Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2012 Pazartesi

Aşka Veda - Can Dündar


Aşk… Ülkemizin bazı illerinden, arama motorlarında en çok aranan kelimelerden biri.

Sanırım birkaç yıla kadar anlamını öğrenmek için çocuklarımızın Ekşi Sözlük’ün kapısını çalacağı kelimelerden biri olacak.

Annelerimizin yaşadığı türden saf aşklara duyulan özlemle geçen günlerimiz, kendimizi hazzın kollarına terk etmeyle sona eriyor.

Utangaç, ürkek bakışlar, birbirine değdiğinde ateşe dokunmuşçasına tutuşan eller, yerini cüretkâr, davetkâr bakışlara, şehvetle dokunan ellere bıraktı.

Kadınlar ekonomik olarak güçlendiler. Özgüvenleri tavan yaptı. Kadınlar erkeklerini evde bekleyeceklerine, erkekler kadınlarının yolunu gözler oldu. Sosyoekonomik standartları yüksek kadınlar güç kalkanlarını kuşanırken, madalyonun öbür yüzündeki hem cinsleri ezilmeye, hor görülmeye, şiddete maruz kaldılar. Hayallerindeki aşkları yaşamak istediler. Sahip oldukları ise hayal ettikleri değildi.

Kadınlar güçlendikçe erkeklerden beklentileri arttı. Tek başlarına o kadar çok şeye sahip olmaya başladılar ki, erkeklerini bir adım olsun önde görmek için daha fazlasını talep ettiler. Sıkıntıya, zora gelemeyen erkekler de kaçar oldular. Kadınlar, erkeklerin hayatını güçleştirdi. Onları, yalnızlığına düşkün bireyler haline getirdi.

Bazıları için kadının sözlük anlamı hiç değişmedi; sırtından kötek, karnından bebek eksik edilmeyen canlı.

Cinsellik üzerine kurulu aşklar peyda oldu.

Duygusal hislere yönelenlerin diline acı biber sürüldü, yüreği dağlandı.
Bastırılmış duygular her iki cinsin şaftını kaydırdı. Etraf kendi kendine yetmeye çalışan, dudağının üzerinde bir bıyığı eksik kadınlarla, onları sadece birer seks objesi olarak gören bencil erkeklerle doldu.

Bence...

Romantizm, çocuklarımızın sadece pembe kıyafetlerde bulduğu bir özellik olmaya mı mahkum yoksa?

Siz aşkın dününü, bugününü bir de Can Dündar’ın kaleminden okuyun.

“Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.”


Peyman

25 Ağustos 2009 Salı

YAKUPYAN APARTMANI-ALA EL ASVANİ


Ayşe'nin hep yaptığı kitabın içeriğini ya da yazarını incelemeden kapak sayfasına bakmak ! Kaç tane kitap satın alındı bu uğurda bazısı içimize işledi kütüphanemizde yer buldu, bazısı sabun köpüğü çıktı ama yine de kapak sayfası uğruna arka raflara yerleşti. İşte anlattığıma benzer şekilde buldum Yakupyan Apartmanı'nı ... ama bu sefer kapak sayfası değil kitabın ismi idi beni kendine çeken. Tınlaması bile güzel geldi kulağıma YAKUPYAN APARTMANI - ALA EL ASVANİ . Yazardan ve kitaptan, hatta sonradan öğrendim ki 2006 yılı Oscar Ödülleri'nde en iyi yabancı film adayları arasına seçilen filminden bi habermişim o güne kadar. Hele hele kitabın özet yazısında, 90'lı yılların Mısır'ında, 1950'li ve 60'lı yıllarda geçerli olan Arap milliyetçiliğinin, çoktan geride kaldığı, SİYASAL İSLAM'ın filizlendiği bir dönemde geçtiğini okuyunca hafiften acımtırak gülerek 'Eh bizde de durumlar benzer' diyerek kitabı satın aldım. Okumadan sevdim aslında ben kitabı, hayran olduğum her önünden geçtiğimde muhakkak kafamı kaldırıp selam verdiğim Beyoğlu'ndaki 102 yıllık Mısır apartmanının kardeşi yaptım ben Yakupyan Apartmanı'nı. Beni, ruhu olan evler, apartmanlar, mekanlar hep etkilemiştir. İçinde yaşanan aşkları, ayrılıkları, doğumları, ölümleri, tarihi kararları, yanlışları, hepsini bilmek isterim, kısa film metrajlar çekerim kafamda her köşesini dolaşırken ... ama doğrusu bu kitabı okurken benim hayal gücüme gerek kalmadı. Nedeni arka kapakta yazılmış. 'Her sınıftan ve çeşitten insanın yaşadığı, geçmişin görkeminin izlerini yitirmekte olan Yakupyan Apartmanı, bir anlamda farklı kültürlerin bir arada barındığı Kahire'nin ve Mısır'ın geçirdiği değişimin de simgesidir. Masumu ve günahlarıyla, dolandırıcısı ve teröristiyle, kadını ve erkeğiyle kitaptaki karakterler modern Mısır'ın farklı yönlerini, değişen değerlerini olağanüstü bir gerçeklikle canlandırmışlardır.'

Evet bu çok doğru ! Yazar Ala El Asvani, kitapta yaşanan adaletsizliklere inat, tüm karakterlere eşit roller dağıtarak her birini güçlü bir şekilde öne çıkarıyor. Bu net rol dağılımı, kalabalık karakterler olunca dönüp kimdi diye sorguladığımız durumları ortadan kaldırıyor ve akıcı, yalın bir dille anlatılan olaylar, yerler, kişiler sayesinde kitap hızla ilerliyor. Zaman zaman kadın olarak isyan duygunuzu da şu yazdıklarıyla kabartıyor : Fifi ona patronun isteklerine 'bir yere kadar' karşılık vermesinin akıllıca olduğunu, hayatın Mısır filmlerinde gördüğü gibi olmadığını anlattı. Ona yıllarca Şanan mağazasında çalışıp patron Talal Bey'e istediği 'bir yere kadar' veren ve şimdi mutlu bir evlilik sürdüren, çocukları olan, kocaları tarafından çok sevilen birçok kız tanıdığını söyledi. ''Ama o kadar uzağa gitmeye ne gerek var?'' diye sordu Fifi, örnek olarak kendini göstererek, iki yıldır dükkanda çalışıyordu ve maaşı yüz liraydı, ama 'KAFASINI' kullanarak bunun üç katını kazanıyordu, hediyeler de cabasıydı. Yine de, başının çaresine bakabilmişti, bakireydi ve namusuna dil uzatacak olanın gözlerini oyardı. Yüzlerce erkek vardı onunla evlenmek isteyen, özellikle parasını tasarruf hesabına yatırıp çeyizi için para biriktirmeye başladığından beri. ... Buydu işte. Talal bey üçüncü günden başlamıştı. İkindi namazından gelmişti ve dükkanda tek bir müşteri yoktu. Talal bey, Busayna'dan, stokdaki değişik malları gösterebilmek için, onunla depoya gelmesini istemişti. Busayna hiçbir şey söylemeden peşinden giderken Fifi ve diğer kızların yüzlerinde müstehzi bir gülümsemenin gölgesini fark etmişti.

Tabi cinselliği, hele İslamiyette cinselliği tüm açıklığı ile yazması, görmezden gelinenleri göstermesi, yaralara parmak basması, kadının acizliğini göz önüne sermesi tabu olan çarpık ilişkilerin İslamiyette'de var olduğunu aleni olarak açıklaması Arap dünyasının hoşuna gitmemiş roman 2002 yılında yayınlandığında ülkesinde büyük tartışmalara yol açmış.

Günümüzde aydın geçinip ılımlı İslamiyeti (ne demekse?) savunanların şiddetle okumasını istediğim bu romanı sizlerle de paylaşmak istedim. Sizin, kapak sayfasından ya da romanın büyülü isminden dolayı değil, sadece tavsiye üzerine okuyacağınız bu kitabı mutlu/romantik sonundan dolayı da seveceğinize nerdeyse %100 eminim.

Sevgilerimle,

Aycan
Not : Aslında sunum kitabım olabilirdi ama dayanamadım yazdım.

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR II

Ben Kent şiirini okuyup hatırladıktan ve önerdikten sonra içimi yine bir kasvet bastı ve bu kasvet benim hayatta en sevdiğim şair olan Özdemir Asaf'ın Pay adlı şiirinin Belkıs tarafından önerildiği elektronik postanın ekranıma düştüğü anda birazcık daha fazlalaştı. Datça'da idim o sıralarda ve bana bir iki biraya maal oldu:

PAY
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu aksam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.

Simdi o akşam saatinde
Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Denizlerin doymayan sahilinde.
Özdemir Asaf

SONRASINDA BEN DENİZLERİN DOYMAYAN SAHİLİNDE NELER GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ATLATMIŞ OLDUĞUMA DALMIŞKEN :

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Murathan Mungan

VURDU GEÇTİ BİRDEN....

SONRA DOĞANIN İYİLEŞTİRİCİ SESİNE KULAK VERMEMİ SAĞLAYAN AYŞE'NİN ŞİİRİNİ HATIRLADIM:

En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses

1764

En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen,-
Kuşların sesidir baharda,
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir,
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden,
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak,
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.
Emily Dickinson

ARDINDAN AYCAN'IN ÖNERDİĞİ TASA GÜTMEYEN ŞİİR GELDİ:

Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya

İZİN VERMEYECEKTİM BU KASVETE....ELİMDE CIMBIZ...HAY ALLAH AYNA YOK!
DÜŞÜNDÜM SONRA DOSTLARIM VARDI BENİM..... VAR MIYDI GERÇEKTEN BU DİZELERDE ANLATILAN GİBİ:

Dostluk
Dostluk…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…
Can Dündar

DÜŞÜNDÜM....GÖZLERİMİ KAPADIM....EVET VARDI...SONRA BU KASVET ANLAMSIZDI BELKİ DE HAYATIN SIRRI İÇİMDE SAKLIYDI ÖZLEM'İN GÖNDERDİĞİ ŞİİRDE DENİLDİĞİ GİBİ:

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can Yücel

Sevin ve Sevilin...
Sevgiler
Billur

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails