Tüm güzel kelimeler sizinle olsun.
31 Aralık 2011 Cumartesi
19 Aralık 2011 Pazartesi
“Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum” (*)

BENİM ADIM OKUR
“Gâh kar yağıyordu, gâh karanlık” - Şeyh Galip
Pencereden baktığımda sadece ayakları görüyorum. Çamurlu, koşan, topuklu, eskimiş, itiş kakış, kayan, tedirgin, çokbilmiş, öfkeli, âşık, bezmiş, gencecik, hazin, paspal, yaşlı, fütursuz, dayanıklı, uğursuz, hapsolmuş, çakırkeyf... Tekinsiz bir öğle sonrası ışığı içeriye süzülüyor. Yağan kül rengi karın yarattığı katman katman gerçeklikte iz sürüyorum. İri yarı garson, çığırtkan bir papağanın teleğinde görülebilecek kızıllıktaki sakallarını sıvazlarken, duvarda asılı Ağlayan Çocuk resminin ardına bakıyor.
Defterime yazdığım sayfalar dolusu harfle göz göze gelince, elimdeki yeşil tükenmez kalemi fırlatmak istiyorum. Bazan kendi kelimelerimi okuyamıyorum. Ellerim çantamda kitabını arıyor. Bana ait olmayan soğuk metal bir cismi fark edip, ürküyorum. Sarkaçlı saatin yelkovanı, kendini akrebin üzerinde bir ileri, bir geri boşluğa bırakmış salınıyor. Lâbirenti andıran koridorun kıyısında, toz içinde kalmış odacıktan yayılan tek düze ve topal seslerin uğultusuna kulak tıkıyorum.
Nihayet bakışları bana değiyor kırmızı sakalların. Yüzümde renksiz bir gülümsemeyle bardağı havaya kaldırıyorum. Üstü köpükle dolu, kapkara içeceği, başka bir yüzyıla ait hâkimiyetle bırakıyor. Onu takip eden yaşlı köpek yanımda kalıyor, kuyruğunu hevesle sallıyor. Birazdan sivri dişlerini göstere göstere benimle konuşacak. “Elbette dinlemeyi bilirsem!”
Biradan yudum almadan önce “Yeni Hayat’a,” diyorum. Kitabımın sayfalarına gömülürken şehrin kalbinden geçen tankerin iniltisini duyuyorum. Dudağımın üstünde oluşan bıyık beni neşelendiriyor. Peçete istiyorum. Bazan kendi sesimde kayboluyorum.

Önümdeki Camel paketinden bir Bafra sigarası daha yakıyorum, bazan Yeni Harman oluyor çektiğim nefes. İki masa ötemde onu görüyorum. İnce, kemik çerçeveli gözlüğünü temizliyor. Kalbim bambaşka bir ritimle atıyor. Omuzları yaşlanmış sanki. Sabahın çok erken saatinde traş olmuş yine. Her zaman giydiği kahverengi ceketi, karşısında oturan, saçları lüle lüle, rüya gibi gülümseyen kızın sırtında. Boğazın mavi sularında bir sandalın içinde gezinir gibiler. Dans edercesine konuşuyorlar. Genç kız bir hediye uzatıyor. İnce ve uzun elleri, hiç tereddütsüz kurdeleyi açıp, içinden çıkanı, bir sihirbaz maharetiyle ceketinin cebindeki müzeye iliştiriyor. Beyaz bir bilgelik yayılıyor yüzünden. Dumanımı onun nefes kesen soluğuna üflüyorum. Nefis bir tadı var hayatın. Köpek, Jenny Colon marka çantamı beğendiğini söylüyor. “Dikkat et, mor çantanı yabancılardan sakın!” diyor. Bazan bütün cümlelere kendimi kapatıyorum.
Arkasındaki kütüphaneden yeni, eski kitap kokuları yayılıyor. Raflardaki Balzac, Camus, Borges, Uşaklıgil, Dostoyevski, Joyce, Kafka, Proust, Perec, Shakespeare, Faulkner, Tanpınar parçalarını bavuluma özenle yerleştiriyorum. Her seferinde büyüleniyorum. Bazan yeniden başlayabilmeyi diliyorum.
Barın kapısı hızla çarpıyor. İçeri giren adam, elindeki beyaz bereyi sağa sola savururken, hiçbir sözcüğünü bile anlamadığım dilde tehdit savuruyor. Onu tanıyorum. Adını Hasan belliyorum! Ondan çekiniyorum, aynı ezberi tekrar eden hıncından tükeniyorum. Elimdeki yeşil kalemle onu kazımaya çalışıyorum. Hasan büyük bir öfkeyle çantama el koyuyor. İçinden çıkarttığı bana ait olmayan nesneyi ondan koruyamıyorum. Dizlerimin üstünde durup, beyaz kaleyi korumak için merhamet diliyorum. Bir de kitaplığın bu dapdaracık girişten nasıl geçtiğini merak ediyorum.
O, fitilleri yer yer eprimiş kahverengi ceketini giyerken bir bilye yere düşüyor. Üzerime mavi bir yağmur yağıyor. Resimdeki çocuğun gözleri rengindeki bilye, seke seke sokağa fırlıyor. Dışarı çıkıp yürürsem Şehrikalp Apartmanı’ndan Merhamet Apartmanı’na varana dek, on iki dakika boyunca ağlayacağımı biliyorum.
Bazan gözyaşlarımın hiç dinmeyeceğinden korkuyorum!
Gülda
(*)“Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum” Kara Kitap Onüçüncü Bölüm
15 Aralık 2011 Perşembe
AZ - Hakan Günday

Marquies de Sade… Sadizmin doğuşunu sağlayan kişi ünvanına sahip Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Hayatının 32 yılını değişik hapishanelerde ve akıl hastanesinde geçirmiş. Sodom’un 120 Günü adlı eserini hapishanede yazmış. Kişiler arası ilişkilerde onurun bir tarafa bırakılarak, insanın kendini korumak için her türlü zorluğa katlanmasının kişiyi sadizme götüreceğini savunmuş. Doğa ile insan arasındaki uyum üzerinde durup, insan davranışlarındaki nedenleri doğaya bağlayarak insanın içindeki caniliğin sebebini bu şekilde açıklıyormuş.
Hiçbir bebek kötü bir insan olarak dünyaya gelmez. Genetik etkileşimleri göz ardı etmiyorum. Genlerinde olanla, büyüdükçe yaşadıklarının harmanlanmasından iyi veya kötüyü seçen çocuklar vardır. Kendisini kötü olmaya iten model ebeveynleri veya kötü olma zorunlulukları vardır bu çocukların. Kendi korkularını yenmek için etrafındakileri korkutmayı amaç edinmiş, şiddeti seven çocuklardır bunlar. Her şiddet eyleminde kendilerinden veya çevresindekilerden intikam aldığına inanan, bununla mutlu olan çocuklar. Ve bu çocuklar böylece büyürler, çevre için sakıncalı, tehlikeli birer yetişkin olurlar.
Tıpkı Derdâ’nın 6 yaşında gittiği yatılı okulda etrafında kök salmaya başlamış, 11 yaşındayken birkaç hayvan ve bir ev için annesinin Bezir adlı kendisinden yaşça büyük bir adama satmasıyla güçlenen ve Derdâ’yı dipsiz kuyuya çeken kötü yetişkinler gibi.
Güneydoğu’nun Yatırca Köyü’nden Edinburgh’a uzanan yolculuğun sonunda Derdâ’yı kucaklayan bir apartmanın on ikinci katındaki beş yıllık esaret ve koca dayağından kaçışı, sonunda umut parıltısı vaat eden bir ufacık kapı deliğinden gördüğü mavi gözlerin sahibi olan Stanley’de bulacağını sanan bi çare Derdâ.
Oyuncaklarla oynayacağı yaşta kocasının eziyetlerine katlanmak zorunda kalan çarşaflı Derdâ’nın umutları toz olup uçar. Kendini sado mazoşizm, pornografi ve uyuşturucu üçgeninde bulur.
Sadece “sevgi” onu düştüğü bu girdaptan kurtarır. Anne, anne gibi yazılan ismiyle bu İngiliz, Derdâ’yı, sahip olamadığı ve özlemini duyduğu anne sevgisiyle buluşturur.
Derdâ ve Derda’nın hayatlarının anlatıldığı iki ayrı bölümden oluşan kitabın Derdâ’yı anlatan ilk bölümü bittiğinde minik bir hüsran yaşadım. Hikâye kendi içinde bitmişti ama sanki bir eksik vardı.
Derda’nın anlatıldığı bölüme geçtiğimde ilk bölümden kesitler, kişiler karşıma çıkıverince, Derdâ’nın hikâye boyunca maruz kaldığı tesadüflerin, ikinci bölüme sirayet ettiğini gördüm.
Biz bazen onları fark etmesek de, tesadüflerin hayatımızda kocaman bir yeri var. Aşk Tesadüfleri Sever filminde de yönetmen Ömer Faruk Sorak ve eşinin gerçek hayat tecrübelerinden yola çıkarak beyaz perdeye aktardıkları tesadüfler zincirini izlemiştik.
Bu kadar tesadüf olur mu diyoruz, ama belki oluyor da biz fark etmiyoruz.
İkinci bölümde babası hapiste olan ve annesinin ölümüyle hayatla tek başına mücadele veren mezarlık temizleyicisi Derda’nın hikâyesi anlatılıyor.
Aslında daha ilk bölümde Derdâ ve diğer karakterlerin hayatın içinde şiddet, uyuşturucu, sado mazoşizmle yoğrulduğu tutunamadıkları hayatlarının hikâyesini okurken Günday’ın Oğuz Atay’dan etkilendiğini anlamalıydım.
İkinci bölümde Derda, mezarlık temizleyiciliğini bırakarak, korsan kitap işine girer ve bu şekilde Oğuz Atay’ı keşfeder. Oğuz Atay’a duyduğu saplantısal bağlılık Derda’nın uzun yıllarını hapiste geçirmesine yol açar.

İkinci bölümde bana aşırı gelen, Derda’nın Oğuz Atay’a duyduğu hayranlıkla, yaşamında kaybetmeyi göze alamayacağı hiçbir şeyin olmamasının bilincinde sergilediği hareketler.
Yine de bir bütün olarak bakıldığında kitabın film tadında bir kurgusu var.
İlk beş nefesten sonra İsa, “Fevzi’yi biliyorsun, değil mi? Hani şu yurttan kaçan oğlanı?” diye sordu. Derda başını salladı.
“Dün, onu gördüm. Çok garip bir herif o. Hani bir torbası var ya, hep elinde? Ne varmış içinde biliyor musun? Gösterdi bana. Oyuncak bir bebek. Ama kızlar için yani. Böyle kıyafetler var üstünde. Sonra soydu Fevzi bunu. Bayağı memeleri var, kıçı var. Kocaman kadın gibi, anladın mı? Neyse, dedi ki, yurttan da o bebek yüzünden kaçmış. Neydi adı ya? Barbo mu, barba mı, neyse öyle bir şey işte… Barbie, Barbie! Niye biliyor musun? Çünkü yurttakiler o bebeği elleyip duruyormuş, sonra da Fevzi’ye sarkıyorlarmış, anladın mı?”
Bu satırları okuyunca aklıma, birkaç yıl önce “Barbie bebekler tahrik ediyor” diyen cübbeli hoca geldi. Yeter ki kötülük insanın içinde olsun, bir oyuncak bebek bile bu kötülüğü köpürtüp kabartabilir.
Bu yıl okuduğum ve beni etkileyen kitaplardan bir tanesi oldu AZ.

Tutunamayanların hikâyesi.
Bir acı çığlık.
Ben buradayım, siz neredesiniz? diyenleri duymamız gerektiğini hatırlatan bir roman.
Kitabı bitirdiğim gün Oğuz Atay’ın ölüm yıldönümüydü. Sanki bana evrenden gelen bir işaret gibi; sahip olduklarımın değerini bilmem, hayata tutunmasını becerdiğim için şükretmem, tutunamayanları anlayabilmem, duygularını hissedebilmem için bir işaret.

Ve sanki Oğuz Atay’a düzenlediğim bir anma töreniydi.
Her nasılsa, Oğuz Atay, Anne’in bu düşüncesinden haberdar olmuş. Belki de sadece hissetmiş ve ona hayattan söz etmiş. Hayatta kalınması gerektiğinden. O sekiz gece öyle bir geçmiş ki, Anne sonunda ikna olmuş ve kendini hayatta bırakmış. Çünkü karşısında, ölümle Don Kişot gibi mücadele eden bir adam varmış ve o güne kadar duymadığı kelimelerle yaşamayı anlatmış.
Derdâ ve Derda'nın 40 yıl birlikte dinledikleri Altre Follie albümünden...
Peyman
9 Aralık 2011 Cuma
Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında - Haruki Murakami

Murakami’nin Sahilde Kafka adlı romanından sonra okuduğum ikinci romanı bu.
Tertemiz, akıcı, sade bir dil. Murakami’nin romanlarını süsleyen ise kitapları, müzikleri, bir hayalet misali varlığını kimi zaman net bir şekilde hissettiğimiz kimi zaman da elimizden kayıp giden bir tül gibi tasvir edilen siluetler.

Tokyo’nun varlıklı mahallelerinden birinde karısı ve iki kızı ile refah içinde yaşayan Hacime geçmiş hayatını sorgulamaya başlar.
İlkokuldayken çevresindeki pek çok yaşıtının kardeşleri varken, kendisi tek çocuk olarak büyür. Tek çocukların şımarık ve bencil olduğu düşüncesiyle kendisini diğer arkadaşlarından soyutlar, yakınlık kurduğu tek arkadaşı ise yine tek çocuk olan sınıf arkadaşı Şimamoto’dur.
Şimamoto ile müzik ve kitaplar aracılığıyla kurduğu yakın dostluk ilişkisi bir gönül ilişkisine dönüşür ancak ilkokulu bitince devam edecekleri ortaokulların farklı yerlerde olması sebebiyle yolları ayrılır.
Hayatına giren kadınların içinde Şimamoto’nun yeri tamamen farklıdır. Öyle ki yıllar sonra yağmurlu bir günde Şimamoto ile yolları kesiştiğinde, karısı ve iki kızına rağmen, kendini Şimamoto ile tehlikeli bir yakınlaşmanın içinde bulur.
Bir yalanlar silsilesi içinde Şimamoto ile görüşmeye başlar. Söylediği yalanlar, karısına karşı duyduğu aşırı cinsel birleşmeyle kendi ruhunu hafifletecek bir dürtüye dönüşür. Bu aynı zamanda, karısıyla sevişirken Şimamoto’nun hayalini kurup kurmadığını ortaya çıkartacak kendi içinde yaşadığı bir çatışma haline gelir.
Şimamoto yıllar sonra gerçekten karşısına çıktı mı? Yoksa geçmişiyle vicdan muhasebesinde kendisine yardımcı olacak bir hayalden ibaret mi? Kurduğu düzenli hayatı, hayallerine yenik mi düşecek?

Kitaplarının isimlerini müzik tutkusunun etkisinde, severek dinlediği caz, blues, rock, klasik müzik parçalarından esinlenerek verdiğini birkaç örnekte görebiliriz; After Dark – Curtis Fuller’ın Five Spot After Dark, Dans Dans Dans – Chic’in 1977 yılındaki Dance Dance Dance (Yowsah! Owsah! Yowsah!), İmkansızın Şarkısı – The Beatles’in Norwegian Wood, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında – Nat King Cole’un South Of The Border West Of The Sun, üç bölümden oluşan The Wind-Up Bird Chronicle’da: The Thieving Magpie (Rossini'nin operasından), Bird as Prophet (Robert Schumann’ın bir piyano parçasından) ve The Bird-Catcher (Mozart'ın The Magic Flute operasındaki bir karakterden).
Çocukluk yıllarında Şimamoto’nun evindeki müzik setinde dinledikleri plakların içinde en çok ilgilerini çeken Nat King Cole, Rossini üvertürleri, Liszt’in piyano konçertoları, Beethoven’ın Pastoral’i idi.
Özellikle Nat King Cole’un Pretend adlı parçasını dinlerken sözlerini biliyormuşçasına eşlik ediyorlardı.
Pretend you’re happy when you’re blue
It isn’t very hard to do.
“Şarkı ve Şimamoto’nun yüzünü süsleyen enfes gülüşü benim için bir ve aynıydı. Şarkı sözleri belli bir hayat anlayışını ifade eder gibiydi, yine de bazen hayata o şekilde bakmakta zorlanırdım.”

Hacime’nin hayata bu şekilde bakmakta zorlandığını belirttiği hayat anlayışını, Şimamoto tamamen hayata geçiriyordu. Çünkü tek çocuk olmanın verdiği ezikliği sırtlanmanın haricinde Şimamoto çocukken geçirdiği çocuk felci sonrasında sürükleyerek yürüdüğü sol bacağının da yükünü taşımaktaydı. Arkadaşlarının içinde bu sakatlığını gizlemek için ekstra çaba sarf ediyor, arada sırada bundan duyduğu üzüntüyü yüzüne oturttuğu bir gülümseme ile ört bas etmeye çalışıyordu.
Hacime’nin evleninceye kadar hayatına giren kadınların hiç biri güzellikte birbirleriyle yarışacak özelliklere sahip değildi. Bunu kendisi de itiraf ediyor ve kadınlarda onu çeken şeyin güzellik değil, daha derinlerde saklı, kendisinin bile tam olarak ifade edemediği bir şey olduğunu belirtiyor.
Murakami’nin kitaplarını peş peşe okumanın, onun yazın dilini daha net çözebileceğimizi hissettiriyor bana.
Kedilere olan düşkünlüğünü biliyoruz, ama bana öyle geliyor ki, tüm yırtıcılığına, çirkin sesine ve hatta tüm çirkinliğine rağmen kargaların da Murakami için farklı şeyler ifade ettiğini düşünüyorum. Sahilde Kafka, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Blind Willow Sleeping Woman adlı kitaplarında serçelere değil de kargalara yönelmiş olmasının bir sebebi vardır gibi geliyor bana. Belki de bu sebep, kuzguni rengi ve parlak cisimlere olan düşkünlüğü sebebiyle karganın mitolojiye ve sanata konu olmuş olmasıdır. Ayrıca Antik Yunan ve Roma’da uzun ömürlülüğün sembolü olarak kabul görmüşler. Yapılan bazı araştırmalarda kargaların en az kurtlar kadar zeki hayvanlar olduğu tespit edilmiş.
Sahilde Kafka’da olduğu gibi bu kitapta da bir ergenin gerek fiziksel gerek ruhsal gelişimini, cinsel gereksinimlerini sözünü sakınmadan dile getirmiş.
Cinselliği insanoğlunun en doğal gereksinimi olarak görüp, belli bir düzeyde erotizmi eserlerine kattığını gözlemledim.
Hacime’nin Şimamoto’ya olan aşkı, cinsel birliktelikleri bana Kafka Tamura’nın Saeki Hanıma duyduğu aşkı hatırlattı. Oldukça gerçekçi bir yaşanmışlık, ama sonunda bunun bir düş olma durumu. Hatta her iki romanda da yaşandığını düşündüğümüz olayların hiç birinin olmadığı, bunların hepsinin bir rüyadan ibaret olmasıdır.
Kafka Tamura’nın orman içinde yaptığı keşif gezilerini anımsadım Hacime ile Şimamoto’nun dağlar içindeki ırmak kenarına yaptıkları gezilerinin anlatıldığı sayfaları okurken. Dağlar içindeki ormanlar, dereler, ırmaklar, köprüler her iki resimde de karşımıza çıkıyor.
Eserlerini kendi yaşantısından kesitlerle beslediğini düşünüyorum. Meselâ spora olan düşkünlüğü, karakterlerinin, hayatlarının bir döneminde, yaşadıkları ruhsal devinimleri yenmekte bir araç olarak kullanmaları, eşi Yoko ile açtıkları caz bardan esinlenerek bu kitabında da Hacime’nin tutkuyla yaptığı işinin caz kulüp işletmeciliği olması okuduğum eserlerinde hayatıyla karşılaştırma yaptığımda önüme dökülen bulgular.
Ne yazık ki araştırmalarıma rağman South Of The Border West Of The Sun parçasının Nat King Cole'un yorumuyla videosunu bulamadım. Frank Sinatra'dan dinleyelim :)
Peyman
7 Aralık 2011 Çarşamba
Parmaklarım !...

Sizin yazılarınızı okudukca,
Bazen…………..
Bu blogu bozuyormuşum hissine,
Kapılıyorum……..
Tabi Mua uslanıyor mu?
Hayırrrrrrrrrr………
Elimde değil bunu bana değil,
Parmaklarıma anlatın!..
Oturaklı bir şey yazmaya karar veriyorum,
Akabinde……
Baş parmağım birden,
Sakatlanıyor,
Yan komşusu işaret parmağı ise,
Üzüntüden yatağa,
Düşüyor,
Orta parmak zaten hiçbir şeyi,
Sallamıyor,
Yüzük parmağının ise derdi,
Bambaşka,
Serçe parmağı ise 3 maymunu,
Oynuyor……..
Eğri oturup düz konuşalım,
Yoksa düz oturup eğrimi konuşmalı?
Kısacası sizin yazdıklarınızı,
Keyifle okuyorum,
Okumak isteyip de,
Bir türlü okuyamadığım,
Kitapları bana tanıtıyorsunuz,
İtiraf ediyorum birkaç defa,
Gaza gelip aldım,
Ne mi oldu?
İşte arkadaş asıl soru bu!..
Okudun mu?
Okumadın mı?
…………….
…………….
…………….
Dip Not 1 :
Teknik bir arızadan dolayı,
Yazıma sonra devam edeceğimi,
Üzüntü ile bildirmek zorundayım!
Dip Not 2 :
Malumunuz
Başparmağı acile götürüyorum!....
