15 Ocak 2010 Cuma

HAYATIN KAYNAĞI - AYN RAND - 14.01.2010






Kitap: Hayatın Kaynağı
Yazar: Ayn Rand
Yer: Kafika
Sunucu: Bilgen
Katılımcılar: Ayşen, Aysun, Aycan, Belkis, Billur, Gülda, Peyman, Özlem, Yonca, Ayşe




'' Bilinci durdurmak, hayatı durdurmaktır. ''




AYN RAND- HAYATI

Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alissa Zinovievna Rosenbaum), Kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar

Onun ismine yönelik çok profesyonel bir enstitüsü var.
Tarikat gibi.
Her yaşta Kapitalizmi tanıtmak ve benimsenmesi
için çalışıyor.
Ayn Rand Rusya'da Saint Petersburg'da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğü idi. Ailesi dine karşı ilgisizdi. Küçük yaşlarından itibaren edebiyat ve sinemaya ilgi duydu. Yedi yaşındayken hikâyeler ve oyunlar yazmaya başladı. Annesi ona Fransızca öğretti ve çocuklar için hikâyelerin bulunduğu bir dergiye abone oldu. Bu dergilerde Rand ilk çocukluk kahramanını buldu: Rudyard Kipling tarzı bir hikâye olan Gizemli Vadi'de yerli bir subay, Cyrus Paltons.


Gençlik yılları boyunca Sir Walter Scott, Alexandre Dumas ve diğer romantik yazarların kitaplarını okudu ve genel olarak romantizm akımına karşı tutkulu bir sevgi besledi. 13 yaşında Victor Hugo'yu keşfetti ve romanlarına aşık oldu. Sonraki yıllarda Rand onu en sevdiği, dünya edebiyatının en büyük roman yazarı olarak adlandırmıştır.
Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. Üniversite yıllarında yaptığı en büyük keşifler Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoyevski oldu. Rostand'a zengin, romantik hayal gücü, Schiller'e de büyük, kahramansı etkisi yüzünden hayranlık besledi. Dostoevsky'e kurduğu drama ve yaptığı derin ahlaki analizler yüzünden hayrandı, ama felsefesine ve hayat anlayışına derinden karşıydı.

Kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti, ve yoğun bir şekilde anti-sovyet fikirler içeren düzensiz bir günlük tuttu. Nietzsche ile de tanıştı, Zerdüşt Böyle Diyordu'daki kahramanca ve özgür adamı yüceltişini beğendi, ama aynı zamanda felsefesine romanlarının önsöz kısmında haşince eleştirecek kadar karşı oldu.
Rand'ı açık ara en çok etkileyen isim özellike Mantık adlı eseriyle Aristoteles'tir, onu gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak gördü ve sonradan etkilendiği tek filozof olduğunu söyledi.

Sonradan 1924'te Devlet Sinema Sanatları enstitüsüne girdi ama 1925'te kendisine Amerika'daki akrabalarını ziyaret etmek için bir vize verildi. Şubat 1926'da 21 yaşında ABD'ye geldi ve akrabalarıyla Chicago'da geçirdiği kısa bir süreden sonra bir daha hiçbir zaman Sovyetler Birliği'ne geri dönmemeye karar verdi. Senarist olma hayali ile Hollywood yollarına düştü.

Sonradan ismini Ayn Rand olarak değiştirdi. İsmini Remington Rand daktilosundan aldığına dair bir rivayet vardır ama o Ayn Rand ismini daktilo piyasaya çıkmadan önce kullanmaya başlamıştır. Ayn adını Finlandiyalı bir yazardan etkilenip aldığını söylemiştir. Bu Finlandiya-Estonyalı bir yazar olan Aino Kallas olabilir, ama Fince konuşulan ülkelerde bu isme ve varyasyonlarına sıklıkla rastlandığı için kesin olarak bilinmiyor.

AYN RAND-ESERLERİ

Rand'ın profesyonel anlamda ilk büyük başarısı yazımı 7 sene süren ve 1943 yılında yayınlanan Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanı oldu. İlk zorluklara rağmen Hayatın Kaynağı dünya çapında bir başarıya kavuşarak Ayn Rand'a ün ve ekonomik rahatlama getirdi.

Rand'ın "magnum opus"u, en büyük eseri Atlas Vazgeçti'dir. (Atlas Shrugged) 1957 yılında yayımlanmış ve dünya çapında bir bestseller olmuştur. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın artık vazgeçtiğine yapılan bir göndermedir. Atlas Vazgeçti, Ayn Rand'ın objektivist felsefesini en iyi ve bütün şekilde anlattığı romanıdır.

Atlas Vazgeçti’de "Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlaki amacı kendi mutluluğu olan, varlığının yegane amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir."

Atlas Vazgeçti'nin ana teması "insan aklının toplumdaki rolü" dür. Rand sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Bu duyguları onu Amerikalı sanayicilerin greve gittiği ve dağlık bir alanda saklanmayı seçtiği bir roman yazmaya iter. Toplumun sömürücü olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükümet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir. Roman her ne kadar politik bir temayı merkez almışsa da seks, müzik, tıp ve insan yetenekleri gibi birçok farklı ve kompleks meseleyi irdeler.
Nathaniel Branden, karısı Barbara, Alan Greenspan ve Leonard Peikoff gibi başkaları ile birlikte Ayn Rand, Felsefesini tanıtmak ve yaymak üzere objektivist hareketi başlatır.

AYN RAND - ESERLERİ

1934 16 Ocak Gecesi (Night of January 16th)
1936 Yaşamak İstiyorum (We The Living)
1938 Ben, Ego (Anthem)
1943 Hayatın Kaynağı (The Fountainhead)
1957 Atlas Silkindi (Atlas Shrugged)
1961 For the New Intellectual
1964 The Virtue of Selfishness (Nathaniel Branden ile)
1966 Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal (Capitalism: The Unknown Ideal)
1967 Introduction to Objectivist Epistemology
1969 The Romantic Manifesto
1971 The New Left: The Anti-Industrial Revolution
1982 İhtiyacımız Olan Felsefe (Philosophy: Who Needs It)



AYN RAND-FELSEFESİ

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanır.

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır.

Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand'a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O'na göre,

İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,
Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,
Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.
İnsan önce Tanrı'nın tutsağıydı. Zincirlerini kırdı. Sonra kralların tutsağı oldu. Yine zincirlerini kırdı. Artık hiçkimsenin tutsağı olmamalı.

Biz hayatımızda neyin / kimin tutsağıyız?

Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır. İkincil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem.. yani mantık yürütme süreci... bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir.


Yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler.

OBJEKTİVİZM
Objektivizmin kıstası: AKIL ve REALİTEDİR

Objektif Şeyler: İnsanın " duygu-düşünce-hülya ve kişisel çıkarlarından " bağımsız olarak, yani "neyse o olarak " var olan şeylerdir.

Fiziksel bilimler, işte bu nedenle " Objektif Kriterleri " temel alır. Bu nedenle felsefe de " Objektif Kriterleri " temel alan bir bilimdir.Bu anlamda OBJEKTİVİZM: Objektif kıstasları temel alan, " DOĞRU'dan yana - YANLIŞ'a karşı TARAF " olan bir felsefedir.

ALTRUİZM = KENDİNİ FEDA ETME

Altruizmin temel prensibi insanın kendisi için varolma hakkının olmadığı, diğer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğu ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlâkî görev, erdem ve değer olduğudur.


Sizden teslim etmenizi istedikleri şey aklınızdır. Fedakârlık inancını övüp duranlar, mevkileri, niyetleri ne olursa olsun, bunu sizden, ister ruhunuz, ister vü­cudunuz için istiyor olsun, size ister cennette bir hayatı, ister bu dünyada karnınızı doyurmayı vaadetsin, amaç aynıdır. Söze, kişinin, ‘kendi arzularının peşinde koşması bencilliktir, onları başkalarının isteklerine feda etmeli­sin,’ diye başlayanlar, sonunda da, ‘inançlarına bağlı kal­mak bencilliktir, onları da başkalarının inançlarına feda etmen gerek,’ diye bitireceklerdir.

ALTRUİZME GÖRE KURBANLARIN KARAKTER YAPISI

a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri, hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.
b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.
d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.

ALTRUİZM = KENDİNİ FEDA ETME
Altruizmin ahlâkını yok eden ve onun tahammül edemediği bir kelime -tek bir kelime- vardır: “Niçin”. İnsanlar niçin başkaları için yaşasın? İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun? Bu, niçin iyi bir şey olsun? Bunun için akla dayanan hiçbir dünyevî sebep yoktur, tüm felsefe tarihinde hiçbir mantıklı dünyevî cevap asla verilmemiştir.

Bunun ahlâkçıların yanına kâr kalmasını sağlayan sadece mistisizmdir. Bunun için gösterilen gerekçe, daha doğrusu bir gerekçe gösterme ihtiyacından kaçmak için başvurulan tek şey dünyevî olmayan, doğaüstü ve irrasyonel olan mistisizmdir.

İrrasyonel olan bir şeyde gerekçe aranmaz, o sadece inançla kabul edilir. Çoğu ahlâkçının -ve onların birkaç kurbanının fark ettiği şey mantık ve altruizmin birbiriyle uyuşmayan şeyler olduğudur.

ANA KARAKTERLER
Howard Roark
Peter Keating
Dominique Francon
Ellsworth Toohey
Gail Wynand

HAYATIN KAYNAĞI ÖZET
Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır.

Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

Son derece parlak genç bir mimar olan Howard Roark mimarlık okulundan, hem de son senesine gelmişken kovulur. Gerekçesiyse okulun geleneksel düzenine uygun çizimleri reddetmesidir.

Roark okuldan kovulmasını engellemek adına hiçbir şey yapmamakla beraber, aklında bir tek istek vardır: Herkesin yüzkarası olarak nitelendirdiği, sıradışı çizimleriyle sadece bir süre halkın ilgisini çekebilmiş, son zamanlardaysa hiç de gözde olmayan, Roark’un hayranlık duyduğu mimar Henry Cameron’un yanına gidip onunla çalışabilmek.

Roark’un, okulunu birincilikle bitiren okul arkadaşı Peter Keating de New York’a taşınarak prestijli bir mimari firması olan, başındaki ünlü Guy Francon tarafından idare edilen, Francon & Heyer de çalışmaya başlamıştır. Roark ve Cameron güzel eserler ortaya çıkarıyor ama projeleri hemen hemen hiç övgü topluyordu, buna karşın Peter Keating’in yeteneği her fırsatta övgüye değer bulunarak ona sürekli bir başarı getiriyordu.

Henry Cameron emekliye ayrıldığında ve finansal anlamda çöktüğünde Roark kendine ufak bir ofis açabildi ancak. Kendisinin müşterilerini memnun etmek için uzlaşmaya yanaşmayan tarzı sonunda ofisini kapatıp Connecticut adlı bir yerde granit taşocağında çalışmaya zorlamıştır kendini.

Connecticutt'a o sıralar Guy Francon’un güzel ve zeki kızı Dominique Francon toplumdan midesi bulanmış ve kendine aile malikanesinde dinlenme süreci tanımıştır. Dominique taşocağındaki işleri seyre geldiği günlerden birinde Roark’u görür görmez onun ellerindeki çevikliği ve kişiliğindeki anlam verilemez çekiciliği hisseder. Roark da aynı şekilde kızdan çok etkilenir. Öyle ki, Roark bir gece Dominique odasına girer ve ona tecavüz eder.

Dominique karşı gelir ama onu engellemek için çığlık atmaz ve bu ilişki sonucunda ne istediğini anlar ama Roark’u aramaya koyulduğunda, Roark New York’un önde gelen adamlarından birinin binasının dizaynı için taşocağını terketmiş durumdadır. Dominique New York a döndüğünde Howard Roark’un kimliğini öğrenir ve farkeder ki, hayran olduğu binanın mimarı Roark’tur. Dominique ve Roark gizli bir şekilde görüşürler ama toplum içinde Dominique onun amansız bir düşmanıymışçasına hareket eder.

Mimari eleştirmeni ve sosyalist Ellsworth Toohey yavaşça gücünü yükseltmeye hazırlanır. Engellemeye çalıştığı şey yetenek ve yapabilirliğin büyük bir sonuç olmadığını söyleyerek “ben” bilicini yok etmek ve oluşturmaya çalıştığı şey kişinin kendisini ikinci plana atarak topluma adamasıdır.

Böylece Toohey Roark’u çok önemli bir tehlike olarak görüp onu yok etmeye çabalamaktadır. Toohey zayıf karakterli bir müşterisini insanlık ruhuna adanacak bir tapınağın mimarı olarak Roark’u seçmeye ikna eder. Ve daha sonra onu tapınak bittiğinde, tapınağı bir küfür gibi algılamasını iddia ederk Roark’u dava etmeye ikna eder. Roark’un duruşmasında Dominique dışında herkes tapınağı ortodoks ve yasal olmamakla suçlar. Dominique ise Roark’un dünyaya verdiği bu hediyeyi haketmediğini söyler. Karşı tarafın duruşmayı kazanmasıyla Roark tekrardan işini kaybetmiş olur. Roark’u arzu ettiği için kendisini cezalandırmak isteyen Dominique, Peter Keating ile evlenir.

Başarılı bir yayımcı olan, önceki idealizmini kaybetmiş ve şansını halkın tam olarak duymak istediğini onlara veren bir gazetenin yayımcısı olmakta bulan Gail Wynand Dominique ile tanışır ve ona aşık olur. Wynand Peter Keating’e çok önemli bir iş teklifinde bulunarak – ve aynı zamanda sonsuz Wynand gazetelerinin onun adına çalışma fırsatını önererek- karısının kendisine ait olmasını ister ve tabiri caizse Dominique'i satın alır. Dominique evlenme teklifini onun Keating’den daha kötü olduğuna inandığı için kabul eder. Ama şaşırtıcı bir şekilde Wynand’ın bilinmeyen yüzünü görür, o prensipli biridir. Wynand ve Roark, Wynand’ın Dominique için şehir dışı bir yerde inşa ettirmeyi planladığı bir ev için mimar olarak Roark’u seçmesiyle tanışır ve hemen yakın arkadaş olurlar.

Roark ile Dominique’in geçmişinden habersiz Wynand Roark’a duyduğu hayranlığı Dominique’e her gün anlatmakta ve tabiki kadın onu çok iyi anlayabilmektedir. Bu arada yine başı sıkışmış olan Keating bir halk evi projesi olan Cortland Evleri'nin çizimi için Roark’tan yardım ister. Evlerin ekonomik olması fikri Roark’u cezbeder ve bu çizimi bir tek şartla kabul edeceğini söyler : Kendisinin çizimine hiçbir şekilde müdahale edilmeyecektir, diğer konular olan isim ve paraysa onun için önemli değildir; başka hiçbir talepte bulunmaz.

Roark Wynand ile yaz boyu çıktığı yat gezisinden dönüşünde, anlaşmanın tersine bir şekilde Cortland evlerinin projelerinde değişiklikler yapıldığını öğrenir. Roark Dominique inşaat alanına gidip bekçinin dikkatini başka yöne çekmesi için yardım ister ve Dominique oraya vardığında Roark kendi planına göre yapılmamış binayı havaya uçurur. Polis geldiğinde hiç itiraz etmeden teslim olur. Tüm komite Roark’u lanetler ama Wynand sonunda Roark’u savunmak ve halkın isteklerine kulak vermemek için gücü bulur ve gazetelerinde Roark’u savunan yazılar yayınlatır. Bunun üzerine Wynand gazetelerinin satışı düşer ve işçiler greve gider. Wynand bir süre daha buna dayansa da sonunda teslim olur ve Roark’un aleyhinde yazılar yazıp halktan özür diler. Duruşma Roark’un kötü sonu gibi görünse de bencillik erdemi ve kendine karşı dürüst kalma ihtiyacından uzun bir şekilde bahsederek jürinin dikkatini toplamıştır. Sonuç itibariyle de jüri onu suçsuz bulur. Roark Dominique ile evlenir.

ÖNE ÇIKAN TEMALAR
Yaratıcılık
Liderlik
Kendini feda etme
Tutku
Ödün vermemek
Medyanın gücü
Hayal etme
Köle olma
Kararlılık
Bireycilik
Kollektivizm
Bencillik
Kapitalizm
Altruizm
Boyun eğme
Ego
……

DESTEKLER
Plato Film- Taylan Barış Kızılöz
Internet
Wikipedia
Google
Kitap kurdu
Objektivist Hareket
Ekşi sözlük


14 Ocak 2010 Perşembe

En Sevdiğimiz Şeylerden Birkaç Tanesi

İstanbul’dan Küçükkuyu’ya varmak 7 saat kadar sürüyor. Feribotu kaçırdıysak ya da Tekirdağ’da köfte yiyeceksek 8-10 saat arası. Eğer arabada sadece ben ve Ka varsa müziği ayarlamak çok kolay oluyor. Bach’ın Coffee Cantata’ı ile yola çıkılır, ne zaman ki benim canım inanılmaz şekilde kahve ister o zaman müzik değişir, Heavy Metal, Keith Jarrett (The Köln Concert albümü), Jan Garbarek, Leonard Cohen, Deep Purple mutlaka yola eşlik eder.



Ancak bu sene arabamızda Cem ve Zey’de vardı ve bir kere daha onları bu karmaşaya sürüklemek istemedim. Aracın muavini olduğum için, herkesi mutlu edecek bir ara müziğe ihtiyacım vardı ve karşıma 2 CD’den oluşan The Best Of Jazz albümü çıktı. Kapağında 30 Great Standards of Jazz yazıyordu. Hepimizin itirazsız hoşuna gidecek ve her bir şarkı ile ilgili uzunca konuşabileceğimiz bir albüm.



Bu albümü yol boyunca dinledikten sonra o gece bir kere de Billur ile dinledik ve bu şarkıları biz seçiyor olsa idik hangi parçaları koyacağımızı sıralamaya başladık. Ve gecenin dördünde Billur’a kendi Caz Standartları’mızı listelemeyi ve yeni bir çalışma yapmayı önerdim. Hedefimiz bizi mutlu eden, her dinlediğimizde kendimizi iyi hissettiren, güzel anılarımızı hatırlatan en sevdiğimiz caz parçaları. Enstrümantal olanları ayırdık, yoksa liste uzayıp gider ve yazı dizimiz yıllarca sürerdi.

Kısaca temamız En Sevdiğimiz Şeylerden Birkaç Tanesi. Sonrasında hiç kötü hissetmemek için…

Ve listemin ilk şarkısı, olmazsa olmazı:

My Favorite Things

Raindrops on roses and whiskers on kittens
Bright copper kettles and warm woolen mittens
Brown paper packages tied up with strings
These are a few of my favorite things

Cream colored ponies and crisp apple strudels
Doorbells and sleigh bells and schnitzel with noodles
Wild geese that fly with the moon on their wings
These are a few of my favorite things

Girls in white dresses with blue satin sashes
Snowflakes that stay on my nose and eyelashes
Silver white winters that melt into springs
These are a few of my favorite things

When the dog bites
When the bee stings
When I'm feeling sad
I simply remember my favorite things
And then I don't feel so bad


Aslen bir çocuk şarkısı olan bu şarkıyı Sarah Vaughan’dan, Dave Brubeck’den John Coltrane’den, Anita Baker’dan, Al Jarreau'dan, Björk’den dinlemeyi çok seviyorum. Ama en çok Barbra Streisand’dan. Çok neşeli ve bir o kadar da kırılgan şarkı/şarkıcı olduğu için belki de.

Gülda






Sevdiğimiz caz şarkıları ile ilgili diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Guns n Roses’dan Louis Armstrong’a Geçiş

Geçen yazılarımda bahsettiğim Yeşilyurt Köyü’ndeki ev-otelde sabaha karşı Gülda, Ka ve Ben ıpod’dan yükselen Julie London’ın seslnedirdiği Cry me a River adlı şarkının eşliğinde amaçsızca oturuyor, huşu içinde müziği dinliyor kısa kısa konuşmalar yapıyoruz.

Sonraki günlerde caza ne zaman ve nasıl merak sardığımı düşündüm ve 3 esaslı neden olduğunu keşfettim:
1. Yeni tanıştığım bir iki tipin beni ezişi, daha önce hiç caz ile ilgilenmediğim için burun kıvırışı ve hırslanışım.
2. Aynı dönemlerde Grace Kelly ve Frank Sinatra’nın başrollerini paylaştığı High Society filminde Louis Armstrong ve orkestrasına denk gelişim



3.Simply Red’in 1987 yılında çıkardıkları Men and Women albümünde yer aldığında bayıldığım Every Time We Say Goodbye ve asıl beste sahibinin Cole Porter olduğunu öğrenişim ve Cole Porter kimdir ile başlayan bir yolculuk.

Yukarıda yazdığım 3 nedenin ortaya çıktığı dönemlerdeki müzik dinleme kapasitem, sınırlı sayıda piyasada olan her kaseti alışımı düşünüyorum da, sanırım Gülda’ya söylediğim gibi şimdi gerçekten müzik dinlemiyormuşum gibi geliyor.



Bu bahsettiğim dönemler 80’li yılların ortası ve sonuna kadar olan dönem ki o dönemde Deep Purple, Nirvana, Radiohead, , Pearl Jam ve 1987 yılında patlayan Guns n Roses ve New wave akımı ve temsilcileri Depeche Mode deliler gibi dinleniyor ve tabii ki 1970’li yılların rock grupları da ihmal edilmiyor. Rock dinlemek daha önemli...

İlk önce Cole Porter peşine düşüyorum; sonuç başarısız ve ardından şu High Society filmindeki trompet çalan sevimli adamın peşine düşme kararı veriliyor ve kaçınılmaz sonuç bir Louis Armstrong –Ella Fitzgerald albümü alınışı, [o tarihlerde kaset var piyasada daha] ve bu vesile ile de Ella ile de ilk tanışmam. Hiç unutmuyorum, Bayramoğlu’nda yazlıktayım ve teybe kaseti takmış 25. Kez Louis ile Ella’yı dinliyorum ve bayılıyorum şu trompete….



Uzzzuuun araştırmalar başlıyor ardından… Tabii ki o dönemde internet hak getire tek tük bir iki kitap bulunuyor ve oralardan önce cazın tarihi okunuyor, swing, bop, rag time, fusion dönemini anlamaya çalışıyorum. Bir sıçrayışta Chick Corea’ya ya atlıyorum ama fazla ve anlaşılmaz bulup geri adım atıyorum Cole Porter’a. Ardından ancak zamanla Count Basie, Artie Shaw, Dizzy Gillespie, Miles Davis, John Coltrane, Oscar Peterson ...



Ardından Ella’dan sonra benim için kült olan Billie Holiday ve Sarah Vaughan ile tanışma ve üniversite yıllarım olan 1990’lı yılların ortasında giderek caza kayışım… Artık Chick Korea, Herbie Hancock, David Sanborn’ları dinlerken yarıda kapatmamalar…

Tabii bu caza kayış ve İstanbul Caz Festivali ile yeni isimler keşfediş sürdükçe her ne kadar rock ve caz paralel olarak devam etse de 1990ların ortasında ve 2000li yıllarda rock müzikte neler oldu biraz bihaber olarak gezdim. Yeni yeni Gülda ile birlikte yer aldığımız TOG’un Rehber –Rehbi Projesinde beraber zaman geçirdiğimiz gençler sayesinde yine takip eder ,dinler ve albüm alır hale geldim zira en son ben rock grubu olarak Offspring’de kalmışım.



Aslında bu yazıyı niye mi yazdım? Blogda caz festivalinden festivaline değil de daha sık caz ile ilgili yazılara yer vermek isteğimden ve Yeşilyurt Köyü’nde Gülda ile kısa kısa sohbet ederken bana söylediği bir şeye blogda başlangıç yapmak için… Gülda bana ne mi söyledi? Ehh..Bunu da kendisinden okuyun.

Sevgiler
Billur

7 Ocak 2010 Perşembe

EN SON NE ZAMAN YA DA ....

Bu fotoğrafı görünce bir an durdum ve şunu sordum kendime: En son ne zaman bir erkeğe, aleni bir şekilde, sokak ortasında böyle bakıp kalbin(m)i hoplattım? Ya da bugüne kadar hiç bir erkeğe, aleni bir şekilde, sokak ortasında böyle bakıp kalbin(m)i hoplatmışlığım var mıdır?



A.'lardan biri :-)))

4 Ocak 2010 Pazartesi

Yeşilyurt Köyü'nde Bir Yılbaşı Eğlencesi

Ben yaklaşık 7 yıldan beri yeni yılı kutlamaya Küçükkuyu Mevkiinde yer alan Yeşilyurt Köyü’ne gidiyorum. Yalnız gitmiyorum tabii ki… Gülda ve Ka, Ender, Zeynep ve Cem ile birlikte, 7 yıldan beri, aynı köye, aynı otel-evde kalmaya, aynı eğlenceyi yaşamaya, aynı yemekleri yemeye ki özellikle ısırgan otu çorbası, yoğurtlu ısırgan otu salatası, ısırgan otu reçeli gibi, aynı şeylerden mutluluk duyup aynı şeylerden mızmızlanmaya, her gelişimde İda Dağı’na, Hasan Boğuldu’ya ve civarı gezme planları yapıp, sonuçta şömine başında uyuklamaya, sürekli uyumaya ve yemek yemeye Yeşilyurt Köyü’ne gidiyorum. Sanırım buna takıntılı olmak deniliyor.



Eski ismi Büyük Çetmi olan Yeşilyurt Köyü, Kaz Dağları’nın yamaçlarında bulunuyor. Grup arkadaşlarım –Ender hariç- bir kere bile bu yamaçlara doğru çıkmadılar. Hatta zaman zaman otel-evden de çıkmıyorlar ya neyse. Gülda’nın gösterdiği çaba da yetersiz kalıyor. Ancak ilk dönemlerde Adatepe Zeyetinyağı Müzesini ve Adatepe’yi ve Assos’u ziyaret etmişliğimiz var. Zeus Altar’ı ve Adatepe Köyü gerçekten çok güzel, özellikle manzarası…



Buranın doğasını ve havasını anlatmaya gerek yok. Beni her zaman çok dinlendiriyor hatta fazla oksijenden zaman zaman başım da dönüyor. Ayrıca oraya gittiğim zaman her şeyden kendimi soyutlanmış hissediyorum. Tek zorluğu İstanbul’a dönünce biraz uyum zorluğu yaşamam oluyor.

Biz Yeşilyurt Köyü’nde Manici Kasrı ’nda kalıyoruz; otele ait bulunan 3 odalı bir evde yaşıyoruz ve sadece yemeğe ve içmeye otele gidiyoruz. Ev yürüme mesafesinde, tabii zaman zaman bu mesafe bile yorucu gelebiliyor. Son zamanlarda bu köy çok rağbet görmeye başladığından ve şehirden kaçalım ama şehre de uzak olmayalım diyenler tarafından baskına uğradığından beri otel yerine evde kalmak çok iyi oluyor. İlk geldiğimiz zamanlarda Köy’deki camide hoparlör yoktu ama şimdi yoğunluktan imam sesini duyurabilmek için hoparlör taktı yıllar içinde.



Köy Deyip Geçmeyin Sakın

Her yıl eğlencesi aynı olan Manici Kasrı dışında bu Köy’de neredeyse Nişantaşı’ndaki kadar cafe ve bar olduğunu söylesem yalan olmaz. Örneğin geçen yıl başında bir bardan diğerine hafifçe koşturduğumuz oldu ağzımız açık şekilde. Biz İstanbul’da bardan bara koşmuyoruz. Nedense Yeşilyurt Köyü’nde oluyor bu bir iki seferdir! Bu evden çıktığımız ve haydi halkın arasına karışalım dediğimiz nadir bir anlardan birisiydi ve inanılır gibi değildi.



Manici Kasrın’da yeni yıl eğlencesi bir saz heyeti’ne eşlik edip, birden içkinin tesiri ile ortaya fırlayıp kalça sallamak, şaklabanlık yapmak ve sonunda gece 12.00’ye yaklaşırken ateş başında göğe havai fişekler atılırken, 10’dan geriye doğru sayıp sonunda çılgınlar gibi birbirimize sarılarak dans etmekten ibaret. Haa… Bir de unutmadan otelin sahibi Tarık Bey’in sazı eline alıp maniler söylemesi de cabası!



Bu sene Tarık Bey mani söylemedi çünkü Kâküle adlı barında bulunuyordu ve Ata denilen bir müzisyen program yapacaktı. Biz de Gülda ile bunu öğrendiğimiz dakikadan beri “biz Ata’ya gideceğiz, dans edeceğiz” diyorduk. Grubun diğer üyeleri tembellikten ve bu Türkçe sözlü hafif müzik ve benzerinden hoşlanmadıklarından ötürü gelmek istemediler ve bizim de gideceğimize inanmadılar. Ancak Nehir’i uyuttuktan sonra (bu sene bir ilk olarak kızımı da götürdüm) yarı sarhoş bir şekilde Kâküle Bar’a gittik.

Biz gittikten 10 dakika sonra ortada Ata mata kalmadı. Adamcağız barda karşımız oturup ayaklarının ne kadar acıdığından bahsedip, işkembe çorbası içti Ardından müzik çalmaya başladı ve biz Gülda ile ortaya fırladık; dans ettik, ettik, ettik….

Hatta bizim enerjimize kapılan biri de fırladı. Bir ara Serdar Ortaç’ın olduğuna kanaat getirdiğim ama Türkçe olmayan(hangi şarkı bilmiyorum ama geçtiğimiz yaz tüm boğaz teknelerinde çaldığından eminim) bir şarkıda onunla temalı dans ederek klip bile meydana getirdik. En eğlendiğimiz şey de Ajda Pekkan’dan Aman Petrol şarkısının çalması esnasında dans etmemiz oldu ve çok güldük.

Sonunda müzik bitti. Bizi coşku ile seyredip alkışlayan insanlara selam verdik ve paltoları omuzlarımıza atıp mekândan ayrıldık. Giderken “Yine bekleriz. Yarın gece saat 10.00’da program başlar” “AAA..Nereye? Daha parti var..” gibi cümleler arasında eve doğru bir sağa bir sola devrilmemeye çabalayarak, başımızda maskeler, boynumda yılbaşı süsleri (bu sarhoşluktan değil, köy yolları Arnavut kaldırımı gibi taşlık da ondan) eve gittik. Herkes uyuyordu –sanırım Ka kitap okuyordu- ve kapıdan süzüldük, bir süre sonra da uykuya teslim olduk.

Bir yeni yıla da yine Yeşilyurt Köyü’nde girmekten ve sabaha kadar – sevdiğimiz şarkılar ve türler olmasa da- dans ederek yeni yılı karşılamış olmaktan mutluluk duyarak uyandım sabah. Akşama “gene gider miyiz” diye Gülda ile konuşup kıkırdasak da Monopoli adlı oyunu oynadık ve rezil bir biçimde kaybettik.

Herkes için 2010 daha çok dans, daha çok kitap, daha çok tiyatro, daha çok seyahat, daha çok konser yılı olsun….

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails