29 Nisan 2012 Pazar

ŞAFAK PAVEY - NEREYE GİDERSEM GÖKYÜZÜ BENİMDİR



Kitap : Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir
Yazar : Şafak Pavey
Mekan : Happy Moon's Cafe
Tarih : 26 Nisan 2012
Sunucu: Ayşen
Katılımcılar: Ayşen, Billur, Berna, Belkıs, Gülda, Peyman, Özlem, Yonca


ŞAFAK PAVEY – NEREYE GİDERSEM GÖKYÜZÜ BENİMDİR

Kitabı Seçiş NEDENİM 1:

Kitaptan alıntı……Diğer yandan ,kendi memleketim var işin içinde.Benim çocukluğum ve gençliğimde dindar olanından olmayanına kadar çoğumuzun içinde bir “İran”olacağız korkusu vardı.Bu da İranlıları gücendirir,”İslam Rejimi”adı altında ne kadar zulüm görseler de,o çok ünlü guruları incinirdi.O zaman İranlıların da tersini düşündüğünü anlamazdım.Şimdiyse İranlı dostlarım tek tek bana aynı kaygıyı tekrarlamaktalar:”Ah,Türkiye İran olmasın ! Türkiye’de İran mı olacak yoksa!”
İRAN

Şii İslamiyet ülkenin resmî dinidir. İran nüfusunun dini yapısının;%90'unu Şiiler, %'8'ini Sünniler, kalan %2'sini ise diğer dinlere mensup insanlar oluşturmaktadır.Ülkenin resmî mezhebi olan Şiilik ve 12 İmam (İsna Aşeriye) inancı, ülkenin özellikle orta ve kuzey kısımlarında güçlüdür. Çoğunluğu sunni olan ve Irak sınırına yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Kürtler de 5 milyona yaklaşan nüfuslarıyla önemli bir etnik topluluktur.1979'da İslam Devriminin ardından kabul edilen anayasaya göre İran’da en yüksek devlet makamı İran dini liderliğidir.

Yapılan araştırmalara göre İran nüfusunun ;

%46'ini Farslar, %33'ünü Azeri Türkleri, %7'sini Kürtler,kalanını da diğer etnik gruplar oluşturur.

İran Dışişleri Bakanı'nın Ocak 2012 tarihinde verdiği demece göre İran nüfusunun %40'ı Türkçe konuşmaktadır. (Türkmence, Azerice, Kaşkayca vd.) Ama İran'daki Azerbaycan Türkleri ve Türkmenler, İran anayasasının 15. maddesinde mahallî dillerin öğrenimi serbest denilmesine rağmen okul ve üniversitelerde Türkmen Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesini öğrenmek ve dillerini yaşatma hakkından mahrumdurlar.

İran, tarih boyunca Ortadoğu’nun vazgeçil(e)mez bir unsuru olmuştur. Özellikle 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, kendisini bölgenin yeni süper gücü olarak tanımlama eğilimine girmiştir. 70 milyona yaklaşan dinamik nüfusu, Müslüman kimliği, sahip olduğu önemli petrol ve doğalgaz kaynakları ve jeo-politik durumu İran’ın bu iddiasını destekler niteliktedir.

İran yakın tarihi olarak ilk olarak Şahlık dönemi, daha sonra İran İslam Devrimi ve Rafsancani dönemi, son olarak da ağırlıklı olarak Hatemi dönemi ve İran dış politikasından kısaca bahsedeceğiz.


Geç modern dönem (1925–1941)


Şah Rıza Pehlevi



"Bir İngiliz ajanı aracılığıyla İngilizlere tanıtılan Rıza Pehlevi, 1921 darbesiyle İngilizler için çalışmaya başladı ve 1923 yılında başbakan ve sonunda 1925 yılında İran şahı oldu. İngilizlerin himayesi altında İran’daki birçok sosyalist, nasyonalist ve etnik hareketi bastırmayı başardı. 1925 yılında Kaçar hanedanlığını devre dışı bırakarak kendi Pehlevi hanedanlığını kurdu. Kısa sürede büyük bölgelerin yarı özerk konumunu ortadan kaldırarak tüm yetkileri Tahran’da merkezileştirdi.

Aynı zamanda Farsça olmayan dillerin kullanımını da yasakladı.
Rıza Şah zamanında, "devlet bütçesinden, Farsçılık propagandası yapan edebiyatçılara, tarihçilere, eğitimcilere ve sanatçılara büyük bir bütçe tahsis edildi.Rıza Şah sanayileşmeyi, demiryolu taşımacılığını ve yapımını başlatıp ,İran’da yükseköğretimin temelini attı.

Rıza Şah, Rusya ve İngiltere arasında bir denge politikası yürüttü ancak II. Dünya Savaşı başlayınca Almanya ile yakınlaşması İngiltere ve Rusya’yı alarma geçirdi. 1941’de 2. Dünya Savaşı boyunca İran demiryolundan yararlanmak amacıyla İran’ı İngiltere ve Rusya işgal etti.

İşgalin ardından müttefik güçleri, Şah Rıza’nın ülkedeki Alman görevlilerin sınırdışı edilmesi yönündeki isteklerini kabul etmemesi üzerine Şah, oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine tahtından feragat etmeye zorlandı. Şah Rıza’nın ülkeden uzaklaştırılmasının ardından esas olarak işgal güçlerinin denetiminde olmak kaydıyla Muhammed Rıza Pehlevi iktidarı başlamış oldu.

Muhammed Rıza Pehlevi



Şah Rıza dönemine göre nispeten demokratik bazı açılımlar sağlandı; siyasi tutuklular özgür bırakıldı, basına yönelik sansür(karartma) kaldırıldı, siyasal ve toplumsal örgütlenmelere izin verildi. Artık sesini duyurma olanağı bulan çeşitli toplumsal ve siyasal muhalefet hareketleri bu özgürlük ortamından yararlanarak reform taleplerini yükseltmeye başladılar. Daha sonraki yıllarda ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamını büyük ölçüde etkileyecek olan Marksist kökenli Tudeh (Kitle) Partisi de bu ortamda, 1941 yılında kuruldu ve işçi yasası, toprak reformu, kadın hakları gibi geniş toplumsal tabanı kucaklayan talepleriyle önemli destek buldu.

İngiltere, SSCB ve ABD’nin çıkar mücadelesine sahne olan İran’ın, 1942’de imzalanan anlaşmanın ve 1943’te yapılan Tahran Konferansı’nın ardından, bu üç devlet tarafından yeniden inşa edilmesine karar verildi; fakat SSCB bu anlaşmaya uymayarak denetimi altındaki bölgede sosyalist nitelikli, 1945'te Azeri Azerbaycan Milli Hükümeti, 1946'da Kürt Mahabad Cumhuriyeti olmak üzere iki özerk devlet kurdurduancak işgal bölgesini yine aynı yıl, İran’ın kuzey petrol yataklarını işletme konusunda imtiyazlı bir anlaşma imzaladıktan bir ay sonra boşalttı.

SSCB işgalinin sona ermesinden hemen sonra İran, bu iki özerk cumhuriyetin varlığına güç kullanarak son verdi. SSCB’ye verilen imtiyaz da ülke içindeki milliyetçilerin ve İngiltere’nin baskısıyla 1947 yılında geçersiz kılındı.

Fakat tüm bu gelişmeler ülke içindeki milliyetçi muhalefeti güçlendirmişti. Giderek etkinliğini artıran Ulusal Cephe, 1951’de halkın büyük çoğunluluğunun da talebi olan petrolün ulusallaştırılması kararının Meclis’te kabul edilmesini sağladı.

Bu karara karşı çıkan Başbakan Razmara’nın öldürülmesinin ardından çıkan ayaklanmadan sonra Şah, Ulusal Cephe’nin lideri Muhammed Musaddık’ı başbakanlığa getirmek zorunda kaldı. Batıda eğitim görmüş, bağımsızlıktan ve ulusal egemenlikten yana olan bir milliyetçiliği savunan Musaddık’ın ilk işi; petrolün ulusallaştırılması yönündeki kararı onaylamak oldu. Bu karar ve Musaddık’ın bağımsızlıkçı politikası İngiltere ve ABD’nin tepkisini çekmekteydi.

Fakat bir süre sonra, başta Musaddık’a destek veren ulema, Muhammed Musaddık’ın Sovyetler’le yakınlaşmasından kaygılanarak hükümete verdikleri desteği geri çektiler ve Ulusal Cephe dağıldı. TUDEH Partisi ise Musaddık’ı desteklemeye devam etmekteydi. Bu durumdan rahatsız olan ordu içindeki bir grup CIA’in de desteğiyle bir darbe düzenlediler. 1953 yılında Şah, Musaddık’ı görevden almaya çalıştı fakat çıkan isyanın ardından ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Buna karşılık İngilizler ABD’yi Musaddık’ı devirmek için hazırlanan bir plana dahil olmaya davet etti ve 1953’te Başkan Eisenhower Ajax Operasyonu’nun yapılmasını onayladı.

Operasyon yapıldı ve Musaddık 19 Ağustos 1953’te tutuklandı. Şah ise kaçmış olduğu Roma’dan dönerek tekrar görevini devraldı. Bu gelişmelerin ardından İran petrollerinin işletilmesi için, % 50 hakkı İran’da olmak üzere çok uluslu bir konsorsiyum oluşturuldu.

Operasyon Ajax’tan sonra Muhammed Rıza Pehlevi’nin yönetimi giderek otokratikleşti. ABD’nin desteği ile Şah İran’ın altyapısını modernleştirirken kendisine muhalif bütün siyasi oluşumları istihbarat örgütü SAVAK aracılığıyla ezdi

1953’te yaşanan olaylar İran’ın siyasal ve toplumsal yaşamı için bir dönüm noktası sayılabilir.

Musaddık iktidarının sonundan İslam Devrimi’ne uzanan süreçte büyük önem taşıyan gelişmelerden biri Şah’ın 1962 yılında gündeme getirdiği “Ak Devrim” adını verdiği reform paketidir.

Ülkede siyasi istikrarı sağlayan Şah Muhammed Rıza petrol gelirinin de yardımıyla sosyo-ekonomik yapıyı sarsıcı biçimde değiştirmekteydi.Bir yandan yeni üretim biçimlerine bağlı olarak ortaya çıkan bir sanayi burjuvazisi giderek zenginleşirken yoksul, işsiz ve umutsuz, ekonomik olduğu kadar siyasal olarak da dışlanmış milyonlar da büyük kentlerin dışında öfkeli bir muhalefetin koşullarını oluşturuyordu. 1953’ün şaşkınlığıyla bölünüp gücünü yitiren sol, bu kitlelerle ilişki kuramazken; ulemanın etkinliği giderek artmaktaydı.

Şah’ın modern kapitalizm yolunda ilerlemek için yürürlüğe koymaya çalıştığı reform ise küçük ve orta sınıf esnafın(çarşı ya da bazargan), toprak sahiplerinin ve ulemanın tepkisini çekti. Toprak reformu, seçim reformu ve kadınlara oy hakkının tanınması, devlet işletmelerinin hisselerinin belirli oranda satılması gibi düzenlemeleri içeren Ak Devrim böylelikle tarıma dayalı ekonomiyi devre dışı bırakıp, toprak sahiplerini sanayi yatırımlarına yönelterek sağlam bir kapitalist ekonomik yapı kurmayı hedefliyordu. Ayrıca Şah’ın ulus inşa süreci için bir engel olarak gördüğü çarşı da bu şekilde tasfiye edilebilecekti. Yine bu hedef doğrultusunda eğitim, sağlık gibi alanlarda çeşitli düzenlemeler öngörülmekteydi.

Bunun dış politikadaki yansımaları da İran’ın giderek bölgede ABD’nin jandarması rolüne soyunması şeklinde gerçekleşti. 1970’lerde petrol fiyatlarının aşırı artmasıyla bir yandan içerideki modernleşme hamlesini ve bir sanayi atılımını finanse eden İran, bir yandan da satın aldığı gelişmiş silahlarla askeri güç haline gelerek Basra Körfezi’ndeki askeri varlığını fiilen pekiştiriyordu.

Söz konusu reformların tehdit ettiği sınıflar ve kadınların oy hakkı başta olmak üzere bazı yeniliklere karşı çıkan ulemanın kurduğu ittifak, mutsuz yoksul kitlelerin öfkesiyle birleşerek Devrim’e ulaşan süreci getirdi.

Seçim reformuna ulemanın tepki göstermesiyle başlayan olaylar sonucunda pek çok kişi öldü. Bu olaylar sırasında, Ayetullah Humeyni, 1979 Devrimi’nin manevi önderi haline geldi. Humeyni olaylardan sorumlu tutularak tutuklandı, 18 ay hapiste tutuldu. 1964’te bırakılmasından sonra Humeyni ABD hükümetini açıkça eleştirdi. Şah, Humeyni’yi sürgüne yolladı. Humeyni önce Türkiye’ye, sonra Irak’a, en sonunda ise Fransa’ya gitti. Sürgünde Şah’ı eleştirmeye devam etti.

Kitaptan Şah dönemiyle ilgili alıntı : İran’daki bir Azeri taksi şoförü şöyle özetliyor durumu:”Beyim,İran’ı bir tepsi pilav olarak düşünün,Şah döneminde kendisi bu pilavı iyi yemiştir ama kendisi ve etrafındakilerin bir sofra adabı vardı ve pilavı çatalla yerlerdi.Çatalın arasından da yere ,bizlerin toplaması için pilav taneleri düşerdi.Ama şimdiki dönemde mollaların adabı da yok beyim.Pilavı kaşıkla yiyor bu güruh.Ve bize yiyecek tek bir tane pirinç düşmüyor.”


DEVRİM ÖNCESİ İRAN DIŞ POLİTİKASI (1925–1979)

Rıza Şah iktidarı döneminde özellikle Amerika ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkesini işgal eden Rusya ve İngiltere’ye karşı ilk önce Amerika’ya daha sonra ise Almanya’ya yakınlaşma gereği hissetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ise tarafsızlığını ilan eden İran, bir kez daha İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilmiştir. Otuz yıllık bir süreçte yaşamış olduğu iki işgal deneyimi, sonraki dönemlerde İran’ın çok ihtiyatlı bir dış politika takip etmesinde önemli rol oynayacaktır.

Musaddık İran petrollerinin millileştirilmesine karar vermesiyle devlet içersinde başka bir devlet gibi hareket eden “İngiliz İran Petrol Şirketi”nin (Anglo-Iranian Oil Company) etkisi sınırlandı.

Bu harekât aslında İran’ın Batı’dan bağımsız ve ulusalcılığı ön plana çıkaran bir dış politika izlemek istediğinin ilk göstergesidir. Petrolün millileştirilmesi kararına en büyük tepki doğal olarak İngiltere’den gelmiştir çünkü İngiliz şirketleri petrol pastasından %40 a yakın bir pay almaktaydılar. 1953 yılında CIA ve İngiltere tarafından organize edilen bir darbe sonucunda Musaddık görevden uzaklaştırılmış ve yerine Batı ile ilişkileri yeniden kuracak olan Zahidi göreve getirilmiştir. İki üç yıllık bağımsız bir dış politika denemesi de bu şekilde kısa bir sürede başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

1953 darbesinden sonra Amerika ve İngiltere, İran’la bozulan ilişkilerini tekrar iyileştirebilmek için daha çok ekonomik seçenekleri yani askeri yardımları tercih etmişlerdir. Örneğin, ABD 1953 yılında, İran’a 45 milyon dolarlık bir ekonomik yardımda bulunmuştur. Bu yardım sayesinde Şah’ın gizli örgütü SAVAK’ın temelleri atılmıştır.

Aslında İran’ın bu iki devletle tekrar işbirliğine gitmesi bir nevi doğal bir savunma refleksi olarak algılanmalıdır. Soğuk Savaş döneminde, iki kutuplu düzenin hâkim olduğu bir ortamda Sovyet etkisinden kurtulmanın yegâne çaresi, denge politikası oluşturmak için ABD ve İngiltere ile işbirliği yapmaktan geçmekteydi. Bu denge politikasının gereği olarak, İran özellikle dış politika konusunda İngiltere ve ABD ile uyum ve işbirliği içinde olmaya büyük önem vermiştir. Bununla da yetinmeyerek, 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında imzalanan Bağdat Paktı’na aynı yıl Pakistan ve İngiltere ile birlikte İran da katılmıştır. (Daha sonra bu anlaşma Irak’ın çekilmesiyle 1958 yılında CENTO ismini alacaktır.)

İran, Batı bloğuyla mevcut ilişkilerini geliştirirken Rusya’yı da tamamen ihmal etmek istememiştir. Bunun için Sovyetlerle de ekonomik işbirliğine giderek bu iki süper güç arasında denge politikası takip etmeyi çıkarları açısından vazgeçilmez görmüştür.

Arap-İsrail Savaşı sonucunda patlak veren 1973 petrol krizinde, İran mevcut durumdan en iyi şekilde istifade etmesini bilmiştir. OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) üyesi ülkelerin petrol üretiminin azaltılmasına yönelik kararlarını hiçe sayarak bu dönemde petrol üretimini daha da arttırmış ve Batı ülkelerine daha fazla petrol ihraç etmiştir. Bu hareketiyle, diğer Müslüman devletlere yardım etmek yerine, Amerikan dolarlarının İran ekonomisine akmasını tercih etmiştir.

Yine aynı dönemde İsrail Devleti ile olan ikili ilişkiler de iyi bir seyir izlemektedir. İran her ne kadar İsrail’i resmi olarak tanımasa da,ticaret hacminde ve ikili ilişkilerde kayda değer bir hareketlilik söz konusudur. Mesela, İsrail malları İran pazarında kolayca boy gösterirken, İran petrolü de İsrail pazarlarına akmaktadır. İran-İsrail ilişkileri de tamamen pragmatik ve çıkar eksenli bir yörüngeye oturtulmuştur.

Sonuç olarak, 1900’lerin başından Soğuk Savaş dönemine kadar genellikle Batı yanlısı bir politika takip edilmekle beraber, Soğuk Savaş döneminde dış politikada ibreler Batı Bloğu’nu göstermekle birlikte, Sovyetlerle de tamamen ihmal edilmemiştir.

FARAH DİBA




Ekim.1938'de Tahran'da dunyaya geldi.Babasi merhum Sohrab Diba Iran ordusuna mensup bir subaydi. Paris'te hukuk tahsili yapmis ve kizi Farah, ilkokul 2. siniftayken hayata gozlerini yummustu.

Farah Diba Tahran'da Jeanne D'arc ve Razi okullarinda okudu ve tabii ilimler bÖlÜmÜnden mezun oldu.Daha sonra Paris'e giderek mimarlik okuluna devam etti.24.Aralik.1959'da Iran Sahi Riza PEHLEVI ile evlenerek İran Kralicesi oldu.

3 kez evlenen Muhammed Rıza Pehlevi ilk evliliğini 1939'da Mısır Kralı I. Fuad'ın kızı Fevziye, ikinci evliliğinide 1951'de Süreyya ile yapmıştır. Ancak iki evliliği de erkek varis olmadığı için bitirmiştir. 1959'de evlendiği üçüncü karısı Farrah Diba'nın 1960'ta Rıza Pehlevi'yi doğurması ile Pehlevi Hanedanı bir erkek varis kazandı. Bu evlilikten iki erkek iki kız çocuğu olmak üzere 4 çocuğu vardır.

Diba, 1967'de kraliçe oldu ve İran tarihi boyunca taç giyen ilk kadın unvanını kazandı.

Evlendikten sonra tüm ilgisini sosyal çalışmalara yönelten kraliçe; kadınların özgürleşmesine, spor ve sanat faaliyetlerinin geliştirilmesine önem verdi; eğitim, sağlık, kültür ve yardım konulu yirmi dört derneğin başkanlığını yürüttü. Farah Diba'nın sanata olan tutkusunun, İran'daki kültürel ortamın canlanmasına büyük katkısı oldu: İranlı genç sanatçıları desteklemesi, eski geleneksel sanatlar ve mimarlıkla ilgili müzelerin açılmasında itici güç oluşturdu...

Ve devrik Şahı Pehlevi’nin sürgüne gönderilmesiyle önce Mısır'a, sonra Bahamalar'a gidiyorlar. Ama şah hastalanıyor ve zorluklar yaşıyorlar buralarda. 80'de Şah ölüyor. Farah Diba sürgün olarak Avrupada Fransa'ya gidiyor .

’Ne zaman o 1979 ocak sabahını hatırlasam, aynı derin acı gelir, yüreğime saplanır. Aylardan beri ateş ve kan içinde yaşayan başkentimiz sanki aniden soluğunu tutmuş gibiydi.İnsanın içini daraltan bir sessizlik çökmüştü Tahran'ın üzerine. O 16 ocak günü ülkemizden ayrılıyorduk..." Farrah Diba İngiltere ve Amerika'da okurlara sunulan "Anılar"a, Diba'nın, 16 Ocak 1979 günü, kendisini sürgüne götüren uçakta yazmaya başladığı günlük kaynaklık ediyor.

2001'de kızı Prenses Leyla'yı kaybeden Farah Diba için, "Anılar" kitabı bir terapi niteliği taşıyor. Diba, bir dergide , 4 Kasım 2003 tarihinde yayınlanan röportajda, "Anılarınızı neden şimdi yayınlatmaya karar verdiniz?" sorusuna şu yanıtı veriyor: "Bunun pek çok nedeni var. Birincisi, başıma gelen her şeyi, herkesin, ama özellikle halkımın, çocuklarımın, torunlarımın ve genç İranlılar'ın bilmesini istedim. Olanları bir başka açıdan görebilmem için zamana ve belli bir uzaklığa gerek vardı. Ama kızımın trajedisİ boyunca aklımı yitirmemem için bir şeyler yapmalıydım…




Farah Dibah, Yves Saint Laurent ile birlikte… Paris, 1959.



Empress Farah wearing her new crown leaving Golestan Palace after the coronation of her husband Shah Mohammad Reza Pahlavi on October, 1967.

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve Farah Diba’nın düğün töreninden…Tahran,21 Aralık 1959





Mrs. Jackie Kennedy ve Kraliçe Farah Washington National Airport’a giderken… Nisan 1962




Farah Pahlavi and former President Richard Nixon walk behind the coffin of the Shah of Iran during the funeral procession in July 1980.



İran İslam Devrimi ve Sonrası

İran Devrimi, aynı zamanda İslam Devrimi olarak da bilinir, Ocak 1978’de Şah karşıtı ilk büyük halk gösterileri ile başladı. Grevler ve gösteriler ülkeyi ve ekonomiyi felç ettikten sonra Şah Şubat 1979’da ülkeden kaçtı ve büyük bir halk kitlesinin karşılamasıyla Ayetullah Humeyni İran’a geri döndü.

Pehlevi Hanedanı, 11 Şubat’ta İran ordusu, gerillalar ve militanlar sokak savaşlarında Şah’a bağlı silahlı gruplara karşı üstünlük sağlayınca kendini “tarafsız” ilan etmesiyle tamamen çöktü. 1 Nisan 1979’da İran resmen İslami Cumhuriyet oldu. Aralık 1979’da ülke teokratik bir anayasayı ve Humeyni’nin ülkenin dini lider i olmasını onayladı.

Genel af çıkarıldı, belirli bir süre, düzenleme için müzik ve gazete yasağı konuldu. Beni Sadr cumhurbaşkanı oldu.

Devrimin hızı ve gerçekleşmesi dünyada bir çok kişide şaşkınlık yarattı, çünkü ciddi olarak ne askeri bir karşı koyuş, ne mali bir kriz ne de bir karşı ayaklanma yaşandı. Hem milliyetçi hem de Marksist muhalif gruplar İslami gelenekçilerle birlikte Şah’a karşı mücadele etmelerine rağmen onbinlercesi Ayetullah Humeyni yönetiminde İslam Cumhuriyeti ile sonuçlanan devrim sonrasında İslami rejim tarafından idam edildi.

Kitaptan alıntı : "Bir İran’lı kadının sözleri : Herşey bir gecede oldu,İslam Devrimin’de eşit olarak sokakta mücadele vermiş annelerimizin döneminde,devrimden sonra bir gün içinde kamu alanlarının hepsi kadınlara yasaklandı.

Okullardan,çayhanelerden dini anma gösterileri olan Aşure gecesine dek her yerde kadın erkek ayrımı uygulanmaya başladığında,sosyalizm ve toplumsal eşitlik adına o devrimi yapan bütün kadınlar da rejim tarafından ihanete uğradıklarını o dakika anlayıverdiler.Kıyafet devrimi de cabası… "

2000 yılında Ayetullah Montazeri, yani Humeyni'nin sağ kolu, yayınladığı Hatrılar adlı kitabında, “1988 yılında 30,000 siyasi tutuklunun Humeyninin emriyle idam edildiğini yazıyordu. (…İran dünyada en çok idam cezası uygulayan ülke olan Çin’i bile geride bırakmış durumda…)

Aslında devrimlerin birçoğu halkına baskı uygulayan liderlerin tarihe hediyesidir diyebiliriz. İran İslam Devrimi de Şah’ın, liberaller, Müslümanlar, pazarcılar, entelektüeller ve hümanistler üzerindeki baskısına ve zorba yönetimine karşı gerçekleştirilmiş-halka dayalı- bir yeniden yapılanma harekâtıdır.

Bu harekât Fransa’da sürgünde bulunan Humeyni tarafından organize edilmiş ve başarıya ulaştırılmıştır. Rıza Pehlevi döneminde ekonomik kalkınmaya öncelik verildiği için ülkede hızlı bir endüstrileşme süreci yaşanmış, bunun sonucunda birçok köylü iş imkânlarından faydalanabilmek için kentlere göç etmiştir. Şehre, iş ve daha iyi bir yaşam umuduyla gelen bu insanlar genelde fakir ve eğitimsizlerdi.

Humeyni işte bu fakir insanların ve tüccar (bazaar) grubunun desteğini alarak başarılı bir devrim gerçekleştirmiştir. Petrol rafinerilerindeki işçiler greve giderek, tüccarlar ise devrime ekonomik destek sağlayarak devrimin başarıya ulaşmasını sağlamışlardır.



1979 Mart’ında yapılan referandum sonucunda %99 gibi ezici bir çoğunlukla İran İslam Cumhuriyeti kabul edilmiştir. Devrim hem halk hareketi olması hem de İslam ve Cumhuriyet kelimelerini yan yana getirmesi açısından oldukça önemlidir. Devrimden sonra İran ve Ortadoğu dengeler ve saflar değişmiştir. İran, Batı’nın “sadık kölesi” olmayı bırakıp, artık kendi “kendisinin efendisi” olmaya karar vermiştir. Uzun bir zaman Pehlevi hanedanlığı tarafından bastırılan “İslam” kimliği de baskın bir faktör haline gelerek gerek sosyal hayatta gerekse siyasi hayatta etkisini hissettirmeye başlamıştır.

Devrimle beraber gelen değişim rüzgârı İran’ı genel anlamda “Batı”, özel anlamda ise “ABD” ve İsrail düşmanı haline getirmiştir. Bu algılamanın ilk yansıması da Amerikan Büyükelçiliği’nin öğrenciler tarafından işgal edilmesiyle kendisini göstermiştir. 444 gün süren rehine krizi sonrasında İran-ABD ilişkileri kopma noktasına gelmiş ve bundan sonra bir daha eski haline dönmemiştir.

Devrim sonrası Ortadoğu’da, diğer devletlerin de İran’a karşı olan bakış açıları ve İran algılamaları da tabii olarak değişmiştir. Devrimin kendi ülkelerine ihraç edilme tehlikesi bölgedeki diğer yönetimleri oldukça rahatsız etmiştir. Doğal bir savunma refleksi olarak bölge ülkeleri de İran’a mesafeli durmayı kendi çıkarları açısından daha faydalı bulmuşlardır. Aslında “İslam Devrimi” zaten bölgesinde yalnız olan İran’ı tam bir yalnızlık içersine itmiş ve kendisinin diğerleri tarafından “öteki” olarak algılanmasına sebep olmuştur. Zaten dini (Şii)ve etnik yönden (Farsi) ayırt edici kimliğine bir de “devrimci” faktörü etkilenince İran’a yalnızları oynamaktan başka bir seçenek kalmamış, gerek bölgesel ve gerekse küresel düzeyde bir dışlanma ile karşı karşıya kalmıştır.

Devrim rüzgârı sadece Ortadoğu bölgesini değil, Amerika’yı da etkilemiştir. İslam Devrimi’nin diğer bölge ülkelerinde tekrarlanabilme riski Amerikan dış politikasında “paranoya” haline gelmiştir. İran’ın İslam merkezli yeni dış politikasının uzun vadede Amerikan çıkarlarını kötü yönde etkilemesini engellemek için ABD de yeni karşı politikalar üretme gereği duymuş ve İran’ı gerek bölge ülkelerin yardımıyla, gerekse alınan ekonomik tedbirlerle etkisiz hale getirmeye çalışmıştır.

Devrim sonrası İran dış politikasının itici motorunu “Batı karşıtlığı” ve “İslam kimliği” oluşturmuştur. Özellikle Amerika (Büyük Şeytan) ve Sovyetler Birliği (Küçük Şeytan) ve İsrail (Siyonist Rejim) üzerine özel bir vurgu yapılmıştır. Bu nitelemeler ve oluşumlar aslında Dini Lider Humeyni’nin fikirlerini yansıtmaktadır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni anayasasına göre Humeyni hem iç politikada hem de dış politikada en önemli karar verici haline gelmiştir ve kendisini Veliyi Fakih olarak nitelemiştir. Yani tüm güç Humeyni’nin ellerinde toplanmıştır. Humeyni tek güç olmanın avantajını da kullanarak yeni İran dış politikasını kolayca şekillendirmiştir.

Sonuç olarak tarihte tüm dünyayı etkisi altına alan, mevcut dengeleri değiştiren olaylardan biridir 1979 da gerçekleşen İran İslam Devrimi. Devrimin başarıya ulaşması yalnızca bölge ülkelerini etkilemekle kalmamış, küresel dünyada da büyük yankı uyandırmıştır. Devrim, özellikle süper güçlerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bölgenin aynı zamanda süper güçlerin çıkarlarının çatıştığı bir merkez olduğunun da göz önünde bulundurulması gerekir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Dış Politikası ve Özellikleri

İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikasına baktığımızda temelinde “Bağlantısızlık” hareketinin olduğunu görürüz. İslam devrimine kadar devam etmiş olan bu politika, İslam devriminden sonra da İslami bir boyut kazanarak devam etmiştir.

“Bağlantısızlık” hareketi nedir? Bu politika 1955 yılında Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharla Nehru tarafından başlatılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini soğuk savaşın dışında tutmak isteyen ve hiç bir örgütün (SSCB ve NATO gibi) içinde yer almayı istemeyen Üçüncü Dünya ülkeleri tarafından ortaya sürülmüş olan bağlantısızlık hareketinin amacı bağımsız bir dış politika sürdürebilmektir.

Bağlantısızlık hareketi her ne kadar bir askeri pakt’a üye olup olunmamasıyla ölçülse de bu hareketi siyasal bağımsızlıktan, siyasal bağımsızlığı da ekonomik bağımsızlıktan ayrı düşünemeyiz. Çağımızın en önemli iki gücü teknoloji ve ekonomidir. Ve bu, devletlerin birbirleriyle etkileşimi kaçınılmaz kılmaktadır.

İran’ın da petrol ve doğalgaz dışında kendine yetecek herhangi bir ürün üretme kapasitesine sahip olmayışı , Devrimden sonra gerçekleşen ve İranlılar tarafından İkinci bir devrim olarak nitelendirilen Rehine Krizinde, ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri tarafından İran’a ambargo uygulanması ve bu ambargo sonucunda İran’ın iflasın eşiğine gelmesi, ayrıca ülkenin üretim gücünün yanında herhangi bir savaş durumunda kendini savunabilmesi ve dışarıya karşı koruyabilmesi için askeri gücünün de yeterli seviyede olmaması bağlantısızlık hareketindeki başarısızlığın sebebleridir.


İran devriminin başarıya ulaşma sürecine baktığımızda üç önemli unsurun başlıca role sahip olduğunu görürüz. Bunlar : Liderlik, İslami ideoloji ve halktır.

Liderlik :Devrimin gerçekleşmesinde Liderliği Ayetullah Humeyni üstlenmiştir. İran’ın önemli imamlarından olan Ayetullah Humeyni rejim karşıtı söylemleriyle, Şah rejimine muhaliflerin sesi olmuştur. Başlangıçta Humeyni’nin Şahtan istediği, saygılı olması meclise daha fazla din adamı sokması, devlet kanunlarının şeriata uyum sağlamasına özen göstermesiydi. Hatta 1963 yılında açıkça rejim karşıtı bir din adamı olarak ortaya çıktığında bile devrim veya monarşinin ilgası talebinde bulunmamıştır. Ancak 1978 yılına geldiğinde Şah rejiminin devrilmesini açıkça söylemeyen Humeyni bu tarihten sonra İran’ın İslami bir Cumhuriyetle yönetilmesi gerektiğini savunmuştur ve kararlılıkla ilerlemiştir. Şah’ın yıkılmasını isteyecek yürekliliği göstermesi, onu kısa sürede kahraman kılarak rejimin muhalifi olan âlimlerin önderi haline getirdi.

Kararlılığı, rejimi açıkça suçlaması, uzlaşmacı bir tavır sergilememesi onu diğer âlimlerden ayıran özellikleridir.

İslami İdeoloji : Humeyni “İslam adına iktidar iradesi”nin sembolüydü.

Devrimin dini özelliklere sahip olması İran’ın dış politikasını da aynı yönde etkilemiştir. İran için yeni bir siyasi kültür doğmuştur. Bu yeni siyasi kültür İslam’ın toplumsal alanda uygulanması ve bunun gerekli kıldığı kurallardır.

Humeyni, süper güçlerin dünyaya hâkim olma çabalarını reddedip, Müslümanları karşı koymaya davet ediyordu. Bundan sonra dış politika da “Ne Doğu Ne Batı, her iki süper devletle işbirliğine Hayır” temel slogan haline gelmiştir.


Humeyni, süper güçlerin insanlık alemine faydalarının olmadığını, onların insanlığı kontrol altında tutmayı, ülkelerin doğal kaynaklarını sömürmeyi ve her zaman kendi çıkarlarını düşündüklerini söyleyerek süper güçlerin İslam’ın düşmanı olduklarını nitelendiriyordu. Temel amacının “İslami Dünya düzeninin kurulmasına çalışmak” olduğunu belirten Humeyni tüm Müslümanlara kendisine yardımcı olmaları konusunda çağrıda bulunuyordu. Böylece İmam Humeyni İslam devriminin ilkelerini belirlemiş oluyordu.

İRAN DIŞ POLİTİKASININ KARAR ORGANLARI

1.LİDERLİK

İran İslam Cumhuriyeti’nin en büyük karar organı Dini Lider yani Velayet-i Fakih’dir. Devletin başı konumunda bulunan dini lider, Şii inancına göre on iki imamın temsilcisi sayılmakta ve bütün yürütme, yasama ve yargı işlerinde neredeyse son söz sahibi durumunda bulunmaktadır.

2.CUMHURBAŞKANI


İran’ın dış politikasında “Liderlik” makamından sonra gelen en etkili merci Cumhurbaşkanlığıdır. Doğrudan halk tarafından 4 yıllığına seçilen Cumhurbaşkanı iki dönemle sınırlandırılmıştır.Anayasayı uygulamak, üç erkin ilişkilerini düzenlemek, yürütme gücüne başkanlık etmek cumhurbaşkanının temel görevleridir. Adayların dini ve siyasi kimlikleriyle tanınmış olmaları gerekir. Bu yetki ise Anayasa Koruyucular Konseyi’ne aittir. Adaylar, Anayasa Koruyucular Konseyi’nin onayını aldıklarında sıra Cumhurbaşkanlığı yetkisinin verilmesine gelir ki bu yetki de dini lider’e aittir.
Dini lider ile Cumhurbaşkanı arasında fikir ayrılığı olması durumunda ise Cumhurbaşkanı etkisizleştirilebilir veya tasfiye edilir. İran’ın yeni rejiminin adı her ne kadar ‘İslam Cumhuriyeti’ olsa da Cumhuriyetin tam anlamıyla uygulandığını söylemek bu noktada pek inandırıcı değil. Dini liderin monarşisinin hissedildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

3.İSLAMİ DANIŞMA MECLİSİ(MECLİSE ŞURAYE İSLAMİ)

Cumhurbaşkanlığından sonra İran dış politikasında Bakanlar Kurulu üçüncü karar merciidir. Bakanlar Kurulu İran dış politikasına aldığı dış ekonomik ilişkiler ve petrol ihracatı ve genel olarak ithalat ve ihracat kararlarıyla yön vermede etkili bir organdır.

Bakanlar Kurulundan sonra gelen en yetkili makam İslami Danışma Meclisidir. İran’da meclis önemli bir kurumdur. Ancak yetkileri sınırlı değildir. Velayet-i Fakih ve denetleme kurumları vasıtasıyla yetkileri sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı olduğu gibi Mecliste de dini lider ile uyum içerisinde olmalıdır.

Meclisin çıkardığı yasalar cumhurbaşkanı tarafından yürürlüğe sokulmadan önce Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından, anayasaya ve şeriata uygunluğunun denetlenmesi gerekir.

İncelemeye çalıştığımız bu organların dışında İran’ın dış politikasının uygulanmasında etkili olan resmi ve yarı resmi bazı organlar da bulunmaktadır. İran Radyo ve Televizyon Kurumu, İran İslam Cumhuriyet Haber Ajansı (IRNA) ,İslami propaganda örgütü, bahsettiğimiz organlardan bazılarıdır. Bu organların ortak amacı İran Devrimini dışarıda tanıtılmasını sağlamak ve devrim ihracına yardımcı olmaktır.

İRAN DIŞ POLİTİKASININ HEDEFLERİ

Devrim sonrası İran’ın kısa, orta ve uzun vadede olmak üzere 3 temel amaca yöneldiği görülmektedir.

Kısa vadede ; içeride İslam Cumhuriyeti savunulması ve rejimin korunması,
orta vadede ; İran’ın bölgesel güvenliğinin sağlanması
uzun vadede ; ise İslami değerlerin hakim olacağı bir dünya düzeninin kurulması.

İran Dış politikasında, Büyük Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye ve bu çerçevede özellikle Müslüman ülkelere önem vermeye özen göstermiştir. İslami devrimin öncüleri, kendilerini İslam dünyasının dirilticileri olarak görmüşlerdir. İran’a göre Müslümanlar bir toplum oluştururlar. Tek çatı altında yaşamak isterler. Bu sebeple devrimi sadece sınırlarında ve Şiiler arasında değil, sınır ötesinde ve tüm Müslümanlara yaymaya çalışmışlardır.

Humeyni, görevlerinin “Ahir Zamanda” geleceğine inandıkları Mehdi’nin (On ikinci İmam )yapacağı göreve hazırlık niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Bu duruma göre, Mehdi gelinceye kadar İslam devletleri “Fakihler” tarafından yönetilecekti.

TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

Atatürk Dönemi İran’la İlişkiler

Yüzyıllara dayanan Türk-İran ilişkilerine zaman zaman dostluk havası, zaman zaman da soğuk ilişkiler ve savaşlar hakim olmuştu. Atatürk dönemi Türk-İran ilişkileri de başlangıçta olumsuz seyrediyordu. Bunun da başlıca nedeni Türkiye'nin doğusunda faaliyet gösteren Kürt isyancıların İran'dan destek görmeleri ve bazı sınır anlaşmazlıklarıydı. Ancak Nisan 1925'de İran'da Kaçkar Hanedanlığının yıkılıp yerine Pehlevi Sülalesi'nin geçmesi Türk-İran ilişkileri için yeni bir başlangıç oldu. 25 Nisan 1926'da kendisini İran Şahı ilan eden Rıza Pehlevi, sınır anlaşmazlıklarını çözüp Türkiye ile iyi ilişkiler kurmayı ve yapacağı reformlar için yardım almayı amaçlıyordu. İran'ın bu yeni tutumu Türkiye'de olumlu karşılanmıştı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Şah Rıza Pehlevi'nin taç giyme törenine bir heyet göndermiş ve Şah'a kıymetli taşlarla süslenmiş bir kılıç hediye etmiştir.

Türk-İran ilişkileri Şah Rıza döneminde giderek olumlu bir seyir izlemiştir. İki ülke arasındaki bu yakınlaşmanın bir sonucu olarak önce 14 Mart 1932'de sınır güvenliği ile ilgili bir anlaşma, daha sonra da 5 Kasım 1932'de yeni bir "Dostluk, Tarafsızlık ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması" imzalanmıştır.Bu Antlaşmaların imzalanmasından sonra Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler dostane bir havaya girmiş, İran Şahı Rıza Pehlevi'nin 1934 Haziranında Türkiye'yi ziyaret etmesiyle bu dostane ilişkiler daha da pekişmiştir.




Çankaya Köşkü’nde İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte. (16 Haziran 1934)


Türkiye ziyareti sırasında Türk halkı ve Atatürk tarafından sıcak bir şekilde karşılanan Şah Rıza Pehlevi'ye çeşitli hediyeler verilmiştir. Bu hediyelerden en önemlisi Kayseri Fabrikası'nda üretilen uçaktı. Bundan başka Rıza Şah'ın ziyaret hatırası olarak darphanede 150 adet madalya bastırılmıştı. Madalyanın bir tarafında Mustafa Kemal Paşa'nın diğer tarafında Rıza Şah'ın resimleri vardı.

Resimlerin altına "İran Şehinşahı Ala Hazret-i Hümayun Rıza Şah Pehlevi Hazretleri'nin Türkiye Cumhur Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerini Ziyaretleri Hatırası" cümlesi yazılıydı. Bu cümle Mustafa Kemal Paşa'nın resminin altına Türkçe, Rıza Şah'ın resminin altına Farsça yazılmıştı. Madalyanın birisi altından diğerleri gümüş ve bronzdan yapılmış, altın madalya Rıza Şah'a, gümüş ve bronz madalyalar ise Şah'ın maiyetindeki zevata verilmişti..Şah Rıza Pehlevi'nin Türkiye ziyareti her iki ülke basınında da geniş yer almış, iki ülke ilişkilerini öven yayınlar yapmışlardır.

İRAN İSLAM DEVRİMİ SONRASINDA TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

1979 İslam Devriminden önceki dönemde İran Batı’nın en önemli pazarı konumundayken, Türkiye, bu pazara etkin bir biçimde girememiştir. Bunda Türkiye’nin bugün erişmiş olduğu ihracat potansiyeline ve gelişmişlik düzeyine o günlerde erişmemiş olmasının rolü büyüktür.

İran’da kurulan İslam Cumhuriyeti’yle birlikte ülkede siyasi ve ekonomik yönden kayda değer değişimler meydana gelmiştir. Ekonomik açıdan baktığımızda, ekonomik ilişkilerde bağımsızlık ve denge esası göz önünde bulundurularak, eskiden Batılı ülkelerle kuvvetli olan bağların azaltılmasına, İslam ve gelişme yolundaki ülkelerle ilişkilerin önemli ölçüde geliştirilmesine çalışılmıştır.

İran dış ticaret politikasında, gelişmiş Batı ülkelerinden gelişmekte olan ülkelere yönelmesi Türkiye-İran ticari ilişkilerinin gelişmesini sağlamıştır. Bu gelişmenin diğer bir nedeni de devrimden sonra yaşanan Rehineler krizi nedeniyle başta ABD olmak üzere Japonya ve Batı Avrupa’nın İran’a karşı uyguladıkları ambargoya Türkiye’nin katılmaması tarafsız kalmasıdır. Ayrıca Türkiye söz konusu ambargoya katılmamakla kalmamış, İran’ın ihtiyacı olan malları imkanları dahilinde sağlamayı başarmıştır.

Rehineler krizinin yanı sıra Türkiye İran – Irak savaşında da “aktif tarafsızlık” politikasını takip etmiştir. Türkiye’nin bu tutumu savaş sırasında bu iki ülke ile olan ticaret hacmini milyonlarca dolara çıkarmıştır.

Devrimden sonra Türkiye’nin iki tane endişesi bulunmaktadır.Bunlardan ilki; İslamcı akımların Türkiye’ye bulaşması korkusu,ikincisi ise devrimin başarısız olması ve bunun sonucunda İran’ın dağılarak Kürt devletinin kurulmasına yol açmasıdır. Yani Türkiye’yi korkutan Kürt milliyetçiliği ve İslamcı hareketleridir. Bu nedenle Türkiye’nin İran’a yönelik politikası her daim temkinli olmuştur.

REHİNELER KRİZİ

ABD elçiliğinin işgali, Irak’ın, İran’ın topraklarına girişine kadar ki dönemde İran’ın dış siyasetinde gerçekleşen en önemli olaydır. Şah’ın ABD’ye gitmesiyle devrimci öğrenciler tarafından yaklaşık 65 ABD’li diplomat 444 gün süreyle rehin alınmıştır. Tahran’da Amerikalı diplomatların rehin alınması olayı, monarşinin çöküşünden sonra, ortaya çıkan İran- ABD anlaşmazlığını ortaya koymaktadır.

ABD-İran ilişkilerinde bir dönüm noktası niteliğinde olan Rehine Krizinin sebepleri : ABD’nin İslam devrimi öncesinde Şahlık rejimiyle iyi ilişkiler içerisinde olduğu daha önce belirtilmişti. Öyle ki ABD rejimin devamını sağlayabilmek için Şah ile işbirliği içerisindeydi ve SAVAK’ın eğitilmesini de üstlenmişti. Devrimin gerçekte Şah’a ve onun gizli örgütü olan SAVAK’a karşı olması Rehine Krizine sebep oluşturabilecek nitelikte bir durumdur.

Daha önce bahsedilen 1953 yılında ABD destekli Musaddık Darbesinin, tekrarlanabilme ihtimali devrim sonrasında İran halkının ortak düşüncesi ve tereddüdü olmuştur. Böyle bir durumun gerçekleşmesini önlemek amacıyla da Rehineler Krizinin gerçekleştiği söylenebilir. Bu sebeplerin yanı sıra Ayetullah Humeyni’nin İran halkının sorunlarının kaynağının ABD olduğunu sürekli olarak dile getirmesi, İran’ın Büyük güçlere olan güvensizliği, ABD büyükelçiliğinin devrim zamanında İran ile ilişki kurmaktan çok Şah rejiminin korunması için çalışması da Rehine Krizine sebep oluşturabilecek niteliktedir.

444 gün süren Rehineler Krizi İran’a pahalıya mal olmuştur. İran, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler ve Batı Avrupa tarafından kınanmış ve yalnızlığa itilmiştir. İran yalnızca Batı tarafından değil Doğu bloğu tarafından da tepki görmüştür. Ancak Doğu bloğu yine de İran aleyhinde ciddi ambargolara katılmamıştır. Bunların yanı sıra, İran devrimi aleyhinde geniş çaplı propagandaların yapılmasına da sebep olmuştur.

Ekonomik açıdan ise Amerikalı diplomatların rehin alındığı 4 Kasım 1979 tarihinden on gün sonra Başkan Carter İran’ın Amerika’da ve dünyanın diğer bölgelerindeki Amerikan banka ve işadamlarının kontrolünde bulunan mal varlığını dondurması emrini verdi. Bunun sonucu olarak İran’ın 12 milyar dolar değerindeki altın ve diğer mal varlığı bloke edildi. İran’a yapılan ihracat durduruldu. Dolayısıyla İran’dan mal alımı da durdurulmuş oldu. Ayrıca Başkan Carter Birleşmiş Miletler Güvenlik konseyinden ayrı benzer yatırımların uygulanmasını sağlayacak bir karar için toplanmasını istedi, ancak böyle bir kararın çıkması Sovyetler Birliği’nin vetosu sonucu engellendi.

444 gün boyunca rehin tutulan diplomatların serbest bırakılmasında kuşkusuz en önemli sebeb ekonomiktir. Öyle ki 1980 Eylülünde İran-Irak savaşının başlamasıyla İran’ın ekonomik kaynakları büyük ölçüde tahrip olmuştur. Krizin çözülebilmesi için Birleşmiş Milletler ağır ekonomik yaptırımlar uygulamış, ABD İran’a gıda ve ilaç dışında petrol dahil her türlü malın ticaretine yasaklama getirmiştir. ABD’nin Carter yönetimi, ayrıca İran’ın Birleşik Devletlerdeki 12 Milyon ABD dolarına yaklaşan tüm mal varlıklarını dondurmuştur. Ayrıca BM de ABD tarafından desteklenen ve geniş bir taraf toplayan İran aleyhtarı propagandaların durdurulması isteği İran’ın rehineleri serbest bırakmaya itmiştir.

1980 Sonbaharında Humeyni, Amerikan rehineleri bırakmak için birkaç şart öne sürmüştür:

1-Şah’ın İran’a gönderilmesi
2-Şah ve ailesinin aldığı tüm mal ve servetin iadesi
3-Amerika’da dondurulan İran’ın malvarlığının geri verilmesi
4-Amerikalıların geçmişte İran’ın İçişlerine karışmasından dolayı ve ayrıca ülkede birçok cinayete karıştığını kabul edip özür dilemesi isteniyordu.
ABD bu şartları kabul etmemiştir. Cezayir bu olayda arabulucu rolü üstlenerek kendi adını taşıyan “Cezayir Bildirisini” yayınlamıştır. Cezayir Beyannamesi 444 gün süren Amerikan elçilik çalışanlarının rehin alma olayını sona erdirmiştir.Bu olay Humeyni tarafından İran’ın II. Devrimi olarak algılanmıştır.

Batı’nın devrime bakışı nasıl olmuştur?

AB ülkeleri, 1979 teokratik devriminden sonra İran’a ABD’nin ortaya koyduğu tepkinin bir benzerini göstermemişlerdir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Birincisi, devrim döneminde söylem düzeyindeki Batı karşıtlığında ön plana çıkan unsur ABD karşıtlığı olmuştur,AB ülkeleri değil. İkinci olarak devrimin manevi önderi Humeyni, Avrupa’da (Fransa’da) ikametgâh etmiş, böylece İran’a emirlerini iletebilmiştir.

Bir başka deyişle, teokratik devrimin gerçekleşmesinde AB ülkeleri kasıtlı olmasa da kolaylaştırıcı bir rol oynamışlardır. Üçüncü olarak, İran, aynı anda hem ABD’yi hem de AB ülkelerini karşısına almasının kendisini diplomatik ve iktisadi bakımdan güç koşullara sürükleyeceğinin idraki içinde hareket etmiştir. AB ülkelerine iktisadi alanda çeşitli olanaklar sunmuş, AB ülkeleri de bu ticari olanaklardan ABD’nin sert tepkisini çekinceye kadar yararlanma yolunu seçmişlerdir.


İRAN İSLAM DEVRİMİ VE RAFSANCANİ DÖNEMİ (1979–1997)


Humeyni’nin ölümünden sonra cumhurbaşkanı seçilen Haşimi Rafsancani’yle birlikte İran dış politikasında kısmi değişimler görülmeye başlanmıştır. Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’ndan sonra, ülkenin yeniden imarına ve ekonomik kalkınmasına yönelik çalışmalar hem iç politikada hem de dış politikada öncelikli unsur haline gelmiştir.

1991 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesi ,Saddam Hüseyin’in tüm ekonomik ve diğer yaptırımlara rağmen işgali sona erdirmemesi sonucunda, ABD öncülüğündeki batılı kuvvetlerin, çok kısa bir sürede kesin bir zafer kazanması sonucunda, Saddam Hüseyin, Kuveyt’ten çıkarılmış ve etkisiz hale getirilmiştir.

Aslında bu olay İran açısından iki önemli sonuç doğurmuştur:
1-Saddam Hüseyin’in pasifize edilmesi ve İran’ın en önemli bölgesel rakibinden kurtulması
2-ABD askeri etkisinin Basra Körfezi’nde belirginleşmesi,
Bir diğer gelişme ise Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesi ve İran’ın kuzey sınırında yeni bağımsız devletlerin siyaset sahnesine çıkmasıdır.

Bu olayların akabinde göreve gelen Rafsancani döneminde ,Rusya ile paralel politikalar takip etmiş ve durumun kendi aleyhine gelişmesini önlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de bölge de patlak veren krizlerde tüm devletlere eşit mesafede davranarak yapıcı bir rol oynadığı izlenimini verirken, hem Rusya’yı kızdırmak istememiş hem de bağımsızlığını yeni kazanan bu devletlerin ABD etkisine girmesini önlemeye çalışmıştır.




Bu dönemde İran’ın bölgedeki çatışmalarda da aktif ve yapıcı rol oynamada gayet istekli olduğunu görüyoruz. Yine bu dönemde özellikle askeri ve nükleer enerji konularında Rusya ile işbirliğini geliştirmiştir.

Örneğin, 2 Şubat 1995’de İran Cumhurbaşkanı yardımcısı ile Rusya’nın Federal Atom Enerjisi Ajansı başkanı arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın İran’a nükleer yakıt vermesi ve İran’ın da kullanılmış yakıtı Rusya’ya geri iade etmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır.

Bu anlaşma ise Amerika tarafından, İran’ın nükleer silah elde etmesi yolunda elde ettiği önemli bir kazanım olarak algılanmıştır. Clinton döneminde uygulanan ikili çevreleme politikası sayesinde Hem Irak’ın hem de İran’ın çevrelenmesine ve bu iki devletin geçmişte Sovyet Rusya örneğinde olduğu gibi uluslar arası arenadan dışlanarak zayıflatılmalarına çalışılmıştır.

Clinton döneminde Nisan 1995’de çıkarılan ILSA (Iran Libya Sanction Act) yaptırım yasası ile İran’ın enerji alanında önemli yatırımlar yapması engellenmeye çalışılmıştır. ABD firmaları her ne kadar bu yaptırıma uysa da, bu yasak özellikle Avrupa firmaları tarafından delinmiş ve beklenen etkiyi tam olarak gösterememiştir.

Sonuç olarak Rafsancani enerjisini, Körfez Krizi, Sovyetlerin çökmesi ile oluşan yeni oluşum ve ABD’nin çevreleme politikası gibi konulara yoğunlaştırmak zorunda kalmıştır. Rafsancani dönemi Humeyni ve Hatemi arasında bir geçiş dönemi özelliği göstermektedir. Yani bu dönemde dış politikada gri alanlarında oluşmaya başladığını görmekteyiz.

HATEMİ DÖNEMİ (1997–2005)

Kitaptan Alıntı : "Ben 2000 yılındaki o İran denen muhteşem metafizik adasına taşınıp ve yeniden şahit olacağımı düşündüğüm o inanılmaz reform rüzgarının eseceğini umarken,birkaç ay sonra Ahmedinejad seçildi.Hatemi döneminin resmen bitmesiyle herşey bambaşka bir yöne doğru gitmeye başladı.Batı tarzı fastfood restoranları kapatıldı,erkek çalışanlara uzun kollu gömlek ve uzun sakal mecburiyeti getirildi.Devriminden bu yana ilk kez bir Batılının,İngiliz futbolcu David Beckham’ın yer aldığı reklam kampanyası iptal edildi.Hatemi döneminde gün ışığına çıkarılan sanat tekrar hücrelere tıkılmaya ,yavaş yavaş cesaretlenen düşünceler daha da sıkı zincirlenmeye ve üstüne üstlük halk giderek fakirleşmeye başladı.Umutsuzluk diz boyu,uyuşturucu kullanımı arttı,psikiyatri muayenehaneleri, mutsuz İran’lılarla dolup taştı…."





BİREY OLARAK HATEMİ

Hatemi, 1997 seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 69’unu alarak muhafazakâr İran İslam Cumhuriyeti’nin beşinci cumhurbaşkanı olmuştur. İranlıların gözünde Hatemi İran’daki değişimin, reformun ve açılımın sembolü idi. Aslında Hatemi’nin kazanmış olduğu cumhurbaşkanlığı yarışı, muhafazakârlar ile sayısı 85 bini bulan din adamları ve muhafazakârlar arasındaki rekabetten dolayı oldukça önemliydi. Çünkü bu zafer değişim ve özgürlük isteyen liberallerin, statükonun devamından yana olan mollalara karşı kazanılmış bir zafer anlamına geliyordu. Kısacası, Hatemi İran’daki sessiz çoğunluğun yükselen yeni sesi olmuştu.

Hatemi’nin halkın büyük çoğunluğunun desteğini almasının nedenleri :

Birincisi, Hatemi’nin sahip olduğu dinsel arka planı. Babası da kendisi gibi çok saygın ve ünlü bir din adamıydı. Ayrıca, Hatemi Hz Muhammed’in damadı olan Hz. Ali’nin soyundan gelmekteydi, yani o bir Seyyid’di. Bundan dolayı eğitimli ve dindar olan genç nüfusun desteğini kolaylıkla arkasına almıştır. Bunun yanında, Hatemi’nin bireysel davranışları da onu ön plana çıkarmaktaydı. İnsanlarla konuşurken, yüzünden tebessümü eksik etmemesi, insanların sempatisini kolayca kazanmasını sağlamıştır. Çünkü İran halkı genelde liderlerin asık suratlı olanlarına aşinadır.

İkincisi, Hatemi’nin çok iyi bir eğitim almış olması. Kum’daki Teoloji okulunda iyi bir eğitim aldıktan sonra, İsfahan Üniversitesi’nden mezun oldu. Master eğitimini de aynı üniversitede tamamladı.İngilizce’ye ve Fransızca’ya iyi derecede hakim olmasının yanı sıra özellikle Batı filozoflarını ve onların fikirlerini çok iyi bilmekteydi.Bu haliyle İran halkı için örnek alınması gereken “vizyon sahibi” bir lider portresi çiziyordu. Bundan dolayı birçok genç ve özellikle de kadınlar, modern dünyanın diğer sakinleriyle benzer haklara sahip olabilmek için seçimlerde tercihlerini Hatemi’den yana kullandılar. Özet olarak, cumhurbaşkanı Hatemi İran halkına vizyon, yenilik ve farklı görebilme yeteneğini kazandırdı.

Üçüncüsü, Hatemi’nin barış yanlısı olması ve bireysel özgürlükleri desteklemesi.. En çok tekrar ettiği kelimelerin “hoşgörü” ve “diyalog” olduğu hatırlanacak olursa, bu konuda ne kadar samimi olduğu görülebilir.

Son olarak ise Hatemi’nin çok iyi bir gözlemci olması. 1979 rehine krizi, 1980–88 İran-Irak Savaşı, 1995’te İran’a uygulanan ekonomik ambargo, Hatemi’nin gelecekte takip edeceği dış politikanın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

Hatemi, İran dış politikasına yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin, her zaman “Büyük Şeytan” olarak nitelenen Amerikan halkı için “Büyük Halk” tabirini kullanmıştır. Fakat bu yenilik anlayışının gerek Ortadoğu gerekse İran’da çok çabuk bir etki yapacağını beklemek çok da gerçekçi olmaz. Çünkü değişimin önünde gerek yerel gerekse bölgesel manada önemli engeller var. Özellikle İran’ın siyasi yapısı buna müsait değildir. Her ne kadar cumhurbaşkanı liberal ve modern olsa da, içerdeki muhafazakar duvarı aşmak pek mümkün gözükmüyor. Veliyi Fakih ve Anayasayı Koruyucular Konseyi Demokles’in kılıcı gibi her daim reformistlerin üzerinde hazır beklemektedir. Mesela bu ikili 700’den fazla yasayı “veto” edip meclise geri göndermiştir.

HATEMİ’NİN DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞI :

Birincisi, İran’ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlık üzerine kurulu olan dış politika anlayışı. Özellikle Ortadoğu’daki her türlü yabancı askeri varlığa ve oluşuma karşı çıkmış, gerek Batı gerekse Doğu’dan bağımsız bir dış politika hedeflemiştir. Geçmişte yaşamış olduğu iki işgal deneyimi, dış politikada “işgal sendromu”nun oluşmasına neden olmuştur. Bunun yanında Basra Körfezi’nde barış ve güvenliğin devam ettirilebilmesi için bölgenin dış güçlere özellikle de Amerikan askeri etkisine kapatılmasını istemektedir.

İkincisi, onur, karşılıklı saygı ve güven çerçevesinde devletlerarası ilişkilerin geliştirilmesi. Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa ülkeleriyle olan işbirliğinin “çok yönlü dış politika” formülüne olacak katkıları.

Üçüncüsü, dünyanın her neresinde olursa olsun, tüm Müslümanların haklarına sahip çıkılması. Filistin ve Lübnan’daki Müslümanların haklarına özel bir vurgu yapmaktadır. Özellikle, Hatemi’nin konuşmalarına bakacak olursak Filistin halkının haklarını her platformda savunmuş ve Müslümanlar arasındaki işbirliği ve etkileşimin artmasının gerekliliğini dile getirmiştir. Şimdilik pek mümkün gibi gözükmese de İslam âleminin daha uygar ve daha barışçıl bir dünyanın inşası için işbirliğini gerekli görmektedir.

Dördüncüsü, bir diğer önemli nokta ise Siyonist rejime karşı yürütülen savaş.

Hatemi devamlı surette uluslar arası sistemi kullanarak Filistin halkının hakkını savunmaya çalışmakta ve mevcut anti-Siyonist politikayı devam ettirirken uluslar arası sistemi ve barışçıl yolları kullanmaktadır. Hatemi’den bağımsız olarak hareket eden bazı muhafazakâr zenginler tarafından oluşturulan fonlar sayesinde, Hizbullah, HAMAS gibi gruplar el altından İsrail’e karşı yürütülen silahlı direnişi desteklemektedir. Fakat Hatemi, kalıcı ve kabul edilebilir bir çözümün bu şekilde geleceğine inanmamaktadır.

Beşincisi, İran’ı yeniden uluslar arası sistemin bir parçası haline getirilmesi. Bugün özellikle ABD’nin gerek coğrafi gerekse ekonomik kuşatması İran’ı sahip olduğu potansiyelleri gerçekleştirmesinden alıkoymaktadır. ABD’ye alternatif olarak, Asya, Avrupa ve Afrika alternatifiyle yeni kapılar açarak bu izolasyonu sonlandırmak istemektedir.

İRAN DIŞ POLİTİKASINI MEŞGUL EDEN GÜNCEL KONULAR

Basra Körfezi’nin Güvenliği

Basra Körfezi’nde artan yabancı askeri oluşum “milli çıkarlar” için bir tehdit olarak algılanmaktadır.İranlı hükümet yetkililerin yaptığı açıklamalara göre, İran’ın Basra Körfezi’nde asker bulundurmasının yegâne sebebi savunma amaçlıdır, kesinlikle herhangi bir saldırı amacına yönelik değildir.

Irak’taki Belirsizlik ve Mevcut Yeni Oluşum

Kesin olan bir şey varsa o da seçimlere rağmen halen Irak’ta istikrarın tam olarak sağlanamadığıdır. Özellikle İran ve Türkiye, bölgedeki istikrarsızlıktan en çok etkilenen iki ülkedir. Çünkü Kürt sorunu iki ülkeyi de yakından ilgilendirmektedir
Nükleer Enerji ve Bölgenin Silahsızlandırılması

Silahlanma yarışının en yoğun olduğu bölgenin Ortadoğu olduğunu söyleyebiliriz. İran-Irak savaşı, Kuveyt’in işgali ve uzun yıllardan beri süregelen Arap-İsrail sürtüşmesi, Ortadoğu bölgesini önemli bir silah pazarı ve deposu haline getirmektedir. İran’ın güvenlik algılamasına göre, Nükleer silahlara sahip İsrail en önemli tehlike unsurudur. Günümüzde İran nükleer enerji teknolojisine sahiptir. Özellikle Rusya’nın da yardım etmesiyle bu süreç hızlanmıştır. İran aşırı silahlanmaya karşı olduğunu, mevcut silahlanma çabalarının ise savunma amaçlı olduğunu dile getirmektedir.

İran’ın nükleer çalışmaları IAEA tarafından düzenli olarak kontrol edilmektedir. İran, NPT’nin ek protokolünü de imzalamıştır. Bu protokol, IAEA yetkililerine daha sıkı bir denetim imkânı sağlamaktadır. İran ve Rusya arasındaki nükleer alandaki işbirliği başta ABD ve İsrail olmak üzere batılı devletleri endişelenmektedir. 70 milyonluk nüfusu ve muazzam petrol gelirlerine sahip Müslüman bir ülkenin nükleer güce sahip olması, bölgedeki ABD ve İsrail çıkarlarının zedelenmesi demektir.

İsrail’in nükleer gücü ile ilgili Güvenlik Konseyi kararlarını veto eden ABD, İran’ın nükleer enerji istemesini ise Güvenlik Konseyi’nin gündemine getirmeye çalışmaktadır. İran ise ABD’ye herhangi bir müdahale şansı vermemek için, uranyum zenginleştirme programlarını askıya aldığını duyurmuş ve AB ülkeleriyle bu konuda işbirliğine gitme yolunu tercih etmiştir. Ayrıca yakın zamanda imzalanan bir anlaşma ile Rusya İran’a nükleer yakıt vermeyi kabul etmiştir. İnişli çıkışlı bir seyir izleyen nükleer enerji bunalımı görüşmeleri halen devam etmektedir.

Kitaptan alıntılar …Meğer bütün bu üniversite gençliği hareketi “dünyadaki nükleer güce “hayır “demek için değil “İran nükleer güce sahip olsun” demek için meydanda toplanıp kendilerini zincirlemişlerdi!

…Gerçi Ahmedinejad İran’ın nükleer programını freni ve geri vitesi olmayan bir trene benzetince ilk kez nükleer program için bir takım sesler duyacaktık…
…Hükümet yediden yetmişe her İranlıyı heyecanla birleştiren nükleer aşkını perçinlemek için 2007 yılının Mart ayında 50,000 riyal değerinde nükleer mesajlı banknot bastıracaktı.Kağıt paranın bir yüzünde diğer banknotlarda olduğu gibi İslam Cumhuriyetinin kurucusu Ayetullah Humeyninin portresi bulunacak ama diğer yüzüne nükleer enerjiyi sembolize eden atom resmi basılacaktı.Atom resmi bir hadisle süslenecekti : “Yıldızlar kadar uzak olsa da Fars aleminden kişiler ilme ulaşacaktır.”…

Afganistan Politikası

Afganistan’la uzun bir kara sınırına sahip olan İran ister istemez bu ülkeden en çok etkilenen ülke konumundadır.

Son zamanlarda bölgedeki uyuşturucu ticareti iyice artmış ve bölge tamamen eroin üretim merkezi haline gelmiştir. İran’da genç nüfus arasında eroin kullanımı ve bağımlılık giderek artmaktadır.

Bundan başka İran sınırına yığılan Afganistanlı mülteciler de İran ekonomisi için ağır bir yük oluşturmaktadır. Son duruma göre, Afganistan’daki yönetim ABD yanlısı da olsa, bölgeye göreceli bir istikrarın gelmesi İran ve bölgenin istikrara kavuşması açısından oldukça önemlidir.

SONUÇ

Özetlemek gerekirse, 20.yy da iki defa işgale uğrayan İran dış politikasının en önemli ilkeleri “toprak bütünlüğü” ve “ulusal bağımsızlık” olmuştur. Şahlık döneminde özellikle Batı ile iyi ilişkiler kurulurken, Soğuk Savaş döneminde denge politikasının gereği olarak Rusya ile olan ilişkiler de tamamen ihmal edilmemiştir.

İran dış politikasının asıl dönüm noktası ise 1979 İran İslam Devrimi olmuştur. Devrimden sonra İslami esaslara dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Yeni oluşum, dış politika da “ne Doğu”, “ne Batı” demiş ve kendi dinamikleri ve çıkarları doğrultusunda yeni bir dış politika geliştirmeye çalışmıştır.

1980–88 yılları arasındaki İran-Irak savaşı İran açısından çok yıpratıcı olmuştur. Bu dönemde tüm İran halkı savaş psikolojisi etrafında kenetlenmiş ve güçlü bir halk görünümü vermiştir. 1989 yılında Humeyni’nin ölümü ve yerine Rafsancani’nin başa geçmesi, İran’ın dış politikasında değişimlerin ve yeniliklerin habercisi olmuştur.

İran dış politikasının en önemli olayı ise 1997 yılında Hatemi’nin göreve gelmesidir. Hatemi ile birlikte, İran gerek bölgesel gerekse uluslar arası arenada kötü imajını iyileştirmiş ve diğer devletlerle olan ilişkilerine yeni bir soluk getirmiştir. Hatemi’nin bir problem çözücü gibi hareket etmesi ve devletlerarası ilişkiler de güç kullanımı yerine diplomasiye önem vermesi, İran’ın ikili ilişkilerdeki elini güçlendirmiştir.

12.İMAM : İMAM HZ.MUHAMMED MEHDİ

İmam Muhammed Mehdi, İmam Hasan- ül Askeri’nin oğludur. Babasının şehit edilmesinden sonra onun vasiyeti ile 12. İmam oldu.Muhtemelen 30 Temmuz 869 tarihinde bir Cuma günü Irak /Samara’da dünyaya geldi. İmam Mehdi rivayetlere göre Samara’da bir mağaraya girerek sır oldu.

Rivayete göre İmam Mehdi’nin doğumu ile birlikte bir çok mucizeler gerçekleşir.
İmam Mehdi ile ilgili çok geniş kesimler çeşitli fikirler yürütürler. İmam Mehdi’nin kıyamet habercisi olduğunu yorumlayan ve buna inanan insanlar olduğu gibi, onun gelişi ile dünyanın yanlış siyasi politikalardan ve onların etkilerinden kurtulacağını, dünyaya hak ve hukukun egemen olacağını, zalimin artık zulüm yapamayacağını, mazlumun ahının alınacağını, haksız yere artık kan dökülmeyeceğini, dünyanın bir nevi sömürüsüz ve sancısız bir yaşam yeri olacağını, dünyanın bir nevi güllük ve gülüstanlık haline dönüşeceğine inanırlar.

İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE İMAM MEHDİ:

1- “İmamlar 12 tanedir” diyen Hadis sayısı: 271.
2- “On İki imamın ilki Hz. Ali, sonuncusu ise Mehdi’dir” diyen Hadis sayısı: 91.
3- “Mehdi, insanlar arasında Resulullah’a en çok benzeyen kimsedir” diyen Hadis sayısı: 48.
4- “O, Allah’ın emrini aşikâr edecek, İslâm’ı yeryüzünde yayacak ve dünyaya hâkim olacak...” diyen Hadis sayısı: 47.
5- Gökten onun ve babasının ismiyle duyulacak ses ile ilgili Hadis sayısı: 27.
6- Onun zuhurundan önceki zamanda fiyatların çok yüksek olması, hastalıkların çoğalması vb. şeylerle ilgi Hadis sayısı: 23.
7- Hz. İsa’nın yere inmesi ve Hz. Mehdi ile birlikte zikir yapması ile ilgili Hadis sayısı: 29.

Sohrab Sepehri

Sohrâb-i Sipihrî
سهراب سپهری

Doğum 7 Ekim 1928
Kaşhan, İsfahan

Ölüm 21 Nisan 1980
Tahran

Milliyet İranlı

Meslek Şair, ressam





İsfahan'a bağlı Kaşhan'da doğdu. İran şiirinde ölçü ya da ritme bağlı olmayan "Yeni Şiir" akımının beş ünlü şairinden biridir. Diğerleri Nima Youshij, Ahmad Shamlou, Mehdi Akhavan-Sales ve Füruğ Ferruhzad'dır.

1980'de Tahran'daki Pars Hastanesi'nde lösemi nedeniyle öldü. Şiirinde insancıllık hakimdir. Doğayı sever ve şiirlerinde sıkça yer verirdi. Şiirleri Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Rusça ve Türkçe gibi birçok dile çevrildi. Türkçe'ye çevrilen eserleri arasında, 1996 yılında YKY tarafından basılan ve çevirisini Cavit Mukaddes'in yaptığı şiir seçkisi Başlangıcın Sesi de bulunur. Bir diğer Türkçeye çevrilen şiirleri de, 2011 yılında Balkon Sanat Yayınları'ndan çıkan Faysal Soysal çevirili Akdenizdeki Çöl'de yer almaktadır.

Ayrıca Türkçe'ye çevrilen kitapları arasında Pan Yayıncılık ve Avesta Basın Yayın 'dan çıkan "Suyun Ayak Sesi" ,Epos Yayınlarından "Sekiz Kitaptan Seçmeler" kitapları da bulunmaktadır.

İRAN FİLM ENDÜSTRİSİ

Bir çok kişi, İran sinemasının kökenini 'taziye'ye dayandırmaktadır.
İran'ın en bilinen ve günümüzde olanca şaşası ile devam etmekte olan tören sahnelenişi olan Taziye : Kerbela'da şehit edilenlerin fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını dile getiren sahnelemeler olup, Muharrem ve Safer aylarında, Hz. Ali'nin ve diğer İmamların ölüm günlerinde türbelerde ya da taziye için özel tahsis edilmiş yerlerde icra ediliyordu.

Taziyeler iyi ve kötünün savaşı; kadere rıza göstermek, isyan etmeksizin çizilmişinde yürümek, ilahi adalete duyulan güven konularını işlemiştir. Kişi; iyilikten, doğruluktan, güzellikten hak ve hayırdan yana tavrını koymayı bilmelidir. Yoksa kendini diğer kefede bulur.

Kitaptan alıntı : "Bir yabancı olarak yılda aşağı yukarı sadece 50 iş günü çalıştığı İran,insana uzaktan cazip görünür.Yılın sadece “yedide biri’nde çalıştığınıza göre kalan “yedide altı”sını tatil yaparak geçireceğinizi sanırsınız ki sakın tuzağa düşmeyin ! Bu hayal Hamaney’e,ardından ağlamak zorunda olduğunuz yüzlerce ölüye ve size ihanet etmemesi gereken gökyüzündeki aya bağlıdır.Nasıl mı? İran’da resmi olarak matem bayramları var.Bunlar Kerbela Şehitleri…….."

Taziye, "Seku" adı verilen 10 ila 60 metre arasındaki perdesiz, dekorsuz alanda icra edilir. Oyunlar bu dekorsuz alanda birkaç parça nesne vasıtasıyla sembolik olarak sahnelenir. Mesela kaplardaki sular, olayın geçtiği Fırat kıyılarına, ağaç dallarıysa hurmalıklara işaret eder. Taziyenin her bir anı sembolizm bombardımanı şeklinde geçer. Kahramanların üzerlerinde taşıdıkları aksesuarlardan mekanlara, okunan metin ve kullanılan mimiklere kadar her bir ayrıntı göndermedir. İzleyicisi konuya yabancı olmadığından da bu yoğun sembolizm altında ezilmemektedir.

Taziyenin icrası esnasında yardımcı olarak başvurulan müzik, taziyede önemli bir unsur olarak neredeyse icra esnasında izleyicilere gelecek sahneler konusunda ipuçları veren, sahnenin gelişimi konusunda onu önceden aydınlatan bir öneme de sahipti. Sahneler müzikle birbirine bağlanmakta ve önemli sahnelerin altı notalarla çizilmekteydi. Seyirci; mücadelenin, savaşın, meydan okuyuşun, yenilginin ayırdına metin haricinde bu müzik yordamıyla da varmaktaydı.

Taziyelerde, Buşehr taziyeleri hariç, kadın oyunculara yer verilmemiştir. Dokuz yaşına gelmemiş kız çocukları her ne kadar oyuncu olarak kullanılabilir olsalar bile bu pek tercih edilmemiş, kadınların kadın elbiseleri giymiş erkekler tarafından canlandırılmaları yoluna başvurulmuştu.

Bunlardan başka Türk tiyatro geleneğindeki Karagöz oyunlarına benzeyen ve bölgelerle şehirlerin aralarında ki kültürel ve yörel özelliklere göre farklılıklar gösteren gölge oyunları da mevcuttu.

İran'da sinema sektörü temelleri, Şah'ın Avrupa seyahatinde, Fransız Sarayında kendisi şerefine yapılan özel sinematograf gösteriminden fazlasıyla etkilenmesiyle atılmıştı. Şah sinematograf â€"cinématographe- denilen, hem film çekip hem de gösterimi yapabilen bu "oyuncak"tan çok etkilenir ve seyahati esnasında yanında bulunan saray başı fotoğrafçısı Mirza İbrahim Han'a bu aletten alma emrini verir.

18 Ağustos 1900 senesinde Belçika Ostend'de Şah'ın ziyaretini belgeleyen saray fotoğrafçısı Mirza İbrahim Han'ın Fransa'dan alınmış olan Gaumont kamera ile çektiği "belgesel" nitelikli ilkel film İran'ın sinema tarihinin başlangıcı olarak alınır.

1900 senesinde misyonerler tarafından Tebriz'de şehrinde açılan "Sali" sinema salonu halka gösterim yapmaya başladı.

Bu yıllarda sinemanın inanç mekanizmasıyla bağdaş-a-mayacağını düşünen halk, sinemaya mesafeli kaldı ve ilgi alanına dahil etmedi. Bu anlamda sinemanın yaygınlaşması gayrimüslimler vasıtasıyla gerçekleşti. Özellikle kuzey komşusu Sovyetler Birliği'nin İran sinemasının oluşum dönemlerinde önemli katkıları söz konusudur.

Sinematografın İran'a girişinden dört sene sonra, 1904'de Mirza İbrahim Han tarafından Çeraggaz Caddesinde açılan "Çeraggaz" adlı sinema salonu modern anlamda İran'ın ilk sinema salonudur. Salonunu ömrü kısa oldu lakin, bir ay gösterim yaptıktan sonra kapatıldı.

Tahran'ın ikinci sinema salonu, 1907 senesinde, sarayın, sonraki fotoğrafçısı olan Rusi Han tarafından açılmıştır. Farus adlı bu sinema salonunda Rusi Han, filmleri müzik eşliğinde göstermek maksadıyla bir viyolacı ve bir piyanist tuttu.
Bunları 1912'de Tebriz'de açılan salon izledi. Hurşid [Güneş] adlı sinema salonunda kadın matineleri başlatıldı.

Mutezedi tarafından (İran'ın üçüncü kameramanıdır) "Peri" isimli, kadınların sağ taraftaki koltuklara, erkeklerinse sol taraftaki koltuklara oturduğu salonu açıldı.

1930'lara geldiğimizde Ermeni asıllı İranlı Avanes Ohanyan, Sovyetler Birliğinde Moskova Sinema Akademisini bitirmiş, İran'a dönmüştür Ohanyan, sinematografçılığını, Motazedi'nin, yapımcılığını Elidzeh'in ve oyunculuğunu Zorabi ve Sohrabi'nin yaptığı 35 mm'lik siyah-beyaz; biri uzun diğeri kısa olan iki adamın başına gelen komik olayların anlatıldığı, özde Danimarka menşeli komedi filmlerinden "Pat ve Patoş"un kopyası olan "Abi ve Rabi" İran'ın ilk uzun metraj sessiz filmi olmuştur.

1933 ler İran'da sinema sektörüne Avrupa ve Amerikan sinemasının giriş yıllarıdır aynı zamanda. İranlı yönetmenlere arkasına bürokrasiyi almış yabancı şirketler tarafından zorluklar çıkarılır. Yerli filmlerin gösterimleri için şart koşulan izin belgelerinde alınan ücretler yükseltilir. Bunun sebebi, yabancı şirketlerin İran pazarına tek başlarına hakim olma istekleri olduğu gibi, Sosyal Mühendislik planlarıdır da. Sinema; tüketim kültürünün ülkeye, özellikle de zengin kesime yayılması amacıyla Truva Atı olarak kullanılmıştır.

Filmlerdeki kadın ve erkek karakterlerinin giyim kuşam ve saç kesimlerinden etkilenen varlıklı kesim bu ürünlerin ve Paris modasının son ürünlerinin bulunduğu yabancı ortaklı dükkanlara daha çok rağbet etmiş; bununla maddi kazanımlar sağlarken giyim-kuşam yaşam tarzı adına ulusal bir ithalcilik başlatılmıştır. Bu dönemde, üst tabaka insanlarının taşıdıkları batı etiketi yüksek statünün belgesinin sembolü olarak kabul görüyordu.

Bu yıllarda Amerikan hayranlığı toplumun çeşitli kesimlerinde ivme kazandı. Filmler vizyona girerken tanıtımlarında oyuncuların giysilerinden, eşya ve makyaj malzemelerinden bahsediliyordu.

1930-1950 yılları arası Tahran'da 22 sinema açılmıştı. Artan sayı hükümetin 1935 de ilk sinema yönetmeliğini yayınlamaya itti. 1936 da 100, 1947 de 200, 1950de 400 yabancı film vizyondadır.

Rıza Şah'ın Nazi Almanya'sına yakınlığı Alman şirketlerini İran piyasasında faal hale getirdiyse de Rusların İran işgali bu süreci yıkar. Yönetim değişikliği ithal film furyasında aynı değişikliğe sebep olmadığı gibi çeşitlemeye yol açar: Doğu Bloku ülkelerinin filmleri gerek yönetim değişikliğinden gerekse ucuz olmalarından dolayı revaç bulduysa da bu dönemde II. Dünya Savaşından Amerikanın galip çıkmasına kadar sürdü. Sektör her zaman galibindi.

Dönemsel olarak İran'da petrolün millileştirilerek İngiliz emperyalizmi ile mücadele edilen Musaddık dönemi yerli sinemanın ikinci dönemi olarak ele alınır.

İkinci Dönemde İran filmleri modern çağın gereklerine uzak şartlarda çekilmeye çalışılıyordu. Amerikan sinemasının teknolojik üstünlüğünün aşılmasının imkansızlığına inanan sinema yapımcıları ve gösterimciler şarkı ve dans sahneleriyle İranlı izleyicinin dikkatini çeken Mısır sinemasına ve Mısır sinemasının üslubuna yöneldiler. Bu dönemde bir açılım olarak kabul edilen Farsi Film akımı piyasaya egemen oldu.

Farsi Film; düşük bütçeli, sınırlı mekanlarda, film istenen uzunlukta olmadıysa sonradan sahneler eklenen; bizde de bir zamanlar revaç bulan, Emrah, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay'ların başroller oynadığı, "trajedi" ! kökenli filmleri anımsatan, "fakir ama onurlu genç", "kötü kalpli zengin adam", "biçare yetim", "zengin, güzel ama hayırsız aşık", hapishane, genelev, şarkı ve mahkeme sahneleri, arasında gidip gelen-niteliksiz, avam-filmlerdir...

Bu filmlere; tahsilsiz, cahil ve perdedeki "zavallı"yla kendi arasında paralellikler kurmaya meyilli kesimler ilgi duymaktaydı. Diyalogların halk dilinde yapılması, İran'a özgü ailesel yapıdan meydana gelen tartışmalara duygusal yaklaşımlar, ahlaki mesaj kaygısı alt tabakayı bu filmleri izlemeye sevk ediyordu.

Farsi Film, içerik ve teknik açılardan her türlü zayıflığına rağmen Amerikan sinema endüstrisine ve yapıtlarına olan tepkiden beslenmesini bilmiştir.

Uluslararası sinemada 40'lı yıllarda Farsça altyazılı olarak gösterime soktukları filmleri 50'lerde Farsça seslendirerek seyirci tabanlarını genişlettiler.

19 Ağustos 1953'de Amerika, Musaddık'ı devirdi. Bu dönemde çekilen eskiye nazaran daha nitelikli filmlerle ilerleme kaydeden milli sinema yeniden duraklama dönemine girdi. Yabancı tahakküme ve sömürüye karşı milliyetçi ve dini akımları zayıflatan bu darbe beraberinde ağır bir sansür getirdi.

Sansür çekincesi İranlı sinema yapımcılarını Farsi Filmler çekmeye, çekilen filmlere halkın ilgisizliği ise film yapmakla uğraşmak yerine ithale sevk etti.
Dr. Kuşan'la Yasemi'nin 1955 de çektikleri "Emir Arslan" filmi on yıl boyunca İran sinemasının en çok izlenen filmi olunca, çağdaşları, tarihi ve efsanevi konulara yöneldiler.

1957-1963 yerli film sanayinin gelişme dönemiyken, ithal filmlerdeyse Sovyet egemenliği söz konusuydu.

1962'de Sinema Yapımcıları Derneği devletten karşılık bulmayan yabancı filmlerin ithalinin sınırlandırılması talebinde bulunur, Farsi Filmler yavaş yavaş destan, efsane ve pehlivanların hayatlarını konu alan görece olarak halkın değerleriyle örtüşük filmlere yönelir. Muhammed Ali Ferdin'in başrolde oynadığı bir Yasemi filmi olan 1965 yapımı "Karun'un Hazinesi" filmi bir sene gösterimde kaldı.

Şah'ın toprak reformunu izleyen günlerde yabancı şirketler İran'da şubeler açmaya başladı. 60ların son demleri Lübnan iç savaşında o zamana kadar Ortadoğu'nun sinema pazarı olan Lübnan sinemasının çöküp yerini İran'ın almasına şahit oldu.
60ların ortalarında Hint filmleri, 70lerde Hong Kong filmleri revaç buldu.

1969 sonları ise "yeni dalga" olarak adlandırılacak akımın doğum tarihidir.

Yeni Dalga filmlerinin etkisi ile şekillenen on yılın ardından MCA ve Ulusal İran Radyo ve Televizyonu kuruldu. Televizyon kraliyet mensuplarınca yönetilip petrol gelirleriyle finanse edildi. Bu kuruluşlar sinemayı teknik ve kültürel anlamda çok yönlü olarak geliştirir. Bu süreç İran'da kaliteli filmlerin yapıldığı döneme tekabül etmektedir. Aynı dönemde bir ilk olarak kısa metraj ve canlandırma filmler de üretilmeye başlanmıştır.

Aynı yıllarda İran'da film okulları ve bir süper 8 film ağı kurulur. Zamanla mevcut devlet-sinema ilişkisinden rahatsız olan ve sinemanın bağımsızlığını savunan Yeni Dalgacılar, "Yeni Film Gurubu"nu oluştururlar.

1970lerde İran film endüstrisi yeni-yine- sancılı bir sürece girer: ithal filmler yerel sinemanın önüne geçmeye başladığı gibi, elde edilen gelirin büyük kısmı da vergiye gitmektedir. Ham film ve teknik teçhizat fiyatları yüksek olduğu gibi, asıl sorunu teşkil eden nokta, çekilen filmlerin yıllar süren sansür kuyruğudur.

Yeni dalgacılar bu sansürel yapıyı atlatabilmek amacıyla yapıtlarında simgesel-örtük bir anlatıma yöneldiler. Bunun faydasını da gördüler ancak halk anlayamadığı bu filmlere mesafe alarak ithal filmlere yönelir.

Devrimi yaşayan ilk günlerde sinema bir mahkumiyet ve acziyet içerisindeydi. Gelenekçilerin sinemayı, ülkeyi sömürüleştiren bir düzen olarak görmesinden dolayı 7.Sanat İran'da devrimci sistemin hedef noktası oldu. 1978'de Aboden'de Reks Sinemasında Kimyayi'nin "Geveznha / Geyikler" isimli 1976 yapımı filmi gösterilirken yangın çıktı. Salondaki 700 seyirciden 600'ü yanarak öldü. Sonraki günlerde Tahran'da 25'den fazla sinema salonu kundaklandı. 79'da İran genelinde 200'e yakın sinema salonu aynı şekilde yakıldı. Bu infial dalgası içerisinde ithal ve yerel filmler nerdeyse tam anlamıyla yasaklatılırken artık İran sinemasında kadın perdeden siliniyordu,yönetmenler batı ülkelerine göçe başlamıştı.

Göçen bu sinemacılar, yaşadıkları psikoloji doğrultusunda Sürgün Sineması olarak adlandırılan bir tür yarattılar.

Bu zamanlarda Ayetullah Humeyni'nin sinemaya karşı olmadıkları, sinemanın Pehlevi rejimince kötüye kullanılmasına karşı çıktıkları açıklamasını yaptı. Kendiside bir sinema sever olan Humeyni zamanında video gösterimine izin veren kanun onandı! 1983 senesinde sinemaya dair yerli ve yabancı her şeyi bünyesinde barındıran, yöneten ve kontrol eden Farabi Sinema Vakfı kuruldu: Farabi Sinema Kurumu (FCF) etkinlikleri sinema ve film endüstrisinin tüm yönlerini kapsamaktadır.

FCF aynı zamanda tüm dünya üzerinde İran sinemasını tanıtmak ve pazarlamaktan da sorumludur. İran filmlerini festivallerde tanıtmak, bu filmleri değişik ülkelerde oynatmak, film pazarlarına katılmak ve İran filmlerinin dünya üzerinde satışlarını yapmak uluslar arası etkinlikleri arasındadır.

FCF, yabancı yapımcılarla ortak projelere de girer ve İran'da tiyatro ve video filmlerinin tek ithalatçısıdır. Yılların üretken etkinliği ile FCF, yerel film endüstrisi ile ilgili başlıca kuruluş ve yurtdışında İran sinemasının ana temsilcisi olmuştur.

86 sonrasında FCF nin de yoğun etkisiyle film sayılarında artış gözüktü.
Kendini "toplamaya" başlayan İran sinemasında kadın, perde de ve kamera arkasında yerini aldı.

İran sineması; yaşadığı gelişmelerle, teolojik, ideolojik, sosyo-siyasi harmanlı tematik yapısıyla dünya sinema kamuoyunun da dikkatini çekmeye başladı.
Bu yeni yapılanma sürecinin olumlu getirileri kısa zamanda kendini gösterdi: artık sinemalar ve sinemacılar daha iyi para kazanmaya başlamışlardı; sinema kar getiren bir sektör konumundaydı. Bunu, İran bankalarının film yapımcılarına uzun vadeli borçlar vermesi de belgelemekteydi.

Hükümet sinemayı desteklemek amacıyla düşük kaliteli dublaj yapımını önleme girişimlerinde bulundu. Tüm bu önlemler İran filmlerinin festivallere gidebilme olgunluğuna erişmesine destekçi oldu. Özellikle devrim sonrası yönetmenlerin filmleri övgüler kazanmaya başladı.

Elbette bu topraklarda geçmişin kötü bir mirası olan sansür ortadan tam anlamıyla asla kalkmadı; 1989'da bir hafifleme yaşandı, kambur ağırlık yitirmişti: kendini ispat etmiş sinemacıların senaryoları sansür kuruluna girmemeye başladı.

209.000 kişiye bir sinema salonunun düştüğü bu coğrafyada yapılması gereken tabi ki yeni sinema salonlarının açılması olmalı.Ama bu, Irak'la savaşmış, Körfez Savaşından ekonomik yaralara almış, Kuzey Amerika tarafından boykotlanan ve kendini yeniden inşa etmeye çalışan hükümetin alacağı kararların çok uzun vadelere yayılmasına neden olmaktadır.Şenol ERDOĞAN

Kitaptan film endüstrisine ait alıntı ;

"İranlıların düşünce özgürlüğünü en çok yaşayabildiği bir hayatı bu kapalı dil içinde yeniden yaratmıştı.Mesela bol yemek sahnelerinin olduğu filmler seksin bol olduğu filmler olarak anlaşılıyor,bir kadının saç teline yanlışlıkla serçe parmağı ile dokunmak bütün izleyicinin yüreğini ağzına getiriyordu.Her ne kadar İran’ın Anka kuşu gibi tekrar doğmuş sineması kendi gizli dilini keşfetmiş olsa da ,kadın aktristler için bir bakıma aşağılayan şu deyiş kullanılır ; “Bugün sigara içiyorsa,yarınkesin sinema oyuncusu olur.”

2012 YILI EN İYİ YABANCI FİLM OSCAR’I : BİR AYRILIK




Yapım: 2011 - İran,

Tür: Dram

Yönetmen: Asghar Farhadi,

Oyuncular: Leila Hatami,
Kimia Hosseini,
Sarina Farhadi,
Ali-asghar Shahbazi,
Merila Zarei,
Sareh Bayat,
Shirin Yazdanbakhsh,
Peyman Moaadi,
Babak Karimi,
Shahab Hosseini,

Görüntü Y.: Mahmoud Kalari,

Senaryo: Asghar Farhadi,

Yapımcı: Asghar Farhadi,


İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin “Bir Ayrılık” adlı filmi, günümüz Tahran’ında sosyal hayata ışık tutuyor. Mutsuz bir evliliği konu alan film, yaşlıların bakımıyla ilgili güçlükleri ve yasal zorunluluklarla dini gelenekler arasına sıkışıp kalmış hantal bürokrasiyi işliyor. En iyi yabancı film dalında daha önce Altın Küre Ödülü alan Bir Ayrılık Oscar'ı da almayı başardı.

Asgar Ferhadi’nin filmi Ayrılık, yalan söylemenin günah olduğu bir toplumda, şüpheli mahkeme kararları, dini ve ahlaki kurallar ve her gün yaşanan perişanlık karşısında insanların gerçeği nasıl çarpıtmak zorunda kaldıklarını anlatıyor.

Majid Majidi (Mecid Mecidi)

1959 tahran doğumludur. tahran'da tiyatro eğitimi almış, iran islam devrimi sonrasında oyunculuk ve kısa film yönetmenliği yapmıştır. 1990'lı yıllarla birlikte uzun metrajlı filmler çekmeye başlamıştır.

Mecidi filmlerinde yoğun olarak baba-çocuk ilişkisine vurgu yapar. Anlatmak istediğini acele etmeden, yavaş yavaş anlatır. Buna rağmen filmlerinde çarpıcı sahneler de çoktur.

Türkçeye "cennetin çocukları" olarak çevrilmiş bir iran filmi izlenecek en güzel filmlerden biridir.



KUM KENTİ





İran'da Kum Eyaleti yönetim merkezi olan şehirdir.
Kum, Şiilik veya Şia mezhebinin kutsal yeridir ve Oniki İmamlardan, İmam ‘Alī ibn Mūsā al-Riḍā'nın kızkardeşi Fātimah bint Mūsā' al-Kādhim'in türbesi buradadır.
Devrimin kenti olarak bilinir. Ayetullah'ların kentidir. Ayetullah Humeyni bu eyaletin merkezi olan Kum şehrinde yaşamış ve okumuştur.

Dünyanın üçüncü büyük el yazması kütüphanesi de Kum şehrinde bulunmaktadır. Necefi Kütüphanesi'nde 37 bin cilt el yazması eser vardır. Kütüphanenin en eski kitabı, 1300 yıllık bir Kur’ân-ı Kerim. Kütüphanenin kurucusu Necefi, “Mezarımı kitapseverlerin ayakları altına yapınız” dediğinden mezarı kütüphanenin girişinde yer almaktadır.



Kum’a hizmet etmenin ülkeye hizmet etmek olduğunu belirten Ayetullah Hamanei, “Kutsal Kum kenti İran İslam Cumhuriyetinin haysiyetidir, zira bu şehir İslam İnkılâbı ve ulemanın ana üssü, en büyük dini ilim merkezi ve seçkin dini ve bilim adamlarının yer aldığı merkezdir” dedi.

Kitaptan alıntılar…Jon Snow,akşam haberleri için kurulan bağlantıda ekranın önündeydi.Arkasında cılız ışıkları ve derin sessizliği ile yeryüzünün İslam medresesi Kum Kenti uzanıyordu.Kum bütün dünyada dini muhafazakarlığın tarif edilemez bir şekilde ayakta tutulduğu bir kenttir.Öyle ki,onun yanında diğer bütün İran şehirleri birer özgürlük mekanı sayılır…

Günümüz İran Manzaraları için başka bir gezginin notlarından…

İran’da 30 gün gezdikten sonra İran’la ilgili bir tek şeyi size garanti edebilirim: şaşıracaksınız. Gitmeden önce kim inanırdı Tahran mağazalarında Amerikan mallarının kapışıldığına ya da İran’ın dünyanın sayılı estetik cerrahi merkezlerinden biri olduğuna ya da İslam Cumhuriyetinin en büyük sorunlarından birinin batılı ülkelerden kat be kat fazla olan uyuşturucu kullanıcıları olduğunu ya da sokaktan çevirdiğiniz herhangi bir İranlının 700 sene önce yazılmış şiirleri ezberden okuyabildiğine ve bizden çok daha yüksek bir tarih bilinçleri olduğuna...


TAHRAN


İran deyince aklımıza hemen kara çarşaflar, kara giysileri içinde mollalar gelir. Oysa Tahran kaldırımlarında manzara düşündüğümüzden farklı. İran bir İslam cumhuriyeti, kanunlarına göre kadınların örtünmesi şart. Ancak "örtünmek" fiilinin Tahran sokaklarında oldukça esnek olarak kullanıldığını göreceksiniz. Yaşlı nesil daha tutucu ve kapalı giyinirken genç hanımlar makyajlı yüzleri ve boyalı saçlarının olabildiği kadar çok kısmını göstermek için yarışıyor. Arap ülkelerinin tersine çarşaf giyen kadınlar azınlıkta, Tahran sokaklarında karşılaşacağınız tipik İranlı kadınlar kot pantolon üzerine kısa manto giyerek sokağa çıkıyorlar.

Hükümet zaman zaman kıyafet kurallarını daha sıkı uygulamak için kampanyalar düzenleyip saçı görünenleri tutukluyormuş, ancak bu kampanyalar genelde başka iç sorunların olduğu anlarda dikkati dağıtmak için ortaya çıkıyorlarmış. İranlı genç erkeklerin giyim kuşam tarzları bildiğiniz batılı modaları takip ediyor. İlginç olan bir nokta da kadın giysisi satan mağazadan çok erkek giysisi satan mağaza olması: kadınların zorunlu olarak örtünmesinin bir etkisi. Tahran'da gece kıyafeti satan bayağı bir dükkan var. Gece kulübü ve barların olmadığı bu şehirde ev partilerinin havasına dair bazı ipuçlarını gece elbiseleri satan mağazaların vitrinlerinde bulmak olası.



Tahran öyle küçük bir şehir değil. Tamtamına 14 milyon kişi yaşıyor Tahran'da. Şehirde 800'den fazla bakımlı park Tahranlıların hizmetinde. Parklar iyi ki var yoksa trafik gürültüsünden kaçmak kolay olmazdı. Tahranda çok yoğun bir trafik var. Neyse ki son yıllarda metro hızla genişletilmiş, yoksa metro dışındaki araçlarla işe gidiş geliş saatlerinde ancak milim milim ilerleyebiliyorsunuz.





Tahran kabaca ikiye bölünebilir: kuzey Tahran zengin kesimin, güney Tahran fakirlerin mekanı.

Kitaptan alıntı : Tahran ikiye bölünmüştür.Para harcayan ve kapalı devre yaşayan Kuzey Tarhan ve çok çalışıp,daha çok İslami olan Güney Tahran…"

Tahran’ın Los Angeles (ABD) , Rio de Janerio'dan ( Brezilya) sonra dünyada kişi başına en fazla estetik doktoruna sahip şehir olduğunu biliyor muydunuz? İran sokaklarında burnu sargılı insan sayısı dikkatinizi çekecektir, artık nedenini biliyorsunuz. Hem bu durum sadece kadınlara özgü değil, burun estetiği yaptıran çok sayıda erkekte var. Moda öylesine yayılmış ki ameliyat olacak para bulamayanlar burunlarına bant takıp sokağa çıkıyorlar, hani "iki milim kaldırdım burnumu, fakına varamadın mi, tüh ne dikkatsizsin!" durumu.


Ucuz oteller güney Tahran'da, Başbakan Ahmedinejad da halen güney Tahran'da oturuyor. Aklımdayken Ahmedinejad'ın yolsuzluklarıyla bilinen İranlı siyasetçiler arasında en dürüstlerinden olduğu için seçildiğini ve kullandığı en etkili reklamlardan birinde 75 metrekarelik evinde ailesiyle otururken çekilen fotoğrafın altında " eee, havuz nerede?" yazdığını da ekleyelim.

Cadde üzerindeki küçük mağazalarda dünyanın hemen her markasını bulmak mümkün: ancak bavul ticareti ile geldikleri için çeşitleri oldukça az. Burada da Azeriler ile karşılaşıyorum. İran nüfusunun dörtte birini oluşturan Azerilerin özellikle ticarette ağırlıkları fazla. Tahran'da ticaret çok olduğu için Azeri de çok.

Mustafa Denizli

İlk gidişinde İran Pro Ligi'nin 2005-2006 sezonunda PAS FC'yi, 2006-2007 sezonunda Pewrsepolis'i çalıştıran Denizli 2011 de yeniden İran'a döndü ve 2006-2007 sezonunda çalıştırdığı Persepolis'le 1.5 yıllık sözleşme imzaladı…




Kitaptan İran’daki futbol sevgisine dair alıntılar…

…Böylesi zalim bir rejimden korkmadan,haklarını arayan İranlı cevval kadınlardan gerçek aktivizmi öğrendiğim en sürpriz alan futbol olmuştur…

…İslami Cumhuriyetin kuruluşundan beri yani yirmi altı senedir stadyuma girememiş (çünkü ruhani lider Ayetullah ve ekibine göre ,kadının yabancı bir erkeğin vücuduna bakması İslami kurallara aykırıydı) yok sayılmış kadın futbol taraftarlarının 2005’teki (İran’ın Dünya kupasına katılamaya hak kazandığı maç)tarihi zaferi; 38 kadının dayağa,backalarının kırılması pahasına stadyuma girmeyi başarıp maçı izlemeleri.Bu İran’lı kadınların İslam Cumhuriyeti tarihindeki ilk gerçek zaferiydi.

…maçın dünya yayınlarındaki gerçek saatinden on saniye sonrasına uzayan sansürlü yayınlarla dünya kupasını takip etmeye başladık…

…Bu arada unutmadan ,2005 yılının Ekim ayından bu yana İran’da kadınların oynadığı bir futbol takımı var.Hiç kimse maçlarına gidemese de ve tırnaklarından saç tellerine siyah çarşaflarla oynasalar da,seyircileri olma hakkını hala elde edemeseler de yine de futbol takımı var kadınların…




ŞAFAK PAVEY


KİTABI SEÇİŞ NEDENİM 2 :

Kitaptan alıntı : Ne işin var ,tek kol,tek bacakla,koştur koştur çöllerde,sınır ve savaş alanlarında,hem de mayın bölgelerinde ; öbür ikisini de kaybetme riski olan yerlerde dolaşmakta…
…Engelli bir diplomata can yoldaşlığı için Tanrı’nın ona verdiği görev sona ermiş olmalıydı…


ŞAFAK PAVEY

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliğindeki yönetici görevinden ayrılarak CHP İstanbul Milletvekili olan Şafak, uluslararası kamuoyunda insan hakları, insani yardım ve küresel barış konusundaki çalışmalarıyla tanınıyor.

Toplumsal duyarlılığı, çocukluğunun geçtiği yazı ve sanat çevresinden beslenmekle birlikte, Zürih’te sanat ve film eğitimi aldığı sırada geçirdiği tren kazası onun engelli dünyasıyla tanışmasına yol açtı.



Uzun süren ve cesaret isteyen iyileşme sürecindeki sıra dışı duruşu Zürih Üniversite Hastanesi’nde tez konusu oldu ve bu çalışma kitap olarak yayınlandı.

Bu kaza dünyaya bakışını yeniden şekillendirdi. Kendisi için verdiği mücadeleyi diğerleri için de vermeyi seçti. Engelliler, azınlıklar, çocuklar, şiddete uğramış kadınlar, multeciler, iskence kurbanlari, hakları fütursuzca çiğnenen bütün mağdurlar ilgi alanı oldu.

Diğer yandan eğitimine ara vermedi ve Londra Westminster Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi ve hemen ardından London School of Economics’de yüksek lisansını tamamladı. Akademik uzmanlığı olan Milliyetcilik ve azınlık hakları üstüne hazırladığı “İslam Ülkelerinde Gayrimüslim Vatandaşların Mülkiyet Hakları” büyük beğeni topladı ve itibarlı uluslararası yayınlarda yer aldı.

BM’deki görevine başlamadan önceki süreçte, her platformda insan hakları konusunu gündeme getirdi. Kendi eğitim hayatının sponsoru olarak öğrenciliği boyunca uluslararası medya şirketleri için serbest gazetecilik, belgesel yapımcılığı ve tercumanlık yaptı. Türkiye’deki Agos gazetesinin ilk Türk köşe yazarı oldu.

Nobel Barış Ödülü sahibi Dr Şirin Ebadi ile hazırladığı, Norveç Dış İlişkiler Bakanlığı himayesinde “İran’daki Mülteci Hakları” üzerine hukuk kitabınında olduğu üç uluslararası yayının editörlüğünü üstlendi. Yine bu süreçte, insan hakları konusundaki belgesel çalışmalarında yer aldı.

2003 yılında BM Mülteciler yüksek Komiserliği bünyesinde göreve başladı. BM’nin, engelli olmanın saha çalışmasında engel olmayacağını ispatlayan zorlu görevlerini üstlendi.

2003 ve 2010 yilları arasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği için Cezayir, Sahra, Mısır, Yemen, Lübnan, Suriye ve Irak’ ta insani yardım görevlisi olarak, İran ve Afganistan da sözcü olarak,Cenevre genel merkezinde global halkla ilişkiler ve stratejik iletişim projelerinin yöneticisi olarak,Washington’da Ted Kennedy Nansen Mülteci Ödülü Komitesinin Koordinatorü olarak,Macaristan’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Orta Avrupa üst düzey sözcüsü olarak,2010 ve 2011 yılları arasında Cenevre’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sekreteri olarak görev yaptı.

Ana dili Türkçe`nin yanı sıra İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca konuşmaktadır. Temel seviyede Arapça ve Farsça dillerine hakimdir. Akıcı olarak uluslararası işaret dili konuşabilmektedir.




Üye Olduğu ve Desteklediği Kuruluşlar

• Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Üyesi
• Türkiye – Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Türk Grubu Üyesi (KPK)
• Akdeniz İçin Birlik Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyesi (AİBPA)
• Doğa Derneği
• Haytap
• Uluslarası Hrant Dink Vakfı
• United Nations Interagency Support Group for the Convention on the Rights of Persons with Disabilities
• Harvard Law School Project on Disability
• Prince Claus Fund for Arts & Culture
• Alumni Assoc., London School of Economics & Political Science
• Employers Forum on Disability
• Limbless Association
• International PEN
• Medical Foundation for the Victims of Torture
• Fojo Journalism Institute
• Royal College of Arts, Helen Hamlyn Centre for Design
• Norwegian Design Council
• Norwegian Refugee Council
Kitaplar
• “Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir”, Kırmızı yayınları, 2011, Türkiye
• “Refugee Rights in Iran” by 2003 Nobel Peace Laureate Dr. Shirin Ebadi, Saqi Books, UK, 2008
• “Müslüman Devletlerde Gayri Müslim Yurttaşların Mülkiyet Hakkı” LSE, UK, 2001
• “Kıbrıs’ın Limonları Acı mıdır!” UW, 2000, UK
• “Değişen İran’a Sosyal Bir Ziyaret” UW, 2000, UK
• “13 Numaralı Peron”, Doğan yayınları (Yılın en çok satan kitabı), 1996, Türkiye
BM’deki Seçme Projeleri
• Birleşmiş Milletler (BM) Engellileri Haklarına İlişkin çalışma grubunun kurulmasına öncülük etti. BM sistemindeki engelli hakları üstüne hazırlanan uluslararası sözleşmenin BM bünyesinde uygulanmasında aktif rol oynadı. Başta İngiltere’de 600 çok uluslu / uluslararası şirketin üyesi olduğu “İşverenlerin Engelliler Forumu” (Employers Forum on Disability) ve İngiltere’nin en köklü engelli kuruluşlarından Limbless Association’ın mütevelli heyeti başta olmak üzere diğer önemli kurumların mütevelli heyetlerinde görev aldı.
• İngiltere Kraliyet Sanat Akademisi ve Norveç Tasarım Konseyinin (Royal College ofArts ve Norwegian Design Council) Evrensel Tasarım platformlarında, uluslararası mimarlar, sanatçılar ve tasarımcılarla çalışarak aktif rol aldı. Norveç Prensesi MetteHarit himayesinde sunduğu “Herkes İçin Yenilik” ve “Katılımcı Buluşlar” (Innovationfor All, Include) konferans serilerinde konuşmacı oldu. “Engelli Hakları” yerine “Eşit Hayat Hakkı” sunumu, “Tasarımda İnsani Düşünce” hareketinin öncülerinden oldu.
• Çatışma bölgeleri ve savaş krizlerinde çözüm projeleri aktivisti olarak yer aldı.Afganistan’da iki aşiretin barış içinde evlerine geri dönüşü için baraj yapılması projesinde, Sahra- Çöl mültecileri için okul ve eğitim sağlanması projesinde, Mısır’daevsiz göçmen çocukların koruma altına alınması için Kahire Valiliği ile ortak özel yurt programı projesinde, Irak’ta savaş yüzünden engelli kalmış kurbanlar için kurulan rehabilitasyon merkezleri projesinde, İran’daki kimliksiz mülteci Afgan çocukların yasal kimlik edinebilmeleri ve ücretsiz sağlık hizmeti sağlanması için İran Devleti ile imzalanan anlaşmalarda görev aldı.
Ödüller
• ABD Dışişleri Bakanlığının “2012 Uluslararası Cesur Kadın” ödülü, 2012

• Junior Chamber International – (Genç Liderler ve Girişimciler Derneği) tarafından düzenlenen Dünyanın En Başarılı On Genci (Ten Outstanding Young Persons) arasına girdi, 2011
• JCI – Genç Liderler ve Girişimciler Derneği’ni Dünyanın En Başarılı On Genci Ödül Programı’nın 2010 yılı Türkiye finalistiEn Başarılı Genç Ödülü, 2010 ( JCI )
• Ümraniye Belediyesi, “Engelli Hayat Başarısı Ödülü” 2010, Türkiye
• En İyi Belgesel Ödülü, 2004 – 2006, Şangay, Beyrut, Kopenhag Film Festivalleri
• Avrupa Özürlüler Yılı, 2003, Cumhurbaşkanlığı Ömür Boyu Başarı Ödülü
• İnanılmaz Kadınlar Perspektifi (Perspectives for the New Millennium), 2000, Amazing Women, USA
• Yılın En İyi Kitabı “13 Numaralı Peron” 1997 Türkiye
Seçme Filmleri
• “Lübnan’da Mayınla Yaşamak” 2008, Lübnan
• “İdeallere Yolculuk” 2007, Malta
• “Nereye Gidersem Gideyim Gökyüzü Benimdir” 2006, İran
• “Mısır’da Çocuk Göçmenler” 2005, Mısır
• “Sahra Deneyimi” 2005, Cezayir
• “Konuşma Özgürlüğü, 301 Numaralı Makale” ABC productions, Avusturalya

RÖPORTAJLARDAN…

Parlak bir gazetecilik kariyerinin henüz başında birini sevip evlendi ve İsviçre’de yaşamaya başladı. 1996′da, 19 yaşındayken Zürih’te bir tren istasyonunda kaza geçirdi, bir kolunu ve bacağını kaybetti. O hayata tutundu ama eşi hastaneye bile gelmedi ve kısa süre sonra boşandılar. Pavey’le kadın kadına, siyasetten kaza sonrası yaşadıklarına dair röportajlardan….

Yaşadığınız talihsiz kazadan soııra siz zoru başardınız ama eski eşiniz başaramadı* Bu yüzden karşı cinse duygusal anlamda kırgın mısınız?

Hayata karşı, hayatıma değip geçmiş olan hiç kimseye karşı bir kırgınlığım yok. Ayrıca kendisine de kırgın değilim. Dürüst bir hoyratlığı sahte bir şefkate tercih ederim. Zayıflığım itiraf edebilmenin çok güçlü bir dürüstlük olduğunu düşünüyorum. Bunu test edebilme şansım da oldu. Karşılaştığımızda çok üzgün olan oydu. Oysa benim ağlamam beklenirdi. Başarı ayrımına gelince hepimizin yolu farklı. O da kendi yolunda iyi seviyelerde ilerledi. Benimle kalsaydı belki de ayağa kalkmam gecikebilirdi. Acı ilkinde öldürmezse daha da güçlü kılar demiş Nietzsche. Benimki de böyle bir serüven oldu.




AYŞE ÖNAL



Uzun yıllar Nokta dergisinde yazan, bir dönem Mehmet Altan'la 'Z Raporu' adlı televizyon programını hazırlayan Gazeteci Ayşe Önal İngiltere'ye yerleşmiş ve İngiliz Vatandaşı olmuştur.




2003 yılında Beyoğlu'nda otopark mafyasının saldırısına uğrayarak uzun süre tartışılan Şafak Pavey'in annesi Önal, Türkiye'ye çok sık gelmiyor.

1984 yılından bu yana mesleğinde büyük işlere imza atan gazeteci-yazar Ayşe Önal 1996 da ‘Dünyanın en cesur gazetecisi ‘ seçilirken aynı zamanda 2000 yılında dünyanın çeşitli ülkelerinden 21 kadınla birlikte ‘Amazing Women’ belgeselinin ‘İnsan hakları ve hukuk mücadelesi sürekliliği’ bölümünde yer aldı.

Önal, onlarca ulusal ve uluslar arası ödülün sahibi.

‘Dünyanın En Cesur Gazetecisi’ ödülüne sahip tek Türk gazeteci olan Ayşe Önal’ın 2008 yılında yazdığı ‘Niçin Öldürdüler’ adlı kitabı şimdi de Çince’ye çevriliyor. Namus cinayeti işleyenlerle hapishanede konuşan Önal’ın kitabı 25 dile çevrildi ve dünyanın pek çok ülkesinde sayısız ödül aldı.Türkiye hariç! Çünkü bu kitabı yayımlamaya hiçbir yayınevi yanaşmadı... Yedi bölgeden 10 cezaevinde 50 hükümlüyle görüşen Önal, kitabında pek çok can yakıcı hikayeye yer verdi.

Ayşe Önal’ın kitabı “Niçin Öldürdüler”İngiliz gazetesi Guardian’ın kitap bölümünde de tanıtıldı. Nicholas Lezard, “Bu kitap hafif değildir; kumsalda veya halka açık herhangi bir alanda okunacak bir kitap değildir, gözyaşlarınız sizi mahcup edebilir” sözleriyle başlıyor: “Kitapta, birbirinden pek farklı olmayan mutsuz aileler dizisi var. Hatta mutsuzluklarını tek bir sebebe bile indirgeyebiliriz: Müslüman toplumlarda kadınlara karşı var olan baskıcı tutum. Önal, bu kitapta mahkumlarla sadece sohbet etmiyor, onların yaşamlarını, sırlarını, günlüklerini, aile anılarını kısaca yaşamlarına dair her şeylerine dahil oluyor.”

Fransız bir kadın “Kitabınız niye Türkiye’de basılmıyor” diye sordu. Ne yapayım, ben mi para verip bastırayım? Töre cinayetleri Türklerin sorunu değil onu anladım. Almanların, Norveçlilerin sorunu. 1996’da ‘Dünyanın En Cesur Gazetecisi’ ödülünü aldım. Bu ödülü en çok İrlandalı mafyanın öldürdüğü bir kadın gazeteciyle aldığım için onurluyum.


Ayşe Önal'ın Kitapları:










Ekşi Sözlük’ten yorumlar…

…gazeteci-yazar. uzun yıllar nokta dergisinde yazdı; nokta'nın nokta olduğu yıllarda nokta'yı nokta yapan kadroda yer aldı. iski skandalını ortaya çıkaran röportajı gerçekleştirdi; yazdığı bir yazıdan dolayı çakıcı'nın karısı tarafından kurşunlandı. bir dönem hbr maymun’da yazdı. sonra ülkenin doğusu ile ilgili fikirleri yüzünden bir anda amcaları kızdırdı, gözden(?) düştü, kanal 7'de program hazırlamaya başladı.
…artik londra'da yasayan aksam gazetesi kose yazaridir kendisi.
…kanal a televizyonunda katıldığı programda, ismini vermediği emekli bir generale hrant dink cinayetini sorduğunda, generalin devlet gerekirse cinayet işler cevabını verdiğini söyleyen gazeteci.





________________________________________

Safak'i umut yasatiyor...
Bu yazi 24 Mayis 1996 saat 09:03'te Cenevre'de trenin altinda
bedeninin yarisini birakan kizim Safak Pavey'in cesaret ve
metanetinin tasavvuf sozlugundeki cevabidir.
Ayse Onal
Her sey 24 Mayis'ta bir aksam ustu telefonu ile baslamadi. O cuma
saat 11:00'de bir telefon konusmasinda ansizin sizlayan burnum ve
gozlerimden sessizce suzulen birkac damla yasin nedensiz sebeplerini
telefonun ote yanindaki sese sordum:
"Bana ne oluyor durup dururken agliyorum." Cevap, "Yaslaniyorsun
artik" oldu. Oysa en cok gulmekle elestirilirdim. Oysa tam burnumun
sizladigi o sirada saat Zurih'te 10:00'da Safak Pavey, tren
istasyonunda kurulan seyyar hastanede, bilinci ve metaneti yerinde
ameliyat olmaktaydi. Bunu ertesi gun ogrenecektim. Ve diger seyleri
de.
Safak'in doktoruna ust yanina savrulmus kolunu ve parcalanmis
bacagini gostererek "kurtarabilir misin?" dedigini, doktorun
"uzgunum hayir" dedigini ve Safak Pavey'in "Oyleyse kalanlari
kurtarmalisin, annem cok uzulur" dedigini ve sonra Universgspital
Hastanesi'nde Safak'in butun Intensitivstation'da saskin
hayranliklara garkettigini ve
Dr. Gabriela'nin "Cesaret ve metanet
genetiktir" dedigini...
Hayatin butun cigliklari geceyarisi duyulur
sanirdim. Oysa bize dair cigliklar siradan bir gunisiginda coktu
evimize.
Ali Talip Ozdemir, Bosna'da konusup hic uyumadan evimize geldiginde
ve Isvicre vizeleri icin butun anahtarlari actiginda icimdeki keder
yeni bir hayatin umutlarina ve insanin Ali Talip Ozdemir
giysileriyle yasadigina dair sevincler verdi. Oysa daha bir kac saat
once Sima'nin gozleri (haberi alan ve her zaman icime bakan gozleri)
icime bakmiyordu. Yalan soyluyordu Sima'nin bedeni, ve her yalan
yeni acimasiz bir tokatti.
Ve hizli tren dudugu esliginde icine ambulans sirenleri karismis
hayat ve olum arasi korkularin savruldugu evimizde her yalan yeni
bir umuttu.
Safak kaza gecirmis
Yasayacak
Tren ustunden gecmis
Solayak parmaklari kesilmis
Biraz da kolu kesilmis
Sol bacagi kesilmis
Umut Ali Talip Ozdemir'di.
Yalansa Sima. Icime bakamayan durust gozleriyle Sima.
Ve Zurih Havalani, puslu bir yol, siren sesleri, tren dudukleri ve
yogun bakim odasi...
Bir cift huzunlu mavi goz. Doktor mudahale ediyor. "Once hazir
olmalisiniz bir parca terapi lutfen"
"Hayir ben hazirim. Hazir olmayan ondokuz yasindaki prenses."
Ve bir cift cesur mavi goz...
Kocaman, aydinlik, sanki tren benim uzerimden gecmis.
Bir eski Yunan heykeli gibi, muhtesem mermer guzelligi icinde kesik
kol ve kesik bacak.

"Safak butun operasyonlarda firsat diye kepce kulagini da ameliyat
ettirseydin ya."
"Anne Isvicreliler saka yapmayi bilmezler. Kulagimi Turkiye'de
ameliyat ettiririz."
Ve Safak, yogun bakim gorevlisine "Lutfen biraz su verir miydiniz?"
diyen naif Safak.
"Anne yeni bir hayat dusunmeliyiz, sen savasa gitmemelisin artik
belki birlikte yasamak zorunda olacagiz."
Hemen Bosnali sakat cocuklar ve GATA'daki askerler dusuyor Zurih
Hastanesi'nde aklima.
"Hayir biz ayricalikli olmamaliyiz. Onlar ilacsiz ve morfinsiz
yasadilar butun acilari. Biz ise dunyanin en uygar ulkesinde, en
onemli tip merkezindeyiz. Dayanmaliyiz.
Safak ve ben boyle yasamasini birlikte ogrenmeliyiz. One zamandan
soz edip butun acilarin zamanla gececegini tekrarliyorlar.
Hayir zamana ihtiyacimiz yok ve bugun baslamaliyiz. Daha zor, daha
guc ve daha olanaksiz olanlari dusunerek. Biz daha guclu olup
kaderden ayni alintilari yapmis olanlara guc vermeliyiz ve biz
gulmeliyiz.
"Kadere inaniriz"
Sonra Mira'yi goruyorum. Korkuyor, kizi icin aglayan anneden. Mira
olmazsa Safak'in kolu ve bacagi da olacak saniyor. Cekoslavakyali
kanserli hasta.
"Biz, Muslumaniz Mira, kadere inaniriz, bu bir alinti kaderden sense
bahanesin korkma, cesur ol. Ve bize guven. Kizimiz senin icin aci
cektiyse ve paylastiysa senin olume dogru yolculugunu, simdi nobeti
biz devralabiliriz. Bizden korkma Mirolovsky.
Ve "insan" yasiyor Mirolovsky biz seninle paylasirken yeni nobeti,
herkes bizimle paylasiyor taze acimizi. Nil Atac (Salih Memecan'in
baldizidir) Turkiye'de yaptirdigi zeytinyagli dolmalari vejeteryan
kizim icin ucakla getiriyor Zurih'e.Unal Dogan'in (O bir Turk
ressamidir)cocuklari babalarinin yuzunu unuttular. Cunku Unal 24
saat nobetci AO43 numarali acil vakanin kapisinda.
Safak her operasyon oncesi ahkam kesiyor anestezi uzmanina:
"Gorevini iyi yaptigindan emin oldugun icin plastik gulumsemen
yetmez. Her operasyon oncesi gozlerimin icine bakmalisin ve elimi
tutmalisin. Cunku ben Turk'um. Sana ancak boyle inanabilirim."
En buyuk felaketler en sonsuz sevgileri ogretiyor insana ve daha
ogrenecek ne cok seyimiz oldugunu. Safak'in goz yaslarina musfik bir
pecete bastiriyor arastirma polisi, bana sol elin alyans parmagindan
cikarilmis bir nikah yuzugu teslim ediliyor. Ve hemen ardindan kopuk
bacaktan ozenle cikarilmis ve yikanip, boyatilmis, Turkiye'den
alindiginda "anne bunlar cok pahali almayalim" denmis kahverengi
botlar eksiksiz uzatiliyor. Hani simdi benim ayaklarimda olan ve
Safak'in "Firsatlari degerlendirip esyalarimi caliyorsun" dedigi.
Yemyesil Zurih'te bir hastane odasinda hayata bakiyoruz. Havada
yasemin kokulari var. Huseyin Citak'in durmaksizin sıktıgı. (Cunku
onun isi koku hammaddesi)
Hayat icin hazir gorunuyoruz. Geceleri Safak'in, annesinin
Cekoslovakya'da oldugu ruyasini gorup, aglayarak uyansa da...
Yatmaktan sirtinda yaralar cikmis olsa da...
Her operasyonda yeni bir ölu kas bulunsa da...
Safak'in sag kolu, sol kolunu ve sol bacagini durmaksizin arasa
da...
Hala surup giden ameliyatlarda sol bacagin daha ne kadar kesilecegi
belli olmasa da...
Hayata haziriz ve guluyoruz. Kafeteryadan yuruttugumuz seker kamisi
posetleri icin guluyoruz.
Hayatimizin erkegi Olaf'in gay olup olmadigina guluyoruz. Huseyin'in
en agir ameliyat oncesinde bizi umursamadan durmaksizin kokularin
hangi bitkilerden toplandigini anlatmasina guluyoruz.
Guluyoruz, cunku biz hayata haziriz. Guluyoruz, cunku Safak ve biz
hepimiz hayata haziriz.




KİTAPTAN NOTLAR...


…Tahran sokaklarında el ele gezen erkekler

…Bana göre o insanlar sadece özgür nefes almak için kaçıyorlardı ve onlar için mülteciliğin bütün çilesine rağmen Türkiye cennetin ta kendisiydi!Buna rağmen cennet bazen korkunç bir cehenneme de dönüşebiliyordu…Türkiye’ye kaçanların insan kaçakçılarına nasıl para kaptırdıklarını,bazen nasıl fena halde ihanete uğradıklarını;”özgürlük yolu”diye adlandırdıkları serüvene,gözaltına alınma,sınır dışı edilme,İran’a iade edilme riskiyle çıktıklarını,acıyla hatırlamıştım…

…Devlete karşı yapılan eylemler “Allah düşmanlığı “olarak tanımlanır…

…İran nüfusunun %75 i otuz yaş altındadır ve dünyada en yoğun nüfusa sahip ülkelerden biridir.

…Kendi evlatlarını yemiş birçok devrim gibi İran İslam Rejimi de geçmişin mücahitlerini zamanın sakıncalıları olarak değerlendiriyordu…(Bizde ne olarak değerlendiriliyor?)

…Tahran’ın balkonları boştur.İslami devrimle beraber içeri kapanan hayatlar,kapalı kapılar,kalın perdeler ve yüksek duvarlar arasında sürer…Ama bir yandan da sürekli yeni binaların yapıldığı Tahran’da nedense rejimin bütün yeni apartmanlarının balkonları vardır…

…Her ne kadar İslam algısında kediye bakış daha yumuşak olsa da evcil hayvan Ayetullah fetvası ile yasaklanmıştır.Evcil hayvanların kamusal alanlarda ve özel arabalarda dolaştırılmaları yasaktır. …Şurup’a(Şafak’ın kedisi) beni askerlerle muhatap ettiği için o kadar kızmıştım ki başına siyah oyalı bir yemeni bağlayıp cezalandırdım. (Bizden kim yapardı bunu?)

…İran’dan İsviçre’ye taşındığım ilk yıl gayriihtiyari bir şekilde yanımda İran kurallarını da taşıdığımı neden sonra fark etmiştim.Kendimi gizlemiş,Cenevre’deki küçük dairemin Leman gölüne bakan muhteşem terasına bir kez bile çıkmamıştım.İran’ın bendeki bir “yan etkisinin” içinde,oradan ayrıldığım halde uzun süre kaldırımın ortasından değil,duvar dibinden yürümek de vardı.(Öğrenilmiş çaresizlik…)

İran’da hiçbir kadın Batı,dolayısıyla “şeytan icadı”kabul edilen bisiklet ya da motosiklet kullanamazdı.Bizim aklımıza rüzgarda küpelerimizin savrulmasına şaşırmak hiçbir zaman gelmezdi ya da saçlarımızı savuran rüzgarın özgürlük olduğunu hayal etmek.Mitra,bu duyguyu tatmış yurt dışındaki arkadaşlarının bir daha ülkeye geri gelmediklerini söyledi…

…Sokakta hicabı kayık bir kadın görüldüğünde onun yabancı olduğu hemen anlaşılıyordu.Şapka ise doğrudan tutuklanma nedeniydi…

…İran televizyonunda sadece şehitlik marşlarının çaldığı ve sadece hükümetle mollaların sonu gelmez konuşmalarına mahkum olduğumuz için ,Türk televizyonunda koca bulma programlarını izlemek bile insana BBC seyretmek gibi gelir.İran’da TV yayınları,internet,cep telefonu gibi her türlü iletişim istihbaratın kontrol ve müsaadesi çerçevesinde yürüdüğü için uydu antenler sık sık bozulur ,toplatılır ya da yasaklanır.

…Meğer İslami gerekçelerle ,yabancı bir kadınla aynı hanede kapı açık olmadan yani mahrem bir şey olmadığına dair şahitler olmadan kalınmazmış…

…”Özgürlük ve Umut Simgesi” olarak yatlar…Denizde bir şey yapabilecek durumda olmasalar da bulundukları yerde açılmalarına izin olmayan tekneleri alan zenginler onları bahçelerine koyuyorlardı…Satışları çok iyi giden Dina’nın abisi bana aslında “ bir parça özgürlük ve umut sattığını” ve insanların bunun için herşeyi ödeyeceğini söylemişti.Gerçekten de ödüyorlardı…

…Ancak gaylerin cinsel tercihlerini ölümle ödedikleri İran’da ameliyatla cinsiyet değiştirmek yani transseksüel olmak yasaldı.Hatta gayler için teşvik edilen bir devlet politikasıydı.Bu tuhaf çelişkiyi anlamak için,Humeyni’ye atfedilen bir söze bakmak gerekiyordu.Humeyni , gayler için “Allah’ın verdiği kusuru biz tamir etmeliyiz demiş”….

…İran’lılar Türk’leri değil,Türkiye’yi severler…

…Dünyada sadece İran’da trafik ışıkları değişiktir.Dünyanın bütütn ülkelerinde trafik lambalarındaki yeşil adam yürür,ama İran’daki koşar.Bu çok ironiktir.Hayatınızın yarısını trafikte bekleyerek geçirdiğiniz ,tek bir adım ilerleyemediğiniz ülkede yeşil ışıktaki adamın koşması ancak “Koş canını kurtar ! “anlamına geliyor herhalde diye çok düşünmüşümdür…

…Tahran’da hava kirliliği resmi olarak asla konuşulmaz…

…İran’da her yaz bir kolera paniği yaşanır…

…Burs alan kız öğrencilerin başvuru yapıp yurt dışına çıkabilmeleri için meğer evli olmaları gerekiyormuş…

…Geçirdikleri onca savaşa ,trafik kazası rekorlarına ve akraba evliliklerine rağmen İran şehirlerinde birkaç dilenciden başka sakat insan bulamazsınız…

…İran’da tıpkı Sünni İslam devletlerinde olduğu gibi heykel yasaktır…

3 yorum:

Peyman dedi ki...

İçimizdeki korkuların gerçek hayattaki örneklerinden biri İran...İran gibi olmak. İran'dan kaçıp gelen, çocukluğumun komşu İranlı teyzelerinin anlattıkları bir bir sıralandı aklıma. ve tabii sunumun kapanış yazısı, hani gözyaşlarına yenik düştüğümüz; Ayşe Önal'ın Şafak Pavey'in kazası ile ilgili yazdığı yazının girişi bile beni alt üst etmeye yetiyor.

Bir kere daha teşekkürler. Ellerine sağlık.

Anonim dedi ki...

Bu inanılmaz yazıyı hazırladığınız için çok teşekkür ederim okurken kah güldüm kah duygulandım. tekrar okunması gereken linkler arasına aldım doyumsuz bir yazıydı çünkü.tekrar teşekkürler. Filiz

Bilgen dedi ki...

Sunuma katilamamistim ama burada yer alan sunuma özel dokümanı ve kitabı okumamın ardindan neredeyse bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen kitap sayesinde izlediğim İran konulu Persepolis'i izlemekten ne kadar keyif aldigimi ve gozumu kirpmadan okudugumu tekrar hatırladım.
Son donemde okuduğum Nuri Kurtcepe tarafından çizilmiş Nazım Hikmet'in Kuvay-i Milliye Destani'nin etkisiyle Persopolis'in bir de yine cizim olan kitabını arkadasım sayesinde okuma şansım oldu. Yine cok büyük bir keyif. Ama icimdeki korku nedense her gecen gun daha da artiyor ve ulkemizde geri donulemez izlerin coktan birakildigini gormek beni uzuyor. Teşekkürler Ayşen. Sevgiler

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails