24 Mayıs 2011 Salı

Anasını Satayım Şu İnsanların!..

Çok Mu!.. Ağır geldi?
Bozuldun mu?

Olmayan gururun mu kırıldı?
Vah vah vah vah....

İstersen.....
Gel bir yara Bandı takayım,
Sonra da Ninni söyleyeyim,

Geçen hafta getirdiler,
Kutunun içinde.....

Ayşe abla,
Çöpe atmışlar,
Dediler....

Kıyamadım aldım,
Tam 7 tane.....

7 günlük bilemedin,
Sekiz........

Evet Sen!..
Anasını sattığımın çocuğu,
Annesinden ayırdın,

Sonra elime verdin,
Tam 7 tane 7 günlük!...

Neymiş…
Esnaf rahatsız,
O.L.U.Y.O.R.M.U.Ş !....

3 ünü kaybettik!...

Ben anne değilim ki!..
Bu eller bebek tutmadı ki,

Ben emzirmek nedir bilmem ki,
Ben anne sıcaklığı veremem ki,

Avucumun içinde ölürken,
Tek yapabildiğim,

Başını Sevmek,
Ağzına Su damlatmak,
Oldu!....

Evet S.E.N !...
Anasını Sattığımın Çocuğu,

Yolda beni göreceksin,
ErkekSen.....
Kafanı yana Çevirme!..

Çünkü ben Senin,
Gözünün içine Bakacağım,

Avazım çıktığı,
Kadar

'' Anasını Sattığımın Çocuğu ''
Diye bağıracağım!...

Evet benim Adım Ayşe,
Ve bu ismi Unutma!...






Nimir Ra

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Uçurumun Eşiğinde

Mehmet, elindeki küçük beyaz hayal hapına dikmişti gözünü. Son günlerde katıldığı bir arkadaş grubunda sunmuşlardı bu hapı. Hayatın sinsi tebessümünü kendi merceğinin dışında bıraktığı için hoşlanmıştı ondan.



Küçüktü, ama Mehmet’e yaşattığı geçici mutluluğu koskocaman hayat verememişti henüz.

Mehmet’in gözünün önüne annesinin hayali düştü birden… Buğulu gözleriyle yalvarırcasına Mehmet’e bakıyordu.

“Neden?” diyordu. “Benim sana veremediğim mutluluğu, her anlamda özgürlüğü bu küçük beyaz hapta arıyorsun.”

Annesi… Fedakâr, verici, düşünceli, yorulmak, yılmak bilmeyen annesi.

Zeliha, Denizli’nin Çivril ilçesinde elma bahçeleriyle çevrili bir evde doğdu ve büyüdü. Ailenin en büyük çocuğu idi. İlkokulu bitirdiği yaz, okulla arasında hiçbir bağ kalmamıştı. En büyük çocuk olarak sorumlulukları büyüktü. Annesi ve babası elma bahçelerinde mahsulle ilgilenirken, Zeliha evde 3 küçük kardeşine bakıyordu. Evdeki günlük işleri bittiğinde de bahçede anne ve babasına yardım ediyordu.

17 yaşına geldiğinde, komşuları Münevver Teyzelere İstanbul’dan gelen akrabaları Kemal’e istediler. İstanbul’da bir ayakkabı atölyesinde şef olarak çalışan Kemal, Zeliha için iyi bir kısmetti. Anne ve babası çok fazla deşelemeden verdiler kızlarını Kemal’e.

Evlendikleri gece Zeliha hamile kaldı. Kemal erkek çocuk istiyordu. Zeliha için ise önemli olan bebeğinin sağlıklı doğmasıydı.

Doğum arifesinde Zeliha’nın annesi ve ortanca kız kardeşi memleketten geldiler.

Kemal doğumhaneden çıkan karısının pamuk gibi bir kız çocuğu doğurduğunu duyunca ceketini alıp hastaneden çıktı. 3 gün Kemal’den hiç haber alınamadı.

Zeliha, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla minik kızının bakımına çabucak alıştı.

Kemal evlendikleri günden başlayarak Zeliha’ya duygusal olarak fazla yaklaşmadı, sadece kocalık haklarını talep etti. Zeliha hiçbir zaman kocasını ‘başım ağrıyor’ gibi bahanelerle yanından uzaklaştırmadı. Her zaman karılık görevlerini dört dörtlük yerine getirdi.

İlk kızları Zehra 1,5 yaşındayken, ikinci kızları Mine doğdu. Kemal bir kez daha hayal kırıklığına uğradı.

Zeliha ile hemen hemen hiçbir diyalogları kalmadı. Sabah işe gitmek için evden çıkan Kemal, geç saatlere kadar eve dönmüyor, döndüğünde ise tek kelime etmeden yataktaki yerini alıyordu.

Zeliha iki çocuğuyla neredeyse baş başa yaşadığını düşünüyordu. Kemal’in varlığı onlara sadece maddi anlamda destekti. Onu bile zaman zaman maaş alamadıklarını ileri sürerek esirgiyordu.

Eve içkili geldiği bir gece yarısı, zorla karısına sahip olmak istedi. Zeliha hiçbir zaman kocasına hayır dememişti, ama bu gece sarhoş olduğu için karılık görevini yerine getirmek istemiyordu. Kemal itirazlara kulak asmadı, karısının üzerine bir hayvan gibi abanarak bencilce kendini tatmin etti ve sızdı.

O gecenin anısına Mehmet doğdu.

Kemal karısının kendisine sonunda bir erkek evlat vermiş olmasından çok memnundu. Evde sadece oğluyla ilgileniyor, kızları ve karısıyla mecbur kalmadıkça konuşmuyordu.

Zehra ve Mine baba sevgisi nedir hiç tatmadılar. Babaları onlar için tamamıyla yabancı bir insandı.

Mehmet ise babasının evde sadece kendisine sınırlı ilgi göstermesinden kendi çocuk benliğinde büyük rahatsızlık duyuyordu. Annesinin babası tarafından horlanması Mehmet’in küçücük kalbini yaralıyordu.

4 yaşına geldiğinde babası eve haftada birkaç gece uğramaya başladı. Komşu dillerde Kemal’in bir başka kadınla birlikte olduğu dolanıyordu.

Maddi sıkıntı içinde olan Zeliha, iş aramaya başladı. 3 çocuğunu komşulara emanet edip, temizliğe gidiyor, bulabildiği yarım günlük ütü-çocuk bakımı gibi işleri kaçırmamaya çalışıyordu.

Olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Hayatın tüm yükünü omuzlamış, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak için gece gündüz çalışır hale gelmişti.

Kemal iki üç parça eşyasını alıp evden ayrıldığında Zeliha hiç yıkılmadı. Zaten Kemal’in faydasını çoktandır görmüyordu. Aksine bir sürü kirli çamaşır getiriyor, evde olduğunda tüm dağınıklığı ile Zeliha’ya ekstra iş çıkartıyordu.

Bunca ağır sorumluluğa rağmen Zeliha bir gün olsun çocuklarını kırmadı. Kendine sabrı yoktu, ama çocuklarına hep büyük bir sabır ve anlayışla yaklaştı. Dünyanın çirkinliklerinden korumak için kendini onlara siper yaptı. Yıkılmışlığını, yılmışlığını sadece tek başına iken ortaya çıkardı. Ağladı, bağırdı ama hep yalnızken…

Sofrada beraber olduklarında o güzel gülüşüyle, hoş sohbet tavırlarıyla yer aldı çocuklarının karşısında. Arada çok uzaklara dalan gözlerinde, kocasıyla birlikte olabileceği güzel bir aileye duyduğu özlemi yansıtmamaya çalıştı çocuklarına.

Onları hiç ezdirmedi. Ezik yetişmelerini engelledi. Okusunlar istedi, çaba sarf etti okumaları için. Yemedi, yedirdi. Giymedi, giydirdi. Yılları devirdi mücadele ile.

Mehmet’in bakışları, annesinin “yapma” diye yalvaran bakışlarıyla birleşti. Suçlu hissetti kendisini.

Annesinin güçlü karakteriyle kendi karakterini mukayese etti.

Tutkularının esiri olmayacaktı. Bir küçük beyaz hapa yenilmeme kararı aldı…

Peyman

22 Mayıs 2011 Pazar

Elif - Paulo Coelho


Otelin döner kapısından içeri girer girmez, kendimi güvenlik kontrol kapısının ağzında buldum. Çantamı görevlinin önüne bıraktım. Metal dedektöründen geçip, görevlinin uzattığı çantamı aldım ve lobiye doğru yürüdüm. İlk defa kapısından adım attığım bir otel olmasına rağmen sanki yıllardır girip çıktığım bir yermiş hissine kapıldım. Kendimi burada hiç yabancı hissetmiyordum. Şaşkınlıkla lobideki lacivert-bej çizgili XVI. Louis tarzı koltukların, oymalı masif sehpaların, duvarlardaki aplikler ve tabloların, minimalist dekorasyon zevkime aykırı olsa da beni hiç rahatsız etmediğini fark ettim. Tuhaf bir şekilde mobilyalarla bütünleşmiştim.

Asansöre doğru yürürken, sabah evden çıkarken giydiğim çağla yeşili boyundan bağlı ipek gömlekle, diz üstümde biten bej rengi dar eteğim, kahverengi Louboutin topuklu ayakkabılarım ve aynı renkteki Hermes çantam yerini, belime kadar sımsıkı oturan, kolları omuzlarımdan büzgülerle dirseklerime kadar bol, dirseklerden aşağıya dar inen, belden aşağısı hafifçe kabarık, kalça kısmında ince bej rengi fistolarla zenginleştirilmiş, kabarık, bileklerime kadar inen çağla yeşili elbiseme uyan tüylü şapkama bırakmıştı. Sağ elimde minik satenden bir kese, sol elimde yine çağla yeşili, ucu bej rengi ince fisto fırfırlarla süslü şemsiyem vardı. Eldivenimin sağ tekini çıkartıp asansörün düğmesine bastım. Asansör kata indiğinde kırmızı kuyruklu ceketi, siyah pantolonu, küçük kırmızı şapkası ile asansör görevlisi iki kanatlı camekânlı kapıyı açtı. İçeri girdim. Tam kapılar kapanacak iken usta bir terzinin elinden çıktığı anlaşılan füme rengi takım elbisesi, siyah şapkası, cilalı siyah ayakkabıları ile sağ elinde siyah şemsiye taşıyan kumral bir adam elini kapıya dayamak kaydıyla bizi durdurdu. Gözlerim koyu kahverengi o çok tanıdık bir çift göz ile karşılaştığında içimi garip bir titreşim sardı. Asansörde sadece ben ve genç adam kalmıştık. Sanki bir zaman tünelindeydik. Etrafımızı altın rengi bir halka sarmıştı. Halka, başımızdan ayaklarımıza kadar inip çıkıyor ve asansörün içini gözleri kör edecek kadar parlak bir ışık kaplıyordu.

Küçük bir sarsıntı ile asansör ineceğim yemek salonunun katında durdu. Genç adamla bakışlarımız birbirine kenetlenmişti. Asansör görevlisi hafifçe öksürerek ineceğim katta durduğumuzu hatırlattı. Başım önümde, bana yol veren genç adamın yanından o erkeksi tanıdık kokusunu içime çekerek geçip asansörden indim.


“Elif anlatılamaz. Fakat büyü geleneğinde Elif iki şekilde tarif edilir. Birinci tarife göre geçmişe ve bugüne ait küçüklü büyüklü bütün noktaları içine alan Kâinat’ta bir noktadır. Elif’in gerçekleşmesi için kişinin ya da kişilerin o noktayla aynı yerde bulunması gerekir. Bu yere Küçük Elif diyoruz.”

“Büyük Elif, aralarında çok güçlü bir bağ bulunan iki veya daha fazla kişinin tesadüfen Küçük Elif’te bir araya gelmesiyle zuhur eder. İki farklı enerji birbirini tamamlayarak zincirleme bir tepkimeye yol açar. Bu iki enerji fener lambalarını yakan, pillerin içindeki zıt kutuplardır ve ışığın yanmasını sağlarlar.”




Ben kendi Elif’imi işte aynen yukarıdaki öyküde olduğu gibi tarif ederdim.

Paulo Coelho ise kendi Elif’ini, bilgelik yolundaki gelişmesini, geçmişle arasındaki hesaplaşmayı, 9.288 kilometrelik bir tren yolculuğunda yaşadığını anlatıyor.

Gizemli ustası J.’nin tavsiyesi ile Rusya’da bir tren yolculuğuna çıkan Coelho’ya bu yolculukta bir Tao ustası olan Yao, Rus yayıncısı ve Rusya’da konservatuarda okuyan başarılı keman virtüözü olan Türk kızı Hilâl eşlik ediyor.

Kitabı okumak istememde en önemli etken Coelho’nun daha önce çok beğenerek okuduğum Simyacı, Zahir ve Portobello Cadısı isimli kitapları ile Elif’te hikâyenin kahramanlarından birinin Türk kızı Hilâl olmasıydı.

Portekizce’den sonra ilk kez Türkçe’ye çevrilerek yayınlanan kitapta yazarın diğer romanlarındaki mistik öğelerle anlatıya kattığı o büyülü satırlara rastlayamamakla beraber, reenkarnasyona bakış açısını aktarması ile okurlarına kendini daha yakından tanıtmak amacına başarıyla ulaştığını düşünüyorum. Hatta daha da ötesine geçerek, eşiyle arasındaki sıkı ilmeklerle dokunmuş, karşılıklı güven ilkesine dayalı ilişkisini de yansıtmış. Hilâl ile yaşadıklarını anlatırken, eşiyle güvene dayalı bir evliliğinin olduğunu asıl kendi kendine mi hatırlatmak istiyordu, yoksa okurlarına yanlış anlaşılmaya meyil vermemek için mi evliliğinden bahsetmişti bilemiyorum.



Bir Coelho klasiği olarak bilincinde olduğumuz, ama günlük hayatın rutininde üzerine perde çekerek gizlediğimiz veya toplum tarafından bize zorla kabul ettirilmek istenen bir takım olguları da yeniden bizlere hatırlatan veya onları fark etmemize ışık tutan satırlar var.

“İnsanların olmamızı istediği kişi değiliz. Olmaya karar verdiğimiz kişiyiz. Suçu başkalarına atmak çok kolaydır. Ömrünü başkalarını suçlayarak geçirebilirsin, ama başarılarının da tökezlemelerinin de tek sorumlusu sensin. Zamanı durdurmaya uğraşsan da boşa kürek çekmiş olursun.”

Elif, beni diğer kitaplarından daha fazla etkilemedi. Belki konunun reenkarnasyona dayalı olmasıydı bu etkiyi yaratan. Çünkü ben reenkarnasyona inanıp inanmamak arasında bir noktadayım.

Rönesans dönemini sanatsal zenginliği ve o dönem giyilen kostümleri açısından ilgi çekici bulmam, Rönesans’ın büyük bir aşkla sevdiğim İtalya’da doğmuş olması, benim şimdiki hayatımda İtalyan Lisesi’nde okumam ve bir süre İtalya’da yaşamam benim reenkarnasyona bakış açımı etkilemeli mi bunu da bilemiyorum.



Peyman

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Italo Calvino - Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler

Birbirini Tekrar Eden Yirmi Mevsim

Italo Calvino'yu nasıl bilirsiniz? Garip çocuksu kahramanlar, ağaca tüneyen baronlar, var olmayan şövalyeler, kesişen yazgılar…



Son derece sade bir üslup ve keskin bir zekâ ile birleşince benzersiz hikâyelerin yaratıcısı olarak ölümsüzler listesine girmiş bir yazar Calvino. Pavese’nin sırdaşı olmanın yanı sıra, öykünün sihirbazı ve tarzıyla eşsiz kapılar aralamaktan hiç vazgeçmemiş biri. Çok uzun süredir Calvino okumamıştım, şimdilerde tüm kitaplarını okumaya heves ettim. Bir süredir öykü yazmayı deniyorum; hikâye nasıl yazılmalı dersi varsa “Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler” gerçek bir başucu kitabı olmalı. Tavsiye sahibine tekrar teşekkür etmeliyim. Her bir önerisiyle beni silkeleyip kendime getirdiğini belirtmeliyim.



Her mevsimi tekrar tekrar yaşarken olanaksız bir düşün kapılarını aralamayı deneyen ve şehre yenik düşen Marcovaldo yine de akıllanmıyor. Başka bir değişle umudunu yitirmiyor. Her bir bahar; yaza, kışa ya da güze dönüştüğünde direnmeye devam ediyor. Evde aç bilaç bekleyen çocuklar, her şeyden şikâyet eden, memnuniyetsiz eş, beceriksizce geliştirilen projeler, açlık, sefalet, işsizlik, işçilik halleri bile pes ettirmiyor.

Doğaya dönmek istiyor Marcovaldo. Yirmi kısa öykünün her birinde fabrika bacalarının, atıklarının tabiatı ve dolayısıyla insanları tükettiği küçük bir kentte sıkışmış biri olarak hayal kırıklıkları ve ümitleriyle sarsıp duruyor sürekli.



“Ayakkabısını bağlamak için eğilip daha iyi baktı: mantardı, gerçek mantardı, kentin tam orta yerinde bitiyorlardı! Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş, yaşamdan hâlâ, toplu sözleşmenin saat ücreti, ek ücret, çocuk yardımı, pahalılık yardımı dışında da bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo’ya.” (Bahar- Mantarlar Kentte)

Büyük beklentileri yok Marcovaldo’nun. Özlemleri var, sevdiklerini koruma ihtiyacı var. Kent endişe ve karamsarlık yayıyor üzerine. Uyuyamıyor:

"Ne olur bir kez de çalar saatin zili, yeni doğan Paolino'nun viyaklaması ya da karım Domitilla'nın öfkeli sesi yerine, kuş sesleriyle gözümü açsam…" (Yaz – Park Sırasında Bir Yaz Gecesi)

Yaratıcıdır Marcovaldo. İşe gittiği günlerden birinde göç etmekte olan bir çulluk sürüsü görür. Hayallere kapılır.

“O gece Marcovaldo düşünde, damın, ökseotuna yakalanmış, çırpınan çulluklarla dolu olduğunu gördü.” (Güz – Belediyenin Güvercini)

Kış geldiğinde ekip şefinin gözüne girip, işinde ilerlemeyi hedeflemektedir. İşyeri kapısının önündeki karı temizlemesi gerekmektedir.

“ Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş biri için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapsedildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu.” (Kış – Karda Kaybolan Kent)



İyimserdir Marcovaldo aynı zamanda girişimci bir ruhu vardır. Kış sonrası romatizmaları artan Sinyor Rizieri romatizmanın arı zehriyle iyileştiğine dair bir yazı bulur gazetede .

“O günden sonra, Marcovaldo caddelerde yürürken her vızıltıya kulak kabartıyor, çevresinde uçan her böceği gözleriyle izliyordu. Sonunda kocaman karınlı, kara, sarı çizgili bir eşekarısının uçuşunu gözlerken, arının bir ağacın kovuğuna girdiğini, kovuktan başka eşekarılarının çıktıklarını gördü; bir uğultu, bir gidiş geliş, gövdenin içinde eşekarısı yuvası olduğunu gösteriyordu.” (Bahar – Eşekarılarıyla Sağaltım)

Yaz geldiğinde sigorta doktoru Marcovaldo’ya romatizmaları için bol bol kum banyosu yapmasını önerir. Ancak yaşadıkları kentte böyle bir yer yoktur. Irmağın kıyısı bile taraklar, vinçlerin çalıştığı, yüzülemez bir haldedir.

“Günlerdir kurumuş, yabancı maddelerden arınmış, incecik deniz kumu gibi açık renkli bu kum, tam Marcovaldo’nun aradığı gibi bir kumdu.” (Yaz – Güneşli, Kumlu, Uykulu Bir Cumartesi)

Niteliksiz işci Marcovaldo öğlenleri evine dönmek yerine sefertasında getirdiği yemekleri yer. Domitilla ile kavga etmek yerine bir akşam öncesinden kalmış, belki de ekşimiş, soğumuş yemekleri yemek bile iştahını artırır. Hem ev uzaktır, tramvaya binmek masraf çıkarır!

“Güzse, güneş de varsa, biraz güneş gelen bir yer seçiyordu; ağaçlardan dökülen kırmızı, parlak yaprakları da peçete diye kullanıyordu; salamların kabuklarını başıboş köpeklere atıyor, çok geçmeden köpekler arkadaş oluyorlardı; ekmek kırıntılarını ise, caddeden hiç kimsenin geçmediği bir sırada serçeler topluyordu.” (Güz – Sefertası)

Alıntılardan da gördüğünüz üzere kitabın dili son derece yalın. İtalya’da ilk yayımlandığında çocuk kitabı olarak çıkmış olduğunu da belirtmeliyim. Çocuk, büyük herkesi etkileyecek öykülerle dolu bir kitap bu. Her okunduğunda başka hisler yaratıyor, farklı bir yere dikkat çekiyor.

Ve yine kış gelir:

“Yeryüzünde soğuğun yayılmasının bin bir biçimi, bin bir yolu vardır; denizde bir at sürüsü gibi koşar, köyleri bir çekirge bulutu gibi sarar, kentlerde bir bıçağın ağzı gibi sokağı keser, ısıtılmamış evlerin aralıklarından sızar.” (Kış – Otoyoldaki Orman)



Bahar geldiğinde Sigorta doktoru çocukların temiz havaya çıkmaya ihtiyacı olduğunu söyler.

“Temiz hava yenir mi?” diye sorar çocuklardan birisi (Bahar – Temiz Hava)



Yaz gelir, güz geçer, kış gider ve kendini tekrar eder mevsimler…

Gülda

İllüstrasyonlar the-mojo-jojo.blogspot.com adlı siteden alınmıştır.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Yansımalar - 17


Devasa bir şehir şu İstanbul…

5.343 km² ‘lik bir alana sahip yüzölçümü ile nerede başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim, her gün bir yenisi eklenen semtleri ile günden güne kalabalıklaşan bir koca şehir.

Doğma büyüme İstanbullu olmama rağmen, hâlâ bugün görmediğim, işitmediğim semtleri mevcut.

Hâlâ bugün bizlere sunduğu güzelliklerin bir kısmını yaşamamışlığım var.

Meselâ Maçka Parkı’ndaki teleferiğe binip bir tepeden diğerine geçmedim. Kadıköy’deki uçan balona binip, şehri tepeden seyretmedim. Poyrazköy’de denize girmedim.

Bir İstanbullu olarak bu şehirde yapmadığım şeylerden sadece birkaçı bunlar.

Geçen hafta konuşmuş olsaydık, Göksu deresinde hiç sandal sefası da yapmadım derdim.



Sabah uyandığımızda, günün geri kalanında bizi nelerin beklediğini bilmemek, çok güzel sürprizlerin olabileceği, geceyi sabah uyandığımızdan çok daha farklı bir ruh haliyle bitirmemiz sizce de bunu düşünürken bile içimizi bir heyecan dalgasının sarmasına sebep olmuyor mu?

Aşk-ı Memnu’nun ilk dizi uyarlamasını izlediğimde 6 yaşındaydım. Çocuk dimağımda nasıl yer ettiyse kitabı okurken Bihter’in adı geçtikçe gözümün önüne Müjde Ar geldi. Beren Saati o kareye bir türlü oturtamadım. Belki 2008 yılı yapımı olan bu uyarlamasında kitabın dışına çıkılması, yeni karakterler, dizi ile kitap dönem kıyafetlerinin birbirinden çok farklı olması buna sebepti bilmiyorum.

Firdevs Hanımın adının geçtiği bölümlerde de gözümün önüne sürekli Nebahat Çehre geliyordu. Çünkü kitapta Firdevs Hanım yaşlanmayı kabullenemeyen, hâlâ bir genç kız gibi yüreğinin aşkla çarpmasını bekleyen ve bu konuda kötü ünü olan bir karakterdi. Nebahat Çehre’yi bu role çok yakıştırmıştım. Neriman Köksal’ı ise Firdevs Hanım’la özdeşleştiremedim. “Pörsümüş etlerini sallayarak…” diyen cümlelerde evet ama… Çok acımasız bir yorum oldu belki ama kitaplarda okuduğumuz karakterlerle filmlerde o karakterleri canlandıran artistlerin birbirleriyle özdeşleşmesi önemli bir ayrıntı.

Gülden Abla Aşk-ı Memnu sunumu için mekân bilgisi verdiğinde seçilebilecek en doğru yer olduğunu düşündüm.

Göksu Marine, daha önce ailece yiyeceğimiz bir brunch için düşündüğüm ama tamamen dolu olması sebebiyle gidemediğim bir restauranttı. Şimdi düşünüyorum da oraya daha önce gitmemiş olmam, o gecenin benim için daha ayrıcalıklı olmasını sağlamıştı.

Daha önceki Anadolu Yakası’nda seçilen sunum mekânlarına giderken trafikle cebelleşmemi hatırlayınca, o gün işten biraz daha erken çıkma kararı aldım.

Gülda’nın bana yol arkadaşlığı yapması da, sunum gecesinin ta başından, onu keyifli kılmaya yardımcı olmuştu.

Göksu Marine, Anadolu Hisarı’nda benim daha önce hiç görmediğim Göksu deresinin hemen yanı başında, iç mekânla bahçeyi bir birinden ayıran boydan boya camlı, sıcak, hatta içerde bulunan şömine ile kış aylarında sıkça ziyaret etmek isteyeceğiniz bir yer.

Yemek saati için erken olduğundan birer aperatif almak için hemen dere kenarındaki masalardan birine yerleştik.

Bu arada Ayşe, kırtasiyede gördüğü ve nostalji yapmak amacıyla aldığı cicili bicili anket defterini önümüze koyarak doldurmamızı istedi.

Yavaş yavaş o akşam gelebilecek tüm kulüp üyeleri toplanmaya başlamıştı.

Anket defteri telaşı, sohbet derken Gülden Abla ile Ayşe’nin ortadan kaybolduklarını fark etmemişiz.

Az sonra içerden gelen yeşil ve mavi uzun saten elbiseleri, yüzlerini örten peçeleri, renkli şemsiyeleri ile kol kola girmiş ikiliyi karşımızda görünce hayret ve neşe nidalarıyla ayaklandık. Flaşlar patlamaya başladı.

Meğer hepimiz için elbise varmış. Teker teker içeri geçip üzerimizi değiştirdik.



Tebdili kıyafette ayrı bir neşe, ayrı bir mutluluk, ayrı bir keyif vardı.
Bir sürü poz verip o günü ölümsüzleştirdik.

Bayan kıyafetleri bittiği için Bilgen, Behlül olmak zorunda kaldı. Ama ona yakışmıştı. Çünkü giydiği kıyafete hakkını veriyordu. Kasım kasım kasılarak olmayan kaytan bıyıklarını eliyle bir sıvazlaması vardı ki görmeliydiniz.



Hepimiz giyindiğimizde iskeledeki tüllerle süslenmiş “saltanat kayığına” bindik.

Kürekçimiz fesi ve sırma işlemeli pantolon ve cepkeni içinde çok afiliydi.

Ada Sahilleri, Yangın Olur Biz Yangına Gideriz, Kara Basma İz Olur şarkıları eşliğinde aheste bir Göksu gezisi yaptık.



Adnan Bey ve efratlarının dere boyunda hangi noktada piknik yapmış olabileceklerini tahmin etmeye çalıştık. Muhtemelen dere yanından geçen otoban o zamanlar yoktu. Yerinde alabildiğine uzanan çayırlar, gölgesinde serinleyebileceğiniz ağaçlar vardı.

Bu arada Fatmagül’ün Suçu Ne dizisinin çekildiği evi gördük. Sonuçta Göksu sakinleri renkli film sahnelerine aşinaydı mutlaka. Ama bizim kadar renkli çehreler görmüşler miydi bilmiyorum.

Yaklaşık yarım saatlik bir sandal sefasından sonra restauranta geri döndük.

Oksijen açlığımızı pekiştirmişti. Hemen bizim için hazırlanan masaya geçtik ve yemeklerimizi sipariş ettik.

Yemeğimizi yerken Aycan da aramıza katılabilmişti.

Artık sunuma geçebilecektik.

Bu sunum gecesini diğerlerinden ayıran bir özellik de, sunum yaptığımız yerin, restaurantın diğer müşterilerinden ayrı bir bölümde olmamasıydı.

Masamızdan kalkıp, hemen yan tarafta bizim için hazırlanmış şömine önündeki bölümde yer alan rahat koltuklara geçtik.

Barkovizyondan sunum, şömine üzerine yansıtıldı. Başlarımıza çiçekten taçlarımızı takıp sunumu izlemeye başladık.



Dönem ve o döneme imzasını atan Fransız akımı, yazarımız, kitap karakterlerimiz Gülden Abla’nın detaylı ve titiz çalışması ile hazırladığı sunumda hepsinden bahsediliyordu.

Hani demiştim ya, kitap hem 1975’te hem de 2008’de diziye uyarlanmıştı diye, Gülden Abla o gece bize, 2011 yılındaki uyarlamasında karakterleri canlandıracak aktristleri tanıttı; Ayşe’nin Kitap Kulübü Üyeleri.

Her birimize bir karakter düşmüştü. Hepimizin birer fotoğrafı ile hazırlanan karakter görselleri çok ama çok komikti. O esnada eğlenen sadece biz değildik. Restaurantın diğer müşterileri de bizim kahkahalarımıza ortak olmuştu.



Sunumlarda yaratıcılık sınırlarımızı zorluyoruz. Belki bunu 20’li yaşlarda yapmış olsaydık, şu anda hepimizin çok daha farklı uğraşları, meslekleri olabilirdi.

Gülden Abla bizim için bir anket hazırlamıştı. Hepimizin, yüzünün görünmediği fotoğraflarından alıntılarla hazırlanan ankette hangi fotoğrafın kime ait olduğunu bulup yazdık.

Sunum kapanışını da kitabımızda geçen terimlerle, kitap karakterlerinle oluşturulan bir bulmaca ile yaptık. Bulmaca hazırlamak zor ve meşakkatli bir iştir. Açıkçası Gülden Abla bunda da hünerini gösterdi.

İşte bu sebeple seviyorum kulübümüzü; yaşadığımız ilkler oldu. Her sunum gecesinin sonunda, çok değerli bir hazineye kavuşmuş gibi gözlerimiz parıldadı. Gündüz içimizi sıkan dertlerin üzeri bir anda nasır tuttu. İçimiz mutlulukla doldu.

Gece yatağımıza uzandığımızda kendimizi günün stresinden arınmış ve daha huzurlu hissediyoruz. Ve bu huzur ertesi sabah işe giderken bile, yakamızdaki değerli taşlardan yapılmış bir iğne gibi bize farklı bir ışıltı veriyor.

Peyman

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails