9 Aralık 2011 Cuma

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında - Haruki Murakami



Ne zaman Murakami’nin bir fotoğrafına baksam, çekik Uzakdoğulu gözlerinde muzipçe parıltılar görüyorum. Yazdığı romanların içinde, düşle gerçek arasında bir yerlerde kaybolmamızı isteyerek yarattığı kurguya, bir spiralin düzeneğinden kayarcasına giriyorum. Düş nerde bitti, ne zaman gerçeğe döndük, anlatılanların hangisi gerçekti havada bir yerde asılı kalıyor önce. Bir an başımı kitaptan kaldırıp düğümü çözmeye çalışıyorum.

Murakami’nin Sahilde Kafka adlı romanından sonra okuduğum ikinci romanı bu.

Tertemiz, akıcı, sade bir dil. Murakami’nin romanlarını süsleyen ise kitapları, müzikleri, bir hayalet misali varlığını kimi zaman net bir şekilde hissettiğimiz kimi zaman da elimizden kayıp giden bir tül gibi tasvir edilen siluetler.



Tokyo’nun varlıklı mahallelerinden birinde karısı ve iki kızı ile refah içinde yaşayan Hacime geçmiş hayatını sorgulamaya başlar.

İlkokuldayken çevresindeki pek çok yaşıtının kardeşleri varken, kendisi tek çocuk olarak büyür. Tek çocukların şımarık ve bencil olduğu düşüncesiyle kendisini diğer arkadaşlarından soyutlar, yakınlık kurduğu tek arkadaşı ise yine tek çocuk olan sınıf arkadaşı Şimamoto’dur.

Şimamoto ile müzik ve kitaplar aracılığıyla kurduğu yakın dostluk ilişkisi bir gönül ilişkisine dönüşür ancak ilkokulu bitince devam edecekleri ortaokulların farklı yerlerde olması sebebiyle yolları ayrılır.

Hayatına giren kadınların içinde Şimamoto’nun yeri tamamen farklıdır. Öyle ki yıllar sonra yağmurlu bir günde Şimamoto ile yolları kesiştiğinde, karısı ve iki kızına rağmen, kendini Şimamoto ile tehlikeli bir yakınlaşmanın içinde bulur.

Bir yalanlar silsilesi içinde Şimamoto ile görüşmeye başlar. Söylediği yalanlar, karısına karşı duyduğu aşırı cinsel birleşmeyle kendi ruhunu hafifletecek bir dürtüye dönüşür. Bu aynı zamanda, karısıyla sevişirken Şimamoto’nun hayalini kurup kurmadığını ortaya çıkartacak kendi içinde yaşadığı bir çatışma haline gelir.

Şimamoto yıllar sonra gerçekten karşısına çıktı mı? Yoksa geçmişiyle vicdan muhasebesinde kendisine yardımcı olacak bir hayalden ibaret mi? Kurduğu düzenli hayatı, hayallerine yenik mi düşecek?



Kitaplarının isimlerini müzik tutkusunun etkisinde, severek dinlediği caz, blues, rock, klasik müzik parçalarından esinlenerek verdiğini birkaç örnekte görebiliriz; After Dark – Curtis Fuller’ın Five Spot After Dark, Dans Dans Dans – Chic’in 1977 yılındaki Dance Dance Dance (Yowsah! Owsah! Yowsah!), İmkansızın Şarkısı – The Beatles’in Norwegian Wood, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında – Nat King Cole’un South Of The Border West Of The Sun, üç bölümden oluşan The Wind-Up Bird Chronicle’da: The Thieving Magpie (Rossini'nin operasından), Bird as Prophet (Robert Schumann’ın bir piyano parçasından) ve The Bird-Catcher (Mozart'ın The Magic Flute operasındaki bir karakterden).

Çocukluk yıllarında Şimamoto’nun evindeki müzik setinde dinledikleri plakların içinde en çok ilgilerini çeken Nat King Cole, Rossini üvertürleri, Liszt’in piyano konçertoları, Beethoven’ın Pastoral’i idi.

Özellikle Nat King Cole’un Pretend adlı parçasını dinlerken sözlerini biliyormuşçasına eşlik ediyorlardı.

Pretend you’re happy when you’re blue
It isn’t very hard to do.


“Şarkı ve Şimamoto’nun yüzünü süsleyen enfes gülüşü benim için bir ve aynıydı. Şarkı sözleri belli bir hayat anlayışını ifade eder gibiydi, yine de bazen hayata o şekilde bakmakta zorlanırdım.”



Hacime’nin hayata bu şekilde bakmakta zorlandığını belirttiği hayat anlayışını, Şimamoto tamamen hayata geçiriyordu. Çünkü tek çocuk olmanın verdiği ezikliği sırtlanmanın haricinde Şimamoto çocukken geçirdiği çocuk felci sonrasında sürükleyerek yürüdüğü sol bacağının da yükünü taşımaktaydı. Arkadaşlarının içinde bu sakatlığını gizlemek için ekstra çaba sarf ediyor, arada sırada bundan duyduğu üzüntüyü yüzüne oturttuğu bir gülümseme ile ört bas etmeye çalışıyordu.

Hacime’nin evleninceye kadar hayatına giren kadınların hiç biri güzellikte birbirleriyle yarışacak özelliklere sahip değildi. Bunu kendisi de itiraf ediyor ve kadınlarda onu çeken şeyin güzellik değil, daha derinlerde saklı, kendisinin bile tam olarak ifade edemediği bir şey olduğunu belirtiyor.

Murakami’nin kitaplarını peş peşe okumanın, onun yazın dilini daha net çözebileceğimizi hissettiriyor bana.

Kedilere olan düşkünlüğünü biliyoruz, ama bana öyle geliyor ki, tüm yırtıcılığına, çirkin sesine ve hatta tüm çirkinliğine rağmen kargaların da Murakami için farklı şeyler ifade ettiğini düşünüyorum. Sahilde Kafka, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Blind Willow Sleeping Woman adlı kitaplarında serçelere değil de kargalara yönelmiş olmasının bir sebebi vardır gibi geliyor bana. Belki de bu sebep, kuzguni rengi ve parlak cisimlere olan düşkünlüğü sebebiyle karganın mitolojiye ve sanata konu olmuş olmasıdır. Ayrıca Antik Yunan ve Roma’da uzun ömürlülüğün sembolü olarak kabul görmüşler. Yapılan bazı araştırmalarda kargaların en az kurtlar kadar zeki hayvanlar olduğu tespit edilmiş.

Sahilde Kafka’da olduğu gibi bu kitapta da bir ergenin gerek fiziksel gerek ruhsal gelişimini, cinsel gereksinimlerini sözünü sakınmadan dile getirmiş.

Cinselliği insanoğlunun en doğal gereksinimi olarak görüp, belli bir düzeyde erotizmi eserlerine kattığını gözlemledim.

Hacime’nin Şimamoto’ya olan aşkı, cinsel birliktelikleri bana Kafka Tamura’nın Saeki Hanıma duyduğu aşkı hatırlattı. Oldukça gerçekçi bir yaşanmışlık, ama sonunda bunun bir düş olma durumu. Hatta her iki romanda da yaşandığını düşündüğümüz olayların hiç birinin olmadığı, bunların hepsinin bir rüyadan ibaret olmasıdır.

Kafka Tamura’nın orman içinde yaptığı keşif gezilerini anımsadım Hacime ile Şimamoto’nun dağlar içindeki ırmak kenarına yaptıkları gezilerinin anlatıldığı sayfaları okurken. Dağlar içindeki ormanlar, dereler, ırmaklar, köprüler her iki resimde de karşımıza çıkıyor.

Eserlerini kendi yaşantısından kesitlerle beslediğini düşünüyorum. Meselâ spora olan düşkünlüğü, karakterlerinin, hayatlarının bir döneminde, yaşadıkları ruhsal devinimleri yenmekte bir araç olarak kullanmaları, eşi Yoko ile açtıkları caz bardan esinlenerek bu kitabında da Hacime’nin tutkuyla yaptığı işinin caz kulüp işletmeciliği olması okuduğum eserlerinde hayatıyla karşılaştırma yaptığımda önüme dökülen bulgular.


Ne yazık ki araştırmalarıma rağman South Of The Border West Of The Sun parçasının Nat King Cole'un yorumuyla videosunu bulamadım. Frank Sinatra'dan dinleyelim :)



Peyman


2 yorum:

Eren dedi ki...

Çok güzel bir kitaptı bence, siz de yazarın iki kitabını çok güzel değerlendirmişsiniz elinize sağlık, okuduklarımı sizin yorumunuz ışığında tekrar gözden geçirdim:)

Ebru dedi ki...

Merhabalar,

Haruki Murakami, çok sevdiğim yazarlardan biridir. Dünyaca ünlü yazarı ‘’Koşmasaydım Yazamazdım’’ kitabıyla tanıdım ilk. Yazmayı çok seven ve geçimini yazarak sürdüren bir yazar olarak bu kitap beni çok etkilemişti. Kitapta şu sözü çok sevmiştim: ‘’Evet, ben elbette büyük bir koşucu değilim. Fakat bu hiç de önemli bir sorun değil. Dünkü kendimi biraz olsun geçebilmek; önemli olan işte bu.’’ Şahane bir kitap, herkese tavsiye ediyorum. İzninizle bu kitaptan en sevdiğim 10 alıntıyı okumanız üzere sizinle paylaşmak isterim: http://www.ebrubektasoglu.com/yazi/haruki-murakami-kosmasaydim-yazamazdim-kitabindan-10-enfes-alinti/

Güzel okumalar dilerim,
edebiyatla ve sağlıkla kalın.

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails