1 Kasım 2009 Pazar

YENİDEN BARSELONA

02.10.2009

Gülda’nın yoğun ısrarı ile artık neredeyse kaldığımız evin dibinde olan Casa Mila’yı görmeye gidiyoruz. Artık Art Nouveau’nun en önemli temsilcisi ve eserleri ile yakından tanışmanın zamanı geldi. Antoni Gaudi’nin La Sagrada Familia’ya başlamasından önce yaptığı son çalışma olan bu binaya sabah 10.30 sularında gidiyoruz çünkü çok kuyruk olduğu bilgisini Gülda’dan almış durumdayız. Binanın altında şehrin ilk otoparkı yapılmış olan bu bina dalgalı cephesi ile çok hoş görünüyor. Binanın hiçbir yerinde düz bir duvar yer almıyor. Binaya adını veren Mila ailesi birinci kattaki dairelerden birinde oturmuş uzun bir süre.

Binaya girdikten sonra önce bir daireyi gezdik. Balkon ve özellikle demirleri çok hoştu. Binanın en etkileyici yerlerinden biri tabii ki cadı korkulukları adı verilen ve bacaların yer aldığı çatı kısmı.




Ender binayı fonksiyonel bulmadığını açıklayınca ona çimdik atmak istedim... Doğruluk payı olmakla birlikte evin her yeri de bana çok ferah geldi. Bu ziyaretin ardından biraz pahalı olan mağazasına girerek küçük bir obje alıp çıktık. Yakınlardaki bir kafede kahvaltı ettikten sonra –ki en esprili garsonlardan biri servis yaptı- Ender bizden ayrıldı.

Gülda ile biz de Hospital de la Santa Creu i de Sant Pau’ya gitmeye karar verdik ve yürümeye başladık. Görmek istediğimiz bu hastane La Sagrada’ya yürüyüş mesafesinde bir noktada bulunuyordu. Hastaneye ulaşmaya çalışırken arada çok güzel binalar gördük. Bu hastane tam 26 binadan oluşuyor ve binalar arasındaki bağlantılarda yeraltındaki koridorlarla gizlenmiş. Güzel ve ferah bir bahçesi olan bu hastanenin binaları da renkli seramik karolarla kaplı. Bu şekilde düzenlenmesinin sebebi de binayı tasarlayan Lluis Domenech i Montaner’in hastaların bahçeli ve renkli bir ortamda daha çabuk iyileşeceğine inanmasıymış.



Daha sonra biraz yorulduğumuzdan biraz da Ender gelince La Sagrada Familia’yı ziyaret edeceğimizden dolayı sokak kafelerinden birinde demlenmeye bırakıyoruz kendimizi Gülda ile.


Ve LA SAGRADA FAMILIA:


Ender ile buluştuktan sonra Gülda bizden ayrılıyor ve biz de biraz uzun gibi duran ama kolay ilerleyen bilet kuyruğuna giriyoruz aklımda Alan Parsons Project’in aynı isimli melodisi ile birlikte. Giriş bölümünde halen yoğun bir inşa işlemi devam ediyor ve devasa sütunlar bulunuyor. Derken bir kuyruk daha... Kulelere çıkmak için asansöre binmek gerektiğini keşfediyoruz ve kuyruğun sonundayız; yaklaşık 45 dakika beklemek zorunda olduğumuzu gösteren bir tabela var. Sonunda asansöre biniyoruz ve kulelerden birine çıkıyoruz.



Bende hafiften bir gerginlik oluştuğundan nereye çıktık, hangi kule gibi soruların cevapları ne yazık ki yok. İki de bir “Ayy Ayy AMAN’ Ender fazla yaklaşma, dokunma !” nidalarım (yaşlandıkça böyle korkularım oluştu!] ve Ender’in tenkit dolu bakışları ile resim çekmeye ve manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Aradan da cesaretlendiğim zamanlarda diğer kulelere kaçamak bakışlar fırlatıyorum. Bu Antoni Gaudi’nin de deli olduğuna ya da en azından son döneminde fazla hayal gücünden ötürü biraz kafayı sıyırmış olduğuna kanaat getiriyorum ama çok etkileniyorum.

Kulelerden aşağıya sarmal merdivenlerden inmeye başlıyoruz...Her biri 400 basamak olan bu merdivenler bana bitmeyecek gibi geliyor ve Büyük Çile Cephesi’ndeki figürlerden biri olacağım endişesi ile son hız başım döne döne hızla ilerliyorum. “OHH! Çıkış!”

Çıkışta kilisenin etrafını dönüyor ve İsa’nın Doğumu’nu simgeleyen cepheyi dikkatle inceliyoruz. Kilisenin yapımını devralmadan önce ne kadar “normal” bir yapı olduğunu ancak daha sonra nasıl bir değişime uğradığının izlerini görmek de çok etkileyici idi. Hele bir kaza sonucu tam da hayatını adadığı bir eser yarım iken ölmesi bana çok üzücü geldi.

Yorucu bir ziyaretten sonra biz de eve dönüyoruz. Zira akşama Nina Pastori konserine gideceğiz.
Sevgiler
Billur

GÜNÜN GÜLDA'DAN TEKRARI:


Ne Casa Mila’yı ne de La Sagrada Familia’yı tekrardan gezmek niyetinde idim. Onun yerine Barselona sokaklarında güneşli bir günün tadını çıkartmak istiyordum. Billur ve Ender'i Casa Mila’da bıraktıktan sonra biraz gezinip bir kafe'de beklemeye başladım. Kafe çok ilginçti, içeri girdiğimde duvar kenarında bir sürü iki kişilik salıncak vardı. Önlerinde masa ve karşılarında da sandalyeler. Hem bir şeyler içip hem de sallanmak çok keyifli olacaktı. Ancak orası sigara içilmeyen bölüm olduğu için ben sallanan insanları seyretmekle yetindim. Eğer bir kafe açarsam salıncaklı bölümü uyarlamak istediğimi hemen not ettim.

La Sagrada Familia çok görkemli ve akıl almaz bir yapıt ama her gördüğümde bende ağlama isteği yaratıyor. Derin bir huzursuzluk ve hüzün hissediyorum. Bu bölümde Ender ile buluşmak biraz güç oldu. Her iki tarafta da bilet gişesi, kuyruk ve pazaryeri olduğundan biz onu Doğuş (The Nativity façade) cephesinde beklerken o bizi Tutku (The Passion façade) cephesinde aramış. Diyorum biraz şaşkındık aslında.

Benim ilgimi çeken, yeni turistik haritalarda La Sagrada Familia’nın yanı sıra Torre Agbar binasının da yer alması idi. Haritayı elime aldığımdan beri, “Londra'daki Swiss Re Tower'ın kirli ve kötü bir taklidini neden Barselona’da yapmışlar ve bunu La Sagrada Familia ile aynı karede gösteriyorlar?” sorularımla takılmış bir şekilde binayı araştırmaya çalıştım.

Swiss Re Tower Londra

142 metre yükseklikteki Torre Agbar binası kirli değilmiş. 4500 pencerenin 40 değişik LED ışığı ile aydınlatılmasından 25 farklı renkte ve yapıda alüminyum panel kullanılmasından, bu panellerin de gün ışığı etkisi ile kırmızı, mavi ve sarı gibi renklere dönüşmesinden o görüntü oluşuyormuş. 21. yüzyıl Barselona’sının simgesi ve Barselona Su Dağıtım Şirketinin de merkezi olan bu binayı Jean Nouvel Barselona'da bulunan Montserrat Tepesinden ve Gaudi’den ilham alarak yapmış ve bina için:

"Bu, bir kule değildir. Bu, Amerikan anlayışındaki bir gökdelense hiç değildir. Bu, sakin şehrin ortasındaki eşsiz bir büyümedir. Ama yatay şehirleri noktasal olarak bölen, çan kuleleri ya da asabi ince dikey yükselmelerden biri de değildir. Bunun yerine, toprağı delen akışkan bir kütledir. — hesaplanmış sabit basınç altındaki bir gayzerdir.
Bu inşaatın yüzeyi, suyu anımsatmaktadır; yumuşak ve sürekli ama aynı zamanda geçirgen ve renkli derinliklerle- belirsiz, parlak, ince farklarla, kendini ortaya koymaktadır. Bu mimarı, dünya aittir ama taşın ağırlığına sahip değildir. Montserrat kıyılarından esen gizemli bir rüzgârının getirdiği eski bir Katalan saplantısının uzaklardan duyulan yankısıdır.
Cisim ve ışıktaki belirsizlikler; Placa de Las Glorieas’ta başlayan yeni diyagonal Agbar kulesini kusursuzca gösterirken, gündüz ve gecenin uzaktan yansıması olarak da, Barcelona’nın gökyüzünü titretmektedir.
Bu tekil nesne uluslararası kent için yeni bir sembol olmuştur.”
demiş.(*)

Torre Agbar Barselona

Açıkçası ben binayı bu gözle bakamadığım için sadece bir gökdelen olarak görmeye devam etsem de, içini çok merak ettiğimden, bir daha Barselona’ya gittiğimde içindeki restoranda yemek yiyeceğim. Belki bir daha gittiğimde La Sagrada Familia’da bitmiş olur.

Eğer ilginiz çekti ise Torre Agbar'ın internet sitesine bakmanızı özellikle tavsiye ederim. Binanın tepe ve gayzer ile ilişkisi ve ne kadar cezbedici bir bina olduğu oldukça güzel bir şekilde anlatılmış.

Benim 2003 yılında çektiğim resmi:



Billur'un 2009 yılında çektiği resmi:

Hâlâ devam etmeye kararlıyız.

Gülda




(*)http://www.mimdap.org/w/?p=322




1 yorum:

Eylem dedi ki...

merhaba ayşe kayıp gül kitabını sormuşsun bana aslında abartıldıgı gibi bir içerik yok kitapta.sonuna kadar okudum acaba yorumlanan içeriklerden birşey bulabilirmiyim diye ama maalesef.tanıtım çom iyi yapılmış ama içerik öyle degil.

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails