16 Kasım 2009 Pazartesi

AĞLAYAN DAĞ SUSAN NEHİR - AYŞEGÜL DEVECİOĞLU



2008 yılı Orhan Kemal Roman Ödülü, Ayşegül Devecioğlu’na 2007 yılında yayımlanan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanı ile verilmiş. Seçici kurul (Tahsin Yücel, Osman Şahin, Semih Gümüş, İnci Aral, Adnan Binyazar, Refik Durbaş, ve A. Kemal Öğütçü) Devecioğlu'nun romanını "değişik bir kültürün insanlarına yaklaşımı, kişilerini büyük bir başarıyla yaratmış olması, Türkçeyi kullanmadaki özeni ve yazınsal değerini göz önünde bulundurduğu" için ödüllendirmiş.




Orta sınıf, iyi eğitimli ve dürüst insanlardan oluşan bir ailenin küçük kızı olan Anlatıcı, eve yardımcı olarak alınan ve bir süre sonra da ailenin sevilen bir ferdi haline dönüşen Naciye Abla’nın hikâyesini anlatırken, Çingenelerin yaşamlarına da hiç bakmadığımız bir gözle baktırıyor.

Anlatıcı, Naciye Abla’dan leğende yıkanabilmeyi, yaşlı kadınları yıkayabilmeyi, odun ateşi yakmayı, dip bucak temizlik yapmayı, göç etmeyi, bohça hazırlamayı, evi sürekli değiştirmeyi, bir sürü batıl itikadı, hikâye anlatmayı, türlü türlü yemekleri ve diğerlerinin yanı sıra yalan söylemeyi öğrenmiş.

Tüm kitap boyunca bu "bir yalancının öyküsüdür" diyor Anlatıcı ve Naciye Abla’nın izinden Edirne’ye Naciye Abla’nın evine gidiyor, yalanın en büyüğünü bulmaya ve cadı avına... Çingene’nin yalan tiyatrosunun kadim sahnesi bana Gerçek’ten çok daha fazlasını borçluydu; en esaslısından bir yalanı… (sy.99)

Romanın ilk üç bölümünün masalsı bir yanı vardı. Hatta kitabı okurken, Marquez’in romanlarında olduğu gibi büyülü bir gerçekliğe sahip olduğunu düşündüm. Naciye Abla’nın hikâyelerinden çıkıp gelen, Malihulya, Karazindan, Sitar, Sairfilmenam, Kankurutan; bir peri masalının kahramanı gibi görünse de gerçekliğe de o ölçüde yaklaşıyordu. Masalın ve yalanın gerçekle aynı olan etine. (sy.56)

Köksüz Çingenenin hikâyesi, onun göçerliliğinin izinde adı eskiden “Ağlayan Dağ” anlamına gelen bir Balkan kasabasında başlıyor. Bu izler, 1934 yılında Trakya’da cereyan eden Yahudi mahallerine yapılan saldırılara, tecavüzlere gelirken; suçlanan Çingeneler ve yabancılar oluyor. Auschwitz’de Yahudi toplama kamplarında Yahudi ile beraber binlerce Çingene’nin de öldürüldüğü, ancak bu “duman kardeşliğinden” kimsenin bahsetmediği, defterde sadece diğerleri olarak geçtiği anlatılıyor. 1978 Maraş Katliamı tüm karanlığı ile romana dâhil olurken, hiç unutulmaması gerekenlerin ne kadar çabuk unutulduğu ya da ne kadar değişerek hatırlandığı da...

Anlatıcı ve ailesi ister istemez Naciye Abla’yı kendilerine benzemeye zorlamış. Naciye Abla ise eve uyum sağlayabilmek ve sevgi görebilmek için değişmiş gibi yapmış. Onların dinlediği müziği sevmiş, allı güllü giysiler yerine, ağırbaşlı kıyafetler almış, tıpkı anlatıcının ailesi gibi Türk filmlerini çok saçma bulmuş, son olarak da Çingene değil Arap olduğunu ortaya atmış. Onlar gibi olmaya; -korkunun, zulmün, dışlanmanın, gizlenmenin, kurnazlığın, hayatta kalma güdüsünün, oyunbazlığın hazin ve ürkütücü karışımından (sy.108)- çalışsa da anlattığı masallar ile kendi dünyasını korumaya özen göstermiş ve kadim yaşam alışkanlıklarının da etkisi ile onlardan biri olamamış. Geri dönüp kendi mahallesine gittiğinde ise diğerleri gibi kalamamış. Hâlbuki bir Çingene hep Çingene kalırmış. Ne kadar gerçeği gizlese de "Çingenelerin damağında leke vardır. Mühür gibi!” (sy.49)

Kendi kimliğinden göçmeye çalışan, ne kendi halkından ne de diğerlerinden olamayan ve yalnızlığa terkedilen Naciye Abla’nın hikâyesi,oldukça hüzünlü, karanlık ve belirsizliklerle dolu.

Acımasız sessiz kuralları varmış çingenelerin. Mesela, doğuramayan kadın sakat bir ata benzermiş. Hemen yenisi ile değiştirilebilirmiş. Bir Çingene bir diğerini Çingene olduğu için ya da yeterince Çingene olmadığı için de aşağılayabilirmiş.

Tanrı’ya inansın ya da inanmasın ölümlülerin hikâyesi ölümle biter. Ölümü hikâye edebilen yoktur. Ölümlü ölümü bilemez; ama ölüm korkusunu bilir. Derler ki Çingeneler için yalnız kalmak ölümden bile korkuludur. (sy:138)

Darbukacı Ördek ve Bisiklet Hırsızları ile Naciye Abla’nın tek aşkı Yılmaz Güney hayranı Basri’nin hikâyesi başladığında ise, artık masallar bitiyor. Kitabın sonunda, Kanrevanmaraş Katliamı ile gerçek; duvara toslatıyor. Saldırılar, ölümler, tecavüzleri ile.



1959 doğumlu Ayşegül Devecioğlu, ODTÜ’de öğrenimini yarım bırakmış. Devrimci Yol hareketine katılmış, eşi Behçet Dinlerer 12 Eylül Darbesi sonrası gözaltında işkence edilerek öldürülmüş. 1976 yılında oğlu (Ali Fuat Devecioğlu) doğduktan sonra Ayşegül Devecioğlu, kitapta bahsedilen Çingene Mahallesinde saklanarak hayatta kalmayı başarmış. Belki de bu sebepten kitap, “Atiye Abla’ya, onun yurtsuz ve yazısız halkına” adanmış.

“Sana gerçekten de enternasyonal bir şey söyleyeyim mi Cevahir,” dedi, “dünyanın neresine gidersen git, taksi şoförü hangi milletten olursa olsun seni Çingene mahallesine götürmez…” (sy:253) Ancak kitapta bahsedilen mahalle, bir gaco(*) olmasına rağmen Ayşegül Devecioğlu’nu saklamış, binlerce sırrı sakladığı gibi.

Ayşegül Devecioğlu, ilk romanı; "Kuş Diline Öykünen" de ise 12 Eylül'le hesaplaşıyor. Olanları unutturmamak ve belki de tekrardan olmasını engellemek için yazmaya, direnmeye ve hatırlatmaya devam ediyor ve yarattığı gerçek-masal bir dille sesleniyor.

Kitap boyunca Çingeneler hakkında hiçbir şey bilmiyor olduğumdu sorguladığım. Birkaç film, Flâmenko’nun İspanya’ya göç eden Çingenelerin müziği olması ve Cohen’in The Gypsy's Wife şarkısı gibi keyif verici durumlarının yanı sıra, göbek atan, fal bakan, çiçek satan, çalan, söyleyen, bizim gibilere karışmadan yaşamlarını sürdüren insanlar işte. Şimdi ise bu kitapla bambaşka bir pencere açtım, daha fazlasını öğrenmek istiyorum.

Bana benzemeyeni horgörmek değil, hoşgörmek istiyorum.

Horgörü ile hoşgörü arasındaki farkın yalnızca iki harfin “r” ve “ş”nin sırtına yüklenmesi küstahlığın ölçüsünü ortaya koyuyor. Ne var ki, hoşgörüde içkin olanı yüzümüze vuran yine bu küçük işaretlerdir. (sy.61)


Yazar; roman boyunca "Erik ağacı, dalları göçebe yaprakları yağmur erik ağacı" diye bir ezgiden bahsetse de, kitapta kendisinden bir kahraman gibi bahsedilen Django Reinhardt ve gitarını; kitabın müziği olarak seçtim.

Yangında yitirdiği iki parmağı olmaksızın gitarı inanılmaz bir duygu ile çalabilen Stephane Grappelli'den birçoklarına eşlik etmiş müthiş Çingene Django Reinhardt’a hayranlık duymamak mümkün mü?



Bu kitabı okumanızı özellikle tavsiye ederim.

Gülda

(*) Gaco: (Çingene dilinde) Çingene olmayan

14 Kasım 2009 Cumartesi

GALA MARİA PAGES

3 Ekim tarihinde Teatro Real’in göz kamaştırıcı salonunda, Maria Pages’in sahneye gelmesini beklerken bir yandan da gelen kişileri izledim. Kim bilir kaçıncı kez buraya gelmişlerdi. Geçmiş yüzyıl boyunca müziğe, dansa ve onlara ev sahipliği yapmış olan bu güzel sahnenin, gelecek yüzyıllarda da yine orada olacağının ve hatta isterlerse bir hafta sonra bile orada gösteri izlemeye gelebileceklerini bilmenin verdiği rahatlığı ile sükûnet içinde yerlerine oturmaya çalışıyorlardı.




Aslında izleyeceğimiz gösteri Gala María Pagés y Angel Corella idi. Bizzat Natalie Makarova tarafından American Ballet Theatre’ a önerilmiş, dünyaca ünlü İspanyol balet Angel Corella ile Flamenkonun en iyi dansçılarından biri sayılan Maria Pages’in bu yepyeni gösterisi, bale ile flamenko’nun eşsiz buluşması olarak yorumlanıyordu ve çok heyecanla bu gösteriyi bekliyordum.



28 Eylül’de Teatro Real bir mail yolladı ve Angel Corella’nın rahatsızlandığı için gösteride yer alamayacağı bilgisini verdi. Artık gideceğimiz gösteri Gala Maria Pages idi ve heyecanımı yitirmedim ve başlı başına büyüleyici olan bu sanatçıyı izlemek için sabırsızlanıyordum.


Ve Sahne Karardı:


"Baktığın ayna sana senin ne olduğunu söyleyecek, ama asla sana, senin ne düşündüğünü söylemeyecektir"
diyen Maria Pages Solea del Espejo (Aynada "Soleá") ile ilk bölümün açılışı yaptı. Işığın ve gölgenin huzurunda; aynada yalnızlığın, kararlılığın ve kendini aramanın/bulmanın ifadesi olarak, kollarını bir ağacın dalları gibi savurdu.







Kaç kolu vardı, el bileklerinde kemikleri var mıydı? Karanlığın içinde dans eden, kaslı iri kadın; bir anda küçücük, bir rüzgâr esse kırılacak bir ağaç dalına dönüşebilirken, bir sonraki anda ise; kökleri Flâmenko’ya tutunmuş olarak yükselerek aşkı, tutkuyu ve kendi olabilmeyi evrensel bir dil aracılığı ile anlatmaya devam etti. Bir Solea ile yalnızlığın o gizli dünyasına ayna tuttu.

Asi se baila! (işte dans budur) diye bağıramadıysam da içimden geçirdim.

Endülüs’ten gelen Maria Pages, atalarının izinden giderek Flâmenko’ya dört yaşında başlamış. Zaten Flâmenko’yu bir yaşam biçimi olarak gördüğünden dolayı kendini sadece Flâmenko ile ifade edebilirmiş. Ancak daha güçlü, daha tutkulu ve söyleyecek daha fazla sözü olan bir kadın haline geldikçe; klasik Flâmenko kalıplarını kırarak, hem eskiye sadık kalıp hem de yepyeni bir Flâmenko dili geliştirmeye ve daha da genişletmeye çalışıyormuş.



Estudio de Farruca ile dramatik bir gösteri devam ederken, bense gitar ile bir Farruca çalmak için uğraştığım senelerin sayısını parmaklarımla hesaplamaya çalıştım ve bu Farruca ile Jose Barrios ile de tanıştım.

dancemedia.com :: "Flamenco y Poesia" Trio

Posted using ShareThis

Ergo uma rosa’da Jose Saramago şiiri ile müziğe eşlik ederken, yine daha önce okuduklarımı düşündüm.

Bir masa etrafında üç kişi oturuyor. Mikhail Baryshnikov (Mişa), Pedro Almodovar (Pedro), Maria Pages (Maria). Pedro, Mişa’ya dönüyor ve Maria mutlaka Baryshnikov Arts Center'a gelmeli diyor. Hakikaten “Masa da masaymış ha!” Bir yanda balenin tüm klasik üslubunu da kullanarak yeni bir soluk getiren Barışnikov, bir yanda kendi geleneğine bağlı kalarak, Madrid’i, İspanya’yı da arkasına alarak nerede ise her filmi ile tüm dünyayı başka türlü bakmaya çağıran filmler yapan Almodovar, diğer yanda ise Flâmenko benim dilim, başka türlü konuşamam ama her dilde/yerde kendimi Flâmenko ile anlatırım diyebilen Maria Pages.



Üçü de sınırları zorluyor, üçü de başka bir dil ile konuşuyor ve bu üçü de insana/yaşama dair olanda birleşiyor.



Ergo uma Rosa’da ayın ve güneşin ışığı soldurulamaz diyen aslında, sadece bunu bedeni ile sunan Pages’ti benim için.

Bu görüşmeden bir yıl sonra Maria Pages, Baryshnikov Arts Center’ a gidiyor. Yapmak istedikleri ise aynı. Kültürler arası bir diyalog, bir kıvılcım oluşturabilmek, ufku açabilmek...

Maria Pages, bir Tom Waits şarkısı ile de dans edebiliyor, hatta Tom Waits’den ilham alarak bir Flâmenko şarkısı da yazabiliyor, Jose Saramago’nun bir şiiri ile de. İstanbul’a gelip, Flamenko Republic ile cazı nasıl Flamenko ile harmanladığını gösteriyor, Singapur’a gidip dünyaca ünlü koreograf, dansçı Sidi Larbi Cherkaoui ile soluksuz bir büyü yaratıyor. Angel Corella ile Unicef yararına Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 20. yıldönümünü kutlamak için geri dönmek ve dans etmek istiyor. Daha bu Nisan’da dizinden sakatlandığına aldırmaksınız.



Zapateado para ocho ile ayakkabının ritmi ile yapılan bir dans başlıyor. Hemen biraz daha yükselip Maria Pages’in ayakkabılarının rengini anlamaya çalışıyorum. Yoksa o mor pabuçlar mı ayağına giydiği? Tabii ki bulunduğum yerden göremiyorum.



İkinci bölüm, Toco y tiendo ile başlıyor. Ara sonrasında ise Miguel Hernandes’nin Nanas de las Cebolla adlı şiir adaptasyonu eşliğinde Maria Pages sahneden yine kolları ve dansı ile konuşmaya devam ediyor.

Maria Pages bir anlığına kaybolup yeni bir kostüm ile geri döndüğünde ise Guitarra dímelo tú ile sorguluyordu. Atahualpa Yupanki’nin bu şarkısı eşliğinde dönen Maria Pages ile Mercedes Sosa’yı hatırladım. Atahualpa Yupanki hayranı Sosa bu şarkıyı çok sevdiği için sürekli söylemekte idi. Bense bu şarkıyı; sürekli Mercedes Sosa’dan dinlediğim için biliyordum. Bu dansla birleştirmekte zorlanırken de epey keyif aldım. Bir yanda Mercedes Sosa, bir yanda Arjantin, Madrid'de Maria Pages'in dansına eşlik etti.



Benim arabamla bir yere ulaşmaya çalışan kişiler bilir ki, kontağı çevirdiğimde cd’den bize Mercedes Sosa eşlik eder, önce Gracias a la Vida ile. Geçen gece yine bu şarkı bize eşlik ederken, arkadaşım Şebnem, Mercedes Sosa öldü dediğinde, bir süre ona inanmamayı istedim. Başka bir ölüm ile sarsılmışken bunu ertelemek istedim.

Eve dönüp araştırdığımda ise bu konserden sonraki gün öldüğünü öğrendim. Daha bir süre önce İstanbul’da konserde izlemiştim, nerede ise her gün bana eşlik ediyordu, yine bir kaç zaman önce onun en sevdiği restoranda oturup yemek yerken acaba bu akşam gelir mi? diyerek göz ucu ile arkama bakmıştım. Şimdi ise kontağı her çevirdiğimde hayata ve hatırlattığı için de Mercedes Sosa’ya teşekkür edebiliyorum sadece.




Gala Maria Pages, üçüncü bölümü Seguiriya de la amargura ile açıldı. Sahnede sergilenen acı ve tutku bence hepimizi esir aldı. Çünkü o dansla ifade edilen büyük çığlığı görmemek, içine girmemek ya da kayıtsız kalmak mümkün değildi ve En el Alcazar ile devam etti. Bu bölümle ilgili, aklımdan geçenleri kimse ile paylaşmamaya ise kararlıyım.

Alegrías y cantiñas del manton dorado ile Altın şalı eşliğinde gösterisini sonlandırırken, diğer sanatçıları da tek tek sahneye çağırıp, alkışladı ve giderken de şalı ile tutkusunu özgürce savurdu.

Bir Maria Pages gösterisi izlemek isterseniz, aşağıda bulunan linke tıklamalısınız:

http://www.ekavart.tv/defaulteng.asp?id=387&k=&start=99



4 Ekim gösterisinde ise, gösteri sonrası Angel Corella alçılı ayağı ile Maria Pages’e çiçek vermiş.

Gala María Pagés y Angel Corella gösterini ise ileride mutlaka yapmak istediklerim bölümüne not ettim.

Boyun eğmeyerek, tutku ile hayatı, heyecanı ve tabii ki AŞK'ı anlatan Flâmenko eşliğinde hayallere daldım.

Gülda


Gala Maria PAGES


PARTE I

La soleá del espejo
Coreografía: María Pagés
Música: Rubén Lebaniegos
Estudio de la Farruca
Coreografía: José Barrios
Música: Isaac Muñoz

Ergo uma rosa
Coreografía: María Pagés
Poema y voz: José Saramago
Cuatro
Coreografía: María Pagés
Música: Popular

Zapateado para ocho
Coreografía: José Barrios
Música: Isaac Muñoz

Toco y tiento
Coreografía: María Pagés
Música: Isaac Muñoz, María Pagés y música popular

PARTE II

Nanas de la Cebolla
Coreografía: María Pagés
Letra: Miguel Hernández
Música: Alberto Cortez
Adaptación: Rubén Lebaniegos

Guitarra dímelo tú
Coreografía María Pagés
Letra y música: Atahualpa Yupanki
Adaptación: Rubén Lebaniegos

Seguiriya de la amargura
Coreografía: María Pagés
Música: Font de Anta, Rubén Lebaniegos y música popular

En el Alcázar
Coreografía: María Pagés
Música: Rubén Lebaniegos

Alegrías y cantiñas del manton dorado
Coreografía: José Barrios y María Pagés
Música: José Antonio Carrillo "Fyty, Isaac Muñoz y música popular
Intérpretes: María Pagés, Emilio Herrera, José Barrios, José Antonio Jurado y Alberto Ruiz

13 Kasım 2009 Cuma

Yansımalar - 7

Yine sonbahar…

Kuruyup daha bir narinleşmiş yapraklar, hafif esen rüzgara teslim olup kendilerini toprağa, soğuk asfalta bırakıveriyorlar.

Yağmur kimi zaman şiddetini arttırarak şehrimin bakımsız caddelerinde ufak gölcükler oluşturuyor.

Ve şehrimin trafiği her zaman olduğu gibi yağmura yenik düşüyor.

Aklıma Asmalımescit’teki ilk kulüp toplantımız geliyor. Hani Ayşe’nin doğum gününü kutladığımız, Belkıs’ın Çılgın Kalabalıktan Uzak adlı kitabını Leblon’da sunduğu o yağmurlu gece.

Beyoğlu İstanbul’un en sevdiğim ilçelerinden biridir.

Hergün biraz daha artan kalabalığında sizi dipsiz bir girdabın içine çekerken, her renk, her çeşit insanı görme imkanı sunar. İstiklal Caddesi’nden Tünel’e doğru yürürken etrafınızdan geçip giden bu alacalı insan kalabalığından gözünüzü alamazsınız.

Biraz ürkütür beni her seferinde. Karşı konulmaz bir dürtüdür bu. Kim bilir belki de ortaokul-lise yıllarından kalma bir hissiyat ? Sabahın alaca karanlığında genç kız olma yolunda küçük bir kız iken, Taksim’den Galatasaray’a yürüdüğüm o uzun yıllar boyunca Saray Muhallebicisi’nin sokaktaki havalandırma ızgaralarının önüne ısınmak için uzanmış evsiz barksızlar, geceden kalma sarhoşlar, kim bilir hangi yabancı adamın yatağından, koynundan çıkmış kendi yaşadığı fakirhaneye dönen fahişeler hep ürkütmüştür beni.

Diğer taraftan Çukurcuma’sı, Mısır Apartmanı, Fransız Sokağı, tarihi ama bakımsız binaları, pasajları, tehlike kokan arka sokakları, kitapçıları, cafeleri, meyhaneleri ile tam bir çekim merkezi.

Uzun zaman gitmediğimde görmeyi özlediğim bir yer Beyoğlu. Sokakta yürüyenlerin parfüm kokusu ile eski binalarından yayılan rutubet kokusunun birbirine karıştığı Beyoğlu.


O akşam daha önce hiç gitmediğim bir mekanda yapacaktık toplantımızı. Eleven (11), Babylon’dan Asmalımescit girişine doğru yürüdüğünüzde önünde bir sürü gencin (!) takıldığı bir club’ın bulunduğu binanın üçüncü katında yer alıyor.

Daha önce Beyoğlu’nda bir pasajın içinden daracık asansörle çıkılan, özel günler için kiralanan bir apartman dairesinde doğum günü partisine gitmiştim. Hatta yanımda Aycan ve Reyhan da vardı. İtiraf ediyorum epey tırsmıştık. Asansörün karşısında Somali’li insan eti avcıları pusuya yatmıştı :)

Eleven’ın bulunduğu apartman az önce anlattığımdan çok daha temiz ve bakımlıydı.

Kapıyı bozuk Türkçe aksanı ile güler yüzlü genç bir adam açtı. Bildiğimiz bir apartman dairesi. O gece sadece bize tahsis edilmiş, mumların aydınlattığı loş bir salonda yemek masamız, derinden gelen nefis müzik, insanın başını döndüren sarımsak, fesleğen, domates karışımı bir koku gecenin ilk çarpıcı öğeleri.




Tüm kulüp üyeleri toplanıncaya kadar arka taraftaki oturma odasına (!) geçtik. Birkaç koltuk, bir puf, ortada eski bir sandık üzerinde mumlar ve sıcak bir başka ortam daha.

Herkes geldiğinde yemek masasındaki yerlerimizi aldık. Tabakların içine yeşil zarflar konmuştu. Her bir zarfın üzerinde, ortasına birer fotoğrafımızın yerleştirildiği renkli krapon kağıdından çiçekler vardı. Zarflarımızı aynı anda açtık. İçlerinden, arkasında “Her kent bir aşk çağrıştırır” yazılı şehir fotoğrafları çıktı. Benim şehrim Floransa idi. Nitekim Floransa’yı Roma’dan bile daha çok seviyorum. Bir aşk çağrıştırıyor mu? Belki evet, belki de hayır. Ama çok sevdiğim bir şehir.


Kitabımız İki Yeşil Susamuru pek çoğumuzun yıllar önce okuduğu bir kitaptı. Ortak kanımız ise, yıllar önce okuduğumuzda verdiği tadı şimdi vermemişti. Çünkü Buket Uzuner’in kitapta anlattığı hikâye, kitabın kahramanları, yaşanan ilişkiler gençlik yıllarında insanı yaşanmamış yönleri ile cezp ediyor. Ama yıllar geçip de hepimizin hayatlarımıza kattığımız tecrübelerle hikâye de, karakterler de, ilişkiler de cazibesini yitirmişti bizim için.

Ama konuşacak çok şey vardı aslında. Yonca da kitaptan çok güzel sorular çıkarmıştı. Küçük itiraflarımızla biz kulüp üyelerinin birbirimizi biraz daha keşfettiğimiz cevapları olmuştu bu soruların. Geceyi de tüm sunum gecelerimizden daha uzun kılan sorular ve cevapları.



Her kentin bir aşk çağrıştırdığı gibi, her kenti çağrıştıran kokular da var bu hayatta. İlk girdiğimizde bizi sarmalayan belki de bazılarımız için iç bayıcı sarımsak, fesleğen, domates kokusu bana İtalya’dan kokuları taşımıştı. Servis edilen yemekler İtalyan mutfağının tatlarına sahipti. Üstelik de son derece güler yüzlü genç bir adam tarafından servis edilmişlerdi.

“Bizi geçmişe götüren detaylardan” hepimizin payına anısı olan güzel detaylar düşmüştü. Baylan çikolatası, Jaws film dvd’si, Tommiks-Teksas…

Evet daha önce de dedim ya uzun bir geceydi. Ama güzel bir geceydi. Güzelliği, geceyi uzatan sohbetlerimizde, paylaştıklarımızdaydı.

Bir kez daha teşekkürler Yonca’cım.

Peyman

10 Kasım 2009 Salı

María Pagés Giriş




MADRID YOLCUSU KALMASIN LÜTFEN!

Barselonamıza veda etme vakti geldi. Evin son kontrolü yapıldı, dolaplara bakıldı. Anahtarı masaya bıraktık ve çıktık.Tren istasyonuna vardık, dev bavullarımızı -ki nedense alışveriş yapmadığımız halde daha da ağır oldular- trene yükledik ve yerlerimizi aldık. Bindiğimiz tren “Çuf Çuf” trenlerden olmadığından 2,5 saat sonra Madrid’e varmak üzere ben uykuya daldım.
Tam denilen saatte tren gara girdi ve bavulları aldık bir taksiye atlayarak burada kiraladığımız eve doğru gitmeye başladık. Birden Madrid çok karışık geldi ve etrafta saptığımız, geçtiğimiz her yol inşaat halinde idi….



Evimiz ünlü Puerto Del Sol adlı meydanını dik kesen sokaklardan birinin hemen başındaydı. Burayı Rumeli Caddesi, Elmadağ ile Pangaltı arasına ve Taksim Meydanına benzettik Gülda ile. Güneş Kapısı adı verilen, zamanında pek çok olaya tanıklık etmiş, Calle del Carmen’e yakın noktasından Madrid’in simgesi olan ayının heykeli olan bu meydanı meydan olmanın tüm özelliklerini; kalabalık bol turist, gürültü, kafeler, turistik dükkanlar, taşıyordu.

Kiraladığımız şirketten irtibat halinde olduğumuz adam bir türlü Gülda’ya yanıt vermiyordu ve Gülda da “Anlamıştım zaten sahtekâr olduğunu” diye söyleniyordu. Adamın ve şirketin tavrı: 3 aldı bizden. ANCAK sonra adam geldi, kontrat vs gibi işlemler bitirildi ve ben odamıza yerleşmeye başladım. Nedense Gülda pek eve ısınamamıştı ancak ben güzel buldum; tamam mutfağın içinde küçük bir tuvalet olması garipti ama sonradan çok işe yaradı.

Bir Market Alışverişi Serüveni:

Biraz kendimize geldikten sonra eve alışveriş yapma ihtiyacı hâsıl oldu. Aç ve susuzduk. Gülda hemen bir kafeden su almayı önerdiyse de ben El Cortes ingles adlı İspanya’da her şehirde, her semtte her köşebaşında görebileceğiniz eskinin Çarşısı -ancak daha gelişmişi ve ürün yelpazesi daha fazla olan şimdinin Boyner’i-, Paris’in La Fayette’i kıvamında olan mağazasına gitmeyi önerdim. Gittik, yalnız hemen Gourmet yazılı bölüme girip ilk heyecanımızı atınca anladık ki market kısmı biraz ileride imiş. Ayrıca o kadar dolandık ve deterjan da bulamadık, sinirlendik ama sonra keşfettik ki o da ayrı bir bölümde imiş.

Eve elimizde paketlerler geldik; daha apartmana girince ışıkların yeri nerede, basamak hangi adımdan sonra, asansör kapısı ne hızda kapanıyor durumlarına alışmadığımız için düşerek, tökezleyerek ve Gülda asansör kapısından dayak yiye eve kapıdan içeri girerek ilk biramızı açtık. Gülda bir yudum aldı.
-Bu elmalı!? diye dehşet içinde baktı bana. Ender’e de vermiştik.
“Bu içilmez yahu”
Gülda :-neyse ki sin alcohol” yazıyor dedi ve kahkahayı bastık ve ama hüsrana uğradık. Gülda bu biraları evsizlere [ki Gülda ne zaman yerde elinde içki, serkeş görünümlü insan yığını görsem bu insanların “bohem” olduğunu söylüyordu ya neyse] vermeyi teklif ettiyse de “ Bu evsizlere hakaret olur” diyerek reddettim.

Bira alma hususunda Gülda dışarı çıkmayı ve barlardan birinden almayı teklif etti. Karşı sokaktaki yerlerden ama en berbat ve sefil görünümlü olan ve içinde 3 kişinin olduğu birine girdik ve adama önce bira istediğimizi söyledik, bardakta bira vermeye kalktı, uzun bir mücadele verdik ve şişede istediğimizi tarif edince şarap şişelerini yıkayıp onlara doldurmaya kalktı ancak sabrımız kalmamıştı ve adam bana Günbatımından Şafağa filmindeki bar ve oradaki barmenmiş gibi görünmeye başladı ve Gülda’yı sürükleyerek tekrar El Cortes Ingles’e gittik. Hem normal bira hem de deterjan alarak eve döndük.

ARA SOKAKTA İSE FAST GOOD’A DENK GELDİK. Biradan ilk yudumumuzu aldık ve… TEATRO REAL’DE MARIA PAGES için hazırlanmaya başladık.



TEATRO REAL

Gene çok şık bir vaziyette Teatro Real’in önünde az sonra Maria Pages’i seyretmek üzere bulunuyor ve görmemişliğin doruğuna tırmanmış, resim çektiriyorduk. İyi ki de şık giyinmişiz çünkü gelenlerin çoğunluğu neredeyse tuvalet giyecekmiş de son anda vazgeçmiş gibi görünüyorlardı.



Teatro Real Plaza de Oriente’de Palacio Real’in karşı tarafından yer alıyor. 6 cepheli ve 9 katlı bu binanın ayrıca 6 kat da yerin dibinde depo olarak kullanılan bölümleri bulunuyor. Kırmızı ve altın renginin yoğun bir biçimde kullanıldığı ana salon bir at nalı şeklinde. Bugünkü opera binasının yapımına 1816’da başlanmış ve tam 32 yıl sürmüş. Açılışı II. Isabel’İn 20. Yaş gününe yetiştirilmiş. Sergilenen ilk opera da Donizetti’nin a Favorita’sı imiş.

İçeri girdik… Işıklar Söndü…”ahh! İşte Maris Pages sahneye çıktı…..Sonra? Bayılmışım. Rüyamda uzun saçlı kırmızılara bürünmüş ve birden çok kolu olan ve ne desem ne sorsam sadece elleri ve kolları ile cevap veren bir deniz kızı beni kendi ülkesinin bulunduğu derinliklere doğru sürükledi…..

Gerçekte ise neler olduğunu Gülda bana anlattı……

Sevgiler

Billur

Maria Pages Gösterisini Anlatmadan Önce:

BİR EV KİRALAMA TECRÜBESİ:

Öncelikle evi kiralama işlemi boyunca bir bölümden sonra çok zorlandım. Kiralama şirketini internetten bulmuş ve evin fotoğraflarını, yerini ve anlattıklarını çok beğenmiştim. Kiralama görevlisi Guillaume, epey yardımcı olmuş ve sigara içebileceğimiz ve bize de en uygun evin bu olduğu konusunda beni ikna etmişti. Ancak, konu onlara depozit ödemesi yapmaya geldiğinde güvenlik sertifikaları ile ilgili bir sorun çıktı ve “We recommend that you close this webpage and do not continue to this website” diye bir uyarı ile karşılaştım. Ancak biraz karışık bir döneme denk geldiği ve sertifikaları da bir gün önce bittiği için yeni bir yer bulmak yerine Guillaume’ a " neler oluyor? " diye sordum. O da "iş birliğiniz için teşekkürler, bir sorun yok sertifikamız yenileniyor" şeklinde kurumsal mailler yolladı.

Sonrasında onlara kart bilgilerimi mail ile yolladım. Depozitoyu çektiler fakat bir türlü Voucher’ı (buna ne demeliyim?) yollamadılar. Guillaume’a “ben Avrupa Birliği üyesi bir ülkeden gelmiyorum. Hükümetiniz; vize vermek için nerede kalacağımı dair resmi bir belge ve ödeme makbuzu istiyor” dedim. Guillaume ise ısrarla genel bir belge yollamaya devam etti ve arada da "lütfen uçuş bilgilerinizi ve kaçta geleceğinizi söyleyin" diyen mailler yolladı. Bense "bunu daha sonra söyleyebilirim, Barselona’dan geleceğiz, nasıl geleceğimizin bilgisini en erken 2 Ekim’de verebilirim, bir sorun olur mu?" dediğimde; "hiç sorun olmaz, ama kaçta gelirsiniz" diye cevaplar yollamaya devam etti.

Barselona’da iken trenle geleceğimizi, saat kaç gibi orada olabileceğimizin ve nasıl bir ayarlama yapabileceğimiz ile belirten yazılı/sözlü üç, dört görüşme daha yaptım. Onlar da trenden inince aramamı ve evin orada buluşabileceğimizi söylediler. Ama ben elimde yazılı bir bilgi olmadığı için de epey tedirgin oldum. Onca bavulla evsiz kalırsak Maria Pages konserine nasıl giderizi ayarlayabilecek bir B planı dahi yaptım kafamda.

Tren istasyonunda üstümüzü değiştirir, bavulları istasyonda bulunan (ama bu sefer fişi kaybetmemeliyim (başka bir geziden tecrübe)) dolaplara kilitler, konser sonrası Teatro Reail’in orada bir otelde kalır, sabah olunca da Guillaume ve saz arkadaşlarının ofisine de kahve içmeye giderim diye düşündüm. Ama güya arkadaşlarımı tedirgin etmemek için de, oldukça sakin görünmeyi denedim. Turist Gezdiricisi kariyerim başlamadan bitmek üzere idi. Zaten bu gezilere katılabilmek için her yıl daha da zorlaşan isteklerle karşı karşıyayım.

Atoca istasyonunda, trenden indik, ben Spain Select'i aradım. Karşıma İspanyolca konuşan bir telesekreter çıktı, defalarca aradıktan sonra birini buldum. (Pazar günü olması sebebi ile firmada tek kişi varmış o da sürekli ofiste durmuyormuş. Tüm aksiliklerin de sebebi tatil günü olması imiş.) Sonrasında eve gittik, kapıda uzunca bir süre bekledik, yine aradık, yine telesekreter çıktı. Sonuçta yan dairedeki temizlik görevlisinin firmadan birine ulaşması (adamcağız da yolda imiş zaten) ile eve girebildik. Sokak tedirgin ediciydi, apartmanın girişi ve asansör de. (Her iki kolumda da çürükler oluştu, ne yaparsam yapayım, asansöre tüm giriş ve çıkışlarımda, kapısı üzerime kapanmaya devam etti.) Ve o dakikadan sonra içerisi ne kadar iyi olursa olsun benim için pek bir şey ifade etmedi.

Billur’un kiralama anlaşmasına ilgisizliği ve benim de görevliyi, on dakika sonra öldürebilecekmiş tavrım sebebi ile, baştan bizi bu tip işlerle muhatap olmayacağını belirtmiş olan Ender; adamla ve evle ilgilenmek zorunda kaldı. Konuya o kadar ilgili davrandı ki, salon perdesinin yırtık olduğunu da gelen kişiye gösterdi. Üzerine basa basa “biz yapmadık bilinsin” dedi, temizlik ve depozitoyu da ödedikten sonra her şey yoluna girmişti.

BARSELONA MADRİD ARASI NASIL GİDİLMELİ?

Hala emin değilim, Barselona’dan Madrid’e gitmek için hızlı tren mi yoksa uçak mı tercih edilmeli? diye. Tren çok pahalı (internetten alamadığımız için 100,00 € civarı), doğru zamanlama ile 30,00 €’ya (bizim bavullarla 55,00 €) uçak bileti bulunabiliyor ve bilet internetten alınabiliyor. Tren ile 2,5 saat, yarım saat önce gitmek gerekiyor, eve varmak 3,5 saat. (Tren bileti almak için istasyonda geçirdiğim ve varmak için harcadığım süre de +2 saat) Uçağa 1 saat önce gidiliyor, 1 saat yol, iniş bavulları toplamak, eve ulaşmak 3,5 saat. (Geçen sefer Iberia’da rötar oldu ve 3 saat havaalanında bekledim.) En iyisi galiba Barselona’dan Madrid’e gitmemek; Valencia var, Zaragoza var, Bilbao, Adalar var…

El Corte Inglés ve Biralar:

Zaten o kadar (12 şişe) biraya 3,50 € verdiğimizde anlamalı idim. Ama belirtmeliyim; El Corte Inglés’den sırf Efes Pilsen’in Madrid’de pazar payı artsın diye, bir şişe de Efes Pilsen bira almıştık. Eve geldiğimizde, elmalı alkolsüz bira sonrası, o birayı üçümüz paylaşırken ilaç gibi geldi.

Barmeninse; şişe bira elde etmek için, şarap şişesini yıkayıp ona bira musluğundan bira doldurma haline ise hâlâ gülüyoruz .

Konser Sonrası:



Konser sonrası, Teatro Reail’in yanında bulunan kafede oturup çok iyi vakit geçirdik ve yemek yeme saatini bekledik. Botin Restoran çok turistik olduğu için, benzer yemekler yapan ama daha çok Madrid’lilerin tercih ettiği bir başka bir mekân olan Las Cuevas de Luis Candelas Restoran’da yer ayırtmıştım ki o da epey turistikti. Ancak yemekler inanılmaz lezzette idi. Orada yediğim Jamón, Ender’den tırtıkladığım bir tür işkembe, ana yemek olarak yediğim yarım süt domuzu sonrası, eve dönüş boyunca yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmakla geçirdim.

Bir önce geldiğimde de ilk Madrid gecemi banyoda bitişmiştim, yine aynısı oldu ve böylece evin en uç noktasında bulunan mutfağın içindeki küçük tuvalet çok işe yaradı.
Her Madrid'e gittiğimde ilk akşamımı böyle geçireceksem, bir daha gitmeyeceğim Madrid'e. Ayrıca hiç sevdiğim bir şehir dahi değilken.

Müzik ise; I search all over the world for you diyen; Jay Jay Johanson’dan;

video_player_embed_code_text

Gülda

8 Kasım 2009 Pazar

BARCELONA'YA VEDA

Bugün sabahtan kalkıp Museu d’Art Contemporani'yi ziyaret etmek ve bahçesi var ise buradaki kafede kahvaltı etmek istiyoruz. Ancak vardığımızda Amerikan mimar Richard Meier tarafından tasarlanmış bu beyaz camla kaplı bu binanın henüz açılmadığını görünce biraz da yorgunluk ve açlıktan La Rambla’yı dikine kesen sokaklardan birinde bulunan kafelerden birine dalıp ne var ise silip süpürüyoruz.




Sonra bugünkü istikametimiz olan Park Güell’e doğru yola çıkmak için otobüs bulmaya çalışıyoruz ve bunun da biraz koştuktan ve biraz da oraya buraya savrulduktan sonra otobüse binmeyi başarıyoruz. Ender yolda bir çift ile karşılaşıyor ve çiftlerden erkek olanı bu otobüsün doğru olduğunu zira bir “turist gezdiricisi”nden bu bilgiyi aldıklarını söylüyor. Turist Gezdiricisi ifadesi çok hoşumuza gittiğinden o dakikadan itibaren Gülda’ya bu şekilde hitap ediyoruz.

PARK GÜELL

Bu park da Antoni Gaudi’nin eserlerinden biri. Park Kont Eusebi Güell tarafından bir bahçe kent kurma görevinin verilmesi ile Gaudi tarafından tasarlanması sonucu ortaya çıkmış bir eser. Ancak bu eserin de ne yazık ki tamamı hayata geçirilememiş. Parkta Yüz Sütun Salonu diye adlandırılan cam ve seramik ve mozaiklerle kaplı sütunların yer aldığı bölüm çok güzeldi. Bu bölümün yanından yukarıya doğru dünyanın en uzun bankı olduğu ifade edilen, mozaiklerle kaplı ve insan etinden başka bir yer görünmeyen ve üst üste resim çektirilen kıvrımlı balkon (Gran Plaça Circular) da çok hoştu.



Ayrıca parkın içinde şimdi müze olan Gaudi’nin yaşadığı ev de bulunuyor. Ancak biz gezmedik evin içini ki zaten açık da değildi. Bir ara soluklanmak için bir kafede oturmak istedik ama şansımıza yer bulduk çünkü epey kalabalıktı.



Parkın girişinde mozaiklerle bezeli iki pavyonu görünce kendimi bir an için Hans ve Gretel masalındaki cadının evine rastlamışım gibi hissediyorum parkta…. Sanırım herkes de aynı şeyi hissediyordur.VEE ünlü kertenkele….Sonunda yanındayım.



Uykudan Önce…



Parktaki gezinin ardından eve gidiyoruz… Hem biraz dinlenmeli hem bavul toplamalı hem de Ender’in çalışması gerekli. Eve vardıktan sonra ben uykuya çekiliyorum. Ender ile Gülda plan yapıyorlar ben uykunun karanlık kolları tarafından sarmalanırken… Ama ne plan!

Uykudan Sonra…

Kalkıyorum... Gülda yok. Ender dalgın dalgın çalışıyor. Sonra çıkıyoruz..Biraz yağmur atıştırıyor… İstikametimizin Montjuic olduğunu , orada Miro Müzesine gideceğimizi ve teleferiğin orada Gülda ile buluşacağımızı ve sahile yemek yemeye gideceğimizi öğreniyorum. Taksi bulamıyor ve otobüse biniyoruz ancak sandığımızdan daha fazla vakit aldığından Miro Müzesine yetişemiyoruz. Ancak akşam vakti çok Placa d’Espanya'nın ne kadar güzel göründüğüne ve buranın ortasında bulunan havuz ve ışık oyunlarının çok hoş olduğuna şahit oluyoruz. Montjuic şehre hâkim olan bir tepe ve burada eğlence ve ticaret merkezleri, galeriler bulunuyor çoğunlukla.






Sonra Ender ile metro çıkışını buluyoruz tepenin en tepe noktasında zira otobüs de en son burada duruyor ve Gülda ile buluşuyoruz. Teleferik kapalı. Böylece binemiyor ve aşağıya gidemiyoruz. Hedef bir barmış orada ama…. Sonra otobüs bekliyoruz, gelmiyor, taksi bulamıyoruz… Birden de hava serinliyor ve karanlık çöküyor. O an etrafta pek kimseler de yok. Aklıma Silent Hill ve The Hill Have Eyes adlı korku filmlerinden sahneler geliyor…. Neyse sakinleşiyorum ve yemek için rezervasyon yaptırdığımız Bestial adlı lokantaya gidiyoruz. Yediğimiz yemekler ve ortam çok hoş. Ama ben de aşırı bir yorgunluk var ama yine de sahilde yürüyoruz ve Ender ve Gülda’nın ısrarı ile CDLC adlı bara gidiyoruz. Yarım saat kadar durup havayı kokluyor, kızlara bakınıyor ve çıkıyoruz.





Gülda’nın ısrarı ile “bir şuralara kadar geldiniz de La Sagrada Familia’yı gece ışıklandırılmış görmediniz” diye söylenmesine son vermek amacı ile taksi ile La Sagrada Familia’ya gidiyoruz.
“AAAAA! O da ne?! Karanlıklar içinde La Sagrada Familia” Krizin burayı da vurduğuna kanaat getirip gülerek eve dönüyoruz.
Evet, Yarın Madrid’e doğru yola çıkacağız.

Sevgiler

Billur

Sevgili Günlük,



Bu gün Barselona’da bulunan son günümüz ama artık üzülmüyorum. Çünkü kuru havlu kalmadığı için çarşaflara kurulanmam gerekiyor. Ayrıca hâlâ Madrid treni bileti almayı başaramadım. Ne biçim bir internet sitesi var bu demiryollarının? (Geri dönünce araştırılacak: TCDD’nın internet sitesinden bilet alınabiliyor mu?)



Bu gün MACBA’ya gideceğiz, çok heyecanlıyım, çünkü daha önce gitmemiştim. MACBA koleksiyonu yanı sıra, bir de “Modernologies”, “Çağdaş Sanatçılar Modernite ve Modernizm’i araştırıyor” başlıklı sergiyi görebileceğiz ve değişik işler/yorumlar ile fikir edineceğiz.



Çıkınca ise Park Güell’e gideceğiz. Sanırım Jamais vu yaşıyorum. Daha önce de gitmiştim. Ama nasıl gittim, ne kadar kaldım, ne yaptım hiçbir fikrim yok. İyi ki fotoğraf çekmişim, ama fotoğraflarda ben yokum. Yoksa gitmedim mi? Hatırlamıyorum.

Modernite’ye uygun bir devamsızlık sergiledik ve MACBA’yı gezemedik. O kadar açtık ki bekleyecek ya da sabah vakti sanata yoğunlaşabilecek halde değildik. Park Güell’i de yine es geçiyorum. Çünkü nerede ise tamamında telefon ile konuşup, not almak zorunda kaldım. Ama bu sefer içinde benim olduğum resimler de var.



Çıkışta Fast Good’a gitmek istedim. Ender biraz sıkılsa da bize eşlik edeceğini söyledi ve Fast Good kapalı idi. O sırada Ender’in yüzündeki mutluluğu anlatamam. Ender’i eve yollayıp biz de biraz daha gezindikten sonra eve vardık. Billur dinlenmeye karar verdi ve ben oldukça mantıklı bir program yaptım.



Ben Sants İstasyonuna gidip Madrid tren biletlerini alacaktım, onlarsa benden sonra hemen çıkıp Montjuic bölgesinde dolaşacaklardı (Miro Müzesi, Pablo Espanyol, Palau Nacional’den biri ya da bir kaçı) ve sonuçta ben metro ile Park Montjuic’a geldiğimde arayacak, teleferik çalışıyorsa yukarı çıkacak ya da bir taksi ile Mirablau adlı bara gidecektik. Bu barı hem Barselona tavsiyeleri bölümünde okumuştum hem de Ender’in “Gaudi sevmez, manzara sever” Katalan arkadaşının tavsiyesi ile yapılacaklar listemize almıştık. Her neyse ne onlar Montjuic bölgesini dolaşabildi ne de sonrasında bara gidebildik. Turist Gezdiricisi olarak daha otoriter bir tavrım olmalı idi sanırım.

Barselona’da akşam vakti metronun bazı hatları çok ürkütücü oluyor. Tek başınıza binmemenizi tavsiye ederim. Hem çok az insan oluyor, hem de binen kişiler tedirgin edici olabiliyor. Beni bilhassa finiküler ile Parc de Montjuic’e çıkma bölümü oldukça rahatsız etti.

Bestial, Port Olympic'de idi. Bölgeyi gece gezmek çok keyifli olacaktı. Hem yemekleri ve hem de şehrin turistlerindense sakinleri tarafından tercih edilen restoranlardan biri olması sebebi ile tercih sebebimizdi. Frank Gehry'nin bronz balık heykeli de gece görüp, iyice acıktık.



Bestial’de yediğimiz yemekler ve arkasından sahilde yürümek oldukça keyifli idi. Buenos Aires’de gece 3’e kadar Cocoliche’e gitmek için bekleyebilen Billur’u bu sefer daha gece yarısını bile geçmemişken CDLC’ye götürmek konusunda zorlandım, yeteneklerimi kaybediyorum sanırım.

Direncini kırıp içeri girdiğimizde ise bir kenarda yataklar vardı ve yatağa uzanmış müşterilere masaj yapan görevliler. Bir diğer bölümde ise sigara içilebiliyordu ve oldukça güzel müzik çalıyordu. Yemek yiyenleri ve lise veda gecesi kıvamındaki diğer grup müşterilerini görmezden gelirsek; CDLC (Carpe Diem Lounge Club ) “Chic, Delightful, Luxurious, Captivating” özellikleri ile kesinlikle baştan çıkarıcı idi. Ancak eve dönme kararı verilmişti.



Günün anlam ve önemine uygun olarak La Sagrada Familia’da kapkaranlıktı. Sanırım çevreci kimlik ve enerji tasarrufu sebebi ile ışıklandırma yoktu. Bu şekilde daha da ürkütücü göründüğünü söylemeliyim.

Eve dönünce ben içki almak (içki içmek değil) için evin köşesindeki bara gittim, Billur daha on dakika geçmemişti beni aradı, hemen eve dön kıvamında bir monolog yarattı, ben de uslu uslu ev döndüm. Bunun üzerinden çok zaman geçmişti, sanki yine on yedimde idim. Birazdan da “senin yüzünden tansiyon, şeker, kalp hastası oldum” diyecek sandım ama blogumuza bakıyordu ve blog ile ilgili yeni ve ilginç fikirler sunmayı tercih etti, ben de köşeye sinip biramı içtim.


İlerisi için Barselona Notlarım:

* Bir sonraki sefer mutlaka plajlardan birine gidip denize girilecek.
* MACBA’ya öğle saati gidilip, kapanana kadar kalınacak.
* CDLC’da dans edilecek.
* Torre Agbar’da ve Woody Allen’ın da en sevdiği Bar Mut’ta yemek yenecek.
* Teleferiğe binilecek, hatta bir balon turu alınacak.



Gerçekten çok neşeli bir veda için; Rufus Wainwright Get Happy (Live Barcelona) diyor:




Barselona’nın diğer yüzüne/hüznüne yaraşır bir kapanış için ise yine Rufus Wainwright eşlik ediyor:



Barcelona

The summer sun sets a vicious circus when shadows held the world in place
But today I felt a chill in my apartment's coolest place
"Fuggi Regal Fantasima"
The village larks cannot be heard 'cause all the crows got panderers
I can't escape these velvet drapes, don't want my rings to fall off my
fingers
"Fuggi Regal Fantasima"
The mirror I find hard to face
'Cause I fear it's a long way down
Got to get away from here, I think I know which hemisphere
Crazy me don't think there's pain in Barcelona
They dance you 'round a waltz confound
But I fear it's a long way down
Even if that straw I pull and I got to fight that bull
Nothing really compares to Barcelona
Besides in Spain Don Juan's to blame
But I fear it's a long way down
And I fear I won't be around
Make sure I have all my papers laying out my summer clothes
Search for traps in vain like scratching so my suitcase I can close
"Fuggi Regal Fantasima


Gülda

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails