19 Ekim 2009 Pazartesi

CEVDET BEY VE OĞULLARI-ORHAN PAMUK



1979 MİLLİYET YAYINLARI ROMAN ARMAĞANI

1983 ORHAN KEMAL ROMAN ARMAĞANI



Üç kuşak boyunca Nişantaşılı bir aileyi anlatan bu kitap 1905 Abdülhamit'in son yıllarında başlayıp 1970Türkiye Cumhuriyet'ine kadar uzanıyor ve baş kahraman Cevdet Bey ve oğullarının hikayesini anlatıyor. Kitabın üç kahramanı da ''Hayatın amacı nedir? '' sorusuna cevap arıyor ki, siz de okurken aynı onlar gibi bu sorunun cevabı ne olmalı diye pek çok kez düşünüyorsunuz.
Orhan Pamuk karakterlerinin güçlü ve zayıf taraflarını derinlemesine incelemiş ve anlatmış ki, sonucunda bu anlatım her bir kahramana karşı samimi duygular beslemenize sebebiyet veriyor. Örneğin Cevdet Bey'in ilk Müslüman tüccarlardan biri olmasından dolayı Yahudi, Rum, Ermeni tüccarları arasında kendini çok yalnız hissetmesi, zengin olma isteğini Jöntürk ve hasta ağabeyinin alaya alması hatta aşağılaması, taşralı geçmişinden kaçmak için evlenip Nişantaşı'na kaçması, tüm bunlardan dolayı oluşan komplekslerini o kadar samimi anlatmış ki Orhan Pamuk, zaman zaman annenizle yan komşunuz hakkında konuştuğunuz hissine kapılıyorsunuz. Aynı zamanda bu komplekslerine rağmen Cevdet Bey ailesine, çocuklarına, işine bağlı çalışkan bir karakter olarak kitapta yerini alınca, hatta okuyucu ile şu düşüncelerini paylaşınca '' Ben düşünüyorum ki... iyi bir ailem olsun. İşlerim de iyi olsun. İyi bir hanım, çocuklar... işte benim hedefim bu!'' (s.46) bu kararlı, hayattan ne istediğini bilen 'realist' adama saygı duyuyorsunuz.

Döneme, günlük yaşama, çok ulusluluğa ve dönemin siyasi durumuna dair detayları da basitçe satır aralarında ustalıkla yansıtmış Orhan Pamuk. İşte benim en sevdiğim iki örnek paragraf;

''Her sabah yaptığı gibi hızlı ve sinirli adımlarla arkadaki masaya gidip oturdu. Sağına soluna suçlayacak bir şey arıyormuş gibi baktı. Sonra her sabah olduğu gibi gene Moniteur D'Orient gazetesinin masasının üzerine konduğunu görerek rahatladı. Her sabahki alışkanlığıyla önce tarihe baktı : 24 Juillet 1905 - 11 Temmuz 1321, pazartesi. Sonra başlıklara göz gezdirdi. Bomba olayı ile ilgili son gelişmeleri öğrendi. Rus-Japon savaşı hakkında yazılanları okudu, ama bunlara ilgi duymadı. Hemen sayfayı çevirip borsa haberlerine bakmaya başladı. Sonra birkaç ilgi çekici ilanı okudu: Demir tüccarı Dimitri deposunu satıyordu; güç durumda olmalıydı. Kendisi gibi elektrik ve nalburiye ile uğraşan Panoyat da yeni mallarını tanıtıyordu. Cevdet bey de bir ilan vermeye karar verdi, sonra caydı.'' (s.15)

''Ünlü berber Petro'nun dükkânından şapkalı biri çıkıyordu. Veliaht Reşat Efendi'nin terzisi olduğu söylenen Botter'in vitrinine, iki Hıristiyan kadın bakıyordu. Gümüş ve kristal eşya satan Decugis'in camekânı pırıl pırıldı. İleride Lebon Pastanesi vardı. Cevdet Bey bakkal Dimitrokopulo'nun tabelasının görünce gene sabah kapıldığı yalnızlık duygusuna kapıldı.'' (s.23)


Kitabın ilk bölümü ve üçüncü bölümü sadece bir günü anlatmasına rağmen sürükleyici dili sayesinde sıkılmadan okunabiliyor. Orhan Pamuk'un özellikle sadece bir günü anlatarak kitaba başlamasının ve sonlandırmasının nedeni insanın bir gün içersinde anlık değişen düşünceleri, duyguları, iç hesaplaşmaları ile yalnız bir mahlûk olduğu mesajını vermek istemesi okuyucuya. Kitabın temelinde de (ikinci bölümde de) işlenen tema yalnızlık ve bu yalnızlıkla baş etmeye çalışan insanoğlunun hayatın anlamını sorgulaması. Bu ''yalnızız''gerçekliğinin katılığını ise gündelik koşuşturmaları, kırgınlıkları, tartışmaları, sevilenler için duyulan endişeleri, çekişmeleri, bayram sofralarını anlatarak yumuşatmış ''hem yalnızız hem de yalnız değiliz'' demiş bir yerde...

İkinci bölüm Abdülhamit ve Meşrutiyet döneminin bitmiş olduğu Cumhuriyet döneminde başlıyor, 1936 - 1939 yılları arasındaki 4 yıllık süreyi kapsıyor. Bu bölümde her şey çok yeni, Avrupalı olmaya çok (hevesli) yakın bir o kadar da (bu düşünceye yabani) uzak bir ülkenin aydınları için bile çok yeni her şey ve kadınların hayatın içersinde ama bir o kadar da gerisinde olmasına alışılmış ki, işte bu yüzden gelişimi istemekle uygulayabilmek arasındaki çelişkiler de çok güzel vurgulanmış.

''Hanımlar da içsin,'' dedi Sait Bey ''Daha Türkiye'ye gelmedik...'' Kültüre, zamana, değişen hayata ve Türkiye'ye, geceyarısı trenle yaklaşılan şu bizim sevgili, hüzünlü memleketimize ilişkin bir şakaydı bu. Sofrada uzun zamandan beri böyle şeylerden söz ediliyor, şakalar yapılıyor, gülüşülüyordu. Sait Bey hep birlikte güldükten sonra, karısına takıldı: 'Atiye Hanım içkiyi ancak yurt dışında gönül rahatlığıyla içebiliyordu. Bunun üzerinde Sait Bey'in kızkardeşi Güler de ağbisine takıldı: 'Sait de Fransa'ya her gidişinde şarap ve rakı hakkındaki düşüncelerini değiştiriyordu. Sait bey kızkardeşinin şakasından alınmış gibi yaptı. ''Rakıyı tartışmam!'' dedi. Ömer'e bakarak ekledi: 'Rakı erkek içkisidir!'' Buna gülüşülmedi. Yalnız Sait Bey Ömer ile bir şeyler paylaşmaktan, erkekliğin tadını çıkarmaktan hoşnut gülümsedi. Ömer onlarla dün gene burada, vagon-restoranda tanışmıştı. Sait Bey özür dileyerek boş masa bulamadıklarını, oturmak istediklerini söylemişti. İlk nezaket sözlerinden sonra Paris'e neden geldiklerini anlatmışlardı; Sait Bey her yıl karısıyla Avrupa'ya çıkmayı alışkanlık edinmişti. Bu yıl yanına kocasından ayrılan kızkardeşini de almıştı. Ömer de onlara Paris'e Londra'dan dönerken uğradığını söylemişti. Dört yıldır Londra'da inşaat mühendisliği okuyordu. ''Ama biz kadın hakları konusunda birçok Avrupa ülkesinden ilerideyiz,'' dedi Atiye Hanım. Sait Bey : '' Doğru, bu önemli!'' dedi ...'' Cumhuriyet işte bu ...'' Yüzüne yakışmayan haşarı bir çocuk bakışı takınarak ekledi : ''AMA ENİNDE SONUNDA KADINLARIN DÜNYANIN HER YERİNDE GÖREVLERİ AYNIDIR.'' (s.91-92)

İkinci bölümde aile Soyadı Kanunundan sonra Işıkçı soyadını almış. Cevdet Bey, kalabalık ailesi ile Nişantaşı'ndaki evinde yaşamaktadır, işleri daha büyütmüş başarılı olmuştur bir fabrikanın hayalini kurmaktadır. Bu bölümde aileye evin küçük oğlu Refik'in üniversiteden arkadaşları Ömer ve Muhittin karakterleri hikâyenin devamını anlatmak ve tamamlamak için katılırlar. 'Realist' Cevdet Beyin tersine üçü de aynı Cevdet Beyin ağabeyisi Nusret gibi, 'idealist' kişilikler olarak ön plana çıkarlar. Refik, Ömer, Muhittin hayatın anlamının peşinde koşarken yolları kesişmeye devam eder. Refik, Ömer ve Muhittin kendi kişisel sorunlarından çok ülke ve toplum meseleleri üzerinde kafa yormaya, çözümler aramaya çalışan dönemin Türk aydınlarından ama hayatta başarılı ya da olmak istedikleri kişiler olamıyorlar bir türlü. Bu bölüm genel olarak bu üçlü çevresinde örülmüş olarak ama daima aile romanı olarak devam ediyor. Nasıl mı? Nişan/düğün sünnet kutlamaları, bayram yemekleri o yemeklerde yenen 'geleneksel portakallı ekmek kadayıfları' ve tabi Cevdet Beyin ölümü sonrası çocukların konağı apartmana döndürme ısrarlarına rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışan Nigan hanım sayesinde... ''Bir evde hep birlikte oturulup, hep birlikte yaşanır, herkes birbiriyle ilgilenir... Benim ailem büyük evlerde oturmuştur... Üstüste kutularda değil. Herkes birbiriyle ilgilenmeli, herkes birbirini sevmeli, kimsenin hayatını ötekinden gizlememeli... Doğrusu budur!''(s.458)

Üçüncü bölümün ana teması yine, hayatın anlamı. 12 Aralık 1970'de Refik'in oğlu sol görüşlü ressam Ahmet'in kız arkadaşı İlknur ile babasının güncesini okurken ki sözlerine kulak vermeliyiz onu için hayatın anlamının ne olduğunu anlayabilelim... '' Hayatı ele geçirmenin, somut hayatı kavramanın benim için yolu. Uydurarak, hayal kurarak, çalışarak, çalışarak, çalışarak, sanat yapmalıyım bunu'' (s.593)

Kitap Nigan Hanımın vefatıyla sona eriyor, bir dönemin kapanışı.

Kitapta Cevdet Bey ve ailesinin hikayesi anlatılırken (aile romanı) Türkiye'nin sosyal hayatındaki değişimleri de roman kahramanları (Ömer, Muhittin) aracılığıyla okucuya anlatmasındaki başarı (çağ romanı) Orhan Pamuk'un ilk romanı olması açısından dikkat çekmiştir. Bu anlamda Cevdet Bey ve Oğulları hem ''aile romanı'' (Alm.Bildungsroman) adı verilen roman türünü yansıtmakta hem de ve bir ülkenin değişiminin insanlar üzerindeki etkisini de farklı karakterlerle (Refik, Ömer, Muhittin) anlatmasından dolayı ''çağ romanı'' (Alm.Zeitroman) türüne de girmektedir. Orhan Pamuk'un bazı eserlerinin değişik yazarlara ait eserlerden fazla esinlendiği için eleştirildiği gibi bu ilk romanı sonrasında da kopyacı damgası yemekten kurtulamıyor. Kitabın Thomas Mann'in 'aile romanı' türüne örnek başyapıtlarından sayılan 'Buddenbrook Ailesi' romanından etkilenerek yazıldığı söyleniyor. (Mann'in kitabını okumadığım için benim kendi yorumumu yapmam burada imkânsız ama ilk fırsatta bu kitabı okunacaklar listesine ilave ettim, okuduktan sonra yorum yapma hakkım doğabilir !)

Kitap Kapağı Hakkında

Daha evvel başka bir yazımda belirtmiştim, Kitap Kulübü üyelerinden Ayşe'den bulaşan bir hastalık bu! Kitabın kapak sayfasını incelemek, bir kitabı okumak kadar heyecan verici ve sevdiğim bir aksiyon. İtiraf edeyim bu kitabı çok uzun zaman önce okumuştum, Gülda'nın Orhan Kemal Ödüllü Kitaplarını Blog için yazalım dediğinde tamam deyip zamanında ödevimi yapmamak için dirensem de gün gelip kitabı elime aldığımda önce uzun uzun kapağını inceledim.
İçerdeki hikayeden önce bana ne anlattığını dinledim. Yan yana asılmış iki fotoğraf birinde Atatürk, diğerinde İsmet İnönü aralarında Türk bayrağı, masanın üzerinde Vita ve Sana margarin yağ kutuları, Tursil'in eskilerden bir reklamı, iki göz çevirmeli şimdi antika sayılacak sepetli radyo büfenin üzerinde bir yanında 4 minareli beyaz cami figürü diğer yanında yine beyaz Mevlana semazen derviş figürü... hemen yukarısında Cumhuriyet'in ilk yıllarından fırlamış çerçevedeki bir genç kadın ... kütüphane hemen üzerinde Enver Paşa'nın fotoğrafı. Bu kapak sayfası bana Cevdet Bey'in konağındaki aynı zamanda o zamana ait diğer tüm burjuva ailelerinin konaklarındaki köşenin hikayesini, o köşede dökülen gözyaşlarını, konuşulan memleket meseleleri sonrası iç ezikliklerini, aşıktan gelen mektubu bir çırpıda gizli gizli nasıl okunduğunu, bir küçük çocuğun dedesinin kucağında pişmekte olan kurabiyenin kokusu havada asılıyken nasıl hoplayıp zıpladığını anlattı. Sevdim mi ?
Çok ... Kitabın iç sayfasına baktım kim tasarlamış diye ... Tasarımcısı Hakkı Mısırlıoğlu yazıyor altında Kapak fikri Ahmet Işıkçı? İlgimi çekti Ahmet Işıkçı Cevdet bey'in torunu Ahmet mi yani ? ... Internette araştırdım. Meğer benim gibi merak eden çok olmuş ama net bir bilgiye ulaşamadım. Biraz daha bakınırken Masumiyet Müzesi kitabının ön kapak fotoğrafınında Ahmet Işıkçı'ya ait olduğu yazıyor. Hani Cevdet Bey ve Oğulları romanının kitap kapağına hoşluk olsun diye böyle bir hayali sanatçı yaratmak ilgi çekici olabilirdi ama Masumiyet Müzesi'nde de aynı kişiyi kullanmak ben ilgi çekici olmaz herhalde.
O zaman Ahmet ışıkçı hayali mi? Orhan Pamuk kitaplarının kapaklarını tasarlayıp ilk romanındaki kahramanına mı hediye ediyor ? Ben çok net olamadım bu konuda.

Orhan Pamuk Hakkında




Ferit Orhan Pamuk 7 Nisan 1952 yılında İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede Nişantaşı'nda büyüdü. Liseyi Robert College'de okudu. İstanbul teknik Üniversitesi'nde 3 yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmak istemediğine karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar verip ilk romanını yazmak için kendini evine kapattı. İlk romanı Cevdet bey ve Oğulları 1982'de yayımlandı.





Aycan

16 Ekim 2009 Cuma

Billur Gülda Barselona ya da İspanya Yollarında I

Televizyonda Gywnetth Paltrow’un yer aldığı Spain on the Road’u seyrede seyrede “İspanya’ya gittiğimiz de biz de araba ile gezeceğiz ve yol kenarında böyle koca koca kalamarları midemize indireceğiz” diye hayaller kurduğumuz günlerden 30.09.2009 tarihine sonunda geliyoruz ve ilk durağımız olacak Barselona’ya doğru yola çıkıyoruz Gülda, Ender ve Ben.



Benim için kolay geçen bir uçak yolculuğundan sonra –ki zaman zaman ve ruh halime bağlı olarak korkarım- Barselona’ya varıyor, hemen araba kiralıyor ve kiraladığımız evi teslim almak için Barselona sokaklarına dalıyoruz. Biz geçen seferki Arjantin seyahatimizden bu yana ev kiralıyoruz –çok memnun kalmıştık- ve adeta oralılar gibi yaşadığımız hissi verdiği için seviyoruz. Tabii bir de hesaplı oluyor.

Barselona çok hoş bir şehir, evimiz ise harika görünüyor. Ancak evde çamaşır makinesi olmaması canımızı sıkıyor; demek ki Gülda ile doyasıya çamaşır yıkayıp ütü yapamayacağız demek oluyor bu. Sonradan apartmanın altında ortak bir alan olduğu kanaatine varıyoruz ancak hiçbirimiz –zaten Ender’den böyle bir beklentimiz yok ama- bunu teyit etmiyoruz , ayrıca soramıyoruz da çünkü resepsiyondakiler İngilizce bilmiyor. Aslında İspanyollar’ın -pardon Katalan mı demeliydim- hiçbiri nin neredeyse İngilizce bilmediğini ve kimsenin leb demeden leblebiyi anlamadığını bir iki gün sonra keşfediyorum. Bu çamaşır makinesizlik durumu en son Gülda’nın çarşafa kurulanması ile sonuçlanıyor.

Biraz dinlendikten sonra aylar öncesinde rezervasyonu yapılmış olan 3 Michelin Yıldızlı olan Carme Ruscalleda yönetimindeki Restaurant Sant Pau adındaki lokantaya varmak için Girona yakınlarındaki Sant Pol de Mar’a doğru yola koyuluyoruz.



Nedir Bu Michelin Yıldızlı Lokanta Meselesi?

Ünlü Fransız otomobil lastiği firması Michelin tarafından her yıl yayınlanan ülke ve şehir rehberlerinde az sayıda sıradışı lokantaya verilen yıldızlar. Bunlar şeflik ve lokantacılık dünyasının en itibarlı ödülleri sayılıyor. Üç yıldız almak demek kısaca “sen bu işin kralısın” demekle eşdeğermiş.

Söz konusu rütbe 1900 yılında asıl mesleği lastik üretmek olan Andre Michelin tarafından başlatılan bir uygulama. Bu uygulama kapsamında dünyanın en iddialı restoranları teker teker geziliyor ve 18 ayda bir yapılan bir değerlendirmeyle hak edenlere 3 Michelin yıldızı veriliyor.

Yıldızı elinden alınacağı korkusuyla intihar eden şefler bile olmuş . Bir de bu yıldızı aldılar diye ömür boyu sürmüyor bu iş. Kimliğini belli etmeden gelen yemek müfettişleri düşürüveriyorlar yıldız sayısını aniden.

İspanya’daki üç yıldızlı lokantalar ise şöyle: El Bulli (Rosa), El Racode Can Fabes (San Celoni-Barselona), Akelare (San Sebastian), Arzak (San Sebastian), Martin Berasategui (San Sebastian), Carme Ruscalleda's Sant Pau (Sant Pol de Mar)
Bir yıldız kategorisinde çok iyi bir restoran, iki yıldız; tekrar ziyaret etmeye değer mükemmel mutfak; üç yıldız özel bir seyahate değecek kadar olağanüstü bir mutfak anlamındaymış.

Gülda epey El Bulli için uğraştı ama maalesef olmadı. Bu lokanta ile ilgili Selahattin Duman‘ın yazılarını okumanızı öneririm.

Michelin Yıldızlı Lokantalar ve Ben

Ben öyle gurme filan değilim, yeni tadlara açık olmadığım gibi “Yenilebilir tüm maddelerin, hijyenik olan ama sağlığa uygun olması gerekmeyen şekilde azami damak ve göz zevkini amaçlayarak sofraya, yenmeye hazır hale getirilmesine kadar olan süreç” de hiç ilgimi çekmez doğrusu. Bir de böyle yeni şeyler tadacaksam önce koklama ve delice bakarak inceleme gibi de bir huyum vardır ! Ancak Ender ve Gülda’nın tepkisini çekmemek için bu huyumdan bu sefer vazgeçmeye karar veriyorum. Ama buraların kadını değilim; gelsin zeytinyağlı dolma, pilav üstü kuru- komposto, gitsin kısır kadınıyım ve çok muhafazakarım üstelik.

Rezervasyon saatimiz olan saat 21.00’de lokantanın önündeyiz ve içeri giriyoruz; hoş bir mekan ayrıca yaz aylarında kullanıldığını tahmin ettiğimiz ağaçlarla dolu bir de bahçesi var. Ancak restaurant’ta hiç müzik çalmaması bizi Gülda ile biraz rahatsız ediyor ve hiç olmazsa rahatsızlık vermeyen enstrümantal nitelikte hafifçe bir müzik çalınması gerekliliği konusunda hemfikir oluyoruz.

Garsonlar biz bayanların yanına dikdörtgen bir sehpa getiriyor, çantalarımızı koymak için. Benim hoşuma gidiyor, böylelikle sandalye arkasına koyarak rahatsızlık duymaktan ve masaya çengele asarak ise ha bire dizlerime çarpmasından kurtuluyorum.



Ardından içeceklerimiz soruluyor ve menü geliyor: Biz Autumn Tasting Menu’yü seçiyoruz Micro Menu olarak.



Ancak başlangıçta -aşağıda da resimlerle tasvir edilmiş olan- Eylül mikro menüsünden tadımlık küçük aperatifler geliyor öncelikle.




Ve tüm bu resimde yazılı olarak görülebilen tadımlıkmış izlenimi veren yiyecekler geliyor sırasıyla ve bir an önce bitmesini diliyoruz çünkü küçük ama fazlasıyla doyurucular. Ender en son kısımlara yakın bir noktada “domuz burnu” içeren bölümde -o ana kadar her şeyi coşku ile karşılıyor ve beni pişirdiğim kabak dolması, semizotu gibi yemeklerden dolayı kinayeli sözler söylüyordu - biraz fazla geldiğini itiraf ediyor.



Benim favorim squid -09 adlı mürekkepli makarna ile doldurulmuş kalamar oluyor ve hem Gülda hem de Ender tarafından sıradanlıkla suçlanıyorum!

Peynir tabağı geleceğini ve ekmeğin arasına koyarım diye hevesle beklediğim tabakta birbirleri ile tezat tadlar barındıran peynir ve tadımlıkların olduğunu görüyorum ve özellikle kavuniçi renkteki sabun görünümlü peynir iyice beni hayal kırıklığına uğratıyor. Tatlılar da beni tatmin etmiyor ve bu tarz füzyon mutfaklarda tatlıların hiçbir zaman başarılı olmadığını masadaki arkadaşlara ifade ediyorum. Ancak bir çubuğa takılı frambuaz tadındaki buz şeker hoşuma gidiyor.



Son kanaat; güzeldi; değişik bir tecrübeydi, şarap çok güzeldi ....Yeni tatlara açık olanlar için mutlaka hayatta bir kez denenmeli diyorum.

Midelerimiz bin bir çeşit, bitki, et ve baharat dolu olarak dönüş yoluna koyuluyoruz.. Ben arabaya bindikten sonrasını hatırlamıyorum...Uyumuşum...

Yeni bir Barselona gününe uyanmak için dingin olmalıyım çünkü... Zavallı Gülda’ya ise o kadar yemek ve şaraptan sonra Ender‘i bizi sağ salim evimize ulaştırması için ayık tutmak görevi kalıyor.



Devamı Gelecek.....
Sevgiler
Billur

İtiraf Ediyorum!...

Orhan Kemal ödüllü kitapları aramızda paylaştığımızda,
3 tanesini ben üzerime almıştım,

İtiraf Ediyorum!..
Elim gitmiyor,
Alıyorum sonra geri koyuyorum,
Tekrar alıyorum ve sonra diyorum,
Elimde değil kitapların kapakları bile hüzünlü,

O dönemleri yaşamadım,
Yalnızca,
Hatırladığım Üç anı ,
O da hayal meyal……..

Soğuk Eskişehir ayazı,
İlkokuldayım,
Kaçıncı sınıf onu bile hatırlamıyorum,
Okuldan çıkmışız annemle otobüsteyiz,
Sıkı sıkı elimi tutuyor,
Otobüs meydanın ortasında,
Bir anda meydan boşalıyor,
Ortalık cehenneme dönüyor,
Otobüsten annemle fırlayışımız ve,
Annemin Ali deyişini unutmam,
Abim daha ortaokuldaydı ve
Hızla okuluna, onu aramaya gidişimiz…….

Eskişehir Porsuk Bulvarı,
Gecenin yarısı muazzam bir patlama,
Korkuyla hepimizin uyanışı ve,
Oturma odasına hepimizin sinmesi,
Korkudan başımı kimin sırtına gömdüm,
Hatırlamıyorum!......

Yine evimiz yine akşamın geç saati,
Karşıt gruplar birbirine girdi,
Bağrışlar,
Silah sesleri,
Ağlamalar,
Haykırışlar,
Yardım için arabalara vuruşlar,
Korkudan kimsenin dışarıya çıkamayışı….

Ve ben bu dönemi yaşamadım,
Hepsi hayal meyal kesitler……

İtiraf Ediyorum!..
Kitap benim için
Bu dünyadan bir kaçış......

Ama gerçeğe değil,

Yaşayamayacağım,
Göremeyeceğim,
Tadamayacağım,
Duyamayacağım,
Hayal bile edemeyeceğim,
Bir BİLİNMEZE…….

Not: Ama söz seçtiğim 3 kitabı okuyacağım öğretmenim!..

Ayşe

15 Ekim 2009 Perşembe

YENİŞEHİR'DE BİR ÖĞLE VAKTİ-SEVGİ SOYSAL

<

Lise yıllarımın başında keşfetmiştim Sevgi Soysal’ı... İtiraf ediyorum ki Cumhuriyet ‘te okuduğum Mümtaz Soysal ile evlenmiş olması gibi magazinsel bir nedenle...Sonra hayat hikayesini okumuştum ve tüm kitaplarını da....

Selanik’li bir baba ile Alman bir annenin çocuğu Sevgi Soysal. Ankara Kız Lisesi, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü, Özdemir Nutku ile evlilik , Almanya dönemi, üniversitede akademik yılların ardından Türkiye yılları.
Haldun Dormen’in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tiyatro oyunculuğunun ardından 1962 yılında ilk öykü kitabı olan Tutkulu Perçem’in yayımlanması ile yazın dünyasına atılıyor Sevgi Soysal. Daha sonra teyzesi Rosel’den yola çıkarak Tante Rosa’yı yazıyor



ve sonrasında yazdığı Yürümek ile TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazanıyor.



Sonra hayatında sancılı bir dönem başlıyor ve kadın erkek ilişkilerini ve evlilik hayatını irdelediği Yürümek toplatılıyor müstehcenlik gerekçesi ile ve bir tutukluluk yaşıyor. 12 Mart dönemi derin yaralar açıyor kısa ömründe Anayasa profesörü Mümtaz Soysal’ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi’nde evleniyorlar ve 10 ay daha siyasal nedenlerle Yıldırım Bölge’de Adana’da kalmak zorunda bırakılıyor. Cezaevi anılarını topladığı Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı eserinde yer alıyor.



1975 yılında kansere yakalanıyor ancak bir sene içinde 1976 Kasım ayında son romanı Hoş geldin Ölüm’ü tamamlayamadan Ölüm onu 40 yaşında başka bir hayata uğurluyor. 1977 yılında Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak adlı kitapta toplanıyor.

Yenişehir’de Bir Öğle Vaktini cezaevinde yazıyor Sevgi Soysal ve bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alıyor.



Aslında eser birbirinden ayrı ama bir şekilde de doğrudan veya dolaylı olarak birbirine bağlı olan, en azından aynı çevrede aynı havayı soluyan insanların bir öğlen vakti Ankara Yenişehir’de bulundukları andan yola çıkarak geçmişe kısa bir bakışla tanıştırılan kişilerin kısa hikâyelerinden oluşuyor. Eserdeki kişiler toplumun her kesiminden insanları barındırıyor ve böylelikle 12 Mart dönemi civarındaki bir zaman diliminde kişilerin görüşlerini dile getirerek toplumsal koşullar hakkında da gerçekçi bir tanımlama yapıyor.

Aslında romanın bel kemiğini veya ana mesajlar içeren kısmını Doğan, Doğan’ın ailesi ve Ali oluşturuyor bana kalırsa. Çünkü bu iki kişi üzerinden işçi sınıfı ve bulunduğu ortamdan rahatsızlık duyan ama yine de küçük burjuvalıktan kurtulamayan ve halktan kopuk yaşayan entelektüel aydınlar üzerinden bazı saptamalar yapıyor Sevgi Soysal. Nitekim romanın başında var olan karakterler bir süre sonra ortadan kayboluyor ve bu karakterler üzerinde yoğunlaşıyor roman.



Romanda yer alan

Yoksulluk içinde ama sınıf atlamaya meraklı, bir tezgâhtar olan AHMET;

Ahmet’in evlilik hayalleri içinde olan, Ahmet ile oynaşıp pişman olan sevgilisi ŞÜKRAN

Muhafazakar, hakkını arayan ve bunu da herkesi ezerek yapan , kendinden üstün olduğunu düşündüğü kişilerin önünde bu tavrını sergileyemeyen ahlakçı öğretmen emeklisi HATİCE HANIM;

Selanik eşrafından gelen ve bir mirasyedi olan ve parasını bitmesinde kendisinden başka herkesi suçlu gören yıllarını Fransa’da geçiren ama bankadaki son parasını çekmeye giderken artık eski günlerinden eser kalmadığını anladığınız NECİP BEY;

Bir bankada çalışan, yoksul ama azimli en büyük emeli ailesini bu fakirlikten kurtarmak olduğu için gıdım gıdım para biriktiren ama Necip Bey’in parasını çekmesi ile tüm hayallarinin boş olduğunu gören MEHTAP;

Genç yaşta ticarete atılan ve sınıf atlamaya meraklı ve girişimci ve işbilir hali ile bunu hak ettiğini düşünen yanındaki kadının da sahibi bulunduğu mağaza gibi alımlı, ışıl ışıl ve şık olması gerektiğini düşünen GÜNGÖR;

Yoksul ve eğitimsiz bir çevreden sıyrılmayı başaran , sevgisiz, sabırlı ve karısının da yardımı ile iyi bir konuma yükselmiş olan profesör SALİH BEY;

Salih Bey’in eşi olan cimri, mutsuz, babasının vekil konumu altında ezilmiş, sınıfsal ayrımlara önem veren, düzenli bir çarkı yaratmış ve bozulmasından haz etmeyen MEVHİBE HANIM;

Sevgisiz ve kuralcı bir ailede olmanın getirdiği karabasanlar içinde bir çocukluk geçiren ve tüm bu sıkıntılarını ALİ ile atmaya çalışan OLCAY;

Olcay’ın ağabeyi olan, Fransa’da eğitim göreceğim diye tabiri caiz ise sürten, maymun iştahlı, küçük burjuva entelektüeli ve o da bulunduğu ortamın yüzeyselliği ile ALİ yardımı ile kurtulacağını sanan ve bu nedenle de Ali’yi Olcay ile paylaşmak istemeyen DOĞAN;

Doğan’ın arkadaşı ve Olcay’ın sonradan sevgilisi olan, sendikacılık faaliyetleri ile devrim yolunda ilerleyen düzen karşıtı ama sakin, sabırlı, özgüvenli, düşünen ama bence romanda biraz yapay –çünkü fazla idealize- duran ALİ;

Çingene, atılgan ve hilebaz olan ayakkabı boyacısı –ki benim en sevdiğim karakter- NECMİ;

Babasının ablasına tecavüzü sonucu doğan ve fuhuş batağına saplanan, karakolda Ali ile rastlaşan ve ona yakınlık duyan ve yaşar ne yaşar ne yaşamaz konumunda olan AYSEL;

Mevhibe Hanım ile Salih Beyin apartmanının kapıcısı, öfkesini durmadan karısından çıkaran ve Mevhibe Hanım tarafından sürekli kovulma tehdidi ile yaşayan ve sonunda kavak ağacı altına ezilen MEVLUT;

Ankara’da Yenişehir’de bir kavak ağacının devrilmesi esnasında olayın cereyan ettiği yerde veya yakınında bulunuyorlar. Kavak ağacı ve dalları aslında hepsinin içinde bulunduğu toplumu ve dalları ise bağlı oldukları sınıfları temsil ediyor adeta. İçinde bulunulan toplumsal koşullar ve karakterlerin durumu göz önüne alındığında kavağın devrilmesi aslında bir dönemin biteceğini ve kayıplar verileceğinin ve sonuçta yine çalışan, fakir sınıfın ezileceğinin sinyalini veriyor.



Ali’nin Olcay’a burjuva sınıfını eleştirirken ve burjuva sınıfından gelenlerin işçi ve diğer sınıflardaki kişilere yaklaşımlarında inanç duymamalarını açıklayan;

Senin sınıfından olanların olanların, hep kelekçe bir saflığı vardır. Sorunlara sınıf açısından değil, yufka yüreklilikle bakar; halkı tanımazsınız. Onlar da güven duymaz size. Suçluluk duygusu ve göz yaşları onlar için pek önemli, daha doğrusu yararlı değil. Onlar kendilerini ne suçlu hissederler, ne de yufka yürekleri vardır. Kuşkulu ve gereğinde haindirler. İyi yürekli, ya da kötü yürekli olmakla ilgisi yok onların, var olup olmamakla ilgisi var......Onları kendine inandırman için ne iyi niyet ne de insan sevgisi yeterlidir. Tam tersine . Onlara katıldığına dair kanıt isterler. Seni onlardan ayıran şeylerle bağını koparmanı isterler. Yani bu düzenle olan bağını....”

Ali’nin Doğan’ı kitap gibi konuşmasını eleştiren ve sadece okumakla sorunların çözülemeyeceği hususundaki görüşlerini ifade eden ;

..Kitap olmaya çalışıyorsun karşımda, konuşarak kitap yaratmaya çalışıyorsun karşımda, oysa kitapların üstüne cümleler kurmakla yeni kitaplar yazılmaz.” Ve

“..asıl senin gibi, sorunlara sadece okuyarak yaklaşanlar katıdır. Olaylar karşısında gerekli uyum ve değişim gücü genellikle yoktur onlarda. Çünkü aslında suçlu ve Kim ki bir şeyi gizlemek ister, duvar çekmeye meraklı olur.korkaktırlar....Kendilerini değiştirememe korkusu, onlara sözde her şeyi bir çırpıda değiştirme ataklığı verir. Bazen teoriyi, korkaklık ve suçluluklarını gizleyecek bir duvar gibi kullanırlar..”

Sözlerini ve Çingene Boyacı Necmi’nin neredeyse tüm söylediklerinin altını çizmişim yıllar önce okuduğumda...

Sevgi Soysal her ne kadar roman esasına aykırı bir biçimde yazdığı için eleştirilse de bence çok güzel saptamalar içeren bir eser koymuş ortaya. İkinci kez olsa da sıkılmadan okudum.

Kavaklar Devrilmeksizin Öğle Vakitleri Geçirmek Dileği ile..

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails