1 Nisan 2011 Cuma

MARTILARA SELÂM OLSUN!



Sahilde uzun zamandır yapamadığım yürüyüşün ardından, kendimi iskelenin üzerinde buldum.

Önce yukarı doğru çıkan merdivenler, iki metrelik düz bir satıhtan sonra inişe geçmeye başlıyordu. İlk basamağa oturup sırtımı şehre döndüm. Sanki sırtımda saydam bir paravan ile şehrin gürültüsünü, egzoz dumanlarını arkamda bırakmış ve iyot kokusunu içime çekerek martılarla baş başa yeni bir saate yelken açmıştım.

Çantamdan hiç ayırmadığım kitabımı ve satırların altını çizmek için kullandığım 0.5’imi çıkarttım. Gri gökyüzünün altında deniz yeni serilmiş, ütülü bir çarşaf gibi dümdüz, kırışıksız önümde uzayıp gidiyordu.

Poyraz ve 03 isimli iki yelkenli, rüzgârın önünde bir o yana, bir bu yana salınıyordu.

İnsanoğlunun doğayı katletme hırsıyla yok ettiği balık türlerini, bu yok oluşa anlam veremeyen kocaman kanatlı martılar denizin üzerinde pike yaparak arıyorlardı. Oturup da onları izlediğim sürece hiç birinin ağzında bir balık tanesine rastlamadım.

Sonra gözüm Poyraz’ın üzerinde kâğıt uçurtma gibi salınan bir martıya takıldı. Dimdik kanatlarıyla, kendinden emin bir şekilde grilikte süzülüyordu.



Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur. Onlar için uçmanın tek anlamı, karınlarını doyurabilmektir. Oysa Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. Martı Jonathan, uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordu.

O an usuma düşen Martı Jonathan Livingston’dı. İlk okuduğumda beni nasıl etkilediyse bu öykü, hâlâ ne zaman gökyüzünde tek başına kanat çırpan bir martı görsem aklıma Martı Jonathan gelir.



Tanrı’nın kendisine bahşettiği, sadece yemek bulmak için kullandığı uçma kabiliyetiyle yetinmeyip, onun ötesinde öğrenme azmiyle bir martının çıkabildiği yüksekliğin üzerine çıkmak için kendisini geliştiren Martı Jonathan Livingston…

Bağlı olduğu sürüde bir çıbanbaşı gibi sivrildi, daha iyi ve daha yükseklere uçmayı öğrenmek istediği için dışlandı.

Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!

Aslında hayat zengin bir mücevher kutusu; içinden size en uygun olanlarını seçip, farklı zamanlarda kullanabileceğiniz mücevherlerle bezenmiş bir mücevher kutusu. O mücevherleri uygun zamanlarda, uygun kombinasyonlarla kullanmak ise sizin becerinize kalmış. Kimi zaman ufacık bir dokunuşla, kimi zaman çok daha fazla özen göstererek sade bir parçadan harikalar yaratabilirsiniz. Önemli olan istemek, emek harcamak ve uygulamak…

En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir.

Hayal kurmanın sınırı yoktur. Hayalleriniz ne kadar büyük olursa, sahip olacaklarınız da aynı oranda büyük olabilir. Bir köşede oturup beklemek, sadece ümit etmek, kuşkusuz bizi sonuca götüren eylemler değildir. Bu uğurda çalışmak, çalışırken yapılan yanlışları fark edip onları düzeltmek bizi ancak büyük sonuca götürebilir.

Uçmak bir martının en doğal hakkı, özgürlük onun doğasında var ve bu özgürlüğü engelleyecek ne varsa; gelenekler, batıl inançlar ya da herhangi bir şekilde sınırlamalar, tümü bir kenara bırakılmalıdır.

Hep hayatımızda “şeridin öbür tarafı” vardır. Sanki şeridi biraz aşarsak, bağlı kalmak zorunda hissettiğimiz gelenekler yerle bir olacak ve derin bir yardan yuvarlanacağız. Peki şeridin öbür tarafında ne olduğunu hiç merak etmiyor muyuz? Belki de şimdiye kadar görmediğimiz güzellikler asıl o tarafta. Ama şeridi aşmazsak bunu nasıl keşfederiz?

Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış.

Gördüklerimiz sadece birer nesnedir. Gördüklerimizi irdelemeye çalışmak bizi bir adım ileriye götürür. Anlayarak bakmak, bize o nesnenin sadece niteliğini değil aynı zamanda niceliğini de tanıma fırsatını sunar.

Martı Jonathan Livingston bu öyküyle bizi de kanatlarının ucunda en yükseğe götürmedi mi?

Bir anda soğuk havanın kısa montumun belinden içeriye sızıp, kazağımın bir anlık dalgınlığından faydalanarak tenime sarıldığını hissetmeye başladım.

Aynı tutsaklığı şapkasız başımda da hissediyordum. Kafa kemiklerimin direncini yitirmeye başladığını ve soğuğun tüm başımı hapsettiğini söyleyebilirim.

Ama çoktandır kendimden esirgediğim bu keyiften taviz vermek istemiyordum.

Bir süre daha direndim. Yaklaşık yarım saat sonra pes ettim. Kitabımı kapatıp ayağa kalktım.

Denizle, martılarla vedalaşmak çok zor geldi. Ama gitmeliydim. Soğuk beni daha fazla hissizleştirmeden…

Peyman

5 yorum:

Buket dedi ki...

martı zaten herkesin beğendiği bir kitaptır.sen de ne kadar güzel yazmışsın.bende birgün sahilimize inerek fotoğraflar çekmiştim.sonra da martıdan yazılar eklemiştim.görmüşmüydün?

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Ne güzel yazmışsınız,bana da hatırlatma oldu...Martı kitabı başucu kitabıdır.
Martının kanadında bir hafta sonu dilerim:)

Peyman dedi ki...

Merhaba Buket,
Yorumun için teşekkürler.
Çektiğin martı fotoğraflarını görmedim. Ama şirin kızınla leziz oldukları aşikâr olan kurabiyeler yaptığınızı gördüm :) Martı fotoğrafları linkini atarsan onlara da bakmayı isterim.
Sevgiler,

Peyman dedi ki...

Merhaba Baykuş Gözüyle,
Adeta bir güç iksiri...Umudumuzu yitirdiğimizi hissettiğimizde bir doz okumamız gereken bir iksir...
Martı kanadında İstanbul'dan daha az yağışlı bir yer...hayal kurmak güzel :)

billur dedi ki...

Sevgili Peyman;

Küçükken bu kitanı okuduğum zaman gerçekten etkilenmiş ve Bach'ın -bu kadar başarılı olmayan- diğer kitaplarını da okumuştum.

Kitap sayesinde hatırlattığın herşey çok güzel gerçekten ve katılmamak elde değil, Jonathan acaba kaçımızın hayatını değiştirmesine yardım etti? Kaçımız hala onun çıkardığı gökyüzünde bir bulutun üstündeyiz? Ben değilim en azından...

Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails