29 Aralık 2010 Çarşamba

MOR MEYHANE'DE MOR BİR YILA GÖZ KIRPTIK



Koskoca bir yılı geride bıraktık.

Geçen sene yine aynı zamanlarda, yine aynı sözleri dillendiriyorduk; biten yılla ilgili hayal kırıklıklarımız, hüsranlarımız, mutluluklarımız, tecrübelerimiz ve tabii gelecek yılla ilgili beklentilerimiz, ümitlerimiz, isteklerimiz…

Hepsi koskoca bir top olmuş, etrafımızda dönüyordu. Tıpkı gece kulüplerinde asılı parlak disko topları gibi... Her bir küçük ayna parçasında hepimizin gönlünden geçenler parlıyordu.

Geride kalanlara hoşça kal demek, bizi bekleyen yeni güzelliklere göz kırpmak için bir araya gelmek istedik. Şöyle vur patlasın, çal oynasın, eller havaya coşalım dedik.

Mor Meyhane’de mor bir yıl olmasını dilediğim 2011’e göz kırptık.

Mor, zenginliği, asalet, lüks ve ihtişamı çağrıştıran bir renktir. Özellikle açık tonları rahatlatıcıdır. Hayal gücünü arttırarak şevk ve ilham verir. Konsantrasyonu arttırır.

Mor renginin negatif anlamını hiç düşünmüyorum, ağzıma bile almak istemiyorum. Çünkü mor benim için pozitif bir etkiyi çağrıştırıyor.

Yine minik bir serçe gibi gittim geceye. Seke seke, yüzümde gülümseme, gözlerimde ışıltı ile.

Masamız ana salondaydı. Bizim gibi yeni yıla “hoş geldin” diyen başka gruplar da vardı. Başlarında yılbaşı şapkaları, boyunlarında otrişler, gözlerinde neşe…

Ama biliyordum ki yine o gece, tüm mekânın yıldızı biz olacaktık.

Yılbaşı eğlencelerimizin bir başka anlamı daha var bizim için. O gece, çok değil canım, toplasan iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar yıl önce 31 Aralık’ta dünyaya gelmiş minicik bir kız bebeğin doğum gününü de kutluyoruz. O bebek ki, tez canlılığından, daha yaratılma evresini tamamlamadan dünyaya gelivermişti. “Ben güneşi hissetmek, hayatı şimdiden tatmaya başlamak istiyorum” diyerek daha 800 gr ya var, ya yokken doğmuştu.

O minik kız bebek, şimdi olgun, başarılı bir iş kadını ve benim tam 30 yıllık arkadaşım. Zaman zaman değerini bilemediğimiz, birbirimizi fark edemediğimiz 30 koca yıl. Ama şimdi biliyoruz ki birlikte yaşlanacağız. Saçlarımızdaki beyazlara takılıp, yüzümüzdeki kırışıklıklarda kaybolacağız. Ama daha genciz. Kırışıklara, beyazlara gelinceye kadar ooooooo :).

Artık biliyorum, Ayşe fantezi sandığını karıştırıp bizim için değişik eğlencelikler mutlaka yaratır.

Sıkı durun şimdi sayıyorum.

Masanın üzerine parlak pullar, boyunlarımıza renkli düdükler, ellerimize çocuk tefleri, amaaa basit tefler değil bunlar, üzerlerinde yakışıklı Hollywood yıldızlarının resimlerini ve “Vur Bana” yazılı küçük etiketler yapıştırmıştı. Bu kadarla bitmedi. Saçlarımız için kocaman güllü ve tüylü mandallar almıştı. Heee bir de Aycan’ın doğum günü pastasının üzerindeki mumları üflerken sallandırdığımız, uçlarında, George Clooney’in fotoğraflarının olduğu plakaların asıldığı balık oltaları vardı :).

Tefler ortaya çıktığında ve biz düdüklerimizi müziğe eşlik ederek çaldığımızda tüm salonun ilgisi çoktan bizim üzerimize odaklanmıştı.

Eğlencelikler bu kadar değildi :).

Gülden Abla’nın da bizlere şirin yılbaşı hediyeleri vardı; Noel Baba figürlü saç taçları ve yılbaşının olmazsa olmazı kırmızı donlarımız. Acaba yeni yıla çifter kırmızı donla girmek daha fazla mı şans getirir? Çünkü o gece iki tane kırmızı donumuz olmuştu.

Sadece gecenin başında masada gördüğüm ve tattığım mezeleri hatırlıyorum. Ana yemek neydi diye sorarsanız, cevabım kocaman bir soru işareti olacaktır. Dans etmekten, yemek yemeğe fırsat bulamadığımı itiraf ediyorum.

İşte Mor Meyhane’de, mor bir 2011’e biz böyle göz kırptık.

2011 dileklerimiz mi? O kadar çok ki.

Dileklerimizin lokomotifi yine SAĞLIK oldu. Vagonlara huzuru, mutluluğu, bol şansı, kazancı, aşkı, daha çok seyahat edebilmeyi, daha çok kitap okuyup, daha fazla sergi, tiyatro, sinemaya gitmeyi yerleştirdik.

Biraz fazla mı oldu? Olsun biz yine de dileyelim. Ya tutarsa? :)

Hepinize tüm dileklerinizin gerçekleşeceği harika bir 2011 diliyorum.

Peyman

28 Aralık 2010 Salı

2010 Sedat Simavi Ödülleri'nde OLAY..!

Çıkaracaktım. Ama kısmet değilmiş, gerçekleşmedi çünkü çok yorgundum, gerekli donanım ve teçhizata sahip değildim,mekanın planları önceden elime geçmemişti, düşmanımın bu kadar atak ve saldırgan olacağını hesaplayamamıştım. Sonuç olarak ; biz Türk insanına "bir ödül töreninde ve benzeri yerlerde nasıl davranılır, siz hiç adam olmayacak mısınız leyn" sloganı ile başlayacak olan karşı saldırı planımı uygulayamadım. Onun yerine sinir içinde töreni seyredip, ödül alanların konuşmalarını duymaya çalıştım. Bitince de koşa koşa mekanı terk ettim.

İstanbul Modern Sanat'ta Ödül Töreni Olmamalı

Bu seneki Sedat Simavi Ödülleri İstanbul Modern Sanat Müzesi'nde gerçekleştirildi.Organizasyonu düzenleyen ve desteğini esirgemeyen Bülent Eczacıbaşı'nı takdirle karşılamakla birlikte, burasının biz Türk insanı düşünülünce ödül töreni düzenlenecek en son yer olmalı diye düşünüyorum. Aslında törenin orada olacağını duyduğumda "ne hoş" diye düşünmüş "ama salon var mıydı" diye de tereddüt içinde kalmıştım.

Nitekim tören ikinci kattaki(orta yerden camekanlı ve zincirli merdiven bulunan yer; çıkınca hemen sağ tarafa konumlandırılmış bir platform vardı) bölümde yapıldı. Ancak sadece özül alacak olanlar ve yakınları, ödülü takdim edecek olan kişiler, bazı önemli konuklar ve seçici kuruldan bir kaç kişi için konulmuş olan kısıtlı sandalye sayısı diğer insanların ayakta kalmasına neden olmuştu.

Platforma uzak kalan ve oturamayan bizim insanımıza ne oldu? Zaten az olan saygı , tahammül ve konsantrasyonu sıfıra indi ve arka tarafa doğru konuşlanarak kokteyl havasına büründü, sıkıldı, sıkılınca konuşmalar, gülüşmeler başladı. Törenin bitmesine yakın -ki bence daha önce oldu- herkes Loft'taki açık büfeye hücum etmiş, yerlerini tutmuş ve yemek yemeye başlamıştı.

Bu nedenle de bence ödül töreni ve benzeri her türlü etkinlik her tarafı kapalı, herkesin oturacağı bir salonda yapılmalı -ki buralarda bile telefon, konuşma, kikirdeşme olabiliyor-diye düşünüyorum.

Gelelim Ödül Alanlara

1977 yılından beri düzenlenen Sedat Simavi Ödülleri gazetecilik, radyo, televizyon, edebiyat, sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, görsel sanatlar ve spor olmak üzere 9 dalda veriliyor. Bu yıl Sağlık Bilimleri dalında ödüle değer çalışma olmadığı gerekçesi ile ödül verilmedi söylendi.

Radyo Ödülü'nü TRT'de yayınlanan "Portrede Hüzün: Fado" adlı programı ile Saadet Baykal aldı.TRT Radyosu'nu uzun zamandır dinlemediğim için ve konu da fado olunca çok meraklandım. Ancak Saadet Baykal konuşma yapınca ve programından bir bölüm dinletilince sesini tanıdım, eminim hepiniz duysanız tanırsınız. Ödül; "müziğin toplumun değerlerinden birinin olduğunu göstermesi ve baskı rejimlerine karşı toplumsal dinamiğin sesi olabileceğini anlatmasındaki başarısı" gerekçesi ile verilmiş. Aklıma fadomkraliçesi Amalia Rodrigues düşüverdi hemen...



Övgüye değer radyo ödülü ise Necmettin Tetik'e verildi. Tetik bu ödülü NTV Radyo'da yayınlanan "Mikrofondaki Hayalet" adlı programıyla, bir program türü olarak radyo oyunun önemini hatırlatmasındaki başarısı nedeniyle aldı.

Ödülü aldıktan sonra en uzun konuşmayı yapan Tetik elindeki sitemkar metni okumak için izin istedi ve özet olarak kendisi gibi nice yaratıcı ve dinamik drama yazarlarının olduğunu, ancak bir yerlerde tanıdığı, ünlü biri ile soyadı benzerliği olmadığı ve birilerinin adamı olmadığı için kendisini ifade etme imkanı elde edemediğini, hiç iyi metin yok diye yakınan tüm yapımcı ve benzer kişilerin yanıldığını ve onun gibi bu alanda eğitim almış kişileri yok saydığını, aslında kendisinin bir kış gecesi yaksa ısıtacak kadar diploması bulunduğunu ama sahip olduğu mesleği icra etme fırsatı verilmediği için gündüzleri limon satmak dahil bir sürü iş yaptığını ama ona kalan gecelerde usanmadan yazdığını ve ürettiğini ifade etti.



Edebiyat Ödülü'nü "Toplum ve Edebiyat adlı deneme kitabı ile ülkemizde deneme yazarlığına ve okuma kültürüne yaptığı değerli katkılar nedeni ile Adnan Binyazar aldı. Binyazar ödül konuşmasında özetle Türkiye'nin kalabalıklar tarafından işgal edildiğini ve bilinçsiz bu kalabalığın okuma ve aydınlanma sürecinde Türk insanın en büyük düşmanı oluduğunu söyledi.



Görsel Sanatlar Ödülü ise Yard. Doç. İrfan Okan'a "Evin Sanat Galerisi 'Arafta Unutulanlar' resim sergisi ile verildi. Ödüle değer görülmesinde Okan'ın bugüne kadar yaygın bir biçimde uyguladığı yağlı boya tekniği çerçevesinde, ifade ve kimliksellik açısından kendine özgü bir tarza ısrarla sahip çıkması da etkin olmuş.



Spor Ödülü ; 2010 yılında Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre engelli dalında 1. olması ve Türk Atletizm Tarihimizde bir ilke imza attığı için Nevin Yanıt'a verildi.



Bilmiyordum, utandım. Özellikle yarışmadaki kazanma anı ve sonrasındaki sevinci gözlerimin dolmasına, mekandaki kötücül kalabalığa rağmen yumuşamama neden oldu bir an için.

Övgüye Değer bulunan spor ödülü ise A Milli Basketbol Takımı'na verildi. Ödülü Valimiz verdi. Önce anlamadım niye sağımda solumda olan foto muhabirlerinin bir an için üstüme çıkmaya çalıştıklarını...Çünkü önce Şenes Erzik, ardından platforma çıkan Vali imiş nedeni.

Gazetecilik Ödülü; Kerim Ülker (Sabah Gazetesi muhabiri) Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin İcraatları” konulu haberleriyle ödül aldı. Ayrıca, Murat Sabuncu’yu Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Mavi Bebek’in Kaderi İsrail’in Elinde” başlıklı haberi nedeniyle de ödül takdim edildi.

Televizyon Ödülü'nü Gül Büyübeşe Muyan, TRT’de yayınlanan “Kaybedenler” adlı televizyon programıyla ödülünü aldı ve konuşmasında "bu belgesel filmi Türkiye'de ve dünyada her an kaybeden ve ezilen işçi ve emekçiler için yaptığını" söyledi. İHA muhabiri Necmi Ertuş’u “Oğlum Olmadan Asla” adlı haberi nedeniyle övgüye değer bulduğu için ödül verildi.

Fen bilimleri dalında Prof. Dr. Erdal Arıkan ödülünü, “Kutupsal Kodlama: İkili-Girişli Kanallarda Kapasiteye Erişen Kodlar İnşası İçin Yapıcı Bir Yöntem” [Gülda bunu Fund'a sorabilir miyiz, ne demek?] adlı eseriyle aldı.

Sosyal Bilimler dalında ise Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, “İstanbul Haritaları 1422 – 1922” adlı eseriyle Prof. Dr. Emre Dölen de “Türkiye Üniversite Tarihi ( 5 cilt)” adlı çalışması nedeniyle övgüye değer görüldü.

Dölen'e ödül verilme gerekçesi; tamamlandığı zaman üniversite tarihine önemli katkı sağlayacağı imiş. Dölen konuşmasında bu gerekçeye atıfta bulunarak " sanırım üniversitelerimizin durumu nedeni ile hiçbir zaman tamamlanamayacağını, aslında kendisinin Kimya Mühendisi olduğunu ama ödülünü sosyal bilimler dalında almasının da bir ironi teşkil ettiğini" söyledi.

Sonra...Kokteyle Davet Ediyoruz denildi....Ben koşa koşa eve gittim. Dilimde Amalia Rodrigues'den melodiler, aklımda Sedat Simavi'nin ise " Kalemine daima efendi kal, uşak olmamaya gayret et, mecbur kalırsan kır, sakın satma" deyişi eşliğinde...



Sevgiler
Billur

25 Aralık 2010 Cumartesi

??? Soruyorum ???

Çok yorgun hatta biraz bıkkın olsanız dahi bir mekana kanatlanıp gittiniz mi?
Sizi Noel baba taçlarıyla yanında rengarenk düdükler eşliğinde karşılayanlar oldu mu hiç ?
Güzellik iki yanağınızdan ‘vantuz vantuz’ öptü mü sizi hiç peki?
Asık ve yorgun suratları gülen suratlara dönüştürme büyüsüne inanır mısınız?
Ya Büyücü, zarafetle sabırla renkli kalemlerle boyadı mı sizin için çizimleri, aslında kalbinizi mutlulukla boyadığını fark etmeden ?
Hiç mutluluk sizin de boynunuza, kolunuza kelebeklerle dolandı mı?
Ya da hiç Mor bir Meyhane’de mor bir gömlek kalbinizi çaldı mı?
Hatta yeşil bir kolye içinizde ormanlar, çiçekler büyüttü mü?
Kulağınıza çok yorgundum, gelmekten vazgeçmek üzereydim ama yine de geldim … diye itiraf eden Sesin sizi ne kadar mutlu edebileceğinden haberiniz var mı?
‘Vur bana,vur bana’ diye çığıran darbukalara vura vura göbek atmanın keyfini bilir misiniz ?
Pastanızın üstündeki mumları ‘’hayalinizle’’ üfleme şansına sahip olabildiniz mi hiç?
Ya da mumları üflerken ‘yakışıklı balık’ tuttular mı hiç pastanızın üstünde?
Renkli süsleri sıra sıra dizip haklarında konuştunuz mu ciddi ciddi?
Peki yaa köklerini aramaya giden Savaşçı bir Ruh çok uzaktayken bile, aslında çok yakınınızda oldu mu hiç?

Hiç bir Kitap Kulübünün Yıla Veda partisine katılma onuruna sahip oldunuz mu ?

2011 herkes için HARİKA BİR YIL olsun, olacak da zaten... nereden mi biliyorum ?

Büyücü güzel olacağını garanti etti, parmak bile bastı da o sebepten !
Aycan



21 Aralık 2010 Salı

Cyndi Lauper-Memphis Blues

Nişantaşı Valikonağı'ndaki D&R'ın her önünden geçtiğimde -ki aslında hoşlanmıyorum oradan- içeriye illa ki şöyle bir girer bakarım,en son da ofisimin karşısındaki Remzi Kitapevi'ne dalar çıkarım.Sanırım takıntı halini aldı. İçeri girer, yeni çıkanları şöyle evirir çeviririm. Müzik bölümünde de peşine düştüğüm albümler var ise hızlıca bakınırım. Dün de o günlerden biriydi ve müzik albümleri kısmına açıkçası biraz bön ve boş bakarken Cyndi Lauper gözüme takıldı. Evirdim çevirdim, baktım ve aldım: "Memphis Blues" adlı albümü.



Ofise girince bilgisayara taktım ve hemen dinlemeye başladım. Her zaman sinirli ve gergin olan ortaklarımdan birinin "Sen ne yaptığını sanıyorsun ?" bakışlarına "Ne var canım, sen de gel dinle rahatlarsın azıcık..!" diye karşılık veren bakışlarımı yönelterek usul usul yerimde dans etmeye başladım.

Dinledikçe Cyndi Lauper'ın 57 yaşına rağmen sesinin tizliğinden, gençliğinden ve kıvraklığından bir şey kaybetmemiş olduğuna hayret ettim. Cyndi Lauper denilince gözlerimin önüne rengarenk saçları ve çılgın tavırları olan gençliğimden bir kız geliyor her seferinde.



Cyndi Lauper'ı açıkçası yıllar içinde takip etmedim, hatta benim için She's So Unusual ve True Colurs albümünden ötesi hiç yok. 1985 yıllarından Time After Time, Girls Just Want to Have Fun , She Bop gibi şarkıları hepimizin hatırladığına eminim kaldı ki She'i So Unusual albümü gerçekten her eve lazım bir albümdür. Ayrıca True Colors da çok sevdiğim bir şarkıdır.



Cyndi Lauper bu albümü hep yapmak istemiş. Kendi sitesinde bunu şu şekilde ifade ediyor:

"Bu yıllardır yapmak istediğim bir albümdü. Bütün bu güzel şarkılar ve müthiş müzisyenler çok dikkatle seçildi çünkü hayatım boyunca onlara hayran oldum. Allen Toussaint’in ‘Shattered Dreams’ parçası için klavyenin tuşlarına dokununca anladım ki yapmakta olduğumuz şey şon derece özeldi."

Pek çok kez Grammy Ödülü'ne aday gösterilen ve özellikle gay ve lezbiyenlerin hakları konusunda yaptığı çalışmalarla aktivist yönünü de her zaman taze tutmuş Cyndi Lauper kendisini takip etmediğim yıllarda 10 albüm yapmış ve pek çok ödül almış.

57 yaşında ve hala heyacanlı ve isteğinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Lauper ;

" Hala söyleyeceği ve paylaşacağı çok şeyi bulunduğunu, Müzik yapabildiği her bir gün için minnettar olduğunu söylüyor ve dünyanın bir köşesinde onu duymak isteyenler olduğu sürece orada olacağını ve şarkı söyleyeceğini, rol yapacağını ve kalbindekileri yazacağını" belirtiyor.

Sanırım ne yapsa ve söylese devam etmeli... Şimdi bu albümü dinleyince arada neleri kaçırdığımı merak eder oldum.

Yeni albümden JUST YOUR FOOL:



Sevgiler
Billur

18 Aralık 2010 Cumartesi

HAYATIM SANA FEDA



Bir türlü hangi filmi yazsam diye karar veremediğimden uzun bir süreden beri siz deyin Eski Türk Filmi ben diyeyim Yeşilçam filmleri ile ilgili bir yazı yazmamıştım. Ancak Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın gene ağır bastığından HAYATIM SANA FEDA öne çıktı.

1970 yılına ait olan bu filmin yönetmeni Muzaffer Aslan, Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın başrolde bu filmde. Onların yanı sıra Münir Özkul, Hüseyin Kutman, Gülgün Erdem, Aynur Aydan da yan rollerde gözüküyorlar. Senaryo Bülent Oran’a, Müzikler Süheyl Denizci ve Norayr Demirci ‘ye ait. Sesi ile ise Nesrin Sipahi filme renk katıyor hatta Artık Sevmeyeceğim yorumu bence en güzel yorum. Filmde Türkan Şoray’ı Adalet Cimcoz, Cüneyt Arkın’ı Hayri Esen seslendirmektedir.

ARKADAŞ DEDİĞİN BÖYLE OLUR

Filme Zeynep’in (Türkan Şoray) “Mademki geldin bu dünyaya bir kere // Sev her anı bugün yarın deme.” Adlı şarkısını söylerken başlıyoruz. Arka planda arkadaşı Fatma (Gülgün Erdem/Tijen Par seslendirmektedir] ona gitarı ile eşlik etme ve kendilerini gazino patronuna beğendirme çabası içindedirler. Aslında çabaya gerek yoktur zira Zeynep’in sesi çok güzeldir ve patron :

-Sesiniz güzel, gazinomda çalışabilirsiniz; kısa zamanda bir yıldız olmanız mümkün”

[ Yahu biz o kadar Al Jamal’da göbek atıp, gerdan kıvıralım, müşteri bizi istesin, hiç Çapa gelip de böyle bir söz söylemesin!]Ancak gazino patronu Fatma’yı işe almayı düşünmediğini açıklayınca Zeynep:

- “Fatma olmazsa ben de çalışmam. Birbirimizden başka kimsemiz yok. Yıllarca aynı çileyi çektik." Patron gecede 150 TL de teklif etse Zeynep kararlıdır:

- "Para uğruna arkadaşımı yüzüstü bırakamam."Bu kararlılık etkili olur ve patron ikisini de işe alır.

BU ARADA ÇILGIN BİR EV PARTİSİNDE

Harun ‘u (Cüneyt Arkın) görürüz, efkarlı efkarlı sigarasını tellendirmektedir. Bulunduğu yerde vücutlar müziğin ritmine uygun kıvrılıp bükülmekte, başlar sallanmaktadır. Ancak Harun bunları sıkıntıyla izlemektedir nedense. O sırada Mehmet (Münir Özkul) gelir:

-Ne o sıkıntılı bir halin var?
-Ne yaptıklarını bilmeyen bu sersem güruhu insana bezginlikten başka ne verir ki?

[Ayol o zaman işin ne orada?]



- Tanınmış işadamlarındansın, plak şirketimizin büyük hissedarısın, idare heyeti başkanısın, sayılı bir bestekârsın. [Yahu biz sadece bir avukat olabildik, bir de bir avukatla hayatımızı birleştirebildik, pöh] Senin bu kötek düşkünlerini değil evine toplaman selam bile vermemen lazım.

-Haklısın. Ben de yaptıklarıma şaşıyorum bazen

[Şuurunu yitirmiş bu, kesin]

Mehmet teşhisi koyar:-Yalnızsın da ondan!

-Belki de bu hayata sarılışı yalnızlıktan kaçmak için…Hep hızlı, daha hızlı daha hızlı yaşamak istiyorum diye çığırırken Aynur Aydan (Alev Sezer seslendirmektedir ve filmde adı yoktur) Hüseyin Zan (yine ad koymamış senarist) bunu duyunca yaklaşırlar. Çünkü Hüseyin Zan da hız tutkunudur ve Harun’a Kilyos’a kadar yarış teklif eder. Bahis 5000TL alacaktır. Mehmet isyan eder:

-Dünden beri içiyorsunuz!

[Şekerim, o Harun, hissedar, bestekar, idare heyeti başkanı.. kor mu ona saatlerdir içmek]


Manasız bir yarış sürerken bu sırada bir çocuk parkında Zeynep ve Fatma gazinodaki işleri hakkında konuşmaktadırlar ama Zeynep’in içinde garip bir sıkıntı peyda olmuştur. [Geliyor canım bekle, hem sarhoş, hem şuursuz, hem de saatte bilmem kaç km hızla]. Arkadaşı ile söyleşmeye devam eden Zeynep yola topunun peşinden düşen çocuğu görür ve Harun’un arabasını da fark edince Zeynep derhal atılır ve Harun Zeynep’e çarpar.

[Her genç kızın hayali, sakın bunu düşlemedik demeyin]




Zeynep gözlerini hastanede açar, bir an gözleri kararır gibi olsa da bir şeyciği yoktur. Harun bu sırada muayene odasının dışında beklemekte ve sigarasının dumanından göz gözü görmemektedir. Fatma’ya Zeynep’i görmek istediğini söylese de Zeynep :

-Başkalarının hayatını hiçe sayan, mesuliyetsiz birini görmek istemem. Özürden önce insanlara kıymet vermesini öğrensin. Diye cevap yollar ve görmek istemez

[Hah! Bu da sana kapak olsun ama yahu gene de bir göreydin…]

YİNE TUHAF BİR HİS



Kazadan sonra evlerinde gazino programları için toparlanan ve hazırlıklara başlayacak olan Fatma ve Zeynep gene tatlı tatlı söyleşmektedirler. Zeynep tuhaf bir hisse kapıldığını hem kazayı, hem de yapanı sanki gördüğünü anlatmaktadır.Merakla sorar:

-Yakışıklıydı değil mi?
-Hem de nasıl. Kızların bir anda çarpılacağı cinsten. Gözlerine bakamıyor insan.
-Çok renkli gözlerden değil mi? [Hı?] Uzun boylu,kumral, dalgalı saçlı ve mağrur.



[Yahu akşam eve gidince bakacağım bizimkine, biri tutmuyorsa, değiş leyn diyeceğim….!]

Hazırlıkların ardından Fatma ve Zeynep işe başlarlar ve her şey iyi gitmektedir ama bir gece Zeynep’in gözlerine perde iniverir. Ameliyat için TAM 50.000TL gereklidir. Zeynep kendini yerden yere atar.

Bu Sırada Bir İdare Meclisi Heyetinde…

Şirketin 7 altın plak kazanması,5.5milyon TL kar, Harun olmasa biz de olmazdık gibi konular konuşulurken kapı açılır ve içeriye Alev Aydan girer:

-Bon Jour!

[Yahu ben Ender’in bir toplantısına değil Bon Jour diye girmek, telefonla mesaj bile gönderemem. Sen görürsün Ender, hazırlıklı ol geliyorum ilk toplantıya]

Harun’un sevgilisi önemli bir şey için gelmiştir. Zira akşama İsviçre’ye uçakları vardır, kaçırırlarsa ne olacaktır? Harun:
-Senin için hergün uçak kaldırırım sevgilim, der ve sevgiliyi öper, cilveleşirler.

HARUN ÖPÜŞÜRKEN…

Diğer yanda hayatları kararan Fatma ve Zeynep’i kiracı sıkıştırmaktadır. Zeynep kör olunca Fatma elinden gelen desteği vermektedir. Fatma evsahibesini atlatır. Yemeğe otururlar.Zeynep sofrada birden tabağa uzanır ve eli zeytine değer, dehşette düşmüştür. FATMA ZEYTİN EKMEK YEMEKTEDİR!:

-"Yuttuğum her lokmada senin yorgunluğunu, alın terini hissediyorum. Benim de bir iş yapmam, bir işe yaramam lazım." diye haykırır ve akşam bir gazino önünde çiçek satmaya çalışır. O akşam bir hava bir ihtişam arabası ile gazinoya gelen Harun’a arabanın kapısını açmak isterken görevli Zeynep’i yere düşürünce merhamet abidesi HarunZeynep’in eline 100TL sıkıştırır. Zeynep bu eline sıkıştırılan sadakaya tahammül edemez ve evde saatlerce hıçkırıklara boğulur.



Fatma ise bir fırsat yakaladıklarını, çalıştığı gazinodaki solist şımarıklık yaptığı için patronun kovduğunu “Yeni bir ses bulun bana” dediğini söyler ve ekler:

- Bu ses neden sen olmayasın?.
- Gazino sahibi Zeynep’i beğenir ama görmediğini anlayınca kısa bir an duraksarsa da : -
- Görmüyorsun, körsün ama sesin kadar gözlerin de şahane. Bu andan itibaren görmediğini unutacaksın. Aldım seni işe. Alt tarafı sahneyi ezberleyeceksin.

Zeynep çalışır, çalışır ve sahneye ilk gece BEBEK adlı (Fecri Ebcioğlu) şarkısı ile çıkar ve çok başarılı olur.



ZAMAN GEÇER

Kazadan bir süre sonra Zeynep’i sahneye iyice alışmış görürüz. Bu gecelerden birinde gazinoda Aynur Aydan, Mehmet ve Harun da vardır. Zeynep nefes kesen görüntüsü ve sesi ile Artık Sevmeyeceğim adlı şarkıyı seslendirmektedir.



Harun çok etkilenir ve övgülere başlar. Bu noktada Alev Aydan hop dedik der:

- “Masanızda başka kadın olduğunu unutuyorsunuz beyler.”

[Yahu, biz bu lafı söylesek, demek ki unutulacak tiptesin, başka kadın mı ha nerede gibi lafı ağzımıza tıkarlar]

Harun hülyalara dalıp gitmiştir:

- Tam aradığım ses. Bir yerden de görmüşlüğüm var ama nereden..[

[Yuh, sen arabayla çarp, eline para sıkıştır bir de düşün!] Buldum nereden tanıdığımı. Arabamla çarptığım kız.

Harun hemen eline bir çiçek alır ve kulisin yolunu tutar.
-Sen misin Fatma?

-Hayır size ilk görüşte hayran olan bir yabancı. Dostluklar için çiçeklerden yardım beklenirmiş.

[Sen var ya sen, değil çiçek, botanik bahçesi kursan ….yüz verme kız]

Sonra Harun başlar yine sıkıcı övgülere ama Zeynep frenler onu ve sigaraya uzanır. Harun yakmak için davranınca sigara ile çakmağı denk getiremeyen Zeynep’in görmediğini anlaması onu şaşkınlığa ve dehşete düşürür.

-Sustunuz, Evet Körüm. Bana az evvel baktığınız gözlerinizde hayranlığın yerini şimdi merhamet aldı değil mi? Belki de pişmanlık?

-Şey.. [Şey tabii]

- Hadi ne duruyorsunuz? Siz DE başkaları gibi bir bahane bulup gidin buradan, Alışığım. Önce parlak sözler sonra kaçmak için bahane. ASLINDA BU NEFRETİM SİZE DEĞİL. ARABASIYLA BANA ÇARPIP KAÇAN O ADAMA! Oh!

-Araba mı?[

[Ne açıyorsun gözlerini öyle bön bön? Az önce çarptım dedin ya kendi ağzınla? Şimdi de unutmuş ayağına yatıyor]



Odaya Fatma girer ve Harun kaçarak çıkar. Zeynep ise ona gene tuhaf bir hisle bu adamdan etkilendiğini, belki de sevebileceği biri olduğunu ama hayatını karartan adamın bunu da elinden almış olduğunu söyleyerek ağlar.

Harun olaydan derinden etkilenir ve Fatma’dan yardım ister. Konuyu konuşmak için evine davet eder. Bu arada Mehmet Fatma’ya bayılmıştır. Harun Fatma’yı evinde beyaz dantel bir gömlek ve uçuk mavi bir pantolon giymiş olarak karşılar. Elinden geleni yapacaktır. Bir süre Harun her gece Zeynep’in sahne aldığı gazinoya gider ve ondan başka bir şet düşünmez. Sonra vahşi planını açıklar. Mehmet, Fatma’nın sevgilisi olacak, Zeynep ile dostluk kuracaktır. SONRA?



KÖR, MAĞRUR BİR DE FAKİR PİYANİST: KEMAL

Anında yakınlık kuran Mehmet, daha tanıştıkları gün Fatma ve Zeynep’i bir gece kulübüne davet eder. Piyanodan hoş melodiler gelmektedir. Zeynep meraklanır ve kimin çaldığını öğrenmek ister. Mehmet arkadaşı Kemal olduğunu söyleyince Zeynep tanışmak ister ve yanına giderler. Zeynep elini uzattığında eli havada kalır ve biraz bozulur.



Harun/Kemal:

-Belki uzattığınız elleriniz boşlukta kaldı. Onu öpmek gurur verirdi bana eğer KÖR OLMASAYDIM. [Sen var ya sen…Çok Çakalsın]
-Şey siz yani…
- Ne oldu sustunuz birden? Bana acıyarak baktığınızı biliyorum.
-Hayır


-Alışığım böyle şeylere.. Size görmeden nasıl çaldığımı mı anlatayım yoksa sevdiğinizi hatırlatan bir şarkı mı emredersiniz, ben bunun için para alırım, memnun kalırsınız belki bir kadeh içki ısmarlarsanız bana

[Abartma bu kadar Harun,Abartma. Ayol yavuz hırsız ev sahibini bastırır bu olsa gerek. Bir de yaratıcı ol be, başka açıdan yaklaş olaya. Bir de utanmadan içki ısmarlarsın diye yol yapıyor ]

-Istırabınızı anlıyorum ÇÜNKÜ BEN DE KÖRÜM!

(Piyanodaki eller şiddetle bir tuşa basar.)
-Alay mı ediyorsunuz?
-Eğer gözlerimdeki yaşları görebilseydiniz. Özür dilerdiniz.

Harun/Kemal bu sözlerin ardından mutlu olduğunu söyler “karanlık dünyasına ortak olacak” bir arkadaş bulmuştur çünkü.

Eve döndüklerinde Mehmet’in aklı karışıktır, Harun/Kemal’in planını anlayamaz:

-Gözlerini açtırmak fikri iyi, ses yarışması düzenlemek iyi LAKİN bunlar için köşk tutup kör piyansti oynamak?! Harun/Kemal itiraf eder: ÂŞIKTIR.



Zeynep ve Harun/Kemal sık sık buluşmaktadırlar. Bu buluşmalarından birinde birbirlerine nasıl kör olduklarını anlatırlar. Harun/Kemal bir gece yatmış sabaha kör kalkmış ve gözlerinin açılması mümkün değildir. Bu arada Fatma Mehmet’e Zeynep’in gerçeği öğrenirse yaşayamayacağını söyler. Mehmet :

-Yaşar…Yaşar Aşk Herşeyi Halleder. Der.

AŞK HER TARAFTA…

Günler boyu Zeynep ve Harun /Kemal’in Belgrad ormanlarında ve sair yerlerde buluşmakta ve aşklarını ilan etmektedirler birbirlerine. Harun/Kemal bestelemekte olduğu Kalbi Kırık Serseri adlı şarkının bittiğini ve ona ithaf ettiğini söyler. Zeynep bu şarkıyı okumak istediğini söyler. Şarkıyı seslendirdiği gece Zeynep mikrofonu tutturamayınca şarkı sonunda düşer, yerlere savrulur ve onu kör bırakan adama bin kez daha lanet okur.

Bu duruma şahit olan Harun/Kemal artık dayanamaz ve İdare Heyetinden tam yetki alarak ses yarışmasını Zeynep’i kaybetmek pahasına olsa da düzenler. Zeynep ilk başta kabul etmek istemese de Harun/Kemal’in sözleri etkili olur:

- Birimizin görmesi bizi ayırmaz, yaklaştırır. Gören ötekine ışık olur.

Zeynep tabii ki katıldığı bu yarışmada birinci olur, Kalbi Kırık Serseri ile. Ardından ameliyat… Gözleri açılan Zeynep ise ilk olarak ne görür? Harun/Kemal’den yanında bir gölge olarak yaşamak istemediği için gitmek zorunda olduğunu söyleyen veda mektubunu.



Zeynep yarışmada birinci olduktan sonra zirveye doğru tırmanır ama Fatma ile sohbetlerinde hala niye Harun/Kemal’in onu terk ettiğini anlayamadığı konusunda dertlendiğini anlatmaktadır. Fatma:

- En iyisi kendini mesleğine vermen. Hem mecbursun. Çünkü plak şirketinin yetkilisi yeni albümler için onu beklemektedir, o gün.

KENDİSİNİ KENDİNDEN KISKANAN BİR ADAM

Plak şirketi sahibi Harun Bey ile görüşmeye giden Zeynep üstünde beyaz pantolon, kenarları kürklü beyaz uzun ceketi ve turuncu şapkası ile içeri girer.



VEEE Harun’u görür görmez de bönleşir. Çünkü sesini birini hatırlatmıştır.Harun:

-Ses sese benzer. İnşallah kötü bir hatırlayış değildir.
-Hayır, sevdiğim ama kaybettiğim birine bir sesti
der Zeynep.

Yoğun bir programları olduğunu açıklayan Harun akşama Zeynep’i yemeğe davet eder. Zeynep gene Harun’a tuhaf bakmaktadır.

-Mazinizde ne var bilmiyorum. O günlerin etkisinden kurtulamıyorsunuz der asabi bir şekilde. Zeynep bu sefer de onun bir tuhaf hali olduğunu söyleyince:
-Size ilk görüşte hayran olan bir erkek olarak hoş görün. Korkarım hayatınızda unutamadığınız veya unutmak istediğiniz biri var.
-O kişi ile arama ışık girdi..Bir de siz.Çok iyi biriydi, bestekârdı, duyguluydu, kördü, yüzünü hiç görmemiştim ki…
-Başka? [Sorgu memuru mübarek]
-Hayatımın bir parçasıydı.
-Geçmişten bahseder gibi konuşuyorsunuz
-Kaybettim onu-
-Onu çok mu seviyordunuz?
- İnsan karanlıklar içinde olunca sevmek kolaylaşıyor herhalde…

Daha sonraki buluşmalarda Zeynep’i sorgulamaya devam Harun’a Zeynep artık bir şey hatırlamak istemediğini söyleyince Harun sitemkardır:-Doğru insan anı yaşamalı, hele kadınlar!

Harun bu duruma çok içerlemiştir. Mehmet’e:

-Karanlık günlerinin fakir bestekârını bu kadar çabuk unutmamalıydı.
Mehmet şaşkındır:

- Çok şey gördüm ama senin gibi kendini kendinden kıskanana ilk defa rastlıyorum. -Ne yapacaksın?



- Saf melek gibiydi. Meğer hepsi körlüğün verdiği çaresizliktenmiş ALDATTI BENİ AMA BUNU ÖDETECEĞİM ONA!

-Önce Ankara’daki konserde evlenme teklif edeceğim, parmağına nikâh yüzüğünü takıp…
-Sonra?
-Sonrada onu sevmediğimi, ondan nefret ettiğimi söyleyip ardından da vefasızlığını, iğrenç ihanetini haykıracağım
(bu arada piyanoyu yumruklayarak devam eder)

- Senden nefret ediyorum, nefret ediyorum nefret ediyorum diye haykıracağım!!

Altın plak konseri için Zeynep ve Harun trenle Ankara’ya doğru yola çıkarlar. Zeynep yol boyunca Hans-Ulrich Horster’in ‘Dinmeyen Hasret’ romanını (1968) okumakta, Harunda hop oturup hop kalkmaktadır.Harun hain planını uygulamaya sokarak Zeynep’e evlenme teklif eder. Zeynep kabul eder ve ardından hemen sahneye çıkar. Harun onu kuliste bekleyeceğini zira bir sürprizi olduğunu söyler.Sahnede şarkı söylediği anlar boyunca aklında tek bir kişi vardır Zeynep’in: KEMAL.



Konser sonrası koşarak kulise gelen Zeynep Harun’a onu affetmesini, evlenme teklifini nasıl kabul ettiğini bilemediğini söyler ve devam eder:

- Seninle evlenemem. Ben bir başkasına aitim. Bir başkasını seviyorum.. Onu bulamasam bile ömrümce bekleyeceğim.

Zeynep İstanbul’a döner dönmez –nedense daha önce aklına gelmedi- Kemal’in kaldığı köşke [Bu köşkün Tarabya’da olduğunu tespit ettim] gider. Ev toparlanmıştır. Hayal kırıklığına uğramıştır ama birden kapalı kapılar ardından Kalbi Kırık Serseri nin melodileri gelmektedir. Heyecanla kapıyı açar.Sonunda, Kemal/Harun’u görür.

HERKES MUTLUDUR.




Sevgiler
Billur

17 Aralık 2010 Cuma

Yansımalar - 14



Baktım Aralık kulüp toplantımız İstanbul’a düşen kar taneciklerinin erimesi gibi yavaşça yerini şimdilik planlara, programlara bıraktı, baktım ki ben hâlâ Ayşen’in sunum gecesini yazmamışım, bu soğuk günün hafif loş öğleden sonrasını Yansımalar’ı yazmaya adadım.

Biliyorsunuz kitabımız, Suzanne Collins’in 3 kitaplık serisinin ilki olan Açlık Oyunları idi. Zaten kitabın sunumunu blogda okuyan siz çok değerli ve bir o kadar da sevgili blog takipçilerimizin bildiği gibi, kitabı teenage bulmuştuk. Kişisel düşüncem, Ayşen’in bu kitabın sunumunu nasıl yapacağını çok merak etmem üzerineydi. Ama içimde yine güzel bir sunum olacağına dair güçlü bir his vardı.

11 yaşından beri İtalyan dili, kültürü ile iç içe büyüyen bir yetişkin olarak sevdim ve seviyorum İtalyan restaurantlarını, yemeklerini. O nedenle de sunumun Palma D’oro adlı İtalyan restaurantında yapılacağını öğrenince, İstanbul’da yeni bir İtalyan keşfedeceğimi bilmek, dilimin üzerindeki tat alma tomurcuklarını heyecanla hareketlendirme eylemini gerçekleştirdi.



Benim için gecenin en hevessiz olduğum yanı ise kuşkusuz hafta içi iş çıkışı Palma D’Oro’ya gitmek için Avrupa Yakası’ndan Anadolu Yakası’na yapacağım yolculuk oldu.

İkinci köprüyü kullanmayı bulunduğum çıkış lokasyonu açısından daha uygun buldum.

Daha gişelerde karnımın açlığı inanılmaz boyutlardaydı. Umarım bir daha ki hafta içi, iş çıkışı köprü geçişlerinde yanıma beslenme çantası almayı unutmam.

Palma D’Oro, yazın bahçede büyük palmiye ağaçlarının gölgesinde sükûnet içinde yemeğinizi yiyebileceğiniz, genişçe bir iç salona sahip şirin bir mekân. Dilediğinizde, bizimki gibi küçük gruplara özel ayrılabilen bir de salonu mevcut.

Ayşen bunu hep duyuyor ama yazmadan geçemeyeceğim; mutlaka el sanatları, dekorasyon konusundaki becerilerini sergileyebileceği bir işe soyunmalı.

Salonu kendi zevkine göre kişiselleştirmişti. Büyük dikdörtgen masanın bir başını kendisine ayırmıştı. Arkasındaki alçak etajerin üzerine kırmızı mumluklar sıralamıştı. Beyaz tuğla örülü yan duvarlardaki küçük spot ışıklarının oluşturduğu ışık yolu ile güzel bir görüntü oluşturmuştu.



Masaların üzerinde süslü püslü ahşap kutular vardı. Ama onları açmak için Ayşen’in “hadi açıyoruz” demesini beklememiz gerekiyordu.

Açlık Oyunları’nın üstünden girdi, altından çıktı. Yakın bir gelecekte filmini seyredebileceğimizi bildirerek sunumunu yaptı. Kitap su gibi okunup bitiyor. Bazı arkadaşlarımız serinin diğer iki kitabını da okudu. Ben üçüncüden önce araya birkaç farklı kitap sıkıştırmayı kendimce uygun gördüm.

Durun durun kitaptan hiç bahsetmemişsin ki demeyin, biliyorsunuz ben Yansımalar’da sadece sunum gecesini, sürprizlerini, bizi anlatıyorum. Sunumu – bizi yeni takip etmeye başlayan arkadaşlara sesleniyorum burada - blogda Açlık Oyunları olarak “Ne Okuduk ?” başlığı altında bulabilirsiniz.

Sunum sonunda, merakla Ayşen’in bize kutuları seçmemizi söylemesini bekledik.



Kendi elleriyle yaptığı, üzerleri Açlık Oyunları’nda geçen nesnelerden esinlenerek boyanmış ahşap kutuların içinde bizi bekleyen diğer minik sürprizler vardı. Küçük bir kesenin içinde bizi seven ve sevdiğimiz dostlarımızdan her daim almayı dileyebileceğimiz kalp kurabiye, bir küçük poşet tahıl gevreği, ev yapımı küçük bir somun ekmek, bir küçük süs kalp, kakao… Bunların tümü kitap kahramanı Katniss için Açlık Oyunları’nda çok şey ifade eden nesneler ve olaylardan alıntılardı.



O gece için Nimir-Ra Ayşe de bize yine güzel sürprizler hazırlamıştı.



Kelebek şeklinde, ucu pomponlu yeni kitap ayraçlarımız oldu. Kelebeğin başının yerinde hepimizin birer fotoğrafı vardı. Yani o kelebekler bizlerdik :). Bu arada bazı uygulamalar gerçekten çok komikti. Gülmekten karnıma ağrılar saplandı.





Bir de renkli Venedik maskeleri yapmıştı. Ucunda minik bastonu olan maske, İtalya’ya rehberlik yapmaya giderken, grubumu toplamak için kullanabileceğim mükemmel bir obje oldu.



Çok güzel bir geceydi. Yazmakta biraz geciktim ama sanıyorum tüm kulüp üyelerimiz için de anı tazeleme fırsatı oldu.


Peyman

Bu Kadar Mı Keyifli Müzik Yapılır?

Bu videoyu izlerken bir an gözümün önüne çatı katında bikinili halleriyle NY'un bulutlu havasında güneşlenmeye çalışan dört kız arkadaş geldi!... Tabiki ellerinde Cosmolarıyla!..









Nimir-Ra

15 Aralık 2010 Çarşamba

AĞLANACAK HALİMİZE GÜLDÜREN FİLİNTA

FATİH ALTINÖZ - KUTSAL AİLE

İtiraf ediyorum: "Yaşlı İnsanlar Gözlerini Nasıl Kaybetti?", "Haydarpaşa Yanıyor", "55. Yumurta Şenliği", "Gençliğin Copla Bu Kaçıncı İmtihanı?", "Sızıldayan Belgeler" adlı gerçek üstü romanları okudukça nefessiz kaldım. Kimselere tavsiye etmem.

Bunlar üzerimde öyle bir gerginlik yarattı ki sormayın.

Öfkeme yaklaşmayın.

Depresyondayım, dokunmayın…

Sadece ben mi? Hava bile depresyonda. Geçen hafta gömlekle geziyorduk. Şimdi kar montsuz dışarı bile çıkamıyoruz nerede ise.

Neyse, bari cıvıtmayayım.

Eve geldim, moralim çok bozuktu. Salon Sibirya soğuğunda, diğer odalar Bahamalar sıcağında. Ne yapacağıma karar veremedim. Girdim yatağa, çektim en sevgili elyaf yorganımı üzerime, aldım Kutsal Aile kitabını elime. Bir daha da çıkamadım tüm gece.

Ben çok gülerim de kendi kendime iken hiç kahkaha attığıma şahit olmamıştım. Okuduğum roman çok acıklı ise hüngür hüngür ağlayabilirim ama çok komik olsa dâhi kahkahalar atmam. Giderim Ka’nın yanına aynı bölümü ona okur, onunla gülerim. Olmadı ararım bir arkadaşımı arar, konu ile ilgili kısa bir özet geçer, güldüğüm kısma gelince, onunla kahkahalara boğulurum. Kahkaha benim için tek kişilik bir eylem değil. Ben deli miyim? “Ya da eskiden değildi(m) demek daha doğru olacak.




Kutsal Aile’yi okurken bambaşka bir ben oluverdim. Hatta Ka halime şaşırıp iki üç kez odaya gelip “İyi misin?” diye sordu. İyi miydim bilmiyordum ama çok gülüyordum. Gülmekten kendimi tutamıyordum. Romanı bitireli çok oldu ama hâlâ düşünüp düşünüp kahkaha atıyorum. Evet, anladınız, biraz histerik, biraz çığlıksı, biraz “oynatmaya az kaldı” kahkahaları ama yine de o yaşlı insanların başına gelenleri düşünüp dövünmekten daha rahatlatıcı! Ne yapayım? Ben de böyleyim haline sığınayım bari!

Aslında Kutsal Aile’de yazılı olan bölümlerden bir kısmını zaten daha önce Afili Filintalar’da okumuş ve çok keyif almıştım. Fatih Altınöz bunları derlemiş toplamış, eklemiş çıkartmış, birleştirip yapıştırmış ve “Büyük Boy Menü” olarak romanlaştırmış. İyi de yapmış, hatta iyinin de ötesinde acayip bir şey yapmış. Edebiyat yapmamış, okunur, ezberlenir, “bir roman okudum kesin beni anlatıyordu” hisli, çözümlerle (!) bezeli çok eğlenceli “Dikkat 40’lı Yaşlarda Olmak” tadında bir belgesele imza atmış.

Romanın halis muhlis kaybedeni İsmail ilk bakışta gayet istenir bir hayatı yaşıyor. Bankada çalışıyor, evli, çocuklu, üstelik arabası da var. Hem kendi hem de eşi Gülcan'ın aile büyükleri hayatta. İstanbul’da iyi de sayılabilecek bir evde yaşıyorlar. Ufak tefek sıkıntılarla yaşayıp gidiyorlar işte.

İsmail’in küçük, küçücük bir sorunu var: İçinde fazlaca iç sesi olması. Bir başka sorunu daha var: o iç sesleri ile başa çıkmayı denerken, diğer dış seslerle- kendi büyük ailesi, çekirdek ailesi, çekirdek ailenin ailesi, arkadaşları- mücadele gücü kalmadığı için bir şekilde sıkışması. İç seslerinin bundan güç alıp birbirine girmesi… Sadece bu kadarcık. Büyütmeye, uzatmaya ne gerek var. Gül gibi karın, oğlun, ikinci el araban, bankadaki memuriyetin var İsmail. Bu ehven-i şer işte, ne kurcalıyorsun?

İsmail’in kayınpederin doğum gününü kutlama yemeği ile başlıyor roman. Daha fazla bir şey söylemek dahi istemem, okuyun ve kaybolun/içinizdeki diğer seslere kulak verin. –İç sesim tedbirli, talimli. Şunu diyor: "Fatih Altınöz bir psikiyatr, Şizofrengi Dergisi’nde de uzun süre yazmış. Bulaşma kafa salla.”

Yine de ipucu vermeksizin duramıyorum:

Mesela intihar etme noktasına gelmiş İsmail’e “önce bir depresyona girsen, bi tadını çıkartsan diyen” iç ses var.

41 yaşında, evli, çocuklu bir adamın bir metresi olmaması halini “ibnelik” olarak gören dış sesler var.

İsmini Ali Can koymayı bile başaramadığı oğlu Alican üzerindeki tüm etkisini, hayta kayınbiradere kaptıran Fikir Fıskiyesi bir başka İsmail daha var.

İç hesaplaşmada uzlaşamayıp burası kimin yeri deyip hesaplaşan başka İsmail’ler de var.

“Eller kazansın sen ye” şeklinde ninnilerle büyütülmüş Aytekin adlı bir ağabey, Mürvet Sim bakışlı, “Songül ile Aydın’ın mütemadiyen kaynamasından olma” Sonay adlı bir yeni yenge, Şorolo bir dayı, her durumda “fındık kırmış” baba, buna verdiği tepki her an kaygan zeminde oynatılan, tahminen hiçbir şeyden haberi (ya da görmezden gelen) olmayan bir anne, annenin iyi arkadaşı ne güzel komşumuzdun Neriman Teyze de var. Güvendiğim dağlara kar yağdı dedirtebilecek, zina gülüşlü Erçin Abi de var. Zoraki âşık olunan saflık abidesi Saliha isimli bir genç kız var. Hiç silah patlamasa bile ölüm var, her durumda suçlanacak biri var. Eee daha ne olsun?

En güzeli “Belki Çoktan Delirdim de Haberim Olmadı” başlıklı bir bölüm de var.

13 Aralık 2010 Pazartesi

BAT DÜNYA BAT

Uzun süredir böyle demiyordum. İki haftadır ne duysam, hangi haberi okusam bu cümleyi kuruyorum: Bat Dünya Bat...

Dün, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı kitabındaki bir öykünün içinde geçen “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesinin altını bir kez daha çiziyorum.

Bu gün 13 Aralık, ölümünün 33 yılında ona tekrar sesleniyorum:

Buradayım.



Gülda

12 Aralık 2010 Pazar

FOTOĞRAFLAR

Boşanıp annemlerin evine yerleştiğimde, bazı eşyalarım mecburen gözden düştü; çok sevdiğim şarap kadehlerim, değişik formlu şarap karafım, yemek takımlarım, masa örtülerim, seksi geceliklerim ve fotoğraf albümlerim…

Tam 4 yıl sonra, geçtiğimiz yaz, annemin yemek takımlarından sıkılınca bir değişiklik yapalım dedik. Annemin yemek takımlarını, bardaklarını kolileyip sığınağa kaldırdık, yerine benim yemek takımlarımı ve kadehlerimi çıkarttık. Uzun yıllar kolilerde kapalı kalan organze masa örtülerini, satenleri özgürlüklerine kavuşturduk.

Severim arada sırada eskileri anmayı… Yılların üzerimizdeki pozitif veya negatif etkilerini fark etmek ise bir başka duygunun penceresini açar yüreğimde. Belki biraz mutluluk, belki de biraz hüzün… Eğlenceli tarafını da unutmamak lazım…

Epeydir fotoğraf albümleri aklımdaydı. Emre’nin odasındaki gardrobun üzerinde oksijenle buluşacakları günü sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Geçtiğimiz gecelerden birinde üşenmedim, merdivenin tepesine tırmanıp fotoğraf kolisini omuzladım. Bir anda içimi heyecanla karışık mutluluk sardı. Emre’nin bebeklik resimlerini çok özlemiştim ve sonunda onlara doya doya bakabilecektim.

Sabırsızlıkla koliyi kapatan bantları çıkardım. Her bir albümü, tozlarını alıp yere üst üste dizdim.

Kendime bir kupa sıcak meyve çayı hazırlayıp, albümlerin önüne yere bağdaş kurup oturdum.

Emre’nin ilk albümünü elime aldım. Kapağını araladığımda içinden bir sürü anı fırlayıp etrafa saçıldı.

Minicik doğan bebeğimin ilk fotoğrafları, evdeki ilk banyosu, bir emzirme seansından sonra ikimizin yatağın üzerinde uyuyakaldığı bir başka fotoğraf, ilk dişleriyle kameraya kocaman güldüğü, ayak başparmağını ağzına aldığı an, bir dolap çekmecesinde keşif halindeyken çekilmiş fotoğraf…

Yüzündeki bebek ifadesinin yavaş yavaş silindiğini, hatlarının daha belirginleştiğini, gözlerinde yine masum ama artık bebekçe olmayan bakışı gördüm.

Sonra kendi fotoğraflarımı elime aldım. Bebeklikten çocukluğa, ergenlik döneminde kendine yön bulmaya çalışan çirkince bir yüze geçişini belgeleyen, tatlıya düşkünlüğümü ortaya koyan etine dolgun genç kız fotoğraflarına, sonra kendine özen göstermeye çalışan genç bir kadını çerçeveleyen fotoğraflar… kimi güzel kimisi ise hatırlanmak istenmeyecek acı anılarla dolu fotoğraflar.

Değişen hayatımızın şahitleri fotoğraflar.

Yüzümüzde, hızla geçip giden yıllarla kalıcı yerlere sahip olan çizgilerin kendileri kadar kalıcı belgeleri fotoğraflar.

41 yaşın yaşlılık olmadığını şiddetle savunan benim bile süngülerimi bir anda alaşağı eden fotoğraflar. Yüzüme, gittikçe yaşlandığımı acımasız bir şekilde çarpan fotoğraflar.

Hayır, ertelemeye çalıştığım duygu fırtınaları ile beni yüzleştirdikleri için onlara kırgın değilim. Aksine, hayatın ertelemeye gelmeyecek kadar hızlı uçup gittiğini bir kere daha gösterdikleri için onlara minnettarım.

Hayatımda hâlâ varolan, kökleri çok eskilere dayanan dostlarımın farkındalığını arttırdılar.

Yaşadığımız yılların yadsınmayacak kadar güzel anlarla dolu olduğunu hatırlattılar.

Annemin ve babamın kabul etmekte direndiğim ilerleyen yaşlarını, onlara daha sıkı sarılmam için bir kere daha bana gösterdiler.

Ergen psikolojisiyle, arkadaşlarımın yanında beni küçük düşüreceğine inandığım minik kardeşimin, aramızdaki yaş farkını kapatarak önce yakışıklı bir delikanlı, ardından olgun bir eş ve sonunda minik Tuana’nın babası olduğunu gözlerimin önüne serdiler.

Bazıları beni çok güldürdü.

Değişen moda akımlarının bizlere yansımasını gördüm o fotoğraflarda.

Yıllarla, insanın kendini şekillendirmesi konusunda ne kadar bilinçlendiğini fark ettim.

Ve artık aramızda olmayan sevdiklerimizi gördüm fotoğraf karelerinde. Birkaç damla gözyaşı yanaklarımdan süzüldü.

O gece anılara kısa bir yolculuk yaptım.

Albümleri, daha rahat ulaşabileceğim bir dolaba yerleştirip geçmişle günümüzün muhakemesine derin bir yolculukla geceyi noktaladım.

"Aynaların içi insanlarla dolu. Görünmez insanlar bizi görürler. Unutulmuşlar bizi hatırlarlar. Biz aslında onları görürüz, görürken kendimizi. Peki biz gidince, onlar da mı giderler?" diyordu Aynalar adlı kitabının ilk sayfasında Eduardo Galeano.

Fotoğrafların içi de insanlarla dolu. Belki uzun zamandır göremediğimiz insanlarla. Unuttuğumuz insanları hatırlarız o fotoğraflarla. Hem değişen kendimizi hem onları görürüz bakarken o fotoğraflara. Peki fotoğraflar giderse herkes mi gider ?



Peyman

10 Aralık 2010 Cuma

Sigaram Nerde?

Sigarayı Bırakalı Neredeyse Altı(6) Yıl Oldu!..
Bir Kahve, Bir Sohbet İle Ne Keyifli Giderdi!..

Ahhh.... Ya Yemek Sonrası?..
Muzur Bir Dedikoduya Tat Katar!...
Hüzünlü Bir Konuya İse Keder!..

Altı(6) Yılı Heba Etmem!..

Şimdi!..
Elimde Kahvem,
Kulağımda Patsy Cline,
Yanımda Komutanım,
Üstümde Kalın Hırkam,
Dudaklarımda ise '' Merak Etme Sen Billur!.. Bugün O Her Yerde!.. ''








Nimir-Ra

9 Aralık 2010 Perşembe

OLD and Wise

Bir ölüm haberi, benimle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan bir ölüm haberi...Etkilendim... Etrafta pek çok ölüm vardı ama en son duyduğum oydu…Manasız bir biçimde etkilendim. Belki de aklımın bir köşesinde Aralık ayını benim için hep hüzne boğan ve hayatım ne kadar mutlu anlarla geçse de küçük bir tasalı karabulutun sağımda solumda dolaşıp gözpınarlarımda zamansız yağmur damlaları düşmesine neden olan bir ölüm olayıydı bunun sebebi...Tüm acımasızlığı ve soğukluğu ile aklımın karanlık pencerelerinde bir görünüp bir kaybolan bu hayaletin peşimi hiç bırakmamasıydı etkilenmemin nedeni...

Sonra dünümü ve bugünümü nasıl küçük sıkıntılarla heba ettiğimi, aldığım bir sürü yeni kararın geçmekte olan yeni yılın küf kokan zaman koridorlarında unutulduğunu, gene bir manasız bekleyişin içine kendimi kıskıvrak hapsettiğimi düşündüm. İlk gençlik yıllarımda zamanın geçmek bilmediğini, nasıl heyecanlı ve sabırsız olduğumu düşünüp güldüm. Bir gün geçer, bir daha geçer ve herşey aynı imiş gelirdi. Hayatımdan sadece bir gün öylesine geçse ne değişirdi ki? Aslında çok şey değiştireceğini hala anlayamadığımı farkediyorum.

Kendi kurduğum alışkanlıklarımdan ve beklentilerimden örülü dünyama öylesine bir şekilde gömülüyor, bunlardan bıksam da hiçbir harekette bulunmuyor ve atalet içine giriyorum ki...Yaşama ve yaşamaya dair cesaretimi kaybetmiş buluyorum kendimi. Belki kaçıyorum da ondan…Bahanelere sığınıyorum. Yekta Kopan'ın Sarmaşık adlı öyküsünde babanın söylediği gibi “ Kaçmak istedikten sonra sığınacak liman çok.” Düşünüyorum…Ne çok liman var deniz biraz dalgalandığında sığındığım aslında…Sonra bakınıyorum, su sakin, dingin ama bekliyorum…Başka tekneler de olması beni rahatlatıyor sanırım…Onlara bakıyorum….Ben de bekliyorum…Birinden, birilerinden destek mi istiyorum nedir? Liman içinde liman mı yaratıyorum…?

Teğmen Drogo da böyle yapmıştı diyor bir ses kafamda . Tatar Çölü’nü okurken tanıştığım Drogo. O da bir kalede ömrünü gelmesi mümkün olmayan Tatarlar’ı beklemek ile geçirmişti…Beni sarsan şu sözleri geldi dudağımın ucuna kadar:

"O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran, ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suçortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerdeki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, şu kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ilerde daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bri biçimde yeniden yola koyuluruz.

İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırtına varırız; güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu son bulacağını anlarız."


Yolun sonu…Ne zaman nerede birden yolun sonu olacak? Uzun bir yürüyüşün sonunda aniden ve beklenmedik bir biçimde mi çıkacak karşıma. Uzanacağım yatağıma ve bir perde mi inecek üzerime? Yoksa bir gece karanlığında farları olmayan bir kamyonete arkadan toslayacak mıyım ağabeyim gibi… Aniden…fren izi bile bırakmadan…Sonra…Uzun ıssız bir gecede arabanın içinde beni bulmalarını umarak… Bekleyecek miyim? O noktada diğer beklemelerim mi aklıma gelecek? Sahi nasıl oldu ağabey? Sığındığın limanlardan ayrılma kararı vermiş miydin? Yoksa sen Sarmaşık’taki babanın dediği gibi “Hep açık denizlerde miydin. Hep ufuk çizgisine doğru…" O zaman olmasa bile şimdi oralardasın herhalde...

İşte böyle düşüncelerle ilerlerken geçen akşam elimde bir iki alışveriş torbası, korunaklı ve görünürde ışıltılı hayatların olduğu bir alışveriş merkezinde öylesine yürürken aklıma Çağan Irmak’ın “ Bana Old & Wise Çal “adlı kısa filmi ve dudaklarıma Alan Parsons Project’in muhteşem şarkısı… takıldı. İnsan bazı gidişleri kabullenemeyince, bir trafik ışığında esmer ve siyah saçlı herkesi ağabeyi sanmaya devam ettiğinde...Neden olmasın diyor? Belki bir gün radyoyu açarım ve ağabeyim bana Old and Wise'ı armağan eder...




Limanlara ne mi olacak? Sanırım biraz daha bekleyeceğim…Önümde bir darboğaz görür gibiyim bu aralar.







Billur

7 Aralık 2010 Salı

Koltuk No.39

Ankara’dan Dönerken,
Binemedim Uçağa,
Yakında Onu da,
Çözeceğim!..
Yok Öyle Bi' daha,
40 Dakikalık Yolu,
6.30 Saat Çekmek!....

Ama Yine de Bulacağım,
6.30 Saatlik,
Otobüs Yolculuğunun,
İyi Tarafını!.....
.
.
.
.
.
.
.
Kesintisiz Okudum,
Durmadım Okudum,

İstanbul’a geldiğimde,
Okuduğum Son Satır….

‘’ Cerulean Blue,
a color caught between the skies of day and night ‘’

Otobüsden İnerken,
Koltuk Numarasına,
İlişti Gözüm,

No. 39!..
Kendi Kendime,
Gülümsedim!...

Tam Yaşına Oturmak,
Demek Böyle Bir şey….

Sonra Aklıma,
Okuduğum Son Satır Geldi,

İçimden Yaş 39 da,
Cerulean Blue gibi,
Ne Gündüz Ne Gece,
Gökyüzünde……
Tam Arada Kalmış,
Bir Renk………..







Nimir-Ra

27 Kasım 2010 Cumartesi

FREDDIE'Yİ ANDIN MI?



Tarih 26 Kasım 2010-Akşam Yemeği Saatleri

Müzik bilgisine ve beğenisine büyük saygı duyduğum arkadaşım R. İle Alan Parson Project ve blog için hazırladığım yazı hakkında konuşuyoruz. Derken R:

-Evvelki gün anma töreni yaptın mı?
-?
-Freddie için…Biz ofiste yaptık.
-Unutmadım ama anma töreni yapmadım. Bari şimdi eve dönünce yapayım. Ölüm haberini alışımda hala aklımda arkadaşım özellikle gelip haber vermişti. Dün gibi aklımda…

Tarih 24 Kasım 1991- Akşamüstü Saatleri

Kapı vurulur ve içeri girilir.İçeride masa başındaki kız ders çalışmaktadır.Gelen Seda'dır. “Billur Duydun mu? Bir şey söyleyeceğim…Freddie Mercury öldü. Bak üzülme sakın, zaten AIDS’ti ve…”der.

“Zaten ne? Haketti mi demek istiyorsun?...Ayrıca neyse ne …. O Freddie Mercury…..Artık müzik dinleyemeyeceğim”

Ama mümkün mü? Bu saçma tepkiyi verirken kafasının içinde “Keep Yourself Alive” adlı şarkı otomatiğe bağlanmış şekilde çalmaya başlar…



Keep yourself alive
Keep yourself alive
It’ll take you all your time and a money
Honey you’ll survive


-Billur?? Off tamam...Rahat bırakın beni...I want to break freeeeee......

Ben acaba Seda’yı duyuyor muydum ? Hayır çünkü kafamın içinde baslar olanca gücüyle vuruyor vuruyordu:

Another one bites the dust
And another one gone, and another one gone
Another one bites the dust
Hey, I'm gonna get you too
Another one bites the dust

How do you think I'm going to get along,
Without you, when you're gone
You took me for everything that I had,
And kicked me out on my own

Are you happy, are you satisfied
How long can you stand the heat
Out of the doorway the bullets rip
To the sound of the beat


Kafamda ürettiğim binlerce tanışma senaryosu, Freddie Mercury’nin kendisini görünce ve onunla arkadaş olduktan sonra sadece benim için söyleyeceğinden emin olduğum[Seda’ya bu anı defalarca anlatmış ve şarkıyı binlerce kez dinletmiştim -19 Yaşındayken böyle olunabiliyor]şarkı dönüp dolaşıyor:



Ooo. you make me live
whatever this world can give to me
It's you, you're all I see
Ooo, you make me live now honey
Ooo, you make me live
You're the best friend
that I ever had
I've been with you such a long time
You're my sunshine
And I want you to know
That my feelings are true
I really love you
You're my best friend
Ooo, you make me live
I've been wandering round
But I still come back to you
In rain or shine
You've stood by me girl
I'm happy, happy at home
You're my best friend.
You're the first one
When things turn out bad
You know I'll never be lonely
You're my only one
And I love
The things that you do
You're my best friend

Ama artık hiçbir hayalim gerçek olmayacak…Gösteri devam etmeli ama nasıl?

Daha Sonra…

Bir süre gösteri falan devam etmedi benim için.. Freddie Mercury öldükten sonra bir daha müzik dinlemezlik yapmadım tabii ama bir süre Queen dinlemedim. Bir daha asla hiç kimse için duyduğum hayranlık abartılı bir biçim almadı ve hatta kimseye hayran da olmamaya çalıştım; en azından yaşayanlara, öyle manasız senaryolar yazıp, kafamda diyaloglarına kadar hazır olan tanışma hayallerine kapılmadım.

Belki insan hayal ettiği müddetçe yaşıyordu ama hayalini kurdukları veya hayallerinin merkezi olanlar göçüp gidiverince…yaşam anlamını biraz yitiriyor ya da anlamı eksiliyor muydu ne? Dünyada benim için onun kadar iyi ve güzel bir sese sahip biri olmadı işin aslını sorarsanız.



Piyanistliği, şarkıcılığı, besteleri ve renkli, çılgın yaşamı ile en renkli kişiliklerden biriydi bana kalırsa. Pembe taytı ve maço bir bıyığı kim daha iyi taşıyabilir ve bağdaştırabilirdi ki ondan başka? Ya da kim konserinde siyah file çorap ve jartiyer giyip “I want to break free” diye şarkı söyleyebilirdi? Ya da bu şarkının tüm grup üyelerinin kadın kılığında çıktığı ve Amerika’da yasaklanmış klibini kim çekebilirdi?

70 yaşına kadar yaşamak ona uygun değildi ve bu kadar yaşamak istemediğini söylüyordu ve 70 yaşını görmedi. 24 Kasım 1991 ‘de saat 06.48’de hayata gözlerini yumdu. Zaten Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster ki? demişti daha önce….

Belki de ben o gün Kasım ayını sevmemeye başlamışımdır. Bir mezarı olsaydı gidip çok sevdiği sarı güller koymak isterdim ama böyle bir yer yok. Külleri nerede pek az kişi biliyor. Belki savurmuşlardır Londra Güney Kengsington’dan ve bir ara saçlarıma karışmıştır külleri …Kimbilir?

Freddie Mercury efsane olmak istemişti, hayatının amacı buydu ve sanırım o bir efsaneden öte biri oldu…Elton John’un dediği gibi Janis Joplin, John Lennon , Elvis Presley’den sonra Tanrı’nın Kare As’ının son üyesi. Eh eğer öyleyse gerçekten Tanrı zevk sahibiymiş…

Kendisi sonsuza kadar yaşamayı bir zamanlar istememiş olabilir ama veda ederken gene de hayata tutunmak için bir neden olduğunu söyler, Innuendo'da….Ne olursa olsun denemeye devam edeceğiz der… ONSUZ MU? Vasiyeti ise bu eğer… Neden Olmasın?


25 Kasım 2010 Perşembe

Kasabanın En Vicdanı Hür Delikanlısı

ALPER CANIGÜZ - GİZLİAJANS



Kendimce “Kim Bu Afili Filintalar?” araştırması yapıyorum, epeyce de keyifli vakit geçiriyorum. Konuya ilişkin notlar alıyorum, internette geziniyorum, eve bir an önce dönüp hemen Filinta romanlarını okumaya koyulmak istiyorum. Çok keyifli, baş döndürücü bir yolculukta gibiyim. Bir yandan bu serüven hiç bitmesin istiyorum, aynı zamanda hepsini hemen okuyup bitirmek ve ihmal ettiğim diğer kitaplarıma dönebilmeyi diliyorum. Ve yine Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal Barış serisinin ilk kitabını hızla yerine koyup bir Filinta kitabını okumaya başlıyorum. “Yeni kitapların en kötü yanı, bizi eskileri okumaktan alıkoymalarıdır.” diyen Joseph Joubert’i daha da iyi anlayıp, gereksiz bir iç hesaplaşması yapıyorum. Bir de buna, garip bir suçluluk hezeyanı katıp, arkadaşlarımı da ortak etmeyi deniyorum:

Bize geçerken uğramış bir arkadaşıma; konu ile hiçbir ilgisi yokken; on beş dakika kadar nefessiz bir şekilde “Erken Kaybedenler” deki öykülerden bahsedip, “Yok böyle olmayacak en iyisi sen kitabı al, oku sonra tekrar konuşalım” dedikten iki gün sonra arayıp kitabı bitirip bitirmediğini soruyorum.

Bir başkası “hiç keyfim yok, canım hiçbir şey yapmak istemiyor, kitap bile okuyamıyorum” dediğinde, hemen Alper Canıgüz’ün Gizliajans kitabını verip, bir doktor edası ile “akşam eve git, televizyonu sakın açma ve okumaya başla” reçetesi yazıyorum.



Göreceğiniz üzere bununla da yetinmediğim aşikâr. Size de aynı reçeteyi veriyorum: “Eve gidin, alın Gizliajans’ı elinize, yemek sonrası başlayın. Yok, yok beklemeye ne gerek var! Yemek yerken ilk sayfayı açın okumaya başlayın. O esnada Karnabahar yemeği bile iyi gelecektir. Bizzat denenmiştir, tavsiye ederim..”

Son derece saçma-gerçek-komik-tuhaf-sürükleyici-etkileyici-yer yer çözümsüz, göz açıp kapayana kadar biten/tüketilen bu romana kendinizi bırakın. Tuhaf dediğime de aldırmayın. Roman kelimesini yaşam ile değiştirdiğimi düşünün.

Neyse ben romana/hayata geri döneyim:

“Borges ile Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.” diyen Musa, romanın başkişisi. Hadi etiketleyeyim: “Sorgusuz, ölçüsüz, sorusuz, dünyanın şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğunu düşünerek mızıldanan, tutkusuz” bir benzerimiz. Üstüne üstlük, bazen tam dayaklık! “Üslubumun kusuruna bakmayın, Filintalar’ı okumayı bırakınca düzelecek umuyorum. Bu arada ben ne küfürler, ne soğuk espriler öğrendim Filintalar’dan bir bilseniz…”

En kısa ömrü en iyi biçimde yaşamaktır amaçlı Musa, askerde bölük ve yatakhane arkadaşı olup hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı arkadaşı Şaban ile Eminönü’nde kuşlara yem atarken tekrar karşılaştığında İnleyen Saatler programının metin yazarıdır. Onbeş gün sonra annesinin evinden ayrılmış ve Şaban’ın Beşiktaş’taki evine taşınmıştır bile. Şaban alım satım işleri ile uğraşan iyi bir ev arkadaşıdır. Düzenli biri olmasına rağmen Musa’nın dağınıklığına aldırmaz. Dindardır ama bu konuda konuşmaz. Bazı akşamları, suşi getirir, başka bir akşam köyden gelen tulum peyniri ile mükellef bir akşam kahvaltısı hazırlayabilir. Mesnevi’yi de, bir seks dergisini de benzer mesafede ilgi ile okuyan biridir. Bilinen tek kusuru ayaklarını çorabının üzerinden kaşımasıdır. Bu da özellikle huzursuzlandığı zamanlarda artar.

Hiçbir şey bilmez Musa’nın onunla huzur bulduğu ise aşikârdır.

“Tek tek bakıldığında az çok normal görünen özellikleri, bir araya gelince tuhaf bir bütün oluşturuyordu. Açıkçası onu nereye yerleştireceğimi pek bilemiyordum ama onunla birlikte kendimi kesinlikle huzurlu hissediyordum. Bu her şeyden önemliydi.” (sy.7)

Musa, Şaban’ın yanına taşındıktan bir ay sonra işsiz kalır, aradan bir mevsim geçip Musa’ya Gizliajans’tan bir iş teklifi geldiğinde; çok umutlu olmasa da kalkıp görüşmeye gider. Görüşmeye gittiği yer Asmalımescit’te tarihi bir binadadır. “Hani yok pahasına kırkdokuz yıllığına kiralananlardan.” (sy.9)

Süpersonik bir asansöre binip birinci kata çıkar. Birbirinden seksi iki esmer sekreterden ismi Mehtap olanı onu görüşmenin yapılacağı yere yöneltir:

Mekân oldukça soğuktur. Burada “şortlu, çoraplı ayaklarına kocaman mavi sandaletler geçirmiş Genel Müdür/mütercim kedi telapisti Tunçay Bey, Gürcan -nam-ı diğer Çeşme- isimli gözleri yaşlarla dolu yaratıcı yönetmen ve Şeytan Bey isimli bir kedi ile görüştükten sonra metin yazarı olarak işe alınmıştır. Musa için sorgusuz biridir demiştim ama kendince Gizliajans’a ne katabileceğini de sorgular, hakkını yemeyeyim. “Kendisini neden işe aldıklarını, mekânın neden bu kadar soğuk olduğunu” sorar. Verilen tüm cevaplara da hemen inanır.

Bir kedinin patronu olması, bir adamın sürekli ağlaması, ısrarla isminin Tuncay değil Tunçay olduğunu söyleyen bir diğerinin de bir pipetle bardağına attığı buzları emmesi Musa'yı şaşırmıştır. Ama üstelemez, en iyisi zaten düşünmemektir: Bir şişe şarap ve altı bira alıp ilk iş gününe hazırlanır. Malum yarın iş günüdür ve az içmek gerekir.

Aslında bir roman kahramanı eleştirmek çok kolay, bak ve yapıştır ben bilirim tavrınla: “Musa, sen başına ne gelecekse hak ettin, böyle sorgusuz sualsiz işe girilir mi? Kim bu deliler bir araştırmaz mı? O soğukta ne yapacaksın?” demek en kolayı…

“İşsizdin, ailenin yanına dönmek istemiyordun, bir mevsim boyu birikmiş kira borcun vardı Hoşgörülü Şaban’a. Sen ne yapardın?”

Evvel zaman içinde ben de bir ay kadar işsiz kalmış ve çok korkmuştum mesela. O günlerde, biri bana “sana iş buldum ama asıl patron bir kedi” dese idi, hiç umursamaz ve kabul edebilirdim sanırım. Ya da başka bir şekilde düşünelim. Hangimizin patronu bir kediden daha akıllı ya da duyarlı? Patronun mu, herhangi bir kedi mi? Tercih senin.

Hadi kediyi geçtim. Şortlu, çoraplı, terlikli adama gelelim. Absürd mü? İş güç sahibiyim, çok önemli bir galeri sahibi ile görüşmeye gideceğiz. İş arkadaşım “Gülda, istersen sen gelme” diyor. Baktım ayak diriyor: “Olmaz ben de geleceğim” diye tutturdum:

“Ben o beyefendi ile tanışacağım, görüşme esnasında, çok param olunca toplayacağım resimlerle ilgili bilgi alacağım, ilerideki koleksiyonum ile bana çok önemli bir yöntem gösterecek. Hem işi de istiyorum, onun sadece referanslarımızda bulunması bile çok önemli…” şeklinde gayet gıcık bir tavır içinde idim.

İş arkadaşım “sanırım benden ve tüm bu ısrarımdan intikam almış olmak için” kabul etti, kalktık gittik. Bu beyefendi daha kapıda bizi karşıladı, çok nazikti ama üzerinde sadece bir pantolon vardı. Bizi katkat göbeği, boynuna kadar ulaşmış, yer yer beyazlamış tüyleri ile gayet rahat bir şekilde ağırladı tüm görüşme boyunca. Biz de bu manzaraya hayretle bakakaldık. Ofise geri döndüğümüzde de açtık biraları, yaşadığımız bu inanılmaz katkat göbek tecrübesi karşısında içtik. İş arkadaşım ise benim düştüğüm dehşet karşısında kravatını bile gevşetemedi.

Musa’nın artık en az ikibin lira isteyip patronlara rakamı kabul ettirdiği bir işi vardır. Eve döndüğünde; en az üç köpeği ile yaşayan ve bir üst kat komşusu Emirhan Bey’in ısrarla trafik kazasında değil de bir komplo sonucu öldüğünü iddia eden, Prens Charles’a tutkun Müberra Abla ile karşılaşır. Ondan, apartmanlarında, Vefakâr Şaban’ın da sık sık çıkmaktan keyif aldığı bir terası olduğunu ve çatı kat komşusu Samanyolu Mutluluk Okulu’nun bu terasta parti yapmak istediğini öğrenir. Komplo teorisyeni, fikir sahibi Müberra Abla, Samanyolu Mutluluk Okulu ve okulun mutluluk öğretmeni; kel, göbekli Savuray Bey ile ilgili endişelerini dile getirir. Tutkusuz Musa, Prens Charles’ın kollarında can verme hayalleri içindeki Müberra Abla ile daha fazla konuşmak istemez ve onu başından atabilmek için parti yapılması fikrine kesin karşı çıkacağına dair söz verir.

Mirim Musa, Müberra Abla’ya söz vermiştir vermesine ama işler daha işin ilk günü karışmaya başlar… Her şeyi ıstıraba çevirebilir Musa işe başladığı ilk dakika en yakın çalışma arkadaşı Menekşe gözlü, Greta Gabro ses tonlu sanat yönetmeni Elizabeth Taylor’a pardon Sanem H.’ye âşık olur. Çizmeli Kedi Şeytan Bey, geçirdiği kaza sonucu ölen zengin Barbaros Albotros’un halefidir. Barbaros Albatros’un gerçeklik takıntılı eşi Durnev Hanım’ın ise ajansta ajanları vardır. Kalıbımı basarım eşcinsel çaycı Ercan, aynı zamanda psişik güçlere de sahiptir. Nerede ne zaman deprem olmuştur bir sismograf edası ile bilebilmektedir. Dupont ve Dupont benzeri müşteri temsilcileri Ayberk ve Berkay birbirinin aynısının tıpkısıdır. Beceriksiz Musa’dan önce ajansta metin yazarı olarak çalışan kişi Kaan Sezyum’dur. Diğer esmer seksi sekreterin adı da Sevilay’dır. Her şeyi kitabına uydurmayı bilen, kutulama meraklısı Tamay Bey ajansın ve Albatros vakfının muhasebecisidir. Ve Gizliajans’ın tek müşterisi Samanyolu Mutluluk Okulu’dur maalesef. Üstüne üstlük Çeşme Bey, uçmayı sevmez Musa ile daha özel bir görüşme yapamadan balkondan atlar/atılır.

Neyse bunların ne önemi var. Musa, sebebi-i mevcudiyeti Sanem ile kıyametten sonra ebediyyen yaşayacağı cennetine bu yaşamda kavuşur zaten. Parti de, kız kurusu üst kat komşusu Müberra Hanım Abla’ya rağmen yapılır. Ancak ve ancak; parti sonrası her şey tersine döner. Kriter pardon krater sever Şaban, seni çok üzerim Sanem ve Gizliajans bir anda ortadan kaybolur. Küçük insanların içine düştüğü açmazlardan haz duyan sapıklardan biri Gizliajans’ın iflas etmiş olduğunu ve çalışanlarına da tazminat vermemek için kaçtığını öne sürer.

Fikr-i sabit Musa, dostunu ve sevgilisini kurtarabilmek adına İstanbul Hanımefendisi Durnev Hanım’ın tuttuğu özel dedektif, bir anda yemeğin son lokmasını silip süpüren, aynı hızla kaybolabilen Fezai Aydıntürk ile yollara düşer. Küçük Prens, Nikola Tesla, Kaan Sezyum’un bıraktığı şifreler, Susurluk’ta tost ayran, Selçuk’ta çöp şiş, Club Gümüşlük’te karşılaşılan Dünya Güvenlik Örgütü’nün kâğıt oynayan ajanları, -Açıkçası Haşmet’in de o bahçede elinde satsuma dilimli bir votka kadehi ile görünmesini isterdim- Mikonos, uzaylılar, ayın karanlık yüzü ve gerçeklik hapı sayesinde tüm sorular baş döndürücü bir hızla cevap bulur!

Cevaplara Gelelim:

Gerçeklik hapı çok etkin ve tesirli bir haptır. Tüm dış güçlere karşı hazırlıklı olabilmemiz için bazı hususları bellememiz gereklidir. Her an, her durumda biri bize gerçeklik hapı içirebilir. Yanılmayalım diye de bize "gerçek" gerçekler; iç diğer güçler tarafından ezberletilir. Durun örnekleyeyim:

Mesela ben bir uzaylı ile tanışıyorum ve sohbet esnasında bu uzaylı benim birama gerçeklik hapı atıyor. Çünkü istediği benden gerçekleri öğrenmek. Atacak tabii ki, netekim işi bu. Ben de sorduğu tüm sorulara bildiğim/öğrendiğim/gerçek şekilde cevap vermek zorundayım. “ Bir de o saatte cevap verecek gücüm olduğunu varsayın lütfen.”

Başlıyoruz fikri hür bir diyaloga:

- Ülkenizde öğrenciler başörtüsü ile üniversiteye giremiyorlarmış. Neden?

- Gerçekten mi?

Sanırım bira ile gerçeklik hapı beraber başka bir gerçekliği tetikliyor. Sonra toparlanıyorum merak etmeyin (!)

- Biz ülkecek kimsenin dini inançlarına karışmayız. Sorunuzla ilgisi yok ama insanların cinsel tercihleri ile de hiç uğraşmayız. Herkes nasıl istiyorsa hayatını yaşayabilir. Kişi, evinde her istediğini yapabilir. Ancak üniversite Kamu’dur.

- Hangi kamu? (*)

- Alper Kamu. İşte o izin vermiyor, kendisi beş yaşında. Yok, pek olmadı Alper Kamu değil, Albert Camus değil. Neydi neydi? Hatırladım kamu değil, kamusal alandı bahsi geçen.

- Bunu götürün, sıradaki lütfen.

İşte ben geçemedim bu sınavdan. Sizlere başarılar dilerim.

Alper Canıgüz bir tweetinde:

“Şuna şey ediyorsunuz da buna niye etmiyorsunuz şeklinde serzenişlerin meselelere en kaba yaklaşım biçimi olduğunu düşünüyorum.” dedi ve ardından da kafasını epeydir meşgul eden bu hususla ilgili Leyla İpekçi’nin yazısının linkini verdi.

Ne söylesem eksik kalacak: Ben sevdim bu vicdanı hür filintayı:

“Düşün: çünkü Acılar Denizi’ni kulaçlarken karşılaşacağın azgın dalgalar, fırtınalar ve her biri diğerinden öldürücü deniz şeytanlarıyla boğuşurken, elinde vicdanından başka silahın olmayacak. (sy.37)

Gülda

(*)-Hangi Hasan,
-Florasan (Emrah Serbes)

22 Kasım 2010 Pazartesi

THE MANHATTAN TRANSFER-22.11.2010

Araba sarı bir Murat 134. Sıcak bir yaz günü ve bir kaset çalıyor ve sürekli 19 parça dönüp dolaşıp duruyor.En son parça Trouble Man bitince arabada bulunan Anne:
-Çok şükür. Allah bana da acıdı sonunda! diyor. Kasetin sahibi genç kız öfkeleniyor ve kaseti paralarcasına çıkarıyor. Genç kızda çok öfkeli ama fiyakalı bir “Hıh! Ne anlarsınız zaten” bakışı.

Ben The Manhattan Transfer’i daha önce pek çok kez söylediğim gibi ağabeyimin getirdiği bir bavul dolusu kaset arasında bulmuştum. Bu bavul olmasaymış benim müzik zevkim ne olurdu acaba? Albüm bir Best Of Albümdü hatta "The Very Best Of The Manhattan Transfer" idi. O zamanlar ilgilenmemiştim ama internet vs çıkınca en değerli hazinem olan kaset gözümü açıp bu albüm ne zaman çıkmış diye arandığımda grubun albüm listesinde böyle bir albüm olmadığını gördüm.



Aslında var: Hem The Best Of hem de The Very Best Of diye iki albümleri bulunuyor ancak içerik farklı. Eh, 90’lı yılların henüz başlarında Suudi Arabistan’dan gelen bir bavul dolusu kasetten bahsediyoruz, pek kurcalamamak lazım.

Bu albümde 8 albümden alınmış 19 parça bulunuyordu ve bana aynı zamanda bu 8 albümün peşine düşme imkanı da veriyordu: Brasil, Live, Vocalese, Boo Doo Woop, Bodies & Souls, Mecca for Moderns, Extensions, Pastiche.



Ve sonra tahmin edeceğiniz gibi devamı geldi ve ben bir The Manhattan Transfer hayranı oldum… Ve en önemli albümlerinden birinin de 12 dalda aday gösterildikleri Vocalese albümü olduğu da ilk öğrendiğim şeylerden biri olmuştu.

İşte Yıllar Sonra Yeniden…

Son birkaç aydır da Gülda’ya sürekli mızmızlanıp “ Neden gelmiyorlar, neden gelmiyorlar, söyle İKSV’ye, yaz İKSV’ye….”diye söyleniyordum. Sanırım sonunda Allah Gülda’ya acımış olsa gerek Gülda’dan bayram tatilinden önce bir elektronik posta geldi ve sadece şöyle yazıyordu:” Sana Manhattan Transfer desem?



Bana The Manhattan Transfer deyince Gülda dün gece uzun bayram tatilinin ardından ve ertesi günü ilk iş günü olmasına rağmen biz Cemal Reşit Rey’in yolunu tuttuk. Konser saatinden yarım saat önce CRR’in önündeydik ama pek kalabalık değildi. Salonun içerisini de pek kalabalık görmeyince ben söylenmeye başladım” Ne kötü bir gün, hiç duyuru yapmadılar, böyle mi olmalıydı…mır mır dır dır…”



Saat 20.00’ı az biraz geçe önce 4 kişilik mini band ve hemen arkasından da muhteşem dörtlü Tim Hauser, Alan Paul, Janis Siegel ve Cheryl Bentyne sahneye çıktı. Bir dakika ... Bir dakika...O Tim Hauser mı? Saçı beyazlaşmış, birazdan biraz fazla da bir göbek... Konser esnasında söylediğinden çıkardığım şu oldu ki bu göbeğine son konserlerini verdikleri yer olan İskandinav ülkelerinin yemekleri biraz zarar vermiş ancak bir buçuk günden beri Türk yemekleri ile aradaki farkı kapatmasına yardımcı olmuşuz. Çünkü somon balığı yemekten gına geldiğini ve bizim iyi yemek yediğimizi söyledi.

AAA! Alan Paul’un de saçları biraz dökülmüş. Ama her zamanki kıvrak ve kalem gibi vücudu ile yine iyi görünüyordu. Neyse ki konser tanıtım afişindeki gibi botoxlu gözükmüyor...Kızlar fena değiller ama Gülda’nın dediği gibi Janis Siegel hiçbir zaman pek iyi giyinmiyordu ve dün akşam da aslında ikisi birden biraz kötü giyinmişlerdi. Halbuki onlar benim zihnimde –özellikle Tim Hauser ve Alan Paul- her zaman parlak, renkli, body ve sıfır yaka vücuda oturan t-shirtler giyerlerken kalmışlar. Ama kim takılır ki veya takılmalı ki ne giydiklerine, takıp takıştırdıklarına bu işin biraz tabiri caizse geyik kısmı.



Daha ilk parçadan itibaren onları niye sevdiğimi ve annemi çıldırtma noktasına getirene kadar defalarca dinlediğimi anladım. Çünkü birbirleri ile oluşturdukları vokal uyumu, yorumlama yetenekleri ve teknikleri , seslerinde en ufak bir değişim olmaması beni benden aldı. Ayrıca arada herbirinin solo albümleri olduğunu –bunu pek takip etmemişim- da seslendirdikleri solo eserlerden öğrendim.

Özellikle Tim Hauser’ın Love Stories adlı solo albümünden seslendirdiği Heart Strings adlı şarkının sonunda Gülda ile bakışıp “olmuş” dedik. Cheryl Bentyne’in Gerschwin hayranlığı neticesinde yapmış olduğu The Gerschwin Songbook albümünden şahane bir eser seslendirdi.



Janis Siegel'ın da grubun müzik dünyasının duayeni saydıklarını ifade ettikleri Louis Armstrong için yaptıkları The Spirit of St Louis’den seslendirdikleri parça ve devamında trompet sesi ile aradaki çıkışı ise gerçekten çok hoştu. Ayrıca cazda swing dönemine ve bu dönemde öne çıkan orkestralara da bir selam çakan Manhattan Transfer Glenn Miller’ a ve Moonlight Serenade atfen de Glenn Miller’dan bir parça çaldılar.

Ardından Miles Davis ve Marcus Miller ortak çalışması (aslında MM yazmıştır) TUTU adlı eser beni kalbimden vurdu. Bir an Marcus Miller’ın Salon’daki konseri geldiği için neşem kaçtıysa da sonradan Groovin’i seslendirmeleri bulutlarımı kaçırdı. Tim Hauser bir ara 1975 yılında ilk önemli ve çıkış albümleri olan The Manhattan Transfer' ı yapmalarını ve bugünlere gelmelerinde büyük katkısı olan Ahmet Ertegün'e de teşekkürlerini iletti ve seyirciden duygu yüklü bir alkış koptu.



Bundan önce de son albümleri olan Chick Corea Songbook’tan seslendirdikleri iki eser de grubun yine ne kadar yorumlama konusunda ne kadar başarılı olduklarının birer kanıtıydı. Gülda’nın konser sonrası konuşmamızda söylediği gibi I love coffee I love tea (Java Jive) ise hakikaten çok güzeldi.



Aralıksız neredeyse iki saate yakın sahnede kalan grup sahnede çok az hareket ettiyse de konseri terk ederken Alan Paul’un sonlara doğru söylediği hareketli blues parçasındaki zaman zaman –eskiden sahnede yaptıkları koreagrafilerde ön plana çıkan- -öne eğilerek ve ucu sivrilerek gelen mat deriden ayakkabılarını öne çıkarara çıkara dans etmesi aklımdan grubun yaşlanmış olmalarını ve bu yaşların izlerinin bedenlerine yansımalarını silmiş ve parlak yeşil-mavi bodyli ve takım elbiseli ve çıplak ayaklı hali kalmıştı.

Gülda? Montreal Caz Festivali desem?


Manhattan Transfer, Birdland
Yükleyen roseliette. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!


Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails