19 Ağustos 2009 Çarşamba

SİVRİCE DENİZ FENERİ KÜTÜPHANESİ

Deniz fenerleri bana hep bir umudu, her karanlığın sonunda bir ışığın olduğunu çağrıştırmıştır her gördüğümde. Her zaman biraz hüzünlü, yalnız ama mücadeleci bir yanları olduğu hissi uyandırır bende deniz fenerleri.... Hayatımda ilk deniz feneri ile tanışmam nasıl mı oldu? Öncelikle hepinizin hatırlayacağı gibi Jules Verne’in "Dünyanın Ucundaki Fener" adlı romanı ile.



Sonra mı? Tahmin edin?.. “ “Yaşasın Billur, Dünyanın Ucundaki Fener’e (Faro del Fin del Mundo-Ushuaia) gideceğiz! Ne kadar heyecan verici değil mi?” diye coşku ile bağıran Gülda’ya endişeli gözlerle ve sesim titreyerek “Yaa..uçak kaç saat sürüyor Buenos Aires’ten oraya ?” diye sorduğum anda....





DAHA SONRA.....

2009 Bahar aylarının sonunda bir gün İstanbul Barosu eski başkanlarından ve fakülteden hocam olan Yücel Sayman’ın doğumgünü davetine gittik....Hoşbeşten sonra Yücel Bey “Hepinizi bekliyoruz Ağustos’ta Sivrice’ye, kütüphane yaptık, ‘Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi ”. Nasıl TAM Duyamadım? Duydun Duydun da Kıskançlıktan Çatladın....Yok Çatlamadım....Ne de Şahane Fikir.....Ne Romantik..... Ne Yaratıcı......Peki ben niye böyle bir şey yapamadım, ....



Anlatıyor Yücel Bey:

“Ben ve eşim Ayvacık ilçesi, Bektaş köy sahilindeki Sivrice Fenerini kiraladık. Tüm dünyadaki deniz fenerlerine ilişkin araştırmaları, belgeleri, hikâyesi deniz fenerinde geçen romanları, çocuk kitaplarını vb. bir araya getirip, 4-5 bin eserden oluşan bir kütüphane ve arşiv kuracağız. Şimdiden iki yüze yakın kitap ve DVD toparladık. Kimilerini satın aldık, kimilerini değişik ülkelerdeki dostlarımız destek amacıyla gönderdiler. Bize 'sponsor' bulmamız öneriliyor; istemiyoruz. Bu sayede internetten kitap siparişi vermeyi bile öğrendim. Şu ana kadar eş, dost epey kitap toplamayı başardık.... İhaleye çıktığını öğrenince bu fenerin ilgimi çekti...Girdim ihaleye ...... köy halkı kütüphane yapacağımıza inanmak istememişti. Lokanta ya da benzeri bir işletme kuracağımızı düşünüyorlardı. Türkiye'de kiralanan tüm deniz fenerleri bu amaçla kullanılıyormuş. Sanırım, deniz fenerleri kütüphanesi sadece ülkemizde değil, dünyada ilk olacak.”

Ertesi sabah Gülda aranıyor..”7-8-9 Ağustos istikamet Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi, lütfen gerekli organizasyonları yapar mısın?”




8 Ağustos 2009 günü öğle sularında iki araba arka arkaya Assos’ta Sivrice Köyü’nü kahvede oturan üç köylüye soruyoruz: “Sivrice Köyü nerede? “Koy mu Köy mü?” “Ne fark eder Köy Koy işte... Sivrice nerede?” “Farketmez olur mu ağabey, biri aşağı diğeri yukarıda...!” Neyse bu kör diyalogu aştıktan ve kısa bir an şaşırdıktan sonra bir tepeden Bektaş Köyü’den sahile doğru aşağıya iniyoruz...Karşıda Midilli Adası....Masmavi deniz....Arabada küçük bağırışlar “işte orada orada...”
Fener’e ulaşıyoruz....Yücel Bey ve sevgili eşi Hacer Hanım dünkü açılışın yorgunluğu ve hala yapılacak işlerden fırsat buldukları kısa andan faydalanarak kahvelerini yudumluyorlar...İlk iş Fener’e tırmanıyoruz....Benim hayalimde biraz daha heybetli bir fener vardı ama olsun...Tüm klostrofobime rağmen tırmanıyoruz....Ardından aşağıya inip kütüphane kısmını geziyoruz. Aynı zamanda burası bir yaşam alanı da Yücel Bey ve Hacer Hanım için. Etkileniyoruz bu yaratıcı fikirden ve ortamdan.



Bu kütüphanede sadece kitap yok ve sadece kitap olması da hedeflenmiyor. Deniz fenerleri ile ilgili çizimler, pullar, romanlar,maketler ve kartpostallar..ve aklınıza deniz feneri ile ilgili ne varsa hepsi yer alacak....Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi’ne ilk hediye edilen kitap Le Phare-P.D.James olmuş.



Dönüş yoluna geçtiğimizde hepimizin elinde ziyaretçilere anı olsun diye verilen “bizim fener” isimli birer küçük kitapçık var... Hızlı bir göz gezdiriyorum:
Hacer Hanım Sunuş bölümünde Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü’nden kiraya verileceğini duyunca fenerin Yücel Bey ile hemen başvurduklarını ve ikisinin de dillendirmeseler de akıllarından geçenin kütüphane kurmak geçtiğini dile getiriyor. 18.yüzyıldan bu yana da deniz fenerini konu edinen pek çok eser olduğunu görünce fikrin şekillendiğini ekliyor. Hatta bu konuda kitap ararken bu işin kendilerini çocuklaştırdığından, bir kitapçıya girdiklerinde en fazla ve en ilgili kitabı kim bulacak diye yarıştıklarını anlatıyor.



Bu hazırlıkları yaparken 14.07.2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde Virginia Woolf’un Deniz Feneri (To the Lighthouse) adlı eserine ilham veren İngiltere’nin güneybatısındaki Godrevy Adası üzerindeki deniz feneri için müzayede düzenlediği haberinin çıktığını ve bu haberin de bu kitapçıkta yer aldığını görüyorum.



Belki okuma listemize Virginia Woolf’un Deniz Feneri (To the Lighthouse) adlı romanını ekleriz, diye düşünüyorum ve bir kütüphane oluşturmak fikrim iyice perçinleşiyor bu kitapçıktan ve gezinin ardından.



Gözünüz kulağınız açık olsun ve bir gün bir yerde deniz feneri ile ilgili bir eser bulursanız lütfen aklınıza Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi gelsin....

Ve hayatınızda kitaplar ve deniz fenerleri hiç eksik olmasın.

Sevgiler
Billur

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR II

Ben Kent şiirini okuyup hatırladıktan ve önerdikten sonra içimi yine bir kasvet bastı ve bu kasvet benim hayatta en sevdiğim şair olan Özdemir Asaf'ın Pay adlı şiirinin Belkıs tarafından önerildiği elektronik postanın ekranıma düştüğü anda birazcık daha fazlalaştı. Datça'da idim o sıralarda ve bana bir iki biraya maal oldu:

PAY
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu aksam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.

Simdi o akşam saatinde
Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Denizlerin doymayan sahilinde.
Özdemir Asaf

SONRASINDA BEN DENİZLERİN DOYMAYAN SAHİLİNDE NELER GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ATLATMIŞ OLDUĞUMA DALMIŞKEN :

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Murathan Mungan

VURDU GEÇTİ BİRDEN....

SONRA DOĞANIN İYİLEŞTİRİCİ SESİNE KULAK VERMEMİ SAĞLAYAN AYŞE'NİN ŞİİRİNİ HATIRLADIM:

En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses

1764

En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen,-
Kuşların sesidir baharda,
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir,
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden,
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak,
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.
Emily Dickinson

ARDINDAN AYCAN'IN ÖNERDİĞİ TASA GÜTMEYEN ŞİİR GELDİ:

Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya

İZİN VERMEYECEKTİM BU KASVETE....ELİMDE CIMBIZ...HAY ALLAH AYNA YOK!
DÜŞÜNDÜM SONRA DOSTLARIM VARDI BENİM..... VAR MIYDI GERÇEKTEN BU DİZELERDE ANLATILAN GİBİ:

Dostluk
Dostluk…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…
Can Dündar

DÜŞÜNDÜM....GÖZLERİMİ KAPADIM....EVET VARDI...SONRA BU KASVET ANLAMSIZDI BELKİ DE HAYATIN SIRRI İÇİMDE SAKLIYDI ÖZLEM'İN GÖNDERDİĞİ ŞİİRDE DENİLDİĞİ GİBİ:

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can Yücel

Sevin ve Sevilin...
Sevgiler
Billur

13 KADIN 13 ŞİİR I

Evet, kabul ediyoruz. Yaz gelince tembelleştik. Hepimiz bir an önce mavi suların kollarına atılmak, güneş ile oynaşmak için fıkırdandık durduk ve aylık kitap okuma ve sunum işi biraz tavsadı ama işi bozuntuya vermemek için de yan tarafta gördüğünüz “Tatildeyiz Ama Okumaya DEVAM” ibaresini ekledik. Sonra "yine de bir şey yapalım, bari boş oturmayalım” dedikten sonra aramızda yaptığımız bir toplantıda herkesin bir şiir seçmesi ve en çok oyu alan şiir hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ortak bir sunum yapılmasına karar verdik.

13 Kadın Akla İlk Düşen 13 Şiir dediğimizde sırasıyla aşağıdaki şiirler önerildi:

1. En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses -Emily Dickinson (Ayşe)
2. Dostluk – Can Dündar (Ayşen)
3. Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var –Ataol Behramoğlu (Aysun)
4. Cımbızlı Şiir –Orhan Veli Kanık (Aycan)
5. Pay-Özdemir Asaf (Belkıs)
6. Yalnız Bir Opera- Murathan Mungan (Bilgen)
7. Kent –Konstantinos Kavafis (Billur)
8. Anlar (Eğer Yeniden Başlayabilseydim Yaşama) - J.L. Borges (Gülda)
9. Ben Sana Mecburum –Atilla İlhan (Gülden )
10. Bu Aşk Burada Biter –Ataol Behramoğlu (Nur)
11. Herşey Sende Gizli –Can Yücel (Özlem)
12. Yaşamaya Dair –Nazım Hikmet (Peyman)
13. Gitmek –Can Yücel (Yonca)

Şimdi bu önümüzdeki Perşembe gerçekleştirilecek olan toplantımızın konusu en çok oyu alan şiir olacak. HEYACANLI MISINIZ?????

Kent’i önermeden önce ilk aklıma düşen şiir Peyman’ın önerdiği şiir idi:

YAŞAMAYA DAİR (1-2-3)

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

SUBAT 1948

Nazım Hikmet Ran


HANGİSİNİ ÖNEREYİM DERKEN BU ARADA AYSUN AKLIMA DÜŞEN DİĞER ŞİİRİ DE ÖNERDİ:

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol BEHRAMOĞLU


SONRA KENDİME "AŞK ŞİİRİ SEÇSEM NE SEÇERDİM?diye sordum ve Gülden'in şiiri geldi:

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İlhan

ARDINDAN BU KADAR MECBUR OLMAK İYİ DEĞİL DEDİĞİM ÖFKELENDİĞİM ANDA :

BU AŞK BURADA BİTER

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.
Ataol BEHRAMOĞLU

SONRA NEYDİ AKLIMA DÜŞEN..NASIL UNUTURDUM ? TABİİ Kİ GÜLDA İLE YAPTIĞIMIZ ARJANTİN GEZİMİZİN BAŞ TACI VE ADIM ADIM İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ BORGES'İN ŞİİRİ :

ANLAR

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim.
Yolculuk ederdim daha fazla.
Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim,
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye...
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardanım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama,
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten...
“Anlar”, sadece “anlar”... Sizde "anı" yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla,
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte 85 ‘indeyim ve biliyorum.

Ölüyorum!...

J.L.BORGES

SONRA BU YARIM KALMIŞLIK, YAŞANMAMIŞLIK, YAŞAMAMIŞLIK, ÖLÜM, YAŞAM KORKUSU ŞİİRLERİ FAZLA GELDİ...GİTMEK GELDİ İÇİMDEN VE TAM DA BU SIRADA ÖNERDİ YONCA BU ŞİİRİ:

GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
CAN YÜCEL

SONRA ....SONRA DİYELİM Kİ GİTTİN NE OLACAK BİLİYOR MUSUN DEDİM VE CEVABIMI BULDUM:

Kent

' 'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

Konstantin Kavafis

DEVAMI YARIN
KUCAK DOLUSU ŞİİRLER
BİLLUR

17 Ağustos 2009 Pazartesi

YALANCI TANIKLAR KAHVESİ-VEDAT TÜRKALİ


Vedat Türkali’nin yeni bir kitap yazdığı haberleri duyulmaya başladığı andan itibaren işyerimin karşısındaki Remzi Kitabevi’ne her gün aynı soruyu - sorduğum kasadaki kız bayılmasın diye üç ayrı biçimde- sordum:
Yalancı Tanıklar Kahvesi Çıktı mı Acaba?....Acaba Yalancı Tanıklar Kahvesi Çıktı mı? ....Çıktı mı Acaba Yalancı Tanıklar Kahvesi? Günlerden bir gün tam başımı uzatmıştım ki....Gördüm...Çıkmıştı...Aldım. Ancak bu takıntılı halime rağmen ancak yeni okuyup bitirebildim zamansızlıktan.



Vedat Türkali ile tanışmam aslında tam 10 yıl önceye dayanmakta... Hayatımı belirleyici bir dönemin henüz başındayken en şahane eseri olarak nitelendirdiğim “BİR GÜN TEK BAŞINA” ile başladım onu okumaya ve “TEK KİŞİLİK ÖLÜM” ve “MAVİ KARANLIK” ile de hızla devam ettim. İnsanların yarım kalmışlığını, yaşanmamışlıkları, hem politik hem aşk eksenindeki iç hesaplaşmalarını, iki yüzlülüklerini ve çelişkilerini yazış tarzını ve fonda da Türk siyasal hayatının özellikle sol eksendeki durumunu ve yanlışlarını ele alarak eserini ele alışını da her zaman çok sevmişimdir.



Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde de Türkali tüm diğer romanlarında olduğu gibi yukarıda ifade etmeye çalıştığım tüm öğeleri kullanıyor.Eserin en önemli kahramanı olan Muhsin, Ege’li bir toprak ağasının Ankara’da devrimci olmaya çalışan oğlu olarak tanıtılıyor bizlere. Muhsin bu devrimciliğini bir Robin Hood edası ile yaşıyor ve babasından ya da annesinin duygularını istismar ederek sızdırdığı paralarla devrimci arkadaşlarına, zor durumdaki kişilere yardım ediyor. Devrimci ve solcu olmayı seçmiş, ancak hiçbir örgüte girmemiş, yaklaşımlarından memnun kalmamış ve silahlı çatışmayı da desteklemeyen bir çizgide...

Günlerini bu nedenle belirsizlik içinde geçirmekte, ne istediğini bilen ve bu doğrultuda hareket eden Salih (Filistin’e gidip eğitim görmüş ve çarpışmış sonrasında da sendikal faaliyetler içinde yer almıştır) adlı can arkadaşı ile tartışarak, okuyarak ve çoğu zaman da yiyip içip sızarak geçirmektedir. Okumakta olduğu Felsefe bölümü ise hiçbir şekilde kendini tatmin etmiyor. Muhsin’in bu süreci anlatılırken yaşadığı iki ayrı aşk hikâyesi de var, arka fonda ise 1970 yılların başlarından başlayan ve 1980 ihtilali öncesi dönem anlatılıyor.

Okuduğum tüm sol eğilimli yazarlar da olduğu üzere Vedat Türkali de “Ne oldu da Türk Solu” neden başarıyı yakalayamadı? Nasıl Halka İnemedik, İşçi Sınıfı Bizleri Niye Anlayamadı? “ sorularına yanıt vermeye/aramaya çalışıyor. Zaten romanın başında da bunu açık bir biçimde de emekli yargıç Gıyasettin Alımlı’nın 'Biz hep bir şeyi yanlış yaptık bu ülkede. Neyi yanlış yaptığımızı da bir türlü bilemedik' sorusu ile başlatıyor.

Vedat Türkali’nin kitapta Türk Solu neden başarısız oldu sorusuna verdiği genel cevap “halkla bütünleşememek” ancak beni biraz rahatsız eden bu genel çerçevenin detaylarını oluşturan ve asıl neden olarak gösterilen şeyin bir başka deyişle halkla bütünleşememenin neredeyse tek nedeninin ” din “ olduğu hususu.

Materyalist ve sosyalist düşüncede dinin bu denli reddedilmesinin doğru olmadığı, İslam dünyasında bile sol çizgiye yakın olan bir sürü düşünür var iken bunların irdelenmemesinin ve İslam’a karşı bu kadar cephe alınmasının yanlış olduğunu ileri sürüyor...... Halkın elinde inancından başka bir şey yok iken ve bundan güç alırken bunun yadsınmasının sol düşünceye düşmanca bakılmasına neden olarak gösteriyor Vedat Türkali.

Romanda din ile solun çatışması nedeni ile başarıya gidilemediğine işaret eden satırları okurken sanki Vedat Türkali şu anda yaşadığımız dönemi irdelemeye çalışmış adeta ve o dönemi anlatırken 30-40 yıl sonra ulaşılmış olan noktaya, bugün tartışıla gelen hususlara ulaşmış izlenimi edindim. Muhsin’in akıl hocası Nedim Hoca’ya “peki nedir bu laiklik, din meselesi, laiklik elden gidiyor feryadı” olarak özetlenebilecek sorusu, zaman zaman dile getirilen Kürt sorunu, dev medyayı arkasına almış olan yazarlar bu izlenimi kuvvetlendiren ve sanki geriye bakarak kurgu yapan Vedat Türkali’nin şaşırdığını düşünmeme sevk eden hususlar oldu. Eminim o zamanlar da din önemli bir olguydu ama bugün ulaştığı noktaya gelmemişti ya da pek çok endişelenip düşünecek şey vardı, medya vardı ama sadece iki üç gazete ve aydınların çıkardığı dergilerden ibaretti, evet Kürt sorunu hep vardı ama 80 öncesi sanırım öncelik bu konuda değildi.

Acaba solun başarısızlığı din ile sol düşünceyi harmanlayamamak mı sadece? Eğer sol dini dışlamasa muhafazakâr kesimi mağlup edebilir miydi? Acaba bizlerin hatası her zaman her konuda siyasi, ekonomik, toplumsal koşulları dikkate almaksızın mı hareket etmemiz? Acaba o günlerde işçileri örgütlemeye çalışan sol görüşlü aydınlar sadece ve sadece din unsurunu dışladıkları için mi başarısız oldular? O dönem sendikal faaliyetlerdeki işçiler dinsiz miydi? Bunlar benim boyumu da yaşımı da aşan tartışmalar... Rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi çok iyi bilgi sahibi olmadan da fikir sahibiymiş gibi davranmak istemiyorum. Ama bu kadar din ekseninde işi cevaplandırmaya çalışmak, bir inanca sahip olmayı empoze eder nitelikteki sözler bana çok yerindeymiş gibi gelmedi. Hele Salih’in “İsrail saldırılarına uğradık. Ölenler oldu içimizde. En yiğit, en gözü kara savaşanlar kimlerdi biliyor musun? Yan yana vuruştuğumuz, kelime-i şahadet getirip ölürken doğru cennete gideceğine inanan koyu Müslümanlar. Hani bizim burada tepeden bakıp alay ettiklerimiz” gibi şaşkınlık ifade eden söylemleri içeren bölümler açıkçası çok hoşuma gitmedi ilk okuduğum anda. Belki de sadece “bir şeye” inanmanın insana güç vereceği gibi basit ve doğrudan bir anlamı da olabileceğini de ifade etmek istemiş olabilir Vedat Türkali.



Sonuç olarak; ben kendi adıma arka fondaki olayları daha iyi vermesini bekliyordum Vedat Türkali’nin. Romandaki yan karakterlerin Ege şivesinde konuşmalarını vermek ilk başlarda hoşuma gittiyse de sonuna doğru açıkçası sıkıcı geldi. Belki de Muhsin’in ne yapacağını bilmez hali, 80 ihtilalinin ilan edildiği ana kadar ülkenin içinde olduğu garip dinginliğin Muhsin’in inzivaya çekilmiş hali ile paralellik kurmak için verilmiştir ama son bölüm elimde o kadar sürüklendi ki kitap..... Devrim adına tek yaptığı şeyin bir ara hapse girip çıkmak – bana kalırsa has bel kader olmuş o da ya- olan Muhsin’in bu “baltaya sap olamama” hali, “ağa mağa değilim ama ağa gibi yaşamanın nimetlerinden de faydalanırım” tavırları ve sonra da kürkçü dükkanına dönmesi yüreğimi sıkıştırdı açıkçası.

ANCAK; tüm bu eleştiriler bir yana 90 yaşında hala yaşayan, tarihe tanıklık etmiş ve üretmeye çalışan bir yazara haddimi aşarak haksızlık etmek istemiyorum belki bu tepkim sadece aradığımı çok bulamamamdı. Bence hayatta MUTLAKA bir Vedat Türkali okunmalı ama Yalancı Tanıklar Kahvesi ilk okunacak romanı olmamalı.
Sevgiler
Billur

16 Ağustos 2009 Pazar

LEONARD COHEN İLE İKİ GÜNÜN ARDINDAN



Bölüm I: Aslında Anlatmam Gereken:

Size konserde L.Cohen ne söyledi, ne kadar kibardı, zarifti, Açıkhava hiç bu kadar kalabalık olmamıştı ve böyle seyirci kitlesini görmemişti, nasıl kibarca eğildi, mütevazı bir şekilde diğer sanatçılarını selamladı, nerede ise her şarkıda herkesin ruhu titredi kısmını anlat(a)mayacağım. Çünkü hem zaten günlerdir tüm gazete ve dergilerde bunu okuyoruz veya zaten sadece bunu konuşuyoruz. Ayrıca gidemeyenler için ya önemsiz/kıskançlık verici, gidenler için ise söylenenler hep yetersiz. Ve ben de hiçbir zaman bu yazıyı çok beğenmeyeceğim çünkü aslında hep daha fazlasını anlatmak istiyorum ve cümlelerim yetmiyor. Kısaca her iki konser de fazlası ile iyiydi. Bundan sonrası tamamen Cohen komasına girdiğim için sayıklamalarım.

Bölüm I Öncesi: Kim Daha Takıntılı Olabilir?

Hayatımın son 22 senesinde bana eşlik eden beş değişmeze sahibim. Her pazar saat 12:00 de annem ve babam ile telefonda konuşmak, Yonca, Leonard Cohen dinlemek, Kısa Camel, Efes Pilsen bira. Son 15 yılda Ka ve birkaç takıntı daha ekledim listeme. Belki sigarayı ve birayı bırakabilirim ama diğerlerinin hep benimle olmasını diledim ilk konserde yıldız kaydığında.


Bölüm II: Konsere Giderken:

Konsere giderken dizlerim titriyordu. Ne giyeceğimi, hangi şapkamı takacağımı günler öncesinden planlamış olmama rağmen, son dakika da yine olası tüm kıyafetlerimi deneyip, Ka’ya hepsini tek tek gösterdim. Sanırım bir an önce benden kurtulmak istediği için ne giydiysem hepsini beğendi, şüphelendiğim de ise bir ya da ikisini daha fazla övdü ve ben de sonuçta, yine günler önceden karar verdiğim kıyafetim ile gittim. Tabiî ki konser öncesi hiçbir şey yiyemedim, kalbimse yine fazla atıyordu ve sebebi ise içtiğim kahveler değildi bu seferlik.


Bölüm III: Konser Başladığında:

Konsere giriş ve yerlerimizi oturma anı biraz hızla gelişti ve saat 21:00 olduğunda ise L.Cohen “Dance Me to the End of Love” ile hepimizden önce yerini almıştı. Evet, itiraf ediyorum, Cohen sahneye ilk çıktığında ayakta alkışladım ve bir anlığına yerime oturamadım, şarkı bitmeden önce de yerine oturamamış olan birkaç seyirci için tekrar ayağa kalkmak zorunda kaldım, sonra da arkama dönüp arkamdakilerden özür diledim tüm içtenliğimle ve özür dilediğim anda arkamda oturan şahıs birden bire bana bağırmaya başladı. Benim yüzümden hiçbir şey göremediğini, artık yerime oturmam gerektiği konusunda son derece kaba bir şekilde söylendi. Ne diyebilirdim ki? Aslında arada, o kaba çocuğun kız arkadaşına dönüp; sen bunu hemen bırak, bu kadar nezaketsiz biri ile olmak için çok güzel ve akıllı görünüyorsun diyecektim ama yeni edindiğim felsefem gereği –bunun da birçoğunu Cohen’den öğrendim- artık şikâyet etmeyeceğim ve kimseyi kırmayacağım. Çünkü şikâyet etmek ve bir başkasını kırmak çok ama çok kolay ve bununla kendini beslemek her ne kadar tatminkâr olsa da çok ama çok akılsızca. Sadece biri özür diledikten sonra bu kadar olay çıkartmanın çok yanlış olduğunu söyleyebildim ve söylerken de sesim çok titredi. Ama eski alışkanlıklar gereği, birkaç parçada ayakta alkışlamadan önce arkamı dönüp, izninizle ayağa kalkacağım diyerek kendimce şirretlik yaptım. Sonra da buna hiç gerek yoktu diyerek pişman oldum. Sanırım daha iyi/mutlu biri olmam için benim de bir Budist tapınağında en az beş yıl geçirmem gerek veya bir gün bir aracın krom çamurluklarından yansıyan güneşi görüp huzur dolabilecek kadar asıl kendimle ve sonra da çevrem ile barışabilmem. Ama o an gerçek ruh halimle ne yapabilirdim sorusunun cevabı ise; Albert Camus’nün Yabancı’sından esinlenme ile başıma güneş -Cohen- geçti o sebeple ölürdüm o arkadaki genci diyebilirim.


Bölüm IV: Kimseyi Öldürmediğim İlk An:

Bir süre sonra her şey ve herkes kayboldu. Sahnede Cohen ve ben yalnız kaldık ve bu an itibariyle, yine birçok soruma cevap buldum. Cevapları ezbere bilip hiçbir şey yapamadığım sorunlarla da başbaşa. Ne yapacağız diye düşünürken, L. Cohen yine cevap verdi: Tüm zarlar hileli, kaptan yalan söylüyor, gemi su aldı ve hepimiz bunu biliyoruz.


Bölüm V: Konserin Sonu:


L.Cohen Closing Time’ı söylediğinde daha önceki iki konserden tecrübemle de biliyordum ki artık kapatma vakti. Billur’a dönüp, bu şarkıdan nefret ediyorum dediğimde fark ettim asıl beklediğimiz şarkılar şimdi başlayacak. Onun için, “First We Take Manhattan” ve benim, onun ve birçoklarımız için “Famous Blue Raincoat”. Bu yıl set list’e alındığı söylenen bu parçayı geçen yıl Rotterdam’da da söylemişti ve o konserde o şarkıyı söylerken, mükemmel sesi vücudumu titretmiş ve aklıma dokunmuştu ve bittiğinde, bir daha canlı dinleyemeyeceğim diye üzülmüştüm. Şimdi ise bir gün sonra tekrar dinleme şansım bile vardı.

Bölüm VI: Eve Dönüş:

Eve dönerken bir kahve ya da bir bira içmeyi çok istedim ama sevdiğimiz ve açık bir yer bulamadık dönüş yolunda. Nişantaşı, geceleri çok sıkıcı bir yer olmaya başladı. Tek hatırladığım arabayı bulmak için yürürken ayaklarım yerden birazcık yukarıda idi. Keşke The Marmara’ya gidip Cohen odasından çıkıp aşağıya iner mi diye beklese imişim ve çıkmış açık bir bar bulamadığı için geri dönmüş.

L.Cohen İle İkinci Gün Bölümün Tamamı:

2.gün çok daha güzel bir konserdi. Ya daha önde oturduğum için Cohen’i daha iyi takip edebildiğimden, ya da ilk gün sonrası mutluluğu ile. Kendisi de bir gün önce sizi elimden geldiğince tatmin edeceğim dememiş miydi? Olmuştum ama fazlasını da istiyordum ve aldım. Sanki seyirci de, Cohen de daha keyifli idi. Sürekli gülümsedi ve bu konserde bizlere de şarkılarını özenle koruduğumuz ve bu güne de getirdiğimiz için teşekkür etti. İlk gün yapmadığına şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

Teşekkürler L.Cohen gözlerimden tüm sıkıntıyı sildiğin için.

İçtenlikle

G.Şahin


Şaşırdıklarım/Anlayamadıklarım:


* Oray Eğin’in yazısında; Cohen İstanbul seyircisinden çok etkilendi. Çünkü ne Amsterdam’da ne de Berlin’de bu kadar ayakta alkışlanmamıştı demiş. Berlin’i bilmem ama Amsterdam konseri zaten izleyicinin ayakta olduğu bir konserdi- engelliler için ayrılan bölüm hariç- Ayakta izlenen bir konserde kim ne yapabilir? Seyirci yeterince zıplayamadığı için mi L.Cohen etkilenmemiştir anlayamadım. Ve aslında, niye hepimiz kendimizi, kendimize övmek zorundayız? Toplamda dört Cohen konseri izledim. En iyisi Westerpark Amsterdam idi. Dans edebildik, içkilerimizi içebildik, yanımızda bu diyarlarda zaten yasak olan başka tür sigaralar içenler de vardı, kimseler kimseye homurdanmadı. Biz de onların içtiklerini kokladık. Onlara eşlik etmek için Kısa Camel yaktık uç uca. Muhteşem bir sahne ve ses düzeni vardı, uzaklaşsan bile Cohen’i dev ekranlar ile takip edebildiğin bir konserdi. Benim ilk Cohen konserim idi ve konser alanındaki en genç insanlardan sayılırdık. Bir tür emekliler günü konseri gibi görünse de, tüm konser boyunca gezdik, hiç tanımadığımız insanlarla dans ettik, hep beraber nerede ise tüm şarkılara eşlik ettik. Web Sisters akrobasi gösterisi bile yapmadı. Kimsenin ne bir diğeri ile alıp veremediği vardı ne de konserin olası en güzel konser olduğu ile ilgili bir derdi.



Herkes kendi Cohen dansını yaşamaya gelmişti. Tüm şarkılar daha ilk notası çalındığına alkışlandı, yaşlıca insanlar çığlık çığlığa şarkıların isimlerini haykırdı, Cohen şarkıları söylerken, birbirlerine daha da sıkıca sarıldılar ve kimse kimsenin ayağına dahi basmadı. Orada 10.000 den epey fazla kişi vardı. Konser bittiğinde izleyici hızla alanı terk ederken birbirleri ile kibarca vedalaştı, biz ise topu topu 4.000 kişi sadece birbirimizi ezmeye çalışarak çıktık. Evet, kardeşlerim, hadi devam edelim birbirimizi kandırmaya Cohen en çok bizi sevdi. Bu şehrin havası onlara o kadar iyi geldi ki, vokalistlerin bile sesi olduğundan iyi çıktı. Hep görmek istediği izleyici bizdik ve o sonunda istediği noktaya, bizim sayemizde geldi. Asıl tatmin olan o idi.

Hayır, kardeşim, artık en çok bizi sevdi tartışmasını bırakalım. Daha iyi bir geceyi, hep beraber nasıl geçiririz bunu çözmeye çalışalım imkânlarımız dâhilinde.

Her iki yanda hep kapalı duran dev ekranların açılmasını sağlayalım, konsere zamanında varmaya çalışalım. Biletli bir başkasının yerine oturup, sahibi geldiğinde de kalkmamak için direnmekten vazgeçelim. O sıkışık kapılardan hep beraber aynı anda çıkıp gitmek çok zor ama yine de konserin sonuna kadar kalmaya çalışalım. Eğer bu kadar gitmek derdinde isek konser arasında mümkünse çıkışa yakın yerde basamaklarda durmaya çalışalım, illa çıkacaksak bunu toplu olarak yapmayalım.

* Aylardır gazeteler, dergiler, bloglar ve diğerleri sürekli Cohen konserinden bahsediyor. Ben de bir sünger gibi hepsini okumak, dinlemek istedim ve geçtiğimiz ay bu sebeple çok güzeldi. Gazeteyi açıp, yıldıran haberlerin bir kıyısında Cohen’i görmek, bu kenti olduğundan çok daha iyi bir yer kıldı. Tatilimi bitirmeyi umursamadım, krizi umursamadım. Aklımın bir köşesinde neden TEM’de elektrikli testere satarlar ve kim niye alır sorusunu bile öteledim. Her yerde çatlak vardı ama ışık girebiliyordu bir kıyısından. 2. konser de Teoman’da orada idi ve sonrasında verdiği röportajda son bir aydır herkes Cohen hayranı oldu. Tüm gazete ve dergiler bundan bahsediyor. Kendisinin de, Cohen’in de Türkiye’de bu kadar tanınır olmasından rahatsızım demiş. Güzellikler, sanat sadece bir avuç “derin” kişilikli insanın tekelinde mi kalmalı?

Keşke İstanbul’da daha çok etkinlik olsa ve gazeteler tüm çığırtkanlıklarını bir kenara bırakıp bu haberlere daha da çok yer verebilse. İnsanları şiddetle ve şok gelişmeler ile karmaşaya sürüklemek yerine, sanatla beslemek daha iyi bir yöntem değil mi? Buraya, Dali gelsin, Picasso gelsin, Kahlo gelsin ve Cohen gelsin. TEM’de elektrikli testere değil, Dali afişleri, Cohen CD leri satılsın. Bu ülke, U2’nun da konser vermek için gelmek isteyeceği bir yere dönüşsün.

* Bir Rock Konserinde nasıl davranılır hangi bölümde ne kadar alkışlanır gibi tüm yapılması gerekenleri bilen başka tür bir izleyiciye de şaşırıyorum. Tüm konser, nasıl davranmamız gerektiğini göstermeye çalışır bir ders verme hırsı içinde idiler. Zaten yasaklarla sarılmış durumda iken, bu yasakçı tavır daha da sıkıcı ve çekilmez.

Bir çoğumuz Cohen’i evimizde ya da bir barda oldukça yüksek kalitede bir ses sistemi ile hatta MacAllan Scotch viskisi açıp dinleyebilir durumda idik. Canlı bir performans izlemek, sadece dinlemekten ibaret değildir. Bu ise bir klasik müzik konseri hiç değildir, bilhassa Açık Hava bunun söylenebileceği bir mekân olmaktan çok uzak iken. Ayrıca kim kimi nerede istiyorsa alkışlayabilmelidir. Bu kendini beğenmişlere acilen Bolshoy’da bir bale izlemeyi öneririm. Balet ve balerinlerin nerede ise her dönüşlerinde, baş balerin/baletin sahneye sadece girdiğinde, giderken, her eğilişinde, hiçbir şey yapmadan durduğunda bile nerede ise tamamında alkışlar izleyici, çoğunda da ayakta ve bunu yapan ucuz bilet alan, ömürlerinde balenin mabedinde ilk defa bale izleyen turistler de değildir. Onlar sadece şaşkınlıkla ve küçümseme ile bu davranışı anlamaya çalışırlar


* Bu arada anlayamıyorum neden nerede ise tüm düğünlerde gelin ve damat –bizde gelin ve gelin, damat ve damat daha hayal edilir bile değil- "Dance Me to the End of Love" şarkısını ile dans eder? Bu şarkı kadar hüzün veren, ölüme gidişi kucaklayan başka bir şarkı var mı? Aşkın sonuna kadar dans edelim istiyoruz ama yanan bir keman ile. Sonra bir soykırımı üzerine olabilecek en güzel parçayı yaratmış Cohen’i de girişte protesto ediyor küçük bir kalabalık diyor ki; Tel Aviv’de konser verme, hem de kapanış ve belki de tekrar inzivaya çekilme öncesi son konserini. Onun kendi cemaatinin en önemli ailelerinden birinin mensubu olduğuna aldırmaksızın ama buna da ayrıca parmak göstererek ve bir detay tamamen atlanarak. Cohen hem Ramallah’da hem de Tel Aviv’de konser vermek istemiş. Ancak, Tel Aviv’de konser vermezse Ramallah’da sahne alabileceğinin söylenmesi üzerine Cohen tercihini Tel Aviv’den yana kullanmış.

Kimse kimseye demiyor dön kendine de bir bak. Birçok sanatçı da Türkiye’de konser vermiyor bilinen sebeplerden. Kandil’de konsere giderken elimde bir bira ile yolda yürürken acaba bir sorun olur mu tedirginliğime yanıt geliyor hemen arkadaşımdan. Eğer bu sebeple sana bir şey yapacak olurlarsa hızla bağır “yanımdaki Ermeni” diye. O zaman senin yerine beni tercih ederler. Ben de ona dönüyorum, diyorum ki, eğer biri sana bununla ilgili bir konuda sataşırsa sen de beni göster her zaman, kandil günü sokakta içki içiyor diye.

Burada çatlaktan ışık girmiyor, giren ne ise bizi zehirliyor hızla.

Sorular:

* Bergamot Esansı nedir? Hakikaten Cohen içmiş ve beğenmiş midir? Yoksa tüm tevazusu ile içer gibi mi yapmıştır?
* İKSV Genel Müdürü Görgün Taner’in oturduğu yerde kiralar yüksek midir? Oraya taşınıp Görgün Bey’in en iyi komşusu olmaya kararlıyım. Her gördüğümde Cohen’i sormak istiyorum.
* Cohen’in kızı Lorca konser süresince Cohen’in fotoğraflarını çekmiş. Ne zaman http://www.leonardcohenfiles.com sitesine eklenecek?
* Açık Hava’da sigara içiliyor mu, içilmiyor mu? Konser arasında onlarca izleyici ile sıkış sıkış sigara içerken epey bir dile getirdik bu konuyu.


*Cohen’in yazmış olduğu Görkemli Kaybedenler (Beautiful Losers) veya En Sevilen Oyun'u(The Favorite Game) kulübümüzde de okuyabilir miyiz?
* Bu yazıyı uzun buldunuz mu? Aslında epey bir kısmını kestim. Sadece;

“Teldeki kuş gibi,
Gece korosundaki ayyaş gibi
Kendimce özgür olmaya çalıştım”.


Gülda

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails