12 Şubat 2010 Cuma

Yansımalar - 8

Yansımalar, bir yazı dizisi oldu çıktı.

Yazmazsam içim rahat etmiyor. Bazen iş yoğunluğu ve evdeki koşturmacadan vakit bulamıyorum. Hele şu aralar sadece aylık okumamız gereken kitabı okumaya vakit kalıyor. Ekstra bir şey yapmak istediğimde kendimi bir arabaya koşulmuş at misali hissediyorum. Hani yokuş çıkarken zavallıların dilleri bir karış dışarı sarkar, oflaya puflaya aksak adım çekerler arabayı içindeki yükle beraber.

Kulüp toplantıları hayatımdaki bir es, huzurlu, keyifli bir mola yeri. Hisseli Harikalar Kumpanyası…

Evet dedim ya içim rahat etmiyor yazmazsam. 2 Aralık’taki son sunum gecemizin üzerinden epeyce zaman geçti. Ama ben bilgisayarın önüne oturup yazı yazacak kadar ilhama ve zamana sahip olamadım maalesef.

Yazamadığım süre boyunca da sanki o gecenin sunucusuna haksızlık yapıyormuşum gibi vicdan azabı duydum.

Bir peri masalı bizim gecelerimiz. Çocukların dondurmaya, kurumuş toprakların suya, yeni filizlenen bahar dallarının güneşe kavuşması gibi.

Toplantı tarihlerini bir önceki toplantıda belirlediğimiz için hangi tarihte buluşacağımızı biliyoruz. Ama bizi bekleyen sürprizleri tahayyül edemiyoruz.

Toplantıdan 2-3 gün önce o ayın sunucusu mekân ve saat bilgisini atıyor. İşte o andan itibaren içimde uçuşan binlerce kelebeğin kanat seslerini duyuyorum. O anda içimdeki çocuk sanki bedenimi yarıp özgürlüğüne kavuşuyor .

Aysun, Stefan Zweig’in Sabırsız Yürek adlı romanını sunmak için toplanacağımız mekânın bilgisini attığında da aynı hisleri bir kere daha yaşadım.

Kalamış’ta Trattoria Il Faro isimli bir İtalyan restaurantında toplandık. Ilk etapta bahçe içinde müstakil bir evi andırıyor. Biz çatı katındaki sadece bize rezerve edilmiş bir odadaydık.

Bir evin sıcak ortamına sahip bu odada hemen hülyalara daldık; sanki burası bir restaurant salonu değil de kendi evimizdeki çatı katında şirin bir odaydı.

Aysun’un aristokrat duruşuyla örtüşen, feminen dokunuşun tüm izlerini taşıyan bu salonda, masanın üzerinde bizi bekleyen mini sürprizler vardı yine.

Üzerinde, tülden kanatları her an uçmaya hazır gibi duran bir kelebeğin iliştirildiği mavi zarfın içinde kitaptan paragraflar vardı. Bu paragraflar bizim için ne anlam taşıyordu? O paragraflarda asıl anlatılmak istenen bizim algıladığımız şey miydi?

Masanın üzerinde tabaklarımızın yanlarında sabundan birer mavi gonca gül duruyordu. Yaydığı koku tüm gece burun deliklerimizden süzülerek genzimize kadar ilerleyip, beynimizde romantik çağrışımlara kapı aralıyordu.

Aysun’un elleriyle yaptığı kurabiyeyi daha sonra evde kahve eşliğinde yedim. Gerçekten çok lezzetliydi.


O gecenin bizim için farklı bir anlamı daha vardı. Yaratıcılığımızı konuşturduğumuz kitap ayracı projesinin finalistleri belli olacaktı ve ödül töreni yapacaktık.
Emre’nin okul projelerinin haricinde çoktandır kendim için böyle bir etkinlik yapmamıştım.

Kararsızlık en büyük düşmanım oldu. Bir sürü malzeme aldım, kafamda binbir türlü şey vardı. Ama sonunda yapmaya karar verdiğim ayracın aldığım malzemelerle hiç alâkası yoktu.

Hepimiz emek harcamıştık. Ayraçlarımızı küçük bir masanın üzerine dizdik. Bizim eserlerimiz…

Sabırsız Yürek hakkında konuşmalarımız bittiğinde sıra ayraçların oylamasına geldi. Herkes en çok beğendiği ayracın yaratıcısının ismini bir kâğıda yazdı. Kağıtları bir yerde topladık ve sonra açtık. En çok oy alan iki ayracın tasarımcıları yani birinciliğe aday olanlar Aycan ve Gülden Abla idi. Gülden Abla ikinciliği almaya gönüllü olunca Aycan birinci, Gülden Abla ikinci, Gülda ve Belkıs ise üçüncü oldular.

Kraliçeler taçsız olmazdan yola çıkarak Aycan’a hak ettiği pırlanta taşlarla (!) bezeli tacını, oynattığında viuvvv viuvvvv diye ses çıkaran pembe afilli asasını ve tabii Ayraç Birincisi yazılı kurdelesini teslim ettik.

İkinci ve üçüncülerimize de hak ettikleri ödülleri verildi tabii. Değerli taşlardan kolyeler ve küpeler (!) fildişi tenlerde göz kamaştırarak parladılar.


Sunum gecelerimizin pek çoğunda o akşamın sunucusu gecenin anlamını ifade eden bir pasta hazırlattırmışlardı. O gece pastayı Aysun ve kız kardeşleri yapmıştı. Mavi zarf formatındaki ev mamülâtı pasta hem gözlerimize hem de midemize ziyafet çektirdi.


Evet bu seferki Yansımalar’da bir geceyi değil, arayı açtığım için iki geceyi yazacağım.

14 Ocak’ta Cihangir Kafika’da Ayn Rand’ın Hayatın Kaynağı adlı kitabını konuşmak üzere toplandık. Sunucumuz Bilgen’di.

Kafika’ya daha önce hiç gitmemiştim, ama arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla mekan bana çok ilginç gelmişti; salon kiralıyorsunuz, dostlarınızla filmlerinizi seyrederken veya romantik bir akşam olmasını istiyorsanız sevgilinize güzel bir sürpriz yapıp, romantik bir filmi yemek eşliğinde büyük perdede sadece ikinize özel seyredebiliyorsunuz.

Biz önce üst katta yemeğimizi yedik. Tabaklarımızın yanında yine birer hediye zarfı vardı. Ama sabırlı olmalı ve sunucumuzun “hadi zarflarımızı açıyoruz” yönlendirmesine kadar zarflarımızı açmamalıydık. Meraklı çocuklar gibi arada aklım paketin içinde ne olduğuna kayıyordu. İçimdeki çocuk beni içerden dürtüyor “hadi hadi aç” diyordu. Onu dinlemedim. Sabırlı olmasını bilmek lazım.


Hediye paketinin yanında bir de CD vardı. Kitabın, 1949 Amerikan yapımı filmi. Gary Cooper’ın Howard Roark’u, Patricia Neal’ın Dominique Francon’ı canlandırdığı siyah-beyaz film.


Yemeğimiz bitince daha fazla gecikmeden alt kata, büyük perdenin olduğu salona geçtik. Bilgen sunumunu perdeye yansıttı. Sanki kendi halinde bir kitap kulübü gecesi değil de, bir şirketin en iyi 13 pazarlamacısına verdiği eğitim toplantısıydı. Tek farkla; elimizde kahvelerimiz, çayımız, şaraplarımız ayaklarımızı bağdaş kurarak, yarı uzanarak sunumu seyrettik. Bilgen işi gereği daha kalabalık gruplar karşısında konuşmak zorunda olduğunda bile bu kadar heyecanlanmadığını söylese de gayet profesyoneldi.


925 sayfalık kitaptan konuşacak epey şey vardı. Gecelerimizin en büyük sıkıntısı zamanın yetmiyor olması. Sayfa sayısı önemli değil, daha az sayfalı kitaplar da bile 13 kişinin paylaşımları saatlerin yetmeyeceği kadar hararetli oluyor.

Tam sunum arasında kapı vuruldu ve içeri üzerinde kabanı ile ince uzun bir bey girdi. Elinde kitaplar vardı. Sinan Çetin kulüp üyelerine jest yapmış ve yine Ayn Rand’ın “John Galt Konuşması” adlı kitabını bize ulaştırmıştı. Henüz ben okuyacak vakit bulamadım ama arka kapakta yazdığına göre John Galt’ın radyo konuşmasından sonra hayatımız değişebilirmiş.

Sunum bittiğinde sonunda hediye paketimizi açma vaktimiz de gelmiş oldu. İçinden Smiley Face versiyonlarının kullanıldığı neşeli anahtarlıklar çıktı. O sırada kullandığım anahtarlığımın üzerndeki yusufçuk ortadan kırıldığı için çok zamanlı gelmiş bir hediye oldu. Tek sorunum ise bu cazip hediyeyi Emre’ye kaptırmadan kullanmaya başlamaktı. Kaptırmamakta başarılı oldum :). Her sunum gecesinin ardından mutlaka eve götürdüğüm küçük armağanları paylaşıyoruz da.

Filmden kısa bir fragman izleyerek geceyi bitirdik.

Kendimizi dışarıda soğuk havanın kucağına attığımızda, uzun gecenin vermiş olduğu tatlı bir yorgunluk vardı gözlerimizde.

Ama içleri gülen yorgun gözler…

Peyman

11 Şubat 2010 Perşembe

SARDUVAN-FAİK BAYSAL

Orhan Kemal Roman Ödülü almış kitapları seçerken Sarduvan ‘ın kitabın bazı bölümlerinin sakıncalı bulunmuş olması ve neredeyse ilk yayımlandığı tarihten 50 yıl sonra basılmasının ertesi senesi ödül alması benim onu listeme dahil etme sebebim oldu. Faik Baysal ile ilgili tek bilgim Kitap Fuarlarında Can Yayınları’nın sergilendiği alanda kitaplarını görmüş olmaktan ileri gitmiyordu.



Kitabı okumadan önce Faik Baysal hakkında biraz ön bilgi topladığımda öğrendim ki aramızdan 2002 yılında ayrılmış. 1922 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Baysal Fransız kültürü çerçevesinde yetişiyor; ilk ve orta öğrenimini Saint Joseph Lisesi’nde tamamlamasının ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitiriyor. Sonra da öğretmenlik ve çevirmenlik yapıyor.
1936 yılında Gündüz dergisinde ilk şiirlerini yayınlayan Baysal 1943 yılından sonra Varlık dergisinde yazmış. Eserlerinin ana temasını dedesinin yanında Adapazarı’nda geçirdiği dönemlere ilişkin yıllar ve bu yıllar içinde karşılaştığı fakir, umutsuz ve yalnız insanlar oluşturmuş.

Sarduvan , Rezil Dünya (1955), Drina da Son Gün (1972), Ateşi Yakanlar (1992), Voli adlı(1993)romanlarının yanı sıra 1968-1969 yıllarında sait Faik Armağanı alan Sancı Meydanı , Babasının Oğlu(1977), Nuni (1985), Militan (1986), Tota (1991), Güller Kanıyordu (1992), İlgaz Teyze Öldü (1993), Elleri Sesimin Rengindeydi (1998), Terlikler (1998) ve İlk Defa (1957), Uyyy (1986), Beyaz Şiirler (1996), Ayın Ucunda (1994)adlı şiir kitapları 80 yıllık hayatına sığdırdığı eserler.



Bu kadar eser vermiş bir yazarı tanımamış olmaktan ötürü biraz utanç duyarken Ahmet Miskioğlu’nun Ocak-Şubat 2003 yılında Türk Dili’nde yazmış olduğu bir yazı ile biraz yüreğime –kendi cahilliğime kılıf bulabildiğim için- su serpildi:

"Kırklı yıllarda, önceki dönemlerden ayrımlı, yerleşik şiir anlayışını yıkan çok değişik şiirler yayımlıyordu. Ben, onun şiirlerini okurken değişikliğe şaşar ve ondan hiç kimsenin söz açmamasına daha çok şaşardım. Sonra kendi kendime yorumladım. Faik Baysal yalnız bir adamdır, arkadaşı, gönüldaşı pek yoktur, bu yüzden buluşlarını da kimse görmek istemiyor diyordum. Öbürleri ise sile sık birbirlerini pohpohlayarak dikkat çekebiliyorlardı.(...) Faik Baysal da hakkı yenmiş yazarlardan biridir. Bir gün, gerçek, bilimsel tutumlu ve sezgisi güçlü yazarlar yetişecek, bütün yanlışlar düzeltilecek. Buna inanıyorum. Haksız ünlülerle hakkı yenmiş ünsüzler arasındaki ölçülü denge bulunacaktır. Sürekli olarak yenilik ardında koşma, yalın bir anlatım ve topluma değer verme eğilimi içinde şiir¬ler yayımlayan Faik Baysal, başarılı romanlar, öyküler de yazdı; çok sayıda çeviri yaptı yayımladı. Kuşku yoktur ki çevresini, kuşağını, çağını etkilemiş ve kendisi de onlardan etkilenmiştir."



Sarduvan’ın Hikâyesi

Sarduvan ‘ın, içindeki kahramanlar ve onların hikâyesinden önce bir kitap olarak kendine ait bir hikâyesi var. Sarduvan ilk olarak 1944 yılında yayımlanmış ancak romanı okuması için ilk bırakılan yayınevi sahibi “bazı kısımları çıkarması, biraz parfüm bir avuç da İstanbul kadını serpiştirmesi şartı ile basmayı teklif etmiş ancak Baysal bunu reddetmiş. Sonradan bazı dostlarının yardımı ve özellikle Oktay Akbal, Celalettin Ezine ve Selmin Evrim’in destekleri ile romanını bastırmayı başarmış ve gelip evinden kendisini alıp götürmelerini beklemiş ama korktuğu şey başına gelmemiş.

Dile kolay Faik Baysal bu kitabı 19 yaşında yazdığı zaman sene 1944…Düşünüyorum da… İsmet Paşalı tek parti dönemi yılları, CHP’nin eleştirilmesinin neredeyse kanunen yasak olmasının arzulandığı, Faik Baysal’ın deyimiyle değil karakolların muhtarlıkların önünden geçmeye korkulan yıllar… Türkçülük akımının doruk noktasına vardığı ve ufaktan bir darbe aldığı, en önemlisi savaşa girmesek bile girmiş kadar etkilendiğimiz İkinci Dünya Savaşı dönemi. Yol vergisi yılları, fakirlik ve sefalet diz boyu…



Orada Ruhu Kavrulan Biri Var Sarduvan’da…

Hikâyemiz, hayatını değiştirmek ve biraz paralanıp serserilikten ve sefaletten uzaklaşmak isteyen ve Halvet Ağa’nın kızı Yasemin’e kavuşmayı arzulayan ve en önemlisi Kavruk Efendi olmak isteyen Kavruk’un altın aramak için Serdivan adlı köye gelişi ile başlıyor… Kavruk Sarduvan adını tercih ediyor çünkü Serdivan’dan daha hoş, daha cana yakın geliyor kulağına.

Ancak Serdivan hoş karşılamaz bizim Kavruk’u… Değil altın yiyecek bir dilim ekmek bile bulamıyor sonunda ve tüm savaşımlarına rağmen fırından ekmek çalmaya karar verir ve bir güzel dayak yer. Bu dayaktan sonra bahtı açılır gibi olur Kavruk’un Tulum Hamis ile karşılaşır ve nasıl olduğunu anlamadan Tulum Hamis bunu bağlı bahçeli evine götürür çok işler yapacakları vaatleri ile…Ancak bir gece odasına girer ve…Anlaşılır ki niyet başka…

Yoluna devam eder bizim Kavruk, avare dolaşır, baldırı çıplaklığına lanetler yağdırır. Çalışmak ister ama iş yok… Olan iş de adamı eşek yerine koymakla eş değer nitelikte. Ama yılmaz Kavruk, eşek olur sonunda. Bir yatırda karşılaştığı burnu olmayan (sanırım cüzamdan olsa gerek) Meram Ağa’nın karısının peşine takılır ve onların kurumuş bostanı canlasın diye dolaplarını eşeklerinin yerine çevirmeye başlaması konusunda anlaşırlar. Bu anlaşma uyarınca yiyecek ve yatacak yer de Ağa’dan gelecektir. Ötesi de var parasını alınca hayallerine kavuşacaktır:

“… Kavruk Efendim olacaktım artık. Tümünden iyisi buydu…Bütün Sarduvan’da hatırım altın akçe gibi geçecek, sözüm muska muska taşınacak kulaklarda, sarımsak ekiminde bile ne düşündüğüm sorulacaktı benim de. Ara sıra kalın kalın değil de kaba kaba öksürecek, gözlerimi bir noktaya dikip aptal aptal gülecek ya da yalanacaktım iki laf arasında. Herkes bu halimden yararlanıp gülüşümü türlü anlama yoracak, birbirlerine ‘Aman aman, Kavruk Efendi kıs kıs güldü. Ne akıllı adam, ne güzel adam yahu şu ‘diyeceklerdi…”

Sonra Kavruk utanır bu düşüncelerinden ve kendine gelir Kavruk Efendi olmayı biraz öteler, hayallerine gem vurur ve elde ettiği şeylerle yetinmeye karar verir:

“…Çalışacaktım, canımı dişime takıp gece gündüz çalışacaktım. Samanlıklarda, ahırlarda böceklerle, sıçanlarla birlikte yatmayacaktım artık geceleri….Otuz gün katlanacaktım artık buna. Kavruk Efendi olmasam bile her gün sıcak bir çorba içmek, yumuşacık bir yatakta yatmak, kemiklerimin sızısını unutmak az şey miydi? Ben de dünyayı yutmaya kalkıyorum yahu. İnsan yedikçe yiyen, yedikçe doymayan bir hayvandı. Başka türlü ağa olmak, paşa olmak olanaksızdı… Kavruk Efendi olacaktım elbette. Bu daha sonraki işti. Şimdi ben bir eşektim daha…”

Ama gelgelim bizim Kavruk’un adı sanı gibi şansı da kavruktur; Meram Ağa uzun süre oyalar onu , en sonunda da karısının zorla Kavruk’un koynuna girdiğinin ertesi gecesi Meram Ağa’nın paralarını çaldığı iftirası ile karşılaşır ve Muhtar’ın adamı olan ama hiçbir resmi sıfatı bulunmayan Keko tarafından hapsedilir ve ölesiye falakaya yatırılır. Bu olaydan ötürü çok sarsılan Kavruk sonraları hep Meram Ağa’yı arar ama bir türlü bulamaz.



Bir süre etrafta aç ve işsiz dolanan Kavruk sonunda köyün Karadeniz aşkı ile yanıp tutuşan kahvecisi ile takılmaya başlar, birlikte Karadeniz’de yaşama hayalleri kurarlar. Ancak bu hayal bir talihsizlik sonucu gerçekleşmez. Kavruk bu sefer de bir ayağı topal Bulama ile sefil yaşamının içinde debelenmeye devam eder. Ancak şansları yaver gider ve köyün kasabı olan Rahmet’in evine sığınırlar. Rahmet’in de işleri yeni muhtar oluveren Kofur ile bozuştuğu için kötüdür ama yuvarlanıp gitmektedirler.
Ama Kavruk gene talihsizliklerle karşılaşır. Rahmet’in çocuğunu Kofur’un atı tepmiş ve kangren olmuştur. Köyün imamı olacak İmam Cerziz arada sırada okumaya gelip, paraları cebe indirmekte ve doktor çağrılmasına da engel olmaktadır. Tek söylediği Rahmet’in şarap içtiği için çocuğun hastalandığıdır! Kavruk’un Rahmet’in evinde kurduğu düzen felaketlerin yaşanması ile son bulur. Bulama da Rahmet’in evine sığınan köyün orospusu Eda ile kaçmıştır. Asla Kavruk Efendi olamayacağını düşünmeye başlayan Kavruk’un yolu bu sefer de Keko ile kesişir.

Sonunda bu işin böyle sürüp gitmeyeceğine karar veren, insanların namussuzluğundan, çalıp çırptığı halde ağa, paşa olmasından, ahlak kumkuması kesilen ve taşlayarak genç kızları öldürenlerden, sadakatten yoksun kadın ve erkeklerden, eşeklerle kurulan cinsel ilişkilere şahit olmaktan, bir eşek olmaktan, çok şeyler yapacağına inanılan ama bir türlü gelmeyen kaymakam efsanesinden bunalan Kavruk sonunda Keko ile bir karar alır. Ancak bu kararın acı sonuçlarından Kavruk şans eseri kurtulur. Bu sefer yollara Abut ile koyulur: İkisinin de ortak bir düşmanı olduklarını öğrenirler: Meram Ağa.

Kavruk’un Abut ile macerası da çok acı bir şekilde son bulur ancak daha da şaşırtıcı/acı olanı Abut ile yolları ayrılan Kavruk’un karşısına Meram Ağa’nın çıkmasıdır; Meram Ağa bir köyde çok namuslu olduğundan ötürü muhtar seçilmiş ve Hacı Üveyz olmuştur… Kavruk tüm umutlarını kaybettiğini hisseder ,acıları ve yeni bir yoldaş bulana kadar yalnızlığı ile baş başadır.



Romanda tüm gerçeklikleri en net biçimleri ile buluyorsunuz karşınızda…Sefalet, aşağılanma, iktidarı ve gücü elinde bulunduranların acımasızlığı, bağnazlık, cahillik, körü körüne inanç, açlığın yarattığı hayvani duygular ve durumlar hiç sakınılmadan anlatılmış. Romanda klasik anlamda bir roman kurgusu bulunmuyor. Başka bir deyişle roman kural olarak bir sona ulaşmıyor. Belirli bir olay kurgusu zaman ve mekâna bağlı olarak ele alınmamış. Romanda asıl ve devamlılığı olan tek kahramanımız Kavruk.

Diğer kahramanların romana dahil olmaları sanki Kavruk’un yüzyüze geldiği çirkeflikleri ve kötülükleri anlatmak için bir araç… Her ne kadar serseri, zavallı, cahil ve bir eşek olmaya bile razı olsa bile aslında Kavruk’un içinde iyilik olduğunu, erdemli olmak için çabaladığını ve belirli bir ahlaki seviyeye sahip olduğunu görüyorsunuz. Ama nedense her şey hüsranla son buluyor. Bu ezilmiş ve hayvan konumunda bir yaşam süren veya sonunda yaşamları bu noktaya gelen roman kişileri için hiçbir umut yok. Bunu da Faik Baysal Meram Ağa’nın Hacı Üveyz olarak karşımıza çıkması ve Kavruk’un hiçbir zaman Kavruk Efendi olamayacağını anlaması ile gösteriyor.

Faik Baysal’ın kullandığı dil, özellikle yaptığı benzetmeler ve tasvirler çok hoşuma gitti. 19 yaşında yazılmış bir eser için çok iyi olduğunu düşünüyorum, yalın, gözlemlerin çok iyi yansıtıldığı ve insanın içini parçalayan gerçekliklerin çok olağan olarak verildiği bir roman. Belki karakterler ve sürekli kötülüklerin olması ve her şeyin hüsranla sonuçlanması biraz abartılı gelebilir ama zaten Faik Baysal’ın bu romanı neden yazdığına ilişkin görüşlerini okuduğunuzda romanın bütününde görülen bazı eksikliklikler görmezden gelinebilir diye düşünüyorum:

“…Ben bu romanı sadece aydınsız bir toplumu ve üstünde arsızca tepinen bu insanları bir sömürü düzeninin utanç verici belgeleri olarak göstermek için yazmadım. O dönemde edebiyatımız, birkaç kişinin dışında, büyük gazeteler ve yayınevleri, bazı kadın ve erkek tefrikacıların işgalindeydi… Bu yazarların ele aldıkları konuların içeriği hep aynıydı. Büyükada’da melodramatik aşk sahneleri, Boğaziçi’nde bir yalıda geçen ve genç kızların yüreklerini hoplatan hasta bir romantizmin ürünü olan sevda masalları, varlıklı bir erkek ve veremli bir kadın,…yabancı dil bilen çok namuslu ve özveri sahibi bir hanımefendi…bol göz yaşı. Ben Sarduvan’ı daha çok bu rezilliği sarsmak, okuyucuya uyarıda bulunmak, biraz abartılı olsa da insanımızın gerçek dramını gözlerin önüne sermek, edebiyatımızı saçmasapan kitapları ile haklı afyon tutmuş gibi uyutan tefrikacıların gerçek yüzlerini ortaya koymak için yazdım…

Genç Okurlarım, size sesleniyorum. Sarduvan’ı okuyun. İğrenseniz, kokusuna burnunuz dayanmasa da, içinde parfüm ve bir avuç İstanbul kadını bulamazsanız da okuyun. Söven, tüküren, sümküren, tutsak olduğumuz birtakım ahlak kurallarını ve garibanlığımızı alnımıza kader olarak yapıştıran geleneklerimizi bir yana itiveren bu insanlar gerçekte biziz… ”


Sevgiler
Bu Noktada Diyecek Lafı Biten
Billur

9 Şubat 2010 Salı

MADRİD’DE ÜÇÜNCÜ GÜN

Bu İspanya Gezimize dair yazılarımız yarım kaldı ve hem Ender’in alaylı bir şekilde “Bir sonraki yolculuğumuza kadar bitecek mi?” diye durmadan takılması hem de son okuduğumuz Sabırsız Yürek’de denildiği gibi “Tüm kötülükler yarım kalan işlerden doğar” ilkesinden hareketle bu yazıları tamamlamaya hız vermiş bulunuyoruz.

Madrid’de üçüncü günümüzdeyiz ve gerçekten bir yorgunluk içindeyiz. Sabah kalkınca önce kahvaltı yapmak ve yürümediğimiz bazı yerleri de görmek amacı ile evden çıkıyoruz ve istikamet Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya çıkmak ve oradan da Prado Müzesi’nden önce Circulo de Bellas Artes’e uğramak.



Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya doğru giderken etrafta bazı kızlar ve kadınlar gözüme çarpıyor; sabahın 10’u için biraz fazla frapan geliyorlar, öyle bekliyorlar ve duruyorlar, bakınıyorlar. Sabahları zaten hiç çalışmayan kafama dank ediyor ki bu kızlar ve kadınlar dünyanın en eski mesleğini icra ediyorlar. Şaşırıyorum, biraz erken geliyor bu saat bana. Gülda: “Bu işin saati mi olur?” diye espri yapıyor, tabii yok da İstiklal Caddesi’nin bir benzeri olan Calle de Hortaleza'da biz kahvaltı edecek bir yer ararken biraz garip geliyor bana. Bir kez daha bu İspanyollar’ın saat mefhumunu anlayamıyorum.

Kahvaltımızı edecek bir yer buluyoruz ve büyük bir ciddiyetle de El Pais Gazetesi okuyoruz, ben tek kelime anlamadığım için kahvaltıma geri dönüyorum. Gülda küçük bir çığlıkla Melody Gardot’nun konser vereceğini gazeteden öğreniyor ve program sıkışacak olsa da gitmeye karar veriyoruz. Ben İstanbul’da çektiremediğim resmi çektirme hayalleri kuruyorum Melody Gardot ile.



Heyecanla yola koyuluyoruz. Gran Via’ya ulaşıp yürümeye başladığımız sırada yine bir kitapçıda Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi kitabı tanıtımı görüyor ve gururlanıyoruz. Ardından Palacio de Commicaciones binası ve Gran Via ile Calle Alcala’nın kesişimini geçip arkamıza baktığımızda da 1911 yılında bir sigorta şirketi için yapılmış olan Edificio Metropolis Binasını görüyoruz.

 
Posted by Picasa


Biraz mola vermek amacı ile 1880 yılında kurulmuş bir kültür vakfı olan Circulo de Bellas de Bellas Artes’de bir kahve içiyor ve cafe bölümünde yer alan heykelin önünde biz de poz vermeden duramıyoruz. Banco de Espana binasına da bir kez daha uzaktan inceleyip Museo Nacional del PRADO’ya doğru hızla ilerliyoruz. Gülda daha önce gezdiği için benimle gelmiyor ve ben bu adını çokça duyduğum müzeye doğru dalış yapıyorum.




Museo Nacional del Prado


Bu müzede Avrupa’nın en iyi yapıtlarını içeren yabancı koleksiyonlar mevcut olduğu gibi 12.-19yy arası İspanya resminin de en seçkin eserlerini görmek mümkün.


Elime önce bir müze planı alıyorum, zamanım az ve gezecek çok galeri var. Hızla gezmeye ve Plan’da belirtilen başyapıtların önünde daha fazla vakit harcamaya özen gösteriyorum. Özellikle yakından görmek istediğim Velasquez ve Goya resimleri ve Bosch resimleri var.


Dilim damağıma yapışmış vaziyette müzeyi gezmeyi bitirdiğimde su almak için kafesinde kısacık oturuyor ve mağazasına yöneliyorum ancak hayal kırıklığı yaşıyorum.

Eve vardığım zaman Ender’in akşam arkadaşları ile çıkacağını öğreniyor, biz de Fast Good’da yemek yeme alternatifini değerlendiriyoruz. Sonra Ender’in olduğu mekânı bulmaya çalışırken bizim evin bulunduğu sokağın arka tarafına doğru yürüdükçe çok kalabalık küçük bir meydanın varlığını ve bir sürü kafe ve lokantaların olduğu bir yeri keşfettik. Sonunda Gülda “İşte gelmek isteyip de hatırlayamadığım yer burasıydı” dedi. Ender’in olduğu yere geldiğimizde buranın turistik olsa da çok güzel yemekleri olan bir yer olduğunu gördük ve ertesi gün yemeği nerede yiyeceğimiz de böylece kararlaştırılmış oldu. Buradan doğruca daha önce rezervasyon yaptırdığımız ve Flâmenko gösterisi izleyeceğimiz CORRAL DE LA MORERİA’ya taksi ile gidiyoruz. Burada dans eden Anabel Moreno’ya hayranlık duyuyoruz; hem güzelliğine hem de dansına…

Billur

Bendeniz Gülda, Madrid’in 3. Gününden Aklımda Kalanları Aktarıyorum:


Bu yazı dizisinden kurtulmanız çok mümkünlü değil. Kararlıyız, bitireceğiz hem de uzata uzata. İspanya bitince de Cebelitarık’ı aşıp Fas’a ulaştığımız bölümü yazacağız.

Madrid’de ısrarla aramamıza rağmen, İngilizce Time Out dergisi bulamadığımız için şehri yeterince yaşayamadığımıza dair inancım da artmaya başlamıştı. El Pais gazetesini karıştırırken, Melody Gardot’nun konserine ilişkin haber beni çok heyecanlandırdı. (Gazete konserin gerçekleşeceği mekanın adını verip, telefon numarasını yazmaya gerek duymadığı için konserin gayet bilinen, önemli bir yerde olduğunu kurup, Billur’u bıraktıktan sonra ilk işimin bu konser için bilet almak olmasına karar verdim.)

Billur’la çocuklar kadar şen bir şekilde hayal kurarak, Maria Pages sonrası bir de Madrid’de Melody Gardot’yu izleyecek olmanın keyfi ile devam ettik. Circulo de Bellas de Bellas Artes’nin kafesi, çok güzel bir kafe, eğer Madrid’e yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Bir önceki gelişimde de sıklıkla uğradığım bir yerdi.

 
Posted by Picasa


Billur Prado’yu gezerken, ben de eve dönüp hem işlerimi yapacak hem de konsere bilet almayı başaracaktım. İki saat sonra da telefonlaşıp buluşacaktık. Konser Orange Cafe diye bir yerde idi. Telefon edip, bilet almak istediğimde telefondaki kadın konserin biletlerinin aylar öncesinde bittiğini, kapıdan bilet bulunmasının da mümkünlü olmadığını söyledi. Sanırım son dakika birinin bilet arıyor olmasını ya da beni çok komik buldu ki, bir noktadan sonrada gülmeye başladı, ben de pes ettim. Sonradan youtube’dan araştırdım, konserde Melody Gardot "Somewhere Over The Rainbow’u" çok güzel söylemiş ah ah...



Biletleri alamamıştım, İstanbul’da aylardır bir türlü sonuçlanamayan ve gittikçe karışıklaşan bir işe acilen herkesin kabul edeceği bir öneri sunmalıydım, Billur’a da ulaşamıyordum. Madrid’de hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sonuçta Madrid’in tatilimizi bozmasına izin vermeyecektim ve bir çözüm buldum: Madem İspanya’ya kadar geldik bir Parador’da kalmalıydık, hem de Elhamra’da. Böylece sadece Elhamra’yı gezmeyecek bizzat içinde yaşayabilecektik. Düşündükçe aklıma daha da yattı ve bütçeyi biraz aşmayı da göze alarak hemen yer ayırttım. Haklı itirazlar da olabilirdi ama ne yapalım Madrid’de o son derece sevimsiz evde ne yapacağımı bilmez halde tıkanıp kalmıştım.



Bu geziye başladığımızdan beri sürekli Fast Good’da yemek yemeye çalışıyorduk. Nihayetinde Madrid’in 3.gecesi başardık.


Ferran Adria dünyanın en iyi aşçısı. Hatta dünya çapında en etkili 100 kişi listesine girmiş bir kişi/aşçı. İspanya’nın en önemli adamlarından da biri sayılıyor. Ben de at arabası ile dolaşan Prens’den daha havalı olduğunu düşünüyorum. Barselona yakınlarında bulunan, rezervasyon yaptırmak için aylar, hatta bir iddiaya göre, bir yıl önce rezervasyon yaptırılması gereken elBulli adlı restoranın da sahibi. Daha önce Billur yazmıştı. Biz İspanya’da 3 Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedik. Orası da yine rezervasyonu aylar önceden yaptırılması gereken bir restorandı. İspanya organizasyonu içerisinde, elBulli için de rezervasyon yaptırmayı denemiştim, onlar yerlerinin olmadığını ama istediğimiz tarihten bir hafta önce ararsak iptaller sonrası ne yapılabileceğine bakacaklarını söylemişti. Ben elBulli ile tekrar cebelleşmek yerine; Sant Pau’ya gitmeyi uygun gördüm. Çünkü Carme Ruscalleda’nın yemeklerini ancak Sant Pau’da yiyebilecekken, Ferran Adria mutfağına ulaşmak İspanya’da daha kolaydı. Her ikisinde de rezervasyonumuz onaylanırsa da; tahminen mide/bütçe açısından istemeyeceğimiz bir durum oluşacaktı. Bunun üzerine Fast Good’da yemek yemenin peşine düştük.



Fast Good adından da anlaşılacağı üzere bir hazır yemek restoranı. 22. yüzyıl yemeğinin nasıl olacağını araştıran ve Moneküler Gastronomi akımının en önemli isimlerinden biri olan dahi/deli mutfağın Dali’si Ferran Adria’ya göre; hızlı yemeğin kolay olması yanı sıra hem lezzetli hem de sağlıklı olması mümkün. Bunun çalışmasını yaptığı yer de; Fast Good. Bir yemek zinciri oluşturmaya çalışıyor ve anladığım kadarı ile isim hakkı da veriyor. Buradaki araştırmacı yatırımcılara duyurulur…




Girer girmez ilk sorum içki var mı? oldu. Malum sağlıklı yemek yeri, belki içki de olmaz diye düşündüm. Biz son derece güzel birer hamburger ve yanında patatesi kızarması yedik, birer bira içtik. Restoranda biz ve bir başka çift dışında kimse yoktu. Anlaşılan Madrid’de pek rağbet gören bir yer değil burası. Yine de gidip görmekte ve sağlıklı hamburgerleri gayet makul fiyatları ile yemekte fayda var.

Çıkışta "Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 100 Yer" listesinde bulunan CORRAL DE LA MORERİA’ya ilerlerken Billur’a anlatıyorum. "Belki 22. yy mutfağını kendi yüzyılında test edebiliriz, eğer 2042’ye kadar dayanabilirsek" diyorum. Dünyanın en etkili ismi sayılan bir diğerinden bahsediyorum. Arkadaşım Lale’nin Singularity Üniversitesi'nde Ray Kurzweil ile tanışmasını ve Ray Kurzweil’in ölümsüzlük planını anlatmaya çalışıyorum. Yürümeye devam ediyoruz, ben yol boyunca yediğimiz hamburgerin köftesinin çok lezzetli olduğunu düşünmeye devam ediyorum, bir de 2042 de 70 yaşımda, görülmesi gereken hangi yerde olacağımın tahminini yapıyorum.

"Food is one of life's greatest pleasures," he says. "And to be happy is easy, so easy."

Not: Aslında “Hieronymus Bosch ve Çekirdek Ailemde Yeri” adlı bir bölüm daha yazacaktım ama çok uzadı, Yonç’dan çekindim.

Gülda

3 Şubat 2010 Çarşamba

PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ - TAHSİN YÜCEL

Önyargım Önyargıma Karşı

Ne yaparsam yapayım, önyargılarımdan kurtulamıyorum. Tamamen kurtulamayacağımı biliyorum ve mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyorum. Tam azaltmaya başladığımı düşündüğümde ise derinlerde kalmış bir önyargım, bir nilüfer çiçeğinin gösterişi ile açılıp karşımda yerini alıyor ve nispet yapar bir şekilde kendini gösteriyor.

Orhan Kemal Roman Ödüllü kitaplar serüveninde Tahsin Yücel’in 1993 yılında ödülü alan Peygamberin Son Beş Günü isimli romanını özellikle okumak istediğimi belirttim ve kendi listeme aldım. Amacım denemeleri ve çevirilerinden tanıdığım Tahsin Yücel’in romancılığına karşı geliştirdiğim önyargımı kırmaktı. Tam bu seçimi yaptığımda önyargılarımın bir de pazarlığa tabi olduğunu fark ettim. Tahsin Yücel’i okurum ama Köylüler’i biriniz okuyup “güzel, mutlaka okunmalı” demeden okumam deyip bir kenara bıraktım.



Peygamberin Son Beş Günü’nü elime aldım ve yazınımızın bu kadar değerli bir yazarının bir romanını daha önce neden okumadım diye düşünmeye başladım. Hem de en sevdiğim romancılardan biri olan Albert Camus’un 5 kitabını onun çevirisi sayesinde okumuşken, Marguaret Duras’nın Sevgili’sini de o çevirmişken. -Gerçi hala Vedat Günyol çevirilerini tercih ediyorum ama o ayrı.- Aslında bu yüzden önceleri hiç Tahsin Yücel okumadım diyebilirim. Tahsin Yücel’e sıra gelene kadar önce onun çevirdiği kitapları okumayı tercih ettim. Sonrasında da onun çevirdiği kitapların yazarlarının başka kitaplarını okudum. Bir ömür boyu sadece Tahsin Yücel’in çevirdiği kitapların yazarlarını okuyacaksın deseler sanırım bu emre boyun eğerim. Camus, Sartre, Zweig, Colette, Steinback, Flaubert, A.Gide, Proust, E. Ajar, R. Barthes…(*)





Bir kısa ara verip, eklemeden geçemeyeceğim. Şebnem İşigüzel’in Çöplük adlı romanını okumuştum. Şebnem İşigüzel, kitabın sonunda romanda adı geçen kişilerle görüşmeler yapmış ve Kasparov ile buluşmuştu. Bu hayali görüşmede; Şebnem İşigüzel Kasparov’a "aslında romanımın birinci bölümünü okusaydınız çok sevinirdim, hem de görüşmemizdeki sorulara ışık tutardı" dediğinde, Kasparov cevap vermişti:

"Artık roman gibi şeyleri çok fazla okuyamıyorum. Kabul edersiniz ki bütün Tolstoyları, bütün Flaubertleri, Stendhalleri, Dostoyevskileri, Turgenyevleri okuduktan sonra geriye pek bir şey kalmıyor. Yanlış anlamanızı istemem ama okuyacağımı okudum ve bundan sonra tekrar edebi metin okumak istersem oturur bu roman Tanrılarını yeniden okurum. Umarım kabalık etmiyorum." diyor.

Ben de yanlış anlaşılmak istemem, burada bahsi geçen Kasporov gibi akılüstü bir varlık olmasam da kısaca bir noktaya kadar da Tahsin Yücel’e sıra gelmemişti demek istiyorum.

Kendisine önyargım ise Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı ile ilgili o çok önemsenen ve hâlâ dillendirilen eleştirisini okuduktan sonra gelişti. Önceleri; bu eleştiriyi defalarca okuyup anlamaya çalışmıştım. Sonrasında Kara Kitap’ı okuması için kime versem yazıyı da içinde veriyordum. Büyük bir hevesle "kitabı bitirince hem kitap hem de bu yazı hakkında konuşabilir miyiz?" diyordum. Bir süre sonra da kitabımın ve yazının izini yitirdim. Üzerine defalarca Kara Kitap’ı satın aldım ve okudum, yazıyı da internetten bulup tekrar tekrar anlamaya çalıştım.

Buyurun siz de okuyun:

Kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi?

Kara Kitap yayımlandığında bundan neredeyse 20 yaş gençtim. Kitabı ilk okumaya başladığımda sevmeyip bıraktım ve sonrasında tekrar okuduğumda hayranlık duydum ve her okuyuşumda kitaba daha da yaklaştım.



"Tekdüze ve topal tümcelerim, günümüz Türkçe’sinin çok gerilerinde kalmış sözcük dağarcığımla" söyleyebileceğim şey Kara Kitap benim Hayat Kitaplarımdan biridir. Evet, benim hayat arkadaşım olduğu gibi, hayat balığım var, hayat kitaplarım var, hayat şehrim var, hayat köprüm var… İşte böyle gülünç sözler söyleyebildiğim gibi gülünç sözler söylediği iddia edilen hayat yazarlarım var. Balığa, köprüye, şehre değil ama bu yazarlara eleştiri yapan, üstüne üstlük yaptığı eleştiriyi anlayamadığım/anlamamakta direndiğim yazarlara ise önyargım var.

“Önyargı iyi bir şey değil, hayatımı kötü etkiliyor, kişiliğimi fakirleştiriyor, köşelerimi yuvarlaklaştırmalıyım” diyerek 1 Aralık’ta 2009 tarihinde Peygamberin Son Beş Günü’nü okumaya başladım. İşte heves de, böyle doymaz bir duygu… Bir çırpıda 4.bölüme geldim. Arada kendime kızmayı da ihmal etmedim. Tahsin Yücel’in daha önce hiçbir romanını ya da öyküsünü okumamış olmaktan rahatsız oldum. Kitabın, son derece düzgün bir Türkçe ile yazılmış olmasının etkisi ile cümleleri birkaç defa daha okuduğum oldu. "Dizge", "seçki", "kenter", "uzaksıllık" gibi kelimelerin çarpıcı bir şekilde kullanılması, elimde bir hazine tutuğuma işaretti sanki.

Fehmi ve Rahmi doğma büyüme Üsküdarlıdır ve aynı sokakta, yan yana evlerde otururlar. Tüm çocuklukları ve gençlikleri beraber geçer. Bu iki arkadaş birbirini çok iyi tamamlamaya nerdeyse kusursuz bir denge kurmaya başlar ve gelişen koşullar gereği birbirlerinin açığını kapatacak şekilde yazın tutkusu ile kenetlenir. Birbirleri bütünleme arzusu ve karakter özellikleri gereği; Rahmi ozan, Fehmi eleştirmen olmaya karar verir. Yazın öğretmenlerinden toplumsal bir ereğe destek olmayan bir yazının hiçbir biçimde “çağdaş” sayılamayacağını ve bu ereğinde insanlığı sınıfsız bir dünya toplumuna götürmek olduğunu öğrendiklerinden itibaren bu yolda ilerlemeye başlarlar. Yazın işleri ile ilgilenirken bir yandan da Rahmi, Zarife ile Fehmi, Betül ile ortak bir gelecek kurmak için planlar yapar. Askerlik sonrası ise çağın biliminin uzmanı olmak için İktisat Fakültesine yazılırlar. İktisat Fakültesi ise bekledikleri gibi çıkmaz. Marks’ın adını anmadan ve kuramının dahi özetlemeden karşı çıkan öngörüler sunan hocaları, kendilerine yetersiz gelen ders içerikleri derken bunalırlar, ancak sorumluluklarını hatırlayıp, katlanırlar.

Okulda tanıştıkları Feride ise onların hayatını tamamen değiştirir. Feride hayatlarına girdiğinde de gözleri ne Zafire’yi ne Betül’ü görür. Her ikisi de Feride’ye hayran ve âşıktır. Feride, Rahmi’yi seçer ve onunla evlenir. Fehmi ise Feride’yi büyük bir aşkla sevse bile onlarla kalmaya devam eder. Çevreleri de gittikçe genişler. Yirmi kişilik içki masalarında Rahmi gerek kişiliği, gerek yazdıkları, gerekse Nazım’dan okuduğu dizeleriyle haklı bir ün edinmeye başlar.

Matrakçı Maruf, kendisine biat eder ve Peygamber demeye başlar. Bu ad herkes tarafından o kadar benimsenir ki artık Rahmi’ye Peygamber diye seslenilir. Tanıdıkları arasında Peygamber iken, şiirlerini Rahmi Sönmez diye yayımlaması ününü böldüğü gibi ve toplumsal yaşamında bir tür gerileme dönemi yaratır. Zaman geçtikçe, Rahmi uzlaşmaz bir Marksçı olarak kalmaya devam ederken, Fehmi büyük bir kapitalist olma yolunda ilerler.

Tüm arkadaşları, büyük şairler, yazarlar hepsi tutuklanmasına rağmen kendisine bir türlü sıra gelmemesi Rahmi’de derin üzüntü ve aşağılık duygusu yaratır. Bir tabutluğu bile olmadan, gerçek devrimci ozanlar arasına katılamayacağı inancı ile gün geçtikçe yaşamdan kopar. Bir tabutluğun hasreti ile arşiv çalışmasına başlar. Hapse giren tüm devrimci ozanların abecesel dizelgesini çıkartmaya, her ozanın toplam tutukluluk süresini belirlemeye girişir. Bu “uzun ve saçma” arşivleme çalışması sayesinde ülkenin nerede ise en zengin sol kitaplığını oluşturur.

Rahmi Sönmez 70 yaşını geçerken öldüğünde, Fehmi Gülmez beş kişilik yazar ve araştırma topluluğuna oldukça ciddi bir para ödeyerek, Rahmi Sönmez ile ilgili bir gerçek yaşam öyküsü yazmalarını ister. Sonradan da bir takım korkuları sebebi ile bundan vazgeçer. Böylece Peygamberin son beş gününe nerelerden geçerek geldiğini ve o uzun yürüyüşü öğreniriz.

Dediğim gibi kitabın ilk kısmı ve kurgusu son derece etkileyici idi. Ama sonrasında bitemeyen cümleleri, sürekli tekrarları, devam edemeyen kurgusu kitabı okumayı işkenceye dönüştürdü ve ben de bir kenara ayırdım. Üzerine altı kitap okuyup, bir tatil, bir yılsonu kapanışı telaşı yaşadıktan sonra tekrar başladım. Normal şartlarda kitabı bırakırdım ama Orhan Kemal Ödüllü Roman Okuma Projesi gereğince devam ettim. Okumamı kolaylaştıransa; Kara Kitap’a karşı Peygamberin Son Beş Günü izleğim oldu.

Karakterlerin isimlerinden de anlaşılacağı gibi Rahmi sönmeyecek, Fehmi gülmeyecektir veya başka bir bakış açısıyla tam tersidir. Sayın Yazarımız isimleri de o kadar özenle seçmiş ki, Türkçe’yi çok iyi kullanmanın yanı sıra; kişilerin isimleri ile tavrını, dolaylı ama zekice bir söylemle baştan gösteriyor. "Zekice mi?" Çok kolaya kaçılmış, kulak tırmalayan, biraz da İktisat dersinde sıklıkla gördüğümüz “şirket müşterisi Bay A dan 100 TL alacaklı, Satıcı Bay B ye aynı tutarda borçlu bulunmaktadır” kıvamında.

Benim anladığım; Peygamberin Son Beş Günü çok güzel kısa öykülerden oluşmuş bir kitap olabilecekken Tahsin Yücel'in bunu upuzun bir roman yazma sevdasıyla yerle bir ettiği oldu. Çok gerçeğe yakın ve gerçekten uzaklaşan karakterleri ile benzersiz ayrıntılar yarattığı da tartışma götürmez iken; bu kısa vurucu hikâyeler, romanın üzerini örten tekrarları ile beni de Rahmi gibi aynı daire içinde döndürdü. Belki yazarın hedefi de bu idi. Ancak tekrar ediyorum, -mazur görün- bu tekrarlar, aynı gülünesi ve acınası olaylar, içinde bulundukları açmazların başka örneklerle yinelemesi, nasıl Rahmi’yi halktan/yaşamdan kopardı ise beni de romandan uzaklaştırdı.

Yazar’ın Kara Kitap eleştirisinde belirttiği gibi; Ama, hemen belirtmek gerekir ki, bu gerçeküstücülük örnekleri çoğaldıkça bıktırıcı olmaya başlar.

Nazım Hikmet’in şiirleri kitapta sıklıkla geçiyordu. Bir tür Nazım Hikmet’i anlama kitabı gibi görünen bölümleri vardı. Şiirler son derece güzel ve çarpıcı iken, sırf şiirlerin romanda yer alabilmesi için Rahmi’nin beyninin bu denli kurcalanması ve şiirler yerli yersiz serpiştirilmesin diye, yazarın yeni yeni taktikler denemesi oldukça zorlama olmuş. Peygamberin Son Beş Günü’nün ansiklopedik yönü ve tutarsızlığı için yine kendi eleştirisine başvuruyorum:

Günümüz romanında tutarlı ve bağdaşık bir olay örgüsü, tutarlı kişilikler ve davranışlar aranmıyor her zaman. Çağcıl romanda en azından bir iç tutarlığın, bir iç birliğin, öğeleri arasında birtakım derin bağlantıların varlığını içerir ve ister istemez birtakım biçimsel zorunluluklar getirir, belirli bir “tutumluluk” ister. Orhan Pamuk’un “ansiklopedik” diye nitelenen kitabıysa, kurgu açısından hiçbir biçimde “modern” bir roman olmadığı gibi (tam tersine, kendince süslü anlatımı, bitip tükenmek bilmeyen, bıktırıcı benzetme ve uzatınlarıyla yüzyıl başı romanlarını anımsatır) bu gerekler de uymaz.

Kara Kitap’ın 1990’da, Peygamberin Son Beş Günü’nün de Ocak 1992’de yayımlandığı düşünülürse, Tahsin Yücel’in Kara Kitap eleştirisi yapmakla harcadığı vakit aynı zamanda romanına alt zemin yaratmaya da yaramış. Rahmi, eşi Feride öldükten sonra bile onu yaşamının baş kösesine oturtmaya devam etmiş ve bütün devrimci kuramını bir kadın bedenine sığdırmayı başarmış. Zarife ile beraber yaşamaya başladığında bile onunla sevişmemesi, Meryem ile yaşadığından ise suçluluk duyması bunu pekiştirir nitelikte. Bu çok yüce ve romantik bir dava imiş gibi görünmektedir. Benim baktığım yerden ise; Kara Kitap’ın Galip ile Rüya’nın ilişkisine nispet yapar, gönül indirilecekse "öyle olmaz, böyle olur" şeklinde ama akla ve mantığı uymayacak şekilde yaratılmış:

Roman, görünüşte, anahtar kişisi Galip’in kendisini bırakıp giden karısını arayışının öyküsüdür. Ama, daha ilk sayfalarda, öykünün yazarın başka konulara atlamak için seçtiği bir “araç” olduğu anlaşılır. Günümüz romanı, iyi örneklerinde, bu türlü araçlara gönül indirmez. Gönül indirdiği zaman da onları tutarlı bir biçimde, işlevsel olarak kullanır. Kara Kitap’ta, arada sırada, kahramanın karısını aradığı, hatta özlediği söylenirse de çoğu kez kadıncağızla hiç mi hiç ilgisi bulunmayan şeylerle uğraştığı, ilgiliymiş gibi gösterilen kimi arayışlarının (örneğin şu uzun ve saçma arşiv araştırması) inandırıcılıktan yoksun olduğu, bu arada, düşünde ya da gerçekte, başka bir kadınla sevişmekten geri durmadığı görülür.

Sayın Yazarımız eleştirisinde; Kara Kitap’ın "şaşırtıcı bir gözüpeklikle kullanılmış “proustien” tümcelerini" de diline dolayabiliyorsa, ben, hem de sadece bir okur olarak kendisinin uzun ve gereksiz cümlelerini yersiz ve gerçek/gerçeküstücülüğün sınırlarını aşmış bulabilirim değil mi? Yoksa bunu dediğimde; 24 satır ve 100 küsur kelimeden oluşmuş bir cümlesinin (sy.18) yazınsal önemini anlayamayacak kadar cahil ve yetersiz mi sayılırım?

Nasıl Orhan Pamuk’un Türkçe’si gerçekten yetersizdir; bu nedenle, en yalın nesneleri, en yaygın sözcükleri bile birbirine karıştırır ise Tahsin Yücel’in yeterli Türkçe’si için aklıma gelen, argo olacak ama “edebiyat yapmak” tabiri oldu.

Sıradan bir okur olmanın en iyi tarafı bu. Ben cahilce/fütursuzca eleştirebilirim. Beğenmezsem bir daha Tahsin Yücel okumayabilirim. -Gerçi en iyi romanı diye nitelendirilen Yalan’ı da okumaya niyetliyim.- Ancak bir yazar/eleştirmen bir başka yazarı böylesine harcayacaksa elinin daha sağlam olması gerekir.



Ve anlaşılan ben hem önyargılı hem de kindarım. Eğer Kara Kitap eleştirisini böylesine kurgulamamış olsa idi bu kitaptan bu kadar rahatsız olmazdım. Bir cadı avı gibi, o eleştiri ve bu kitap arasındaki ilişkiyi çözmeye girişmezdim. Çünkü Tahsin Yücel’in de belirttiği gibi "beş, on topal tümce ile" hayatımıza devam etmememiz ve dili düzgün kullanmamız ve zenginleştirmemiz gerektiğine, aynı zamanda bir çevirmen olarak Tahsin Yücel’in bana kattıklarına inancım sonsuz. Georges Perec hiç "e" harfini kullanmadan La Disparition (Kayboluş) isimli romanı yazmış zamanında. Dolayısı ile çok az kelime kullanabilmiş ve yazdığı eser hâlâ bir başyapıt sayılıyor. En şaşırtıcı olansa; kendisi açıklayana dek hiçbir eleştirmen "e" harfini kullanmadığını da fark etmemiş. Eleştirenler de hata yapabilir değil mi? Bu yüzden de biriniz bu kitabı daha tarafsız bir gözle okuyarak beni de aydınlatırsa çok sevinirim.

Merak ettiklerim arasında, bir diğeri de; Kelimeleri yerli yerinde kullanabilen ve dilsel yeterliliği yüksek biri, bir roman yazarsa bu yazdığının iyi roman olmasına yeter mi?

Gülda

(*) Tahsin Yücel'in Çevirileri:

Amok (S. Zweig) (1954)
Arı Maya (W. Bonsels) (1954)
Tom Amca'nın Kulubesi (E. H. Beecher-Stowe) (1954)
Usta İşçi (S. Zweig) (1954)
Malezya Tılsımı (S. W. Maugham) (1954)
Jane Eyre (C. Bronte) (1954)
Taraskonlu Tartain (A. Daudet) (1954)
Yarına Dönüş (U. Sigrid) (1954)
Bir Numaralı Evde Olanlar (J. Steinback) (1955)
Geçmiş Günler (F. Carco) (1955)
Genç Kızlar (H. de Montherlant) (1955)
Güzel Kadın Meyhanesi (R. Dorgeles) (1955)
Kadınlara Acıyın (H. de Montherlant) (1955)
Kedinin Masalları (M. Aymé) (1955)
İyilik Şeytanı (H. de Montherlant) (1955)
Kan (C. Malaparte) (1955)
Kanatlılar (J. Kessel) (1955)
Kolej Yılları (V. Larbaud) (1955)
Yeryüzünde Bir Yolcu (J. Green) (1955)
Katil (G. Simenon) (1956)
Kül Kedisi (C. Perrault) (1956)
Taşralı Kız (A. Moravia) (1956)
Madam Bovary (G. Flaubert) (1956)
Büyük Sürü (J. Giono) (1956)
Cüzzamlı Kadınlar (H. de Montherlant) (1956)
Ya Gerçek Olsaydı (R. Dorgeles) (1956)
Duvargeçenler (M. Aymé) (1956)
Tehlikeli Geçit (S. W. Maugham) (1957)
Colomba (P. Mérimée) (1958)
Küçük Prenses (F. H. Burnett) (1958)
Kar Topu (G. de Maupassant) (1958)
Vatikan Zindanları (A. Gide) (1958)
Kaçak (G. Simenon) (1959)
Pamuk Prenses (J. Grimm) (1959)
Kırmızı Zambak (A. France) (1959)
Sapho (A. Daudet) (1959)
Uzaktan (Colette) (1959)
Kadın ve Kukla (P. Louys) (1959)
Dünya Nimetleri (A. Gide) (1959)
Aynı Yol (A. Gide) (1960)
Kaz Baba (M. Aymé) (1960)
Diktatörün Kadını (A. Moravia) (1960)
Bella (J. Giraudoux) (1960)
Yeni Nimetler (A. Gide) (1960)
Paris Sıkıntısı (C. Baudelaire) (1961)
Eugenie Grandet (H. de Balzac) (1961)
Konuşan Hayvanlar (M. Aymé) (1961)
Swann'ın Bir Aşkı (M. Proust) (1961)
Bekârlar (H. de Montherlant) (1962)
Çoban Prens (H. C. Andersen) (1962)
Sisifos Efsanesi (A. Camus) (1962)
Kalpazanlar (A. Gide) (1963)
Tersi ve Yüzü (A. Camus) (1963)
Kamelyalı Kadın (A. Dumas) (1963)
Sinekler (J. P. Sartre) (1963)
Evlilik (A. Moravia) (1965)
Altenburg'un Ceviz Ağaçları (A. Malraux) (1966)
Başkaldıran İnsan (A. Camus) (1967)
İklimler (E. Herzog) (1967)
Kadınlar Okulu (A. Gide) (1967)
Ak Bıldırcın (J. Steinbeck) (1968)
Cennet Bahçesi (H. C. Andersen) (1969)
Politika ve Propoganda (J. M. Domenach) (1969)
Tolstoy'un Hayatı (R. Roland) (1969)
Kale (A. de Saint-Exupéry) (1970)
Yeşil Kısrak (M. Aymé) (1970)
İnsanların Dünyası (A. de Saint-Exupéry) (1970)
Becket: Tanrının Şerefi (J. Anouilh) (1972)
Parmak Kız (H. C. Andersen) (1972)
Goriot Baba (H. de Balzac) (1972)
Karlar Kraliçesi (H. C. Andersen) (1973)
Eleştiri Kuramları (J. C. Carloni-C. Filloux) (1975)
Nuhun Gemisi (M. Aymé) (1979)
Suluboya Kutuları (M. Aymé) (1981)
Yağmur Yağdıran Kedi (M. Aymé) (1981)
Yaban Düşünce (C. Lévi-Strauss) (1984)
Kral Solomon'un Bunalımı (E. Ajar) (1985)
Sevgili (M. Duras) (1986)
Yazının Sıfır Derecesi (R. Barthes) (1989)
Çağdaş Söylenler (R. Barthes) (1990)
Duygusal Sürgün (Colette) (1991)
Hastane Günlüğü (G. Hervé) (1992)
Kısa Düzyazılar (M. Tournier) (1993)
Yaz (A. Camus) (1994)
Sürgün ve Krallık (A. Camus) (1996)
Göstergeler İmparatorluğu (R. Barthes) (1996)

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails