşüncesi 26 yıl sonra açılacak Köy Enstitülerinin tasarı biçimidir.


Eğitimde arayış sürdürülürken Atatürk 20 Aralık 1925’de İzmir Milletvekili Mustafa Necati’yi Milli Eğitim’in başına getirdi.

Bütün bellediklerim yanlışmış. Meğer insanların kendilerindeki frenleri işler bir halde tutmaktan, buna bağlanmaktan başka doğru yol yokmuş. Meğer iyi kullanılmak koşuluyla özgürlük ve güven, en mükemmel eğitici imiş. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.35 alıntı A.E Yalman, Yarınki Türkiye’ye Seyahat, s.19)


MUSTAFA NECATİ (1925 – 1929)

Hem öğretmen, hem hukuk kökenli olan Mustafa Necati görevine dört elle sarılır. Mustafa Necati 1 Ocak 1929’da öldüğü güne kadar geçen, üç yıl süre içinde çok şeyi değiştirdi, onun döneminde ‘Köy Öğretmen Okulları’ denemesi başlatıldı, 1926 Kayseri yakınındaki ‘Zencidere’ köyünde ilk olarak ‘Köy Öğretmen Okulu’ açılır. Daha sonra Denizli’de bulunan bir ilköğretim okulu ‘Köy Öğrtemen Okulu’ halinde dönüştürülür. Yapılan planlamaya göre, ilkokulu bitiren çocuklar 3 yıl sürecek olan Köy Öğretmen Okulları’na alınırlar, eğitimi başarıyla bitirenler köylere öğretmen olarak atanacaktır. Uygulama sırasında beklenen sonuç alınamaz. Bunun nedeni de bu okullar, köylerden uzak kentlerde kurulduğu için köy yaşamından habersizlerdir ve adapte olamazlar. Ayrıca hesaplanandan çok daha yüksek maliyetli olmasından dolayı da Köy Öğretmen Okulları’nın kapatılmasına karar verilir. Mustafa Necati’nin ölümü Atatürk’ü derinden etkiler ve ‘Şimdi ölünecek zaman mıydı be çocuk?’ diyerek gözyaşlarını tutamaz.


Mustafa Necati Döneminden başlamak üzere Atatürk’ün direktifleri ile yabancı kökenli eğitimciler ülkemize çağrılır, eğitim alanında yapılan çalışmalara, çeşitli tarihlerde görev alan bu yabancı uzmanların çalışmalarının ve verdikleri raporların önemli katkıları olmuştur.



Çağrılan Yabancı Uzmanlar (1924-1932)
Çağrıldığı Yıl Adı Ülkesi Çalışma Alanı
1924 John DEWEY ABD Genel Eğitim Sistemi
1925 Kuhne Almanya Genel Eğitim ve Teknik Öğretim
1927 Omer BUYSE Belçika Teknik Öğretim
1932 Albert MALCHE İsviçre Üniversiteler





John DEWEY

1924 yılında ülkemize çağrılan John DEWEY, pragmatizmin önde gelen temsilcilerinden biri olup dönemin ve yüzyılımızın parlak eğitimcisidir. Dewey’in iki kere geldiği Türkiye’de hazırladığı ilk rapor milli eğitim bütçesi ve bütçenin nerelere harcanması gerektiği üzerinedir. İkinci rapor ise daha ayrıntılı ve eğitim sisteminin nasıl kurulacağı üzerinde yaptığı gözlem ve incelemelere dayalı bir çalışmadır.
John DEWEY, ikinci raporunda Milli Eğitim Bakanlığının eğitimde liderlik rolünü üstlenmesi gerektiğini belirtir. Milli Eğitim Bakanlığının rutin idari işlevlerden kurtularak entelektüel ve moral liderlik rolünü üstlenmesi gerektiğinin altını çizer. Bu amaçla:

. Bölgesel eğitim yönetimi örgütlerinin kurulmasını,
. Eğitim yöneticiliğinin yetenekli öğretmenler için çekici hale getirilmesini,
. Konuların tarım, tekstil, üretim gibi meslekler veya problem, olay ve projeler etrafında
geliştirilmesini
. Öğrencilerin uygulama yapmalarını, uygulamaları sırasında analiz, sentez, sayısallaştırma ve
ileriye dönük tahminde bulunma gibi becerileri kazanacaklarını,
. Eğitim ortamının sınıf ve okul ile sınırlı olmayıp, laboratuar, iş hayatı, ve çevreyi de içerecek
biçimde düzenlenmesinin gerekliliğini belirtmiştir.

DEWEY’ in öğretmenlerin ekonomik sorunlarını da Türk Eğitim Sisteminin Merkezî Sorunu olarak belirtmesi ilginçtir.

A. KUHNE

1925 yılında Türkiye’ye gelen Alman uzman eğitimin geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapmıştır. Dewey ile ortak olarak köy ve köye göre eğitim üzerindeki düşünceleri köye öğretmen yetiştirilmesi çalışmalarında etkili olmuştur. İlköğretimin sonuna doğru öğrencilere meslekleri tanıtıcı bilgi ve beceriler verilmesini önermiştir. Yeni harflerin kabulünü sağlamak konusunda da öneri sunmuştur.

Omar BUYSE

1926 yılında yurdumuza çağrılan Belçikalı uzman, çeşitli illerde incelemeler yaparak bir rapor hazırlamış ve teknik eğitimin yapılandırılmasına ilişkin kapsamlı bir plan önermiştir. Raporunda;

. Halk tabakalarına ve özellikle fakir halka iş ve yükselerek giden bir yaşam standardı
sağlamak üzere kurslar açmak ve sanatkarlar arasında kooperatifler ve parasal destek
sağlayacak kurumlar kurmak
. Becerili işçiler yetiştirmek için okullar açmak
. Teknisyen, mühendis yetiştirecek okullar açmak.

Buyse, raporunda Mesleki ve Teknik Eğitimin yönetiminde yerel sanayi ve ticaret odalarının temsilcilerinin de yer almalarını önermiştir. Okulların bölgelerin ekonomik ve endüstriyel koşullarına uygun olması, programların bu esaslara göre düzenlenmesini rapor etmiştir.

Albert MALCHE

1931 yılında Türkiye’ye davet edilen İsviçreli uzman 1932 yılında İstanbul Darülfünunu hakkında sunduğu raporda, fakülteler arasında bilimsel işbirliğinin olmadığını, öğretim görevlilerinin yetersiz olduklarını, aralarında çekişme yaşadıklarını belirtmiştir.

Dr. REŞİT GALİP (1932 – 1933)

Mustafa Kemal Atatürk Dr. Reşit Galip göreve gelinceye kadar 6 kez Milli Eğitim Bakanı değitirir sonunda 20 Eylül 1932’de Dr. Reşit Galip Milli Eğitim Bakanı olarqak göreve başlar. Onun döneminde Köy İşleri Komisyonu kurulur ve bir rapor hazırlanır. Bu rapora göre yeni açılacak öğretmen okullarına ‘Bölge Okulları’ adı verilir. Kent dışında kurulacak bu okullar, öğrencilerini köylerden toplayacaktı. Günün yarısı dersahanede diğer yarısı iş ve uygulama geçecekti. Galip üniversite reformuna da önem verir, Darülfünun olan yüksek okulların adı Üniversite olarak değiştirilir. Ne yazı ki, Dr. Reşit Galip sağlık sorunları yüzünden görevinden istifa eder ve 05 Mart 1934’de de Ankara’dan vefat haberi gelir.

1931 Ağustos’unda Atatürk’ün düzenlettiği bir yemek davetinde aralarındaki çıkan bir tartışma sonucu Atatürk’e : ‘Burası sizin değil milletin sofrasıdır, sizin ne kadar oturmak hakkınız varsa benim de o kadar hakkım var’ diyen de Dr. Reşit Galip’dir. Bu olaydan sonra bazı kişiler Galip’in cezalandırılacağını düşünürken Atatürk birkaç gün sonra Galip’i Çanka’ya Köşkü’ne çağırır, ona Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunu verir.



SAFFET ARIKAN (1935 – 1938)

Galip’in ardından Atatürk 4 kez Milli Eğitim bakanı değistirir, 11 Haziran 1935’de yakından tanıdığı silah arkadaşı Saffet Arıkan’a görevi verir. Saffet Arıkan göreve gelir gelmez kendisiyle çalışacak köylünün ve köyün sorunlarını bilen bir İlköğretim Genel Müdürü arayışına girer. O günlerde CHP’de siyaset yapan eğitimci ‘Nafi Atıf Kansu’ ile Erzurum Kongresi’nde delegeliğinden çekilerek Atatürk’e yerini veren Erzurum’un en iyi eğitimcisi ‘Cevat Dursunoğlu’ İsmail Hakkı Tonguç’u bu görev için tavsiye ederler.

İSMAİL HAKKI TONGUÇ (1935 – 1946)

Ülkemizin yetiştirdiği ender eğitimcilerin başında gelen bir köylü çocuğu olan Tonguç’un hikayesi Bulgaristan sınırları içersinde bulunan ama Osmanlı döneminde Türkler’in bir kenti sayılan Silistre’nin Tataratmaca köyünde başlar, ilkokulu köyünde ortaokulu Silistre’de okur. Kastamonu ve İstanbul Öğretmen Okullarında eğitim alır. Başarılarından dolayı birkaç arkadaşı ile Almanya’ya gider, 1. Dünya savaşı nedeniyle dönmek zorunda kalır. Birçok öğretmenlik görevlerinden sonra İlköğretim Genel Müdür Vekiliği makamına oturan Tonguç çok kapsamlı, köylerde yapılacak eğitim-öğretim yöntemleri üzerine bir rapor hazırlar. Rapordan elde edilen verilere göre ülke düzeyinde 4 bütün kent ve köylerde görev alacak en az (26) bin (850) öğretmene gereksinim duyulduğu ortaya çıkar acil bir eğitim seferliği başlatılır, başlıca iki problemin çok hızlı çözülmesi gerekmektedir.

1. Yeterli sayıda okul binasının yapılması
2. Köylere gidecek orada sürekli yılmadan usanmadan çalışacak öğretmenin yetiştirilmesi sorunudur.

Birincisi için ; bütçe sorundu okul yapımı giderleri ‘Özel İdareler’ bütçesinden karşılanmaktadır, okul bina yapımı için büyük paralar gerekmekteydi. Bu durumda herkesi okur yazar yapabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kalınacaktı.
İkincisi için ise köylere hemen gidecek öğretmen bulunamamaktaydı.

İkinci sorun için Atatürk Saffet Arıkan’a ordudan yararlanmasını söyler böylece Köy Enstitüsünün öncüsü olan Köy Eğitmenleri ortaya çıkar. Askerliğini yapmış 800 eğitmen toplanır köylerden, bu adaylar 8 aylık kursa katılırlar. Kursu bitiren eğitmenler öncelikli kendi köylerine, köyünde başka bir eğitmen varsa kendi köyüne yakın bir köye atanırlar ve gidip göreve başlarlar. Küçük köyler için düşünülen deneme amaçlı eğitmen uygulaması çok başarılı olmuştur. Fakat uzun vadede köy eğitmenliği yeterli olmayacağı kesindi. 1937’de Eskişehir’e bağlı Mahmudiye köyünde ve İzmir’e bağlı Kızıçullu’da ‘Köy Öğretmen Okulu’ açılmıştır. Bu sırada Tonguç 28 Ağustos 1938’de Bulgaristan, Yugoslavya, Avusturya ve Almanya’ya 2 aylık bir geziye çıktı, gittiği ülkelerde özellikle köy eğitimi konularını ön plana alarak uygulanan yöntemleri köy eğitimine yönelik yenilikleri saptadı.
Tonguç’un genel olarak Pestalozzi (1748 – 1827), Kerschensteiner, Dewey’den esinlendiği bir gerçektir. Bunların aradında en çok Pestalozzi’den etkilendiğini söylemek mümkün, 1956 yılında Holland, Almanya, Avusturya, İsviçre ve İtalya’yı kapsayan bir Avrup turunda İsviçre’de Trojen Köyünde kurulmuş Pestalozzi Köyü’ne uğramamayı ihmal etmemiştir. Bu köy ; ikinic dünya savaşı sonrası öksüz, yersiz, yurtsuz ve sahipsiz kalmış çocukları barındırmak ve yetiştirip topluma kazandırmak için kurulmuş bir köydür. Pestalozzi’nin eğitim anlayışını insanın kendi eğitim ve zihinsel durumundan sorumlu olduğu ve topluma karşı ödevinin kendisine karşı ödevinin uyumlu bir uzantısı olduğu görüşüne dayanır. Pestalozzi yaşam boyu eğitim anlayışını ilk önerenlerden biridir.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ün vefatından sonra 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçiliyor. Saffet Arıkan Atatürk’ün vefatına duyduğu üzüntü yüzünden daha fazla görevine devam edemeyeceğini söyleyerek istifa ediyor. Atatürk’ten sonra eğitim projesini sürdürme görevini ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü devralır, kabineyi kurma görevini Celal Bayar’a verir.


HASAN ALİ YÜCEL (1938 – 1946)


Saffet Arıkan’dan boşalan koltuğa, Dr Reşit Galip ve Saffet Arıkan’la da çalışmış olan İzmir Milletvekili Hasan Ali Yücel oturtuldu. Göreve gelir gelmez İ.H.Tonguç’un vekillik ünvanını kaldırmış onu İlköğretim Genel Müdürlüğüne asil olarak atamıştır. Büyük Millet Meclisi’ne sunulacak ‘Köy Enstitüleri Kurtuluş Yasası’ tasarını hazırlatmış ve meclise sunmuştur. 3803 Sayı ile 17 Nisan 1940 tarihinde meclisten geçerek yasalaştı. (Oylamada red oyu çıkmadı, ama 38 kişi oylamaya katılmadı. Bu yasaya karşı bir muhalefetin varlığını gösteriyordu. O gün oylamaya katılmayanların arasında ileride Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü de vardı.)
‘Köy okulları’ yerine isimleri ‘Köy enstitüleri’ oldu çünkü bu eğitim yuvalarında bilgiyi iş haline getirerek uygulayan bir eğitim sistemi öngörülüyordu.

Köy Enstitülerin Kurulduğu İller

Adana : Düziçi
Adapazarı : Arifiye
Ankara : Hasanoğlan
Antalya : Aksu
Aydın : Ortaklar
Balıkesir : Savaştepe
Diyarbakır : Dicle
Eskişehier : Çifteler
Erzurum : Pulur
İzmir : Kızılçullu
Isparta : Gönen
Konya : İvrız
Kırklareli : Kepirtepe
Kars : Cılavuz
Ksatamonu : Gölköy
Kayseri : Pazarören
Malatya : Akçadağ
Samsun : Ladik
Sivas: Pamukpınar
Trabzom : Beşidüzü
Van : Ernis

Köy Enstitüleri son sürat kurulmaya ve sayılarını artırmaya devam ederken, Mustafa Kemal’in sağlığında Saffet Arıkan’ın Mustafa Kemal’e bahsettiği sorun ‘Paşam param var, her şey hazır ama köylere gidecek öğretmen bulamıyorum ’ tekrar baş göstermişti. Bu sorunu ortadan kaldırmak için 1942 yılında Ankara’ya otuz kilometre kadar uzaklıkta Hasanoğlan köyüne Yüksek Köy Enstitüsü açıldı.





Hasanoğlan Köy Enstitüleri arasında en önemli ve coğrafi konumu nedeniyle hem siyasiler hem de yabancı misafirlerin uğrak noktasıydı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü 6 ay gibi kısa sürede 20 binanın yapımının tamamlanması ile ortaya çıktı. Bu eğitim ve bilim yuvasından yayılacak ışık Türkiye’nin umudu olmuştu. Bu umudu taşıyanlardan biri de ‘Köy Enstitülerini Cumhuriyet’in eserleri içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi saydığını’ söyleyen İsmet İnönü idi.

KÖY ENSTİTÜLERİNDE EĞİTİM

Köy Enstütülerinde karma eğitim, kız erkek bir arada eğitim uygulanıyordu. Bahçeye fidan dikerken öğrenciler metreyi, santimetreyi … patates soğan erkerken tarlada nadas yaparken toprak çeşitlerini, arıcılık yaparken çiçek çeşitlerini ve başka bir çok şeyi uygulayarak öğreniyorlardı. Yörenin durumuna göre ‘eğitsel kollar’ oluşturuluyordu. Bağcılık kolu, Şarapçılık kolu, Müzik kolu, Balıkçılık kolu, Dili-Nakış Kolu gibi … Köy Enstitülerinde ders planı Milli Eğitim Bakanlığı’nda yapılır, enstitülerde uygulanırdı. Yıllık ders planının %50’si kültür, %25 sanat ve %25’i sanat derslerine ayrılıyordu.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KÖYLÜLER, AYDINLAR, POLİTİK ÇEVRELER TARAFINDAN ELEŞTİRİLME VE SEVİLMEME SEBEPLERi

‘… Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde öğretmen olan Tahir Alangu bir bozuluşu yaşamıştı. Öğrencilerle olumsuz ilişkileri yüzünden de¸Müdür Halit Ağanoğlu’nun baskısıyla bir sabah bavulunu alıp oradan uzaklaşmak zorunda kalmıştı:işte böyle edindiği Enstitü izlenimlerini, gözlemlerini Kemal Tahir’e aktarmış, o da Bozkırdaki Çekirdek romanını yazmıştı. …Romanın arka kapağında şöyle deniyordu : ‘Bizdeki toplumsal ve siyasal şartlar içinde Köy Enstitüleri köt çocuklarının çile çekme ve azla yetinme yatkınlıklarından yararlanarak en ağır işlerde gaddarca çalıştırılıp sömürülmelerinden başka bir sonuç vermedi. Nitekim bu deneme, son hesaplaşmada biz Türk aydınlarının halk düşmanlığımızı değilse bile, halka hiç acımadığımızı ispatlamıştır. Bozkırdaki çekirdek, işte bu çapraşık dramın romanıdır. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.136)

Tüm bu olumlu, yapıcı gelişmelere rağmen birçok kesim Köy Enstitüleri’ni sevmedi. Okuduğum kaynaklardan çıkardığım nedenler ;

• Köylüler, imece usulü okul yapımına muhtar, kaymakam vs. gibi politik güçler tarafından zorlanmaktan hoşnut değildirler, erkekler kadınlar evde, tarlada çalışırken kahvede vakit öldürmeye alışmışlardı bu yeni düzen onlara ağır geliyordu.
• Kızların tahsil görmeleri karşısında başlık parasından feragat etmek zorunda kalmaları veya ertelemeleri haneye maddi zarar getirmişti
• Kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmeleri namus kavramlarına ters düşüyordu. (Okulların yatılı olması sorunu iki katına çıkarıyordu)
• Feodal yapının yıkılacağından endişe eden toprak ağaların zulümlerine, baskılarına maruz kalıyorlardı.
• Toprak ağaları köylünün aydınlanmasını istemedi, bilinçlendiğinde hakkını aramasından korktu.
• Coğrafi açıdan Türkiye’yi üs gibi kullanmak isteyen dış güçler Türkiyenin aydınlanmasında baş rol oynayacak bu projenin hayata geçmesini istemediler.
• Köylünün bilinçlenmesi ile din sömürüsü ile siyaset yapamayacağını anlayan dinci ve tutucu kesimin söylemleri, hurafeleri yüzünden köylü korkarak tekrar kaderine razı gelmeye başladı.
• Aydınlar’ın bir kısmı çocukların bir işçi gibi – Nazi kamplarındaki gibi – çalıştırılmalarının ve okullardan mezun olduktan sonra 20 yıl köylerde zorunlu hizmetle görevlendirilmelerinin bir nevi kölelik sistemi olduğu savunuldu ve ciddi eleştirildi. [Kemal Tahir > Bozkırda’ki Çekirdek kölelik sistemini eleştirmek için yazılmıştır]
• Hatta Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguç’un başarılarını çekemeyen eğitimciler, politikacıların öne geçemedikleri kıskançlıklarını bile sayabiliriz.

Ne var ki bu olumsuz eleştiriler toplum katında pek fazla etki yapmadı, yapamadı. Ta ki tek partili dönemden çok partili döneme geçinceye kadar …

TEK PARTİLİ DÖNEMDEN > ÇOK PARTİLİ DÖNEME

CHP’den istifa eden Celal Bayar’ın 7 Ocak 1946’da kurduğu Demokrat partinin ‘Köy Enstitüleri komünist yetiştiriyor’ söylemleri büyük yankı yarattı. Burada bir parantez açarak şunu sormak doğru olur mu acaba ? Türkiye çok partili döneme hazır mıydı? Belki de bunu cevabı çok daha önceki dönemde verilmişti. … Aslında Demokrat Parti’nin kuruluşu, düşünce açısından, Atatürk’ün direktifleriyle ‘8 Ağustos 1930’ yılında kurulan ‘Serbest Fırka’ denemesinde olduğu gibi birtakım benzerlikler içeriyordu. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra, bazılarının söylediği gibi, Türk toplumunu demokrasiye geçirmek için belki de bir deneme ölçütü olarak, arkadaşı A.Fethi Okyar’ın genel başkanlığını yaptığı Serbest Fırka’yı kurdurmuştu. Tamamen iyi niyet ile kurulan Serbest Fırka’nın kısa bir süre içinde, Cumhuriyet’in getirdiği devrimlere karşı tutucu ve halkı kışkırtan bir partiye dönüşmüştü. … Beklenmeyen bu tehlike ortaya çıkınca, Serbest Fırka Genel Başkanı A.Fethi Okyar tarafından 17 Kasım 1930’da kapatılmıştı … (Kaynak : Neden Köy Enstitüleri – İbrahim Şimşek s.97-98)

Türkiye böyle sarsıntılı bir dönemden geçiyordu, başka bir dedikodu da Köy Estitüleri’nde çocukların yetiştirilme sebepleri CHP adına çalışmaları içindi. Aynı dönem Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia ederek İnönü’ye baskı yaptığı İnönü’nün ABD’den yardım istediği zamandı. Söylentilere göre ABD Köy Enstitülerin kapatılmasına karşılık yardım sözü verdi. Seçimlere 3 ay kala İnönü belki de hayatının en zor kararını vermek zorundaydı ve sonunda göz bebeği enstitülerden vazgeçmek zorunda kaldı. Önce Hasanoğlu Müdürü Rauf İnan’ı Bakanlık Müfettişliği’ne atadı. Ve gerisi iplik söküğü gibi geldi CHP büyük oy kaybına uğrayarak 1950 seçimlerini kaybetti. Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç görevlerinden alındılar Bir dönemin sonu olarak tarih sayfalarına geçen bu görevden alımlarla ve 1953’de Köy Enstitüler’in kapatılması ile Türkiye’de eğitimde duraklama dönemine girmiş oldu.


…. Ama ben bunları anlatmadım çünkü daha farklı bir sunum vardı kafamda daha doğrusu sohbet vardı kafamda … ‘hoş sohbet’ vardı … Bunları yaşamış birinin ağzından dinlemek geçiyordu gönlümden ve o an aklıma Sayın Osman Şahin geldi. Perakande konferansında dinleme şansına sahip olduğum 350 kişinin ayakta saatlerce alkışladığı usta öykücü, romancı, aydın, eğitimci … ama ona nasıl ulaşacaktım? Araştırmalarım sonucu e-posta adresine ulaştım, kendisine niyetimi anlattım, bana hemen sevgili kızı aracılığı ile memnuniyetle böyle bir toplantıya katılacağını yazdı.

Olumlu cevabı aldığımda nasıl heyecanlandığımı, ne kadar mutlu olduğumu anlatmam mümkün değil. Ve sonunda kararlaştırdığımız gibi 5.Haziran.2010 Cumartesi günü Kumbara’da* buluştuk. Bize anlattıkları eşsiz birer hazine değerinde … hepimiz ilgiyle, sonsuz saygıyla dinledik kendisini … 10 yaşında bir oğlak çobanı olarak gittiği Köy Enstitüleri’nden nasıl genç bir aydın olarak çıktığını, yaşadığı zorlukları, güzellikleri etnik gruplaşma olmadan nasıl arkadaşlık yaptıklarını, tarihini anlattı, anılarını paylaştı bizlerle, bizde soluksuz dinledik. Sanırım ne kendisi doyabildi ne de biz. Ama beni en çok etkileyen ‘Ümidiniz var mı?’ diye sorduğumuzda canlı tez sesi ile ‘Tabi var, ümidim var’ demesi oldu görmüş geçirmiş, tecrübe etmiş bir büyüğün, bir ustanın ağzından bunu duymak o kadar güzel ve teşvik edici ki … o günden beri benimde yüreğime ümit tohumları yeniden atıldı.
Teşekkürler Osman Hocam !...

… Etkinliklerden biri de ‘Önemli kitapları tanıtma-tartışma toplantıları, bir ozanı bir yazarı tanıtma toplantıları, şiir, öykü okuma toplantıları’dır. (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.56)

Kitap Kulübümüzde bizimde yaptığımız bu değil mi ? İstedim ki bizim gibi okumaya gönül versin herkes en çokta yeni nesil, okumanın bilinçlenmek, aydınlanmak için ne kadar önemli olduğunu anlasınlar istedim. Hatta bizim gibi kitap kulübü kurmaya özensinler istedim. Ama nasıl?
Ne diyor ozanımız (Cahit Külebi) :

Bir nazlı kuşa benzer
Çocuk dediğin
Ev ister ekmek ister
Öpülmek, okşanmak ister (Mehmet Başaran – Özgürleşme Eylemi : Köy Enstitüleri s.205)

İşte bu noktada, Ankara Mamak Ali Kuşçu İlköğretim okulu 1.sınıf öğretmeni Sevgili Şükran Uzun ve güzel öğrencileri yardıma koştu, kendi elleriyle her birimizin adına yazdıkları notlar aracılığıyla istedikleri kitapları bana ilettiler. Bende iki sunumdur gelenekselleşen ‘dilek ağacımıza’ astım onların dileklerini … 13 kitap kulübü üyesinin heyecanla kendi adına yazılmış notu bulup okumaya çalışması görülmeye değerdi. Şimdilerde herkes küçük okuma arkadaşına kitabını hazırlamakla meşgul, inşallah okullar kapanmadan karne hediyesi olacak bu kitaplar onlara …

Ve

Can Dündar’ın Köy Enstitüleri kitabının son kapak sayfasında yazdığı gibi ‘Köy Enstitüleri’ yarım kalmış bir mucizenin, bir büyük hayal kırıklığın hikayesi’ olabilir ama Osman Şahin’in dediği gibi hala ümit var. Nereden, nasıl mı biliyorum ? Minik ellerle yazılmış cıvıl cıvıl rengarenk notlardan ve diktiğimiz fidanların rüzgara karşı büyürken fırtınaya, yağmura, kışa karşı vereceği amansız mücadeleden …

Aycan

Not : Sunum sonrası kulüp arkadaşlarıma bir fidan hediye etmemin sebebi de: Köy Enstitüleri’nde o dönem öğretilen en önemli derslerden biri ‘fidan dikmek’miş. Bizde birer fidan dikersek dedim ; Köy Enstitüleri can bulur, canlanır belki yeniden, hayaller gerçeğe dönerken bizimde bir katkımız olur geleceğe …

6 yorum:

EBRULİ dedi ki...

Mehmet Hocamla görüşebildiniz mi?

Gulda dedi ki...

Güzel Aycan,

Sayende çok güzel, çok keyifli ve çok bilgilendirici bir gün geçirdik. Her şey için teşekkürler. Sn. Osman Şahin’i davet etmen, gelmesi ve bize anlattıkları ile sunum işini yeni bir boyuta taşıdığını da belirtmeliyim. Osman Şahin’i birkaç gün önce Orhan Kemal Roman Ödül Töreninde izlemiş ve kendisinden çok etkilenmiştim. Aynı hafta içinde bir kere daha dinlemek çok benim için çok doyurucu bir tecrübe oldu. Eşi de kendisi kadar bilgili ve hoş bir hanımefendi imiş.

Kendisine vakit darlığından sorumu yöneltemedim ama merak ediyorum: Köy Enstitüsü mezunu yazarlarımızın yazdıkları birbirine çok benzemese de ortak bir yönleri var. Her biri eşlerine ya da annelerine çok bağlı, kadına çok önem verip yücelten kişiler. Adnan Binyazar ve eşinin yaşadıkları (bkz: Ölümün Gölgesi yok), annesi ölene dek onu kırmamak adına Masalını Yitiren Dev’i yayımlamaması, Hidayet Karakuş’un yazdığı kitabını eşine ithaf etmesi, törende kendisine verilen çiçeği eşine vermesi, Fakir Baykurt’un annesine bağlılığı ve onun adına bir kütüphane kurması ve son olarak Osman Şahin’in eşi ile kurduğu dupduru ilişki, konuşurken gözlerini ondan alamaması…. Acaba hepsi bu duyarlılığı da orada mı edinmişler?

Mekân, sahipleri ve kedileri de çok hoştu.

Not: Sakın benden Haruki Murakami’yi davet etmemi beklemeyin. Daha yanıtlayacağı 8000adet hayran maili varmış. Benim mailimi de her halde gelecek sunumuma kadar yanıtlar.

Peyman dedi ki...

Aycan'ım,

Bir cumartesi öğleden sonrası toplanarak sunum gecelerimizi gün içine ilk defa seninle taşımış olduk. Sayın Osman Şahin ve eşinin sunumumuzu şereflendirmeleri ve yaşanmış hikâyelerini dinlemek gerçekten muhteşem bir tecrübe idi.
Hakkında hiçbir şey bilmediğim Köy Enstitülerini öğrenmeme önayak olduğun, son derece tatminkâr sunumun için binlerce teşekkür ederim.
Sevgiler,

Adsız dedi ki...

Bilgen dedi ki;
Aycan'cım,
Herşey için çok çok teşekkürler...Çok keyifli bir bir cumartesi öğleden sonrası yaşattın bize... Köy enstitüleri ile ilgili hep bir şeyler duyardım; keşke devam edebilselerdi, neden kapatıldı, halk hareketi durduruldu,vb. ancak hiçbir şekilde hakkında bilgi edinme fırsatım olmamıştı. Seçtiğin kitap bu noktada bana yeni bir dünya açtı ve fikir edinmemi sağladı. Tabii ki çok değerli sürpriz konuğumuz Osman Şahin'in olması herşeyi daha da somutlaştırdı ve zenginleştirdi. Herhalde vakit olsa kendisini sabaha kadar dinlerdik. Evet köy enstitüleri olsaydı gerçekten Kurtuluş Savaşı'yla başlayan ve dış düşman tehlikesinin ortadan kaldırılmasının ardından devam etmesi beklenen içerideki kalkınma devrimleri yaşanabilirdi. Benim kitaptan ve Osman Bey'in anlattıklarından anladığım biz büyük bir Aydınlanma Hareketi'ni yobazlığın derin sularına gömmüşüz ve büyük bir fırsat kaçırmışız. Şimdi ise köy hayatımızda 1930'larla karşılaştırdığımızda hiçbir fark yok, insanlar aynı karanlık, yoksulluk ve ağa egemenliğinde yaşamaya devam ediyor. Türk Halkı'nın deşildiğinde fışkırarak ortaya çıkabilen yaratıcılığı için büyük kayıp.Osman Bey'in deyimiyle "Cahil insanın aklı gözündedir." Sadece köyde yaşayanlara değil tabii ki tüm Türkiye'dekilerinin "aklının görmesi" için vakit alan somut kanıtlara ihtiyaç var ancak o zaman bir şeyleri değiştirme gücünü kendimizde görüyoruz. Biz de bir şekilde bu küçük toplulukla bazı deniz yıldızlarını kurtarmaya onlara bazı şeylerin değişebileceğini inandırmaya katkıda bulunmak istiyoruz...Tıpkı senin 13 ilköğretim öğrencisinin kitap dileklerini yerine getirmemize fırsat yarattığın gibi..Benim miniğin kitabını büyük keyifle seçtim dün...En azından 13 miniğin kitap okuma heveslerine minik bir destek...Ayrıca kerpiç ev maketi de çok güzeldi...Hediye ettiğin minik çam ağacı için ise kocaman bir saksı ve toprak alıcam ve Duru'nun minik elleriyle beraberce dikicez. Bundan 5 sene sonra ise bahçemize koyarız diye düşündük Melih'le..
Yine Osman Bey'in bir vurgusuyla bitirmek istiyorum..Keşke gerçekten tüm dünyada eşitlik olabilse..Herşey için tekrar teşekkürler..
Sevgiler
Bilgen

billur dedi ki...

Sevgili Aycan;

Bir süredir köy romanları -özellikle köy enstitüleri çıkışlı yaazarların yazdıkları-okuduğumdan köy enstitüleri sık sık karşıma çıkar olmuştu. Bu konudaki bilgilerim çok eski olduğundan hep bir iki bir şey okusam ne iyi olur diyordum ki senin sunum önerin bunun üstüne geldi. Çok da iyi oldu.

Şunu söylemem gerekli ki kitap okunurken konstrasyon sağlaması kolay bir yazım biçimine sahip değildi ve ben de ilk 70 sayfadan sonra seçkiler yaparak okudum ve bitirdim. Ancak; fikir vermesi ve okunacak başka belge ve kitaplar sunması açısından ve bazı altı üst üste çizilir saptamaları bakımından çok faydalandım ve bilgilendim.

Hele hele enstitü çıkışlı bir yazarı Osman Şahin'i davet etmiş olman müthiş bir sürprizdi. O günleri yaşamış olan birinin ağzından dinlemek çok etkileyici idi. Enstitü öncesindeki yaşamından anlattığı bazı kesitlerin hepsini romanlarda okumuştum ama yaşamış birinden dinleyince zaman zaman gözlerimin dolmasına engel olamadım. Hele kayıt için dağı aşıp 35 km yürümüş olması noktasında hüngür hüngür boşalıyordum zira Adnan Binyazar'ın da enstitüye girmesi için bir bürokratik engeli aşmak amacı ile aynı uzunlukta bir mesafeyi yürümüş olmasını hatırlayınca fena oldum.

Hazırladığın diğer küçük sürprizler de çok hoştu. Fideyi bizim ön taraftaki küçük toprak parçasına ektim. Kitabı bugün alacağım ve minik Başak'a yollayacağım senin vasıtanla. Köy evimi de lütfen sakla,...

Kitaptan;

" Devlet bütün gücünün ve otoritesinin kaynağı olan insan tekini daha yüce ve daha bağımsız bir güç olarak kabul etmedikçe ve ona bu yolda davranmadıkça gerçekten özgür ve aydın bir devlet hiçbir zaman olmayacaktır."

Emeğine sağlık,
sevgiler

Ayşe dedi ki...

Sevgili Aycan,

Senin heyecanını epeyden beri biliyorum kolay değil kulübümüzün ilk yazarını konuk etmek.

Her toplantı bir deneyim oluyor bizim için ve bir sonraki toplantıda ne yapıp ne yapmamamız ortaya çıkıyor. Her toplantı bir ders oluyor, yeni birşey daha öğreniyoruz. Osman Şahin'in dediği gibi ÖNEMLİ olan ÖĞRENMEYE ÇALIŞMAK!.... Biz bu kulüpte birşeyler öğrenmeye, tanımaya ve yapmaya çalışıyoruz.

Osman Şahin hakkında aklımda kalanlar, aslında o kadar çok şey varki..... :

* Anlatırken hatta sorularımıza cevap verirken bile sürekli hanımına doğru konuşması. Ne kadar birbirlerini tamamlıyor ve birbirlerini anlıyorlar.
* Entarisi ve cebinde 5krş ile Köy Enstitüsüne giderken yaşadıklarını anlatırken kendimi zor tutdum. Sürekli size komik gelebilir diyordu ama çok hüzünlü idi çünkü anlattığı tarih çok yakın bir tarihdi.
* II. Mahmud'un kara tahtaları hacca göndermesi.
* Neden sürekli gözlerinin ayaklarında olduğu ve enstitüde savaştan kalma postallara nasıl sarıldığı.

Anlatmakla bitmez..... Geldiğiniz ve anılarınızı bizlerle paylaştığınız için size çok teşekkür ederim.

Aycancım seçtiğin mekan, hepimiz için hazırladığın köy evi maketi ve özellikle Ankara Mamak ilkögretim öğrencilerinin kendi resimleri ile adlarımıza yazdıkları notlar ve okul kütüphanesinde görmek istedikleri kitaplar çok hoştu. Ne güzeldirki bu vesile ile İstanbul'dan hiç tanımadığımız küçüklere kitap göndereceğiz. Bu arada benim ve Gülden Ablanın fidanını Bodruma gönderiyorum annemler bahçelerine dikecekler.

Kısaca çok teşekkürler!....

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails