7 Kasım 2009 Cumartesi
15 Ekim 2009
Esas doğum gününün olduğu gün siz Ayien ve Nur ile Bodrum'da fink atarken ben Rotterdam'dan Amsterdam'a gitmek üzere trenimi kaçırmak endişesiyle platform topuklu ayakkabılarımla istasyona doooru koşuyordum..... Acaba bir çılgınlık yapıp gelebilmek ihtimalini sorguluyordum.....Heyhaaat orada olamamamın hasetini Gülda kuşun heyecanlı organizasyonu bir nebze olsun bastırdı.... Gülşen'lerin evinde Macaris'tan dönüşünde tarihi aslanlı köprüsünü anlatmam sırasında tanıştık tanışalı tarihime tanıklık eden nadide kuşumsun... Tarihin bu kadar güzel oluşu yaşanmışlıkların paylaşılmasıyla daha da zenginleşıyor... 40 yaş kulağa çok güzel geliyor hele hep beraber olunca.. Hele her zorluğu eninde sonunda keyifle altedeceğimize olan inancımız oldukça yıllar bize vız gelir.... Nice Mutlu tarihi yıllara iyi ki doğdun kuşum........
Niña Pastori Konseri ve Palau de la Música Catalana

Bu yolculuk bizi biraz hırpalıyor mu nedir? Yorgunuz... Konser için hazırlanıp bir taksi ile konserin olduğu Palau de la Musıca Catalana’ya gidiyoruz.
Gülda ve Ender sigara ve bira (burada sudan ucuz bu bira !) ihtiyaçlarını kısmen giderdikten sonra salona doğru gidiyor ve içeriye giriyoruz. Bu bina gerçekten bir saray sanırım. Tavanını heyecanla Gülda’ya gösteriyorum. Bu binanın UNESCO Dünya Mirası arasına alınmasına şaşmamak gerek; çok güzel.
Salonun tamamı dolu ve herkes çok coşkulu görünüyor. Konsere her yaştan gelen dinleyici var salonda. Sahneye önce müzisyenler gelip kuruluyor ve ardından yoğun alkış ve bağırışlar arasında Nina Pastori sahne alıyor.
Nina Pastori bir Flâmenko şarkıcısı ve 30’lu yaşlarının başında. Müzik hayatına çok küçük yaşta San Fernando şarkı yarışmasını kazanarak başlamış. Başlangıç döneminde “Camaron de la Isla’”nın tertemiz Flâmenko tarzını takip eden Pastori sonradan kaçınılmaz olarak pop unsurunu katarak ticari bir yola başvurmuş. İlk albümünü 17 yaşında “Entre dos puertos” (Between Two Ports) adı ile çıkarmış. 1996 yılının yazında Tu me camelas adlı şarkı hit olmuş. Kendi şarkı sözleri ve besteleri de bulunuyor. Üçüncü albümü “Canailla”’yı “Ketama” adlı bir Flâmenko grubu ile kotarmış ve bunu şehrine ve flâmenkoya adamış. Bu albümünde pop unsuru daha geri planda kalmış olduğu ifade ediliyor.
Biz bu akşam “Waiting to See You” adlı albümünden şarkılar dinleyeceğimizi öğreniyoruz; tabii diğer 6 albümünden başka hit şarkılar okursa bilemeyeceğiz ama olsun. Ben de seyircilerin coşkusuna katılıyorum; onlarla bağırıyor, onlarla gereken yerlerde alkış tutuyor ve tüm sözleri eksiksiz anlarcasına kâh hüzünleniyor kâh dalgalanıp duruyorum. Hatta konuyu abartıp Pastori’nin arada seyircilerle kurduğu diyaloglardaki bazı esprilerine gülenlerle de gülüyorum! Bazı şarkılarında biraz bizde de yer alan arabesk unsurlar ve popun ticari tınıları fazlaca duyuluyordu ama genelde konser benim hoşuma gitti. Özellikle vokalistlerin Flâmenko şarkıları söylediği bölümler çok iyiydi. Balkon kısmında bir grup sürekli bayrak sarkıtıyordu; anladık ki Fransız bayrağı imiş ve Pastori onlara yoğun ilgi gösteriyordu. Gülda’ya bayram ve seyranlarda bayrak asmaya üşenen ve gerekli olup olmadığını sorgulayan biri olan ben “ Gülda’cığım not et lütfen; bir daha bavula bir adet bayrak konulacak ve konserlerde dalgalandırılacak “ diyorum.
Bir kadının delici ve eleştirisel gözü ile bakarsak Nina Pastori sempatik ve sıcak görünüyor ancak bir moda danışmanına ihtiyacı olduğu şüphesiz. Giydiği kıyafetler hadi birincisi neyse ama ikinci kıyafeti olacak şey değildi. Bol kesimli aşağıya doğru daralan bir elbise altına mavi/mor tayt ve altına gri renkte bir kısa bot! Kıyafetine 2 ancak sesine 10 veriyorum. [Bu puanlama işi bu konserden sonra mı çıktı bilemiyorum ama bundan sonra Gülda ile her şeye/ herkese puan vermeye başladık! ]
Bis kısmına da ayakta eşlik ettikten sonra Ender ile hemen çıkıyoruz ve Gülda’yı dışarıda buluyoruz. Ne yapacağımız kısmı konusunda bir belirsizlik yaşıyoruz; yemek sorunumuz var. Ancak “Dört Kedi” adlı cafe/restorana gitmeyi öneriyor Gülda ve yürüyerek orayı bulmaya çalışıyoruz. Bulduğumuzda biraz önünde kuyruk olsa da Gülda içeri giriyor ve tüm cazibesi ile bize yer buluyor. Burası Vicky Cristina Barcelona adlı filme ev sahipliği yaptığı yer. Hani çakır keyif Xavier Bardem gelir ve kızlara kısaca “eğlence” teklif eder ya... İşte orası. Yemekler aslında vasatın biraz üstünde ve bununla orantısal olarak fiyatlar da makul. Bu cafe 1897 yılında kurulmuş ve o gün bugündür sanatçıların ve entelektüellerin mekânı olmuş. Menülerinden birini Picasso’nun tasarladığı ve ilk sergisini açtığı bu cafe genel olarak hoşuma gitti ve Barselona’da daha kalsaydık sanırım oraya her gün giderdik Gülda ile.
Ayrılmadan önce buraya ait bardakaltlığı ve kahve fincanı alıyorum. Eskiden her yerden kupa alıyordum veya bilenler hediye getiriyordu (şimdi bu magnete ve çana yöneldi]. Aslında gitmediğim bir yere ait bir kupa çok bir şey ifade etmese de (bir hatıra, bende bıraktığı iz ve benim bıraktığım bir iz olmadığında) sevinçle kabul ediyordum ama son zamanlarda ünlü ve tarihi bir geçmişi olan cafe ve restoranlara ait bardak çanak almak gibi bir huy edindim. Böylece evde sıkıldığım zamanlarda kendime kahve yapıp bu fincanlara koyup ve kendimi o yerde hayal edebiliyorum.
Sonra....Sonra mı? Eve gidiyoruz....Yarın son günümüz ve Park Güell gezilecek; son programlar yapılacak ve dönüş hazırlıklarına başlanacak.
Sevgiler
Billur
PALAU de la MUSICA CATALANA İÇİN KATLANILAN EZİYET VE NINA PASTORI:
Aslında bu grubun en uyumlu ve her şeyden en hoşnut üyesi benim ama yazı ilerledikçe sanki hiçbir şeyi beğenmemişim gibi bir yargı oluşabilecek bir bölüme daha geldik.
Tamam, ben, bir sonraki sefer mutlaka Palau de la Musica Catalana ’da bir konser izleyeceğim demiştim ama şansımıza Nina Pastori’nin denk gelmesi gerçekten benim hevesimi çok kırdı. Gitmeden ve hatta biletleri almadan önce defalarca Billur’a “Mekân çok güzel ama Pastori bizi çok zorlar, bak sana youtube, dailymotion vs adreslerini yolluyorum, bir dinle, bence sevmezsin, istemezsen gitmeyiz, sonradan da şikâyet etmem söz” maillerime ne demekse ısrarla gidelim, öğrenelim, dinleyelim duruşu ile biletleri satın aldım. Konser öncesi de “bakınız beğenmezseniz ben zaten söylemiştim” tavrı ve bir gün öncesinden tecrübe ile şal, mont ve hatta kazak ile mekâna gittik. Fazla söze ne gerek var. Görüp görülebilecek en iyi konser mekânlarından birinde, oldukça heyecanlı izleyiciler ile yerlerimize oturduk.

Döneminin en genç ve en yetenekli Flâmenko şarkıcılarından biri sayılan Nina Pastori, birkaç şarkı sonrası konseri, izleyicisinin de yoğun teşviki iyice Pop kıvamına dönüştürdü. İspanyolca Pop dinleyeceksem Pastori yerine Shakira’yı tercih ederdim. Ve böylece 2009 yılında ikinci kez izlediğim gösteriyi terk ettim, ikisi de Barselona'da idi.
Dışarıda oldukça eğlenceli bir grup ile biraz sohbet ettim. Hepsi içeride konseri izlemekte olan 15 yaş civarı kızlarını/oğullarını beklemekte idi. Ben de yaşı 40’a yaklaşan arkadaşımın keyfini
anla(t)mayı uygun görmedim o an ve “sadece arkadaşlarımı bekliyorum” demekle yetindim. Bu arada da epey içtiğimi ifade etmeliyim. Halktan kopup, 4 GATS’te rezervasyon yapma çabalarım boşa gitti ve artık ne dediysem, telefonun ucundaki beyefendinin “siz gelin, yer ayarlarız” sözüne güvenip konser sonrası yola koyulduk.
Yer karolarında bulunan Ruta Del Modernisme halkalarını da takip ederek 4 Gats’e ulaştık. Daha önce de yemek yemiştim. Picasso’nın en sevdiği kafe olması sebebi ile olan popülerlik Woody Allen ile başka bir boyuta geçmişti ve bu epey fark ediliyordu. Gerçi Ender bu tür bir popüler olandan hiç hoşlanmasa da bizim hatırımıza yine katlandı. Yemek güzel değildi, eve aç dönsem de; hem Picasso hem de Woody Allen sever biri olarak çok iyi vakit geçirdim. Yine yerde bulunan modernisme halkalarını takip edip, sonrasında bir taksi ile eve döndük. Yarın mı? Billur başlasın, ben sonrasında yine şakırım sanırım.
Gülda
Billur'un 2 verdiği mavi/mor kıyafetli ve bizim gittiğimiz konserden bir bölüm izlemek isterseniz aşağıda bulunan linki tıklayınız.
Niña Pastori "cai & Romero Verde" Palau De La Musica Barcelona 02 10 2009 - VidoEmo - Emotional Video Unity
Niña Pastori'den başka bir şarkı için ise:
.Nina.Pastori y Rosa.-.Cartita.de.amor.
Yükleyen hijodelaluna. - Diğer müzik videolarına göz atın.
6 Kasım 2009 Cuma
Çocuk ve Kitap
Hamileliğimin ilk haftalarında anne karnındayken bebekle kurulan iletişimin çok önemli olduğunu, bebeklerin 11.haftadan itibaren dış dünyayla bağlantıya geçtiklerini okumuştum. Ben de 12. haftadan itibaren doğmamış bebeğime masal kitapları almış, bebekler için hazırlanmış müzik cd’leri toparlamıştım. Her gece yatmadan önce, yatakta rahat bir pozisyon alıp, cd koyup, masal kitabı okuyordum.
Henüz adının ne olacağını bilmediğimiz haftalarda bebeğim karnımda hareketlenmeye başlamıştı ve artık ona okuduğum masalları veya dinlettiğim müziği sevip sevmediğini ona soruyordum. “Sevdiysen karnıma vur” diyordum ve bekliyordum. Aradan birkaç dakika geçmeden içerden ilk işaret geliyordu; pat pat pat…
İşte bebeğimle kitap serüvenimiz bu şekilde başladı.
Şimdi 6,5 yaşında ve biz bugüne kadar neredeyse her akşam kitap okuma seansları düzenledik.
Dışarıda vakit geçiriyorsak en çok keyif aldığımız şey, mutlaka yolumuzdaki kitapçılara uğramak, kitapları koklayıp okşamak ve tabii kitap almaktır.
Bizim evde kitaplar oraya buraya atılmaz, özenle muhafaza edilir, yaprakları kıvrılıp koparılmaz, aralarına ayraçlar, post-itler konulur. Beğendiğimiz satırların altlarını çizeriz, küçük notlarımız olursa en arka sayfaya veya öndeki boş sayfaya kurşun kalemle not alırız.
29 Ekim öncesinde Emre –bebeğimin adı Emre- Şişli Belediye’sinin ilköğretim okulları arasında düzenlediği “Benim Renklerimle Cumhuriyet” konulu resim yarışmasına katılmak istedi.
Harika resim yapmıyor benim oğlum, hatta çöp adamı bile zor çiziyor. O sürrealist resimden anlayan bir çocuk. Şekilleri birbirine uydurup, renkleri öyle güzel harmanlıyor ki, küçük Miro’m diyorum ona bu yüzden.
Resim yapmayı seven bir anne olarak, ben de destekledim tabii oğlumu resim yarışmasına katılması konusunda.
Atatürk’ün Cumhuriyet yolunda Samsun’a çıkışını resmetmek istedi. Gökyüzünü bir Türk bayrağı ile örttü…
29 Ekim günü yarışmaya katılan resimler Profilo AVM’de sergilendi. Aynı gün yarışma sonuçları açıklandı ve tabii bize ödül yoktu.
Zaten ödüllerin sahipleri bulmasında da bir amaca hizmet vardı gibi geldi bana. Kazananların çoğu tek bir okuldan çıktı. Enteresan…
Ben zaten biliyordum kazanamayacağımızı, önemli olan yarışmaya katılmak istemesiydi.
Önceden onu olası sonuçlara alıştırmak için ne kadar dil döktüysem de ne yazık ki hüsrana uğradı.
Yarışma sonuçları açıklanmadan önce Profilo AVM’de bir de imza günü organize edilmişti. Yazar Süleyman Bulut çocuklar için kitaplarını imzalıyordu.
Üç tane kitabını aldık; “Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler” adlı derleme öykülerin oluştuğu iki kitap ile “Sarıtay”. Emre kitapları Süleyman Bulut’a imzalattı. Şimdi de elinden düşürmüyor. Kütüphanesinde Can Yayınları köşesi yapmış, tüm Can Yayınları kitaplarını orada toplamış J

Süleyman Bulut, ilkokuldayken öğretmen olmak istermiş. Ortaokulda pilot olmaya karar vermiş. Lise’de tiyatroya gönül vermiş. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken aslında onun kalbinde yatanın edebiyat olduğunu anlamış. İstanbul Radyosu’na çocuk oyunları yazmaya başlamış. İlk kitabı Kar Tanesi. Kendisini hâlâ Türkçe’nin ve harflerin öğrencisi olarak nitelendiriyormuş.



Çocuklar ile kitaplar arasında ölmez bir bağ kurmanın ilk koşulu, çocuğa model olmak diye düşünüyorum. Kitapların hayatı boyunca her anlarında eşsiz bir dost olacağını algılamaları ve kabul etmeleri yönünde de yol gösterici olmak yine biz ebeveynlerin görevi.
Günlerinizin kitapsız geçmemesi dileğiyle….
Peyman
4 Kasım 2009 Çarşamba
İKİ YEŞİL SUSAMURU - BUKET UZUNER

Kitap: İki Yeşil Susamuru
Yazar: Buket Uzuner
Tarih: 02.11.2009
Yer: 11 Tünel
Sunucu: Yonca
Katılımcılar: Ayşe, Ayşen, Aycan, Aysun, Bilgen, Belkis, Billur, Gülda, Gülden, Peyman
'' Hayallerimiz en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence. ''
BUKET UZUNER
3 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da doğmuş. Kendisinden gezgin yazar olarak bahseden Buket Uzuner’in gezginlik yaşamı Hacettepe Üniversitesi'nde Biyoloji Bölümde okurken çıktığı yolculuklarla başlamış. İnterrail bileti alıp tren ile Avrupa’yı dolaşmış. Biyolog olarak gittiği (Norveç) Bergen Üniversitesi'nde mikrobiyel, ekoloji ve sosyoloji, (ABD)Michigan Üniversitesi'nde toplum sağlığı konularında yüksek lisansını tamamlamış. (Finlandiya)Tampere Teknik Üniversitesi, Su Teknolojisi Bölümü'nde ve O.D.T.Ü. Çevre Mühendisliği Bölümü'nde araştırmacı görevlisi olarak çalışmış.

Çocukluğunda astronot ya da denizaltı kaptanı olmanın hayalleri kuran Buket Uzuner, akademisyen olduktan sonra da gezgin ruhunun peşinden sırt çantası ile ülke ülke dolaşmış. Bu gezilerde sürekli notlar alıyormuş ve yazamadan yaşayamayacağını, yazmanınsa onun için; astronot ya da denizaltı kaptanı olmak gibi olduğunu fark etmiş.
Akademisyenliği bırakıp tam zamanlı gezgin ve yazar olabilmek için ise birçok başka işte çalışmak zorunda kalmış. Çeviri de yapmış, kafe’de garsonluk da, sinema, reklâm ve turizm alanlarında da çalışmış. Üç kıtanın (Avrupa, Amerika, Afrika) genel olarak kuzeyine yaptığı tren yolculuklar ile türlü kültürler ve insanlarla tanışmış. Tüm bunlar öykülerine ve romanlarına, ayrıca gezi yazılarına da konu olmuş ve olmaya devam ediyor.
Hikâye ve yazıları 1977'den itibaren; Varlık, Dönemeç, Türk Dili, Oluşum, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan, Argos, Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlanmış.
Benim Adım Mayıs 1986 yılında yayınlanan ilk hikâye kitabı. Orhan Veli’nin şiirleri ile bezeli bu kitap ile insan psikolojisi, yalnızlık, bağımlılık, sevgi gibi kavramlara yer veren kısa ama vurucu öykülerden oluşur.
Buket Uzuner, öykü anlatmayı seven bir yazar. Onun nerede ise tüm söyleşilerinde öykü’ye olan tutkusunu görmek mümkün. 1988’de yayınlanan hikâye kitabı Ayın En Çıplak Günü’nde en yakınlarımıza bile gösteremediğimiz savunmasız, iddiasız, direnmesiz, gösterişsiz ve kimseyi içine almadığımız günleri/anları yazdı.
1989 yılında Güneş Yiyen Çingene adlı hikâye kitabını, aynı yıl yazdığı Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları adlı gezi kitabı takip etti. Bu anı kitabı ile Norveç, İsveç, Finlandiya, Amerika, Cezayir, Danimarka ve Rusya’da yaptığı uzun tren yolculuklarını anlatırken bir yandan da hem kendisinin hem de karşılaştığı kişilerin ne kadar önyargılı olabileceklerini de ifade etti.

1991 yılında yazdığı İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve 1993 yılında yazdığı Balık İzlerinin Sesi adlı çok ses getiren romanlarına rağmen öyküden vazgeçmeyerek 1993’te yayınlanan Karayel Hüznü adlı hikâye kitabını Şair Metin Altıok anısına yazılmış bir şiir ve öykülerden oluştu. Şiire ve şairlere duyduğu sevgiyle 1994’te Şairler Şehri’yle kendi başına düş kuran öyküleri birbiri ile bağladı.
1997 yılında yazdığı Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanı, ustası Atilla İlhan’a ithaf etti. Kitabı okuyanlar içinse uzun süre etkisinden kurtulamayacakları ve iç hesaplaşmalara devam ettirecek izler bıraktı. Bu izleri o yıl sonrasında doğan çocuklarda da görmek mümkün. Birçok çocuğun adının Ada ve Tuna olmasında bu kitabın etkisi yadsınamaz.
1998 yılında Şehir Romantiğinin Günlüğü 2000 yılında ise New York Seyir Defteri ile gezi yazılarına devam etti. 2001 yılında yazdığı Uzun Beyaz Bulut- Gelibolu romanını 2002 yılında Gümüş Yaz, Gümüş Kız izledi. Bu biyografi ile edebiyatta gümüş yılını da kutlamış oldu.
2003 yılında Şiirin Kızkardeşi Öykü ile öykülerinin ne kadar güzel bir tadı olduğunu tekrar hatırlattı. 2004 yılında yazdığı deneme kitabı Selin ve Cem ’le Yolculuklar da ise gençlere tavsiye niteliğinde idi.
Atatürk Havaalanında bulunmak zorunda kalan 15 kişinin yaşamından alınan kesit ile İstanbul’u anlatan romanı İstanbullular 2007 yılında yayınlandı.
2009 yılında yayınladığı Yolda, farklı şehirlerde geçen gerçek/kurgu hikâyelerden oluşmaktadır.
Edebiyatın okulu olmadığını ve yazmak eylemi için Usta Çırak ilişkinin çok önemli olduğunu vurgulayan Buket Uzuner tüm ustalarına kitaplarından selam yollamaya devam eder. Onun ustaları arasında Attila İlhan, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu da vardır. Dolayısı ile geçen aylarda Elif Şafak ve Adalet Ağaoğlu arasında yaşanan tartışmada, son derece samimi ve akılcı bir yaklaşımda bulunarak Adalet Ağaoğlu’nun daha iyi dinlenmesi ve neden böyle dediğinin de araştırılması gerektiğini söylemiş ve genç yazarlara/çıraklara öğüt vermiştir.
Şanslı olan çırakların ustaları ile tanışabileceğini, bu şansı olmayanın ise, ustalarının kitaplarını dikkatle okuması gerektiğini ifade eder. Bir okurun da mutlaka hamal okur olmaktan kurtulup, çok satanlara, popüler olana aldırmaksızın iyi koku alarak ve büyük bir titizlikle okunacak kitapları seçmesini önerir.
Bunu dışında migreni olduğu, kitaplarını evine yakın kafelerde yazdığını, kedileri sevdiğini, bir çocuğu olduğunu “Yolda”nın devamını yazmayı planladığını, “çokyalnızım.com” adlı bir novella-kısa roman ve Uyumsuz Bayan Defne Türker’in Büyük Kaçış’ı adlı bir başka roman üzerinde çalıştığını biliyoruz.
Okurdan ve hayattan kopuk bir yaşam sürmediği içinde onu Moda’da, Santana konserinde, ya da bir söyleşide görmek her zaman çok keyif verici oluyor.
Romanları yedi dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi'nin (IWP) onur üyesi olmuş, 2004 yılında da ODTÜ senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Balık İzlerinin Sesi adlı romanı ile 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü ve Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanı ile de 1998 yılında İ.Ü.İletişim Fakültesi Ödülü almıştır.
İki Yeşil Susamuru
Kitabın yazarını, isminin Nilsu Baran olduğunu söyleyen, otuzlu yaşlarda, alımlı bir genç kadın ziyaret eder. Elinde kendi hayat hikâyesi olduğunu söylediği bir dosya vardır. Genç kadın, yazardan hikâyesinin bir romana dönüştürmesini istemektedir.
Yazar, bazı çevre/mekân ve insan adlarını değiştirerek hikâyeyi bir romana dönüştürür.
Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.
Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan ve kabuğundan sıyrıldıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu’nun hayatına giren Selen önceleri onun için çok büyük bir tehdit iken, daha sonra kendisini bulmasına yardım eden çok önemli bir karaktere ve arkadaşa dönüşür.
Nilsu annesinin evi terk etmesini bir tür intihar olarak görmek istemektedir. Anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.
Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.
Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.
Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.
Yazarın elindeki dosya bittiğinde ise bir son yoktur. Bunun üzerine yazar, okurlarına nasıl bir son istediğini sorar, ancak titiz bir çalışma yapmak için de, dosyada adı geçen kişilerle irtibat kurmaya çalışır. Sadece kendisi de önemli ve saygın bir yazar olan Neyyire Gömüç’e ulaşabilir. Neyyire Gömüç’ün anlattıkları ise, dosyada yazılı olanla hem çok büyük bir benzerlik taşımaktadır, hem de hiçbir ilgisi yoktur.
Anneleri, Babaları (Çocuklar)
Nilgül Baran ve Eşi (Nilsu ve Cem)
Cahide Ertan ve Hilmi Ertan (Teoman ve Nergis)
Anneanne (Nilgül Hanım)
Alica ve onu tutku ile seven eşi (Michael McClure)
Anne ve Baba (Selen)
Zeynep ve Teoman (Deniz)
Ülker ve Teoman (Alican)
Sevgilileri
Nilsu: Mike, Murat, Sadun Gülbek, Hakan, Teoman
Teoman: Zeynep, Ulla, Sevinç, Ülker, Nilsu
Selen: Nilsu’nun babası, Steven
Nilsu’nun babası: Nilgül, Selen, Bankacı Şule Hanım
Nilgül Baran: Nilsu’nun babası, Ressam ve işadamı Fikret
Nergis: Işık, Hakan
Neyyire Gömüç: Enver Ziya
Diğerleri
Elvis: Nilsu’nun kedisi, evi terk etmişti.
Nane: Neyyire Gömüç’ün kedisi
Viking: Teoman ile Nilsu’nun kedisi
Ernesto: Selen’in Amerika’da sahip olduğu kedi.
Kahramanlar:
Teoman: Türklerin asla örgütlenemez bir ırk olduğuna kesin gözle bakmasına rağmen, enerjisini, vaktini ve heyecanlarını yeni bir oluşum kurmak için harcayan, başından iki evlilik geçmiş, iki çocuk sahibi, hep terk edilen, beraber olduğu kadınların içindeki gizliyi çıkartan, daima naif, filantrop (insan sever), yaratıcı kocaman bir çocuk.
Daha iyisini kurabilmek için, yeni bitirdiğini yıkma cesaretini gösterebilecek kadar karşı durabilecek, herkes için tek tek, bambaşka yollar olduğuna inanan biri. Ütopyacı, yeşil bir susamuru.
Cahide Hanım: Teoman’ın annesi. Kitaplara düşkün, dışarıdan bakılınca düzenli, düzgün ve hoş bir kadın gibi görünen ancak tatlı dilli, yumuşacık ve sonsuz izlenimi veren hoşgörüsüyle ustaca gizlediği ‘dediği dedik’ düzenini mutlaka kurup sürdüren “saklı inatçılardan” biri.
Oğluna çok düşkün, yaşıtlarından oldukça farklı bir kadın. “Bu farklılığı ancak anlayacağına inandığı, değecek insanlara gösteren, kaliteli ve gerçek müşterileri için açan zengin bir ruh dükkânının titiz sahibesiydi. (sy.47)” Teoman’a sorumluluklarını bilip, görevlerini alsa unutmamasını öğütleyen bir Apaçi’ydi. Aynı zamanda; “Sahip olunan şeyin değeri yiter (sy.63)” diyerek yarattığı çelişki ile yaşamını etkileyendi.
Hilmi Bey: Teoman’ın babası. Güzel, kültürlü sadık karısı, sağlıklı iki çocuğu ve dürüst, düzenli, usul usul ilerleyen kariyer üçgeni içinde yaşayan, her şeyin yolunda olduğundan emin, erkenden yatan, bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden iyi bir insandı.
Nergis: Teoman’ın hayranlıkla karışık bir aşkla bağlı olduğu ablası. Akıllı, güçlü, zarif, annesi tarafından yeterince sevilmemiş olması sebebi ile sesinde hep bir tutam sitem, bir çimdik hüzün barındıran, yaşı ilerledikçe de iyice annesini andıran Modigliani resimlerindeki kadınlara benzeyen biraz kırgın ama güçlü bir kadın.
Zeynep: Teoman’ın ilk eşi, kızı Deniz’in annesi. İlk tanıştıklarında uysal, canlı biri iken, kızları Deniz’in doğumundan beş ay sonra evi terk edip, eylemci çalışmalara başlayan, hapis yatan ve hapis sonrası başarısızlığa uğrayan devrim düşlerinin tek sorumlusu olarak gördüğü Teoman’ı hayatından tamamen çıkartan, otoriter, baskıcı bir kadın.
Ulla: Teoman’ın eski sevgililerinden biri. Yaşamı bir bütün olarak algılayıp ve öylece seven bir kadın. Mücadele etmeyi sevmeyen, ama öğrenmeye de doyamayan…
Ülker: Teoman’ın ikinci eşi, oğlu Alican’ın annesi. Teoman ile ilk tanıştıklarında cevval ve kıvrak bir kadın iken, evlilik ve çocuk sahibi olduktan sonra hızla ışığı azalan, solan ve kendini sevmekten vazgeçen biri.
Deniz: Teoman’ın kızı. Nilsu’nun aksine babasının sevgililerini bir rakip, düşman olarak görmeyip, onlarla uzlaşmacı bir ilişki kurmaya çalışan, akıllı, olgun bir genç.
Nilsu: Terk edilmeye dayanamadığı için terk eden, yaralı, babasına düşkün, her erkekte babasını arayan, yaşamı sorgulayan bir kadın.
Nilgül: Nilsu Baran’ın annesi. Uzun içki kadehlerinin kristalinde parlayan ‘gözde salon kadın’ olma arzusu ile evini, çocuklarını bırakabilen, bencil, ancak bir erkek ile varolabilen bir kadın.
Nilsu’nun babası: İyi baba ve koca olduğu için bunların kendi doğası olan iyi bir sevgili rolünde başarısız olan, tıp doktoru. Beynindeki kanallar, bilimsel konulara ayrılmış, sosyal, psikolojik konular, hele güncel olayların analitik yorumu diye bir şey gelişmemiş, güdük kalmış bir birey.
Selen: Nilsu’nun babasının sevgilisi, ilerleyen zamanlarda Nilsu’nun en iyi arkadaşı, sırdaşı. Giysileri, konuşması, gülüşü, bakışı, elleri, ayakkabıları, oturuşu, kalkışı, sesi, esprileri, kokusu, tarzı ile çok farklı bir kadın. “Sanattan günlük yaşamına uygun bir elbise dikebilmiş, bu elbiseyi potsuz ve kesim hatasız bedenine oturtabilmiş, şık giyinen bir insandı. (sy.77)”
Yakından tanındığında ise; son derece iddialı, alıngan, içe dönük, karamsar bir kişiliğe de sahipti. Bu ikilem onu daha da özel kılıyordu. Ama Selen tıpkı dişimin arasına sıkışmış bir et parçası gibiydi. Çıkmıyordu, görünmüyordu ve rahatsız ediyordu. (sy.84)” Selen aynı zamanda yaşamı seçebilecek kadar şanslı ve güçlü biri.
Kendisini her kitabına yerleştirdiğini düşündüğüm Buket Uzuner’in bu kitaptaki karşılığının Selen olduğunu düşünüyorum.
Michael McClure: Nilsu’ya iyi bir yazarın ve iyi bir kitabın kokusunu almayı öğreten, ilk sevgilisi. Kendi köklerini arayan, intiharın gizemine hayran bir Amerikan Edebiyatı öğretmeni. Nilsu’ya göre, Selen’in erkeği, babamın da Amerikalı’sıydı! “Selen’e âşık olmadığım, babamla da sevişemediğim için Mike’a yönelecektim. (sy.105)”
Nilsu ve Cem’in Anneannesi: Ketum, gururlu, inatçı olmasına rağmen güvenilir ve dayanıklı bir Girit kadını. Kitabın ilerleyen sayfalarında hayatında gizli kalmaya özen göstermiş olduğu bir aşk acısı yaşadığı ve bunun benzerini kızının da yaşamaması için elinden geleni yapmasına rağmen kızına engel olamayan, ölüm sebebine ‘beyin kanaması’ yazılmasına rağmen yürek kanamasından öldüğünü düşünülen kitabın en yaşlı karakteri. “Çünkü insan mutsuzluktan ölebilir.(sy.137)”
Cem: Nilsu’nun erkek kardeşi. Asla numaraya yapmayacak kadar düz, dürüst ve direkt bir çocuk ve sonrasında da öyle bir yetişkin. Kurallara, aile değerlerine saygılı, mesafeli.
Hakan: Ünlü bir amiralin ortanca oğlu, Nilsu’yu çok güldürebilen eski sevgililerinden biri iken, ayrılmalarından yıllar sonra Nergis’in sevgilisi ve Nilsu’nun konkur ortağı olarak tekrar hayatların giren neşeli, canlı, doğru düzgün biri.
Neyyire Gömüç: Kitaptaki en şaşırtıcı karakter. Teoman’ın annesinin liseden en yakın arkadaşı, şimdinin ünlü bir öykücüsü. Tren’e bindi mi, Enver Ziya ile evlendi mi? Kitabın sonunu tamamen alt üst eden, Teoman’ın annesi hakkında en fazla bilgiye sahip olmasına rağmen bir türlü bunları Teoman ile paylaşmayan, yaptığı Buhara Pilavı ile ünlü, papatya ve Jan Garbarek seven romancı.
Işık: Nergis’in ilk eşi. Çok yakışıklı, bütün kızların hayranlık, erkeklerin de biraz kıskançlık duyduğu biri iken ‘profesyonel devrimci’ olmak için, okulu, eşini bırakmak zorunda kalan ve kaybolan biri.
Mike’ın anne ve babası: Alica özgürlüğüne düşkün, göçebe ruhlu bir kadın iken, babası ise Alica’ya bağımlıdır.
Mike’ın da annesi Mike’ı ve babasını Mike üç yaşında iken terk etmiş. Mike’ın babası ise ömrünün sonuna kadar, hiç usanmadan eşinin peşinde sürüklenmiş. Annesi bir kaza sonucu öldüğünde ise, babası da hiç tereddüt etmeden kendisini öldürmüş.
Selen’in anne ve babası: Farklı boyutlarda yaşayan, sürekli konferanslara, yolculuklara, toplantılara, açılışlara katılan ancak çok durağan bir yaşam süren kişiler.
İş Adamı Fikret: Nilsu’nun annesinin ikinci eşi. Nilsu ve Cem ile tanışmaları oldukça münasebetsiz bir şekilde başlamış ve ne kadar denerse denesin çocuklarla bir iletişim kuramamış, Nilgül Hanım’ın isteklerini karşılayabilecek zenginlikte ve olgunlukta biri.
Şule Hanım: Nilsu’nun babasının evlendiği Bankacı hanım.
İki Yeşil Su Samuru’nun İçinde Atıf Yapılan Düşünürler, Sanatçılar, Romanlar ve Roman Kahramanları:
Bu kitabı ilk okuduğumda içinde bulunan düşünce, felsefe, yazar ve kitap çeşitliliği beni çok etkilemişti. Buket Uzuner sadece bir roman yazmamış, bir okura; bir öğretmen tavrı ile ne okumasını, neyi araştırması gerektiğini de bir paket içinde sunmuş. Diğer kitaplarında da sıkça kullandığı bu yöntem, kitaplarını aynı zamanda birer kaynakça haline de getiriyor.
Birinci bölüm “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte” cümlesi ile Nilgün Marmara ile açılıyor.
Teoman kendisini bir anarşist olarak nitelediği ve gelişimini şekillendiren; Godwin (Otorite Doğaya Aykırıdır), Proudhon (Mülkiyet Nedir?), Bakunin, Pissaro, Stéphane Mallarmé, Oscar Wilde, Max Stirner, Leo Tolstoy, M.Gandhi, Aldous Huxley (Cesur Yeni Dünya)
Taozim’e ilgi duymaya başlaması ile; Lao- Tse (Yüce Aklın Erdemi), Foucault, Hermann Hesse’nin bu sefer Siddhartha’sı, Schumacher
Hümanist ve inançlı ruhunu benzettiği Hermann Hesse'nin Bozkır Kurdu romanı ve vahşi ruhlu Harry Haller’i
Yine hayal gücünün zenginliği, olanı değiştirme, rahatsız olma/etme, şablonlardan nefret etme ve yeniden yaratma isteği ile; belki de edebiyat tarihimizin en sıra dışı eserlerinden biri olan Emre Kongar’ın Hoca Efendi’nin Sandukası, yeni sonlar yazdığı Shakespeare’ler ile tekrar hatırlatılan Kral Lear, Cordelia, Gustave Flaubert’in sonu değiştirilen Madame Bovary’si (Emma ve Charles Bovary)
Ütopya ve Red konusunda annesi ile birbirlerini beslediklerinde;
Mozart, Puşkin, Gauguin ve Sait Faik, Orhan Kemal, Orhan Veli’nin aylaklıkları, sevdalı düşleri…
Annesine düşkünlüğü söz konusu olduğunda; Freud, Marilyn French.
Annesinin intiharının ardından onu daha iyi tanıyabilmek, nedenini anlayabilmek için günler boyunca okuduğu; Cesare Pavese, Stefan Zweig, tuhaf bir intihar ile dünyadan ayrılan Albert Camus (tabiî ki Yabancı), Rainer Maria Rilke, “İntihar etmeyi planlayanlara, matematikle uğraşmalarını, matematikle kurtulacaklarını öneren” Francis Bacon, “Yazamazsam, tek yol intihardır,” diyen André Gide, “İyi bir eylem, güzel bir hareketten sonra kendini öldürebilirsin,” yorumunda bulunan Jean-Jacques Rousseau, Genç Werther’in Acıları ile Goethe
Ulla ile tanışması ile; Dalay Lama, Carlos Casteneda,
Nilsu’nun genç kızlık döneminde daha güçlü bir kadın olmasına yardım eden Selen ve Mike ve diğerlerinin de yardımı ile keşfettiği;
Brecht (İyi Bir Adam)
Oğuz Atay’ın ödül almış olmasına rağmen, aydınları ve aydın sorumluluğunu gırgıra alması sebebi ile görmezden gelinen bir başucu kitabı olan; Tutunamayanlar
Selen’in evi (özellikle hepimizin o dönemde olmasına can attığımız evi), eve ilk gittiğimizde eşlik eden, Bob Dylan, Simon and Garfunkel, Joan Baez
Güvenli, biraz saldırgan, muzır, yaramaz, ele-avuca sığmaz, yaratıcı ve farklı Sevgi Soysal ve tabiî ki Yenişehir’de Bir Öğle Vakti
İlk aşkı Mike ile; Hemingway, Faulkner, Williams, O’Henri, Steinbeck ve tabii ki Jack London
Mike ve intihar ilişkisini anlamaya çalışırken Virginia Woolf ve tabii ki onun The Waves’i
Nilsu’nun aşk hayatı karmaşıklaştığında; Electra’nın, erkek kardeşi Orestes’e, anneleri Clytemnestra’yı öldürmekte yardım ettiğini yazan Sophokles, Shakespeare’den bu sefer Hamlet,
Selen ve Mike tanıştıklarında; Nietzsche, John Baylercorn,
Selen Amerika’ya yerleştiğinde özlediği kitapları istediğinde; Pınar Kür, Tomris Uyar, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Metin Eloğlu
Selen’in Amerika’dan tavsiyesi ile Joyce Carol Oates
Mike’ın babasının günlüklerini bulup okuyup kendisi de bir roman yazma kararı verdiğinde Hemingway’in Güneş de Doğar’ı
Selen’in Nilsu’nun babasına olan derin hislerini anlatan; Kavafis’in Kent şiiri
Mike’ın Nilsu’nun yaşam, dirim olduğunu anlatmasına ve beraberce intihar edebilecek bir çift olamayacaklarını anlatmak için Zweig ailesi. (Stefan Zweig Nazizm’in yükselmesi ve Avrupa’nın içine düştüğü durum ve yaşamdaki düş kırıklıkları sebebi ile 22.02.1942 tarihinde karısı Lotte ile beraber intihar etmiştir.)
İkinci bölüm’ün açılış cümlesi olan “Beş yüz yıldan beri, ülkenin hiçbir yanında kimsenin sevinçten ölmediği ileri sürülür” ile G.C.Lichtenberg
Teoman ve Nilsu’nun beraberlikleri ile Saki, Saki’nin Laura ve Amanda’sına rakip olarak Tennessee Williams’ın The Glass Menagerie’si. Teoman’ın Nilsu’nun evine taşınması ile Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Atilla İlhan, Can Yücel
Kadın erkek ilişkileri tartışırlarken Sartre, konu AŞK’tan ve şehirlerden açılınca Nedim Gürsel, Teoman’ın yaşamaya olan tutkusunu açıklarken Nazım Hikmet ve Yaşamak Şakaya Gelmez’i, kedilere olan düşkünlük söz konusu olduğunda Metin Altıok, başka bir sayfada Milan Kundera
Ressam olarak Modigliani, Erol Akyavaş, Hayati Misman ile Buket Uzuner okura yepyeni pencereler açıyor. 1900 filmi de hem oyuncuları hem de konusu ile romana eşlik ediyor.
Romandan
İntihar:
Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz. O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?
Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?) (sy.50)
İntihar, ölümü seçebilmektir Teo! (sy.51)
“Felsefenin tek ciddi ve gerçek sorunu vardır: İntihar! Yaşamın yaşanmaya değer olmadığı felsefenin temel sorunudur.” Camus’ün Sisyphos Söylencesi’nden alıntı yapıp, “Yabancı’nın içine eklemişti bu satırları annesi. “Genç Werther’in Acıları’nın içinden de, “Felsefe yapmak, ölmesini öğrenmektir” yazılı bir not çıktı. (sy.52)
“Sorumluluklarım bitti: Ölümü seçebilmekte geç kalmak istemedim. (sy.53)
Boşanma:
Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…(sy.21)
Ama annesi-babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması! Yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak!... (sy.23)
Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir. (sy.40)
Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!
Bildiğim tek şey, anne-babaları ayrılmış bütün çocukların en büyük fantezilerinin, ayrılma koşulların ne denli rasyonalize etseler de, ebeveynin yeniden birleşmeleri olduğudur. Tam bir içgüdüsel fantezidir bu! Yaşam boyu, gizlice sürer. (sy.108)
Evlilik Neye Dönüsüyor?
Birinin uzun içki kadehlerinde parlayan ‘gözde salon kadını’ olma arzularının solarak, hırçın ve ilgisiz bir ete dönüşmesi… Öbürünün kendi içinde yaşadığı yaratıcı coşkusunun öksüz kalıp, yapayalnız kenara itilmesi… (sy.22)
Kadın Erkek İlişkileri ve Aşk ve Yaşam ve Anneler, Babalar, Sevgililer
Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün. (sy.39)
Hayallerimiz, en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence. (sy.67)
“Gece çöktüğünde annem küçük kâseler içinde ayıklanmış nar getirirdi önümüze. Radyoda dinlediğimiz programlara, okuduğumuz kitaplara ve oynadığımız oyunlara belli etmeden göz ve kulak misafiri olurdu. Bu, belli etmeyişindeki incecik ilgi, sıcacık şefkat beni mutluluktan deli ederdi. Hem bağımsız olmak, hem de kollandığını bilmek. (sy.72)
Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen… (sy.75)
Türk aydını korkaktır! Özgün olacağına taklitçidir, sekterdir, kıskançtır! (sy.81)
Hemingway hayata bir kavga, bir oyun, bir gösteri olarak bakmıştır, ama aslında en çok bir arayıştır yaşam, onun için. (sy.117)
London, bazen bilinçli, çoğu zaman bilinçsiz olarak, içinde çelişen iki karşıt uç arasında kurduğu incecik köprüde, son derece rahatsız yaşamıştır. Hem düzenli, yerleşik, hem serüvenci, serseri…Sonunda elbette böylesi karşıt iki kişilikten biri baskın çıkıp, öbürünü yok edecek, böylece huzura kavuşacaktı. Doğal olan budur!”
Gördüğüm, bildiğim, yakını olduğum insanlar, en sevdiklerini, en değer verdiklerini bile kolayca terk edebiliyorlardı. Taze ilişkilerine, terk ettikleriyle ihanet edebiliyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. ‘İhanet’ ve ‘terk’ kaçınılmazdı. Aksini bilmiyordum
Diğerleri:
Yeşiller Partisi:
Yeşiller Partisi 2 Temmuz 2008 tarihinde Türkiye’nin 57. partisi olarak kurulan bir siyasî partidir.
1988 yılında kurulup, 1994 yılında kapanan Yeşiller Partisinin ardından süregelen Yeşiller Hareketi, 2002 yılından bu yana partileşme çabaları sonucu, 40 kurucu üyenin girişimiyle oluşturulmuştur. Genel Başkanlık sistemi yerine "parti eş sözcüleri" kavramıyla hareket eden Yeşiller, aynı zamanda kurucular arasında yer alan Bilge Contepe ve Ümit Şahin'in eş sözcülüğünde partileşmişlerdir. Yeşiller Partisi, doğaya uyum, sürdürülebilir yaşam için küresel düzeyde mücadele, erkek egemenliğinin ve şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunması ilkelerini güder. Küresel Yeşiller Hareketinin bir parçası olduğu ifade edilen partide % 50 kadın kotası bulunmaktadır. (*)
Ayrıntılı bilgi için: http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_frontpage&Itemid=1
İnsan Hakları Derneği
İnsan Hakları Derneği (İHD), 98 insan hakları savunucusu tarafından 17 Temmuz 1986 tarihinde kuruldu. Kurucular, derneğin kuruluş amacını Tüzük'te; "Derneğin tek ve belirli amacı, 'insan hak ve özgürlükleri' konusunda çalışmalar yapmaktır." şeklinde açıkladılar. Yazarlar, gazeteciler, doktorlar, avukatlar, mimar ve mühendisler ve tutuklu ve hükümlü yakınlarından oluşan 98 kişi İnsan Hakları Derneği'nin kuruluşuna imza attılar. Türkiye genelinde 34 şubesi bulunan İHD'nin yaklaşık 16 üyesi vardır. Dernek bugüne kadar, barış, düşünce özgürlüğü, genel af vb. başlıklarda çeşitli kampanyalar düzenleyerek hükümetler üzerinde etki yaratmaya çalıştı. (*)
Ayrıntılı bilgi için: http://www.ihd.org.tr//
Uluslararası Af Örgütü:
AI hiçbir devlet, siyasi ideoloji, veya dine bağlı değildir, kâr amacı gütmez. Özellikle düşünce suçlularının serbest bırakılması, siyasî suçlularının adil bir şekilde yargılanması, işkence, idam ve tutuklulara gösterilebilecek her türlü zulmün bertaraf edilmesi, siyasi cinayet ve adam kaçırma ve her türlü insan hakları ihlaline karşı durulması konusunda çeşitli kampanyalar düzenler.
1977 yılında Nobel Barış Ödülünü kazanan AI bugün yaklaşık 2 milyon üyesiyle 162 ülke ve bölgede faaliyet göstermektedir. Kuruluşundan bugüne kadar 44.600'den fazla tutukluyu savunmak ve desteklemek amacıyla çalışmıştır. (*)
Ayrıntılı bilgi için: http://www.amnesty.org.tr/ai//
Taoizm:
Taoizmin kurucusu Laozi'ya göre nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur.
İşte bu öğretileri ortaya koyan ve Taoizm’in kurucusu olarak bilinen Laozi’nun hayatı hakkında bilgimiz çok azdır. Onun yaşayıp yaşamadığı bile tartışılmıştır. Hakkında birçok görüş ortaya atılmış ve efsaneler uydurulmuştur.
Çinin ünlü tarihçilerinden Sima Qian M.Ö. 100 yılında yazdığı Shiji (şı-ci) adlı eserinde Lao-zi’nın biyografisini şu şekilde yazmıştır: ‘‘Lao-Tzu Chou devletinin Ku mıntıkasında Li-hsiangg’da Chü-jen köyünde doğmuştur. Kendi adı Erh, aile adı Li, müstear adı Tan’dır. Chou sülalesi imparatorluğunun tarihçisi ve kütüphane muhafızıdır.” Buna göre onun asıl adı Li Tan (Lao-Tan)’dır. Lao-Tzu, ona verilmiş bir lakaptır; ‘‘İhtiyar Bilge’’ anlamına gelir.
Çin sözlü geleneğinde M.Ö. 604 diye bilinen doğum yılı, Shı-chı’de kayıtlı değildir. Bu, tarihin daha sonraları belirlendiğini göstermektedir. Bununla beraber bu belge onun yaşadığını gösteren en iyi kanıt olarak kabul edilmektedir.
Mitolojiye göre, Laozi’nın annesi nurdan gebe kalmış,hikâyelerin çoğu Budizm’den sonra Budist hikâyelerine rağbet için yazıldığı iddia edilir. Laozi'nin,babasız bir şekilde dünyaya gelişi mitolojisinden yola çıkılarak bazıları bir peygamber olabileceği fikrini ileri sürer. (*)
Uygarlık, doğal düzenin bozulması anlamına geldiğinden, her toplumsal reform, aslında uzak bir geçmişe bir dönüştür ve başlangıçtaki bozulmamışlığa ulaşmak amacındadır.
Bilen konuşmayandır, konuşansa bilgisiz.
Yeterince paran olmalı, bu şans getirir, ama çoktan fazlası zararlıdır.
Keskin silahlar var oldukça, o ülkede kargaşa artar.
Az nüfuslu küçük ülkeler oluşturunuz. Böylece, gereksindiğinizden ve ulandığınızdan yüzlerce kez fazlasını sağlayabilirsiniz.
İnsanların yaşamlarını değerli kılın ve bunu onlara hissettirin. Böylece uzağa göçmek istemeyeceklerdir.
(*) http://tr.wikipedia.org/
Anarşizm:
Yunanca ‘yönetimsizlik’ anlamına gelen ‘an arkhos’ kelimesinden kaynaklanır. İnsanların devletsiz olarak hakça ve uyumlu bir düzen içinde yaşayabileceklerini, bir devlet sisteminin kurulmasının insanlara zarar verdiğini benimser. Bu sebeple de Marksizm ve Sosyalizm’den de ayrılır.
Kitaptan Bizi Geçmişimize Götüren ve Gülümseten Küçük Detaylar:
Tommiks
Teksas
Kaptan Swing
Tom Branks
Jaws Filmi
1900 Filmi
King Kong
Baylan Pastanesinden alınan bitter çikolatalar
Divan Pastanesinin meşhur çifte kavrulmuş fıstıklı lokumu
Björn Borg
Caretta Carettalar
Jan Garbarek’in İstanbul’da verdiği konser
Sorular:
Romanda modern zaman kadın erkek ilişkisine alternatif çözümler ararken birçok soru ile de baş başa bırakıyor:
1. Nilsu’nun Mike’a annesinin intihar ettiğini söylemesi hakkında neler düşünüyorsunuz? Sırf birini en zayıf yanından yakalamak, limanın bütün kapılarını kapanmamak üzere kolayca açmak için acımazsızca yalan söylenebilir mi?
"Daha sonra birçok erkeği de önlenemez ve kontrol edilemez biçimde örseleyecek oluşum, onları yaralar içinde bırakıp terk edişlerimde de, o sırada Mike’a karşı duyduğum tuhaf, tanımlanması güç, hatta tiksindirici keyfi yaşayacaktım. Sanki içimde yatan sinsi bir dişi şeytan zaman zaman uyanıyor, zehrini beni seven erkeklere akıtıp, böylece besleniyordu. Ne kendimin ve psikologların ne de Selen’in engel olabildiği bu “femme fatal’’e, ancak Teo ‘dur’ diyebilecekti; yıllar sonra…"(sy.106)
2. Kitapta sıklıkla bahsi geçen, anne ve babanın sevişmelerinin çocukların üzerindeki etkisi?
“Annemi yeme babacığım, ne olursun!...” (sy.108)
3. Babanız ve sevgiliniz ilk kez birbirleri ile tanıştığında neler hissettiniz?
"Böylece babam ve sevgilim, kendilerini ve birbirlerini çok mutlu kılan bir görüşme yapmış oldular. Biri öbürünü: ‘akıllı, aydın ve önyargısız bir Amerikalı’, öbürü de bunu:’yüz çizgilerinin derinine intihar etmiş yakınını acısı sinmiş, hâlâ şaşkın ama kuvvetli bir gentleman’ olarak pek beğendiler. Olsun! İkisi de beni seviyor ama… Seviyorlar değil mi?..." (sy.119)
4. "Bir ilişkide kendinizi ve karşınızdakini değerlendirirken, önceki ve sonraki eşler/sevgililer önemli bir ölçüt müdür? Hep birbirine benzeyen kişileri mi severiz aslında? Ya da bunun tam tersi bir durum söz konusu ise bunda bir hata mı vardır? Bir insanın sevmek, paylaşmak, beraber yaşamak için seçtiği insanlarla kimliğini ele vereceğini düşünmemiştim… Doğru olabilir miydi?" (sy.126)
5. "Evet, aslında nasıl bir adam baban? Kim? Eğer, bağımsız ve güçlü kadınları beğeniyor, onlarla modern, paylaşımcı, sorgulayan ve yeniliğe açık ilişkiler yaşamak istiyorsa, şimdi benimle yaşayan adam kendisidir. Ama eğer bu adam kendisi ise, klasik, bağımlı ve ancak erkeklerle varolabilen bir kadınla yıllarını geçirmesi nasıl açıklanabilir?" (sy.126)
6. Acı ile nasıl başa çıkıyorsunuz? Terk edilmeden terk edenlerden misiniz? Yoksa terk edilenlerden misiniz?
"Acı! Acı çekmek en kötü duyguydu. Acı çekmek, terk edilmekle özdeşleşmişti bende, sanıyorum. Acı çekmekten kaçabilmek, bu duyguyu engelleyebilmek ya da geciktirebilmek için her şeyi yapardım; her şeyi. Örneğin terk edilmeden terk etmek, incitilmeden incitmek vbg." (sy.132)
7. "Ama mutsuzluğun ilk patolojik belirtisi, köklü alışkanlıkları terk etmek ya da abartmaktır." (sy138) Bizler ne yapıyoruz?
8. "Bir insan, bütün hayatı boyunca, ancak tek bir kişiyi çok sevebilir." (sy.139) Acaba?
9. "Yaşam güçtür, evet yaşam güçtür. Ama bir kez bu gerçeği içtenlikle anlar ve kabul edersek, yaşam artık güç gelmeyecektir bize, çünkü bir kez kabullenilen gerçek, artık sorun olmaktan çıkar (…) Bu sorunlara ağlamak, sızlamak mı, yoksa onları çözmek mi istiyorsunuz? Çocuklarımıza çözümler öğretmek istiyor muyuz?" (sy.140)
10. "Poh-pohlanmak ve muhtaç olunmak duyguları… Bu ikisi, ne çok erkeği kıskıvrak bağlar. Bu duygular bittiğinde ya da azaldığında, bunlar üzerine kurulan ilişkiler de tökezler." (sy.145) İlişkilerimizi hangi zemine dayıyoruz?
11. "Hangi kadın daha iyi tanır bir erkeği; kız kardeşi mi, sevgilisi mi, annesi mi? Bir erkeğin yaşamındaki bu üç önemli kadına sunacağı, üç farklı yüzü ve ruhu olabilir mi?" (sy.149)
12. "İnsan, yanlışlarını yinelediğini anlayabilmek için, orta yaş sınırına kadar gidebiliyor. O noktada ya kendini eğitmeyi başarıyor ya da iştahsız ve bıkkın birine dönüştüğünü görüyor." (sy.162) Ya biz?
13. "İyi bir kızdı Sevinç. ‘İyi’ olmanın o berbat ortalamalığını, bütün özellikleriyle yaşıyordu." (sy.175) İyi olmak ortalama olmayı gerektirir mi?
14. "Erkeklerin en önemli kararlar arifesinde inisiyatifi kadınlara bırakmasının aslı, sorumluluktan kaçma duygusudur." (sy.179) Ya sizce?
15. "Oysa, benimle beraber olacak erkeğin, yüreği enine boyuna gelişmiş, kahkahasının beyaz özgürlüğü, göz yaşının tuzlu emeğiyle hak edilmiş olmalıydı.
O erkek –her kimse, neredeyse ve varsa?- benimle başa çıkabilmeli, beni sevdiğini dolu dolu hissettirebilmeliydi.
Egosunu hiç değilse, yeri gelince kontrol edebilen ‘ancak sevgiyle başa çıkılır seninle’ diyerek, çaresizliği reddeden, hem çocuk, hem yetişkin bir erkek var mıydı? Daha doğrusu, oğlunu böyle yetiştirmeye yetkin bir anne var mıydı?" (sy.187)
16. "Pek az kadınla-erkek birbirlerinin ruhlarını, bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir. Pek çoğu da, ruh kısmını çıplak olarak göremez; hiçbir zaman." (sy.203) Bu doğru mu?
17. "Babalığın, annelik gibi bir duygu olduğuna inanmıyorum ben." (sy.233) Nedir babalık?
18. "Her kentin bir aşk çağrıştırdığını Nedim Gürsel mi söylüyordu?" (sy.236)
19. "Şimdi geriye bakıp, düşündüğümde, zaten yaşamı eksik, yetersiz ve hatalı bulma eğiliminde olan annemin, aslında nasıl bir cehennemde yaşamış olduğunu anlıyorum. Daha doğrusu anladığımı sanıyorum. Belki de, çaresizliğe uzanan kronik hırçınlığı ve huysuzluğu, bu nedenlerle iyice alevleniyordu." (sy.189) Annelerimizi anlamayı deniyor muyuz?
20. "Bir kadınla, bir erkek bu sorumlu-sorumsuzluk çizgisini doğru çizebilirlerse, uzun yıllar heyecanlı yaşayabilirler; birlikte yan yana…
Yoksa, aşk pırıltılarıyla kamaşan gözlerim mi yanıltıyor beni?
Yoksa, aynı çatı altına giren bir kadınla, bir erkeği mutlaka monoton, bıkkın ve soğutucu bir son mu bekliyor? Belki de, her aşkın burun üstü düştüğü bir yer ve zaman vardır. Var mı acaba? Olmalı mı? Olacak mı?" (sy.224)
21. "Aşk var mı?" (sy.225)
Yonca
1 Kasım 2009 Pazar
YENİDEN BARSELONA
Gülda’nın yoğun ısrarı ile artık neredeyse kaldığımız evin dibinde olan Casa Mila’yı görmeye gidiyoruz. Artık Art Nouveau’nun en önemli temsilcisi ve eserleri ile yakından tanışmanın zamanı geldi. Antoni Gaudi’nin La Sagrada Familia’ya başlamasından önce yaptığı son çalışma olan bu binaya sabah 10.30 sularında gidiyoruz çünkü çok kuyruk olduğu bilgisini Gülda’dan almış durumdayız. Binanın altında şehrin ilk otoparkı yapılmış olan bu bina dalgalı cephesi ile çok hoş görünüyor. Binanın hiçbir yerinde düz bir duvar yer almıyor. Binaya adını veren Mila ailesi birinci kattaki dairelerden birinde oturmuş uzun bir süre.
Binaya girdikten sonra önce bir daireyi gezdik. Balkon ve özellikle demirleri çok hoştu. Binanın en etkileyici yerlerinden biri tabii ki cadı korkulukları adı verilen ve bacaların yer aldığı çatı kısmı.
Ender binayı fonksiyonel bulmadığını açıklayınca ona çimdik atmak istedim... Doğruluk payı olmakla birlikte evin her yeri de bana çok ferah geldi. Bu ziyaretin ardından biraz pahalı olan mağazasına girerek küçük bir obje alıp çıktık. Yakınlardaki bir kafede kahvaltı ettikten sonra –ki en esprili garsonlardan biri servis yaptı- Ender bizden ayrıldı.
Gülda ile biz de Hospital de la Santa Creu i de Sant Pau’ya gitmeye karar verdik ve yürümeye başladık. Görmek istediğimiz bu hastane La Sagrada’ya yürüyüş mesafesinde bir noktada bulunuyordu. Hastaneye ulaşmaya çalışırken arada çok güzel binalar gördük. Bu hastane tam 26 binadan oluşuyor ve binalar arasındaki bağlantılarda yeraltındaki koridorlarla gizlenmiş. Güzel ve ferah bir bahçesi olan bu hastanenin binaları da renkli seramik karolarla kaplı. Bu şekilde düzenlenmesinin sebebi de binayı tasarlayan Lluis Domenech i Montaner’in hastaların bahçeli ve renkli bir ortamda daha çabuk iyileşeceğine inanmasıymış.
Daha sonra biraz yorulduğumuzdan biraz da Ender gelince La Sagrada Familia’yı ziyaret edeceğimizden dolayı sokak kafelerinden birinde demlenmeye bırakıyoruz kendimizi Gülda ile.
Ender ile buluştuktan sonra Gülda bizden ayrılıyor ve biz de biraz uzun gibi duran ama kolay ilerleyen bilet kuyruğuna giriyoruz aklımda Alan Parsons Project’in aynı isimli melodisi ile birlikte. Giriş bölümünde halen yoğun bir inşa işlemi devam ediyor ve devasa sütunlar bulunuyor. Derken bir kuyruk daha... Kulelere çıkmak için asansöre binmek gerektiğini keşfediyoruz ve kuyruğun sonundayız; yaklaşık 45 dakika beklemek zorunda olduğumuzu gösteren bir tabela var. Sonunda asansöre biniyoruz ve kulelerden birine çıkıyoruz.
Bende hafiften bir gerginlik oluştuğundan nereye çıktık, hangi kule gibi soruların cevapları ne yazık ki yok. İki de bir “Ayy Ayy AMAN’ Ender fazla yaklaşma, dokunma !” nidalarım (yaşlandıkça böyle korkularım oluştu!] ve Ender’in tenkit dolu bakışları ile resim çekmeye ve manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Aradan da cesaretlendiğim zamanlarda diğer kulelere kaçamak bakışlar fırlatıyorum. Bu Antoni Gaudi’nin de deli olduğuna ya da en azından son döneminde fazla hayal gücünden ötürü biraz kafayı sıyırmış olduğuna kanaat getiriyorum ama çok etkileniyorum.
Kulelerden aşağıya sarmal merdivenlerden inmeye başlıyoruz...Her biri 400 basamak olan bu merdivenler bana bitmeyecek gibi geliyor ve Büyük Çile Cephesi’ndeki figürlerden biri olacağım endişesi ile son hız başım döne döne hızla ilerliyorum. “OHH! Çıkış!”
Çıkışta kilisenin etrafını dönüyor ve İsa’nın Doğumu’nu simgeleyen cepheyi dikkatle inceliyoruz. Kilisenin yapımını devralmadan önce ne kadar “normal” bir yapı olduğunu ancak daha sonra nasıl bir değişime uğradığının izlerini görmek de çok etkileyici idi. Hele bir kaza sonucu tam da hayatını adadığı bir eser yarım iken ölmesi bana çok üzücü geldi.
Yorucu bir ziyaretten sonra biz de eve dönüyoruz. Zira akşama Nina Pastori konserine gideceğiz.
Sevgiler
Billur
GÜNÜN GÜLDA'DAN TEKRARI:
Ne Casa Mila’yı ne de La Sagrada Familia’yı tekrardan gezmek niyetinde idim. Onun yerine Barselona sokaklarında güneşli bir günün tadını çıkartmak istiyordum. Billur ve Ender'i Casa Mila’da bıraktıktan sonra biraz gezinip bir kafe'de beklemeye başladım. Kafe çok ilginçti, içeri girdiğimde duvar kenarında bir sürü iki kişilik salıncak vardı. Önlerinde masa ve karşılarında da sandalyeler. Hem bir şeyler içip hem de sallanmak çok keyifli olacaktı. Ancak orası sigara içilmeyen bölüm olduğu için ben sallanan insanları seyretmekle yetindim. Eğer bir kafe açarsam salıncaklı bölümü uyarlamak istediğimi hemen not ettim.
La Sagrada Familia çok görkemli ve akıl almaz bir yapıt ama her gördüğümde bende ağlama isteği yaratıyor. Derin bir huzursuzluk ve hüzün hissediyorum. Bu bölümde Ender ile buluşmak biraz güç oldu. Her iki tarafta da bilet gişesi, kuyruk ve pazaryeri olduğundan biz onu Doğuş (The Nativity façade) cephesinde beklerken o bizi Tutku (The Passion façade) cephesinde aramış. Diyorum biraz şaşkındık aslında.
Benim ilgimi çeken, yeni turistik haritalarda La Sagrada Familia’nın yanı sıra Torre Agbar binasının da yer alması idi. Haritayı elime aldığımdan beri, “Londra'daki Swiss Re Tower'ın kirli ve kötü bir taklidini neden Barselona’da yapmışlar ve bunu La Sagrada Familia ile aynı karede gösteriyorlar?” sorularımla takılmış bir şekilde binayı araştırmaya çalıştım.
Swiss Re Tower Londra
142 metre yükseklikteki Torre Agbar binası kirli değilmiş. 4500 pencerenin 40 değişik LED ışığı ile aydınlatılmasından 25 farklı renkte ve yapıda alüminyum panel kullanılmasından, bu panellerin de gün ışığı etkisi ile kırmızı, mavi ve sarı gibi renklere dönüşmesinden o görüntü oluşuyormuş. 21. yüzyıl Barselona’sının simgesi ve Barselona Su Dağıtım Şirketinin de merkezi olan bu binayı Jean Nouvel Barselona'da bulunan Montserrat Tepesinden ve Gaudi’den ilham alarak yapmış ve bina için:
"Bu, bir kule değildir. Bu, Amerikan anlayışındaki bir gökdelense hiç değildir. Bu, sakin şehrin ortasındaki eşsiz bir büyümedir. Ama yatay şehirleri noktasal olarak bölen, çan kuleleri ya da asabi ince dikey yükselmelerden biri de değildir. Bunun yerine, toprağı delen akışkan bir kütledir. — hesaplanmış sabit basınç altındaki bir gayzerdir.
Bu inşaatın yüzeyi, suyu anımsatmaktadır; yumuşak ve sürekli ama aynı zamanda geçirgen ve renkli derinliklerle- belirsiz, parlak, ince farklarla, kendini ortaya koymaktadır. Bu mimarı, dünya aittir ama taşın ağırlığına sahip değildir. Montserrat kıyılarından esen gizemli bir rüzgârının getirdiği eski bir Katalan saplantısının uzaklardan duyulan yankısıdır.
Cisim ve ışıktaki belirsizlikler; Placa de Las Glorieas’ta başlayan yeni diyagonal Agbar kulesini kusursuzca gösterirken, gündüz ve gecenin uzaktan yansıması olarak da, Barcelona’nın gökyüzünü titretmektedir.
Bu tekil nesne uluslararası kent için yeni bir sembol olmuştur.”demiş.(*)
Torre Agbar Barselona
Açıkçası ben binayı bu gözle bakamadığım için sadece bir gökdelen olarak görmeye devam etsem de, içini çok merak ettiğimden, bir daha Barselona’ya gittiğimde içindeki restoranda yemek yiyeceğim. Belki bir daha gittiğimde La Sagrada Familia’da bitmiş olur.
Eğer ilginiz çekti ise Torre Agbar'ın internet sitesine bakmanızı özellikle tavsiye ederim. Binanın tepe ve gayzer ile ilişkisi ve ne kadar cezbedici bir bina olduğu oldukça güzel bir şekilde anlatılmış.
Benim 2003 yılında çektiğim resmi:
Billur'un 2009 yılında çektiği resmi:
Hâlâ devam etmeye kararlıyız.
Gülda
(*)http://www.mimdap.org/w/?p=322