31 Aralık 2011 Cumartesi

19 Aralık 2011 Pazartesi

“Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum” (*)



BENİM ADIM OKUR



“Gâh kar yağıyordu, gâh karanlık” - Şeyh Galip

Pencereden baktığımda sadece ayakları görüyorum. Çamurlu, koşan, topuklu, eskimiş, itiş kakış, kayan, tedirgin, çokbilmiş, öfkeli, âşık, bezmiş, gencecik, hazin, paspal, yaşlı, fütursuz, dayanıklı, uğursuz, hapsolmuş, çakırkeyf... Tekinsiz bir öğle sonrası ışığı içeriye süzülüyor. Yağan kül rengi karın yarattığı katman katman gerçeklikte iz sürüyorum. İri yarı garson, çığırtkan bir papağanın teleğinde görülebilecek kızıllıktaki sakallarını sıvazlarken, duvarda asılı Ağlayan Çocuk resminin ardına bakıyor.

Defterime yazdığım sayfalar dolusu harfle göz göze gelince, elimdeki yeşil tükenmez kalemi fırlatmak istiyorum. Bazan kendi kelimelerimi okuyamıyorum. Ellerim çantamda kitabını arıyor. Bana ait olmayan soğuk metal bir cismi fark edip, ürküyorum. Sarkaçlı saatin yelkovanı, kendini akrebin üzerinde bir ileri, bir geri boşluğa bırakmış salınıyor. Lâbirenti andıran koridorun kıyısında, toz içinde kalmış odacıktan yayılan tek düze ve topal seslerin uğultusuna kulak tıkıyorum.

Nihayet bakışları bana değiyor kırmızı sakalların. Yüzümde renksiz bir gülümsemeyle bardağı havaya kaldırıyorum. Üstü köpükle dolu, kapkara içeceği, başka bir yüzyıla ait hâkimiyetle bırakıyor. Onu takip eden yaşlı köpek yanımda kalıyor, kuyruğunu hevesle sallıyor. Birazdan sivri dişlerini göstere göstere benimle konuşacak. “Elbette dinlemeyi bilirsem!”

Biradan yudum almadan önce “Yeni Hayat’a,” diyorum. Kitabımın sayfalarına gömülürken şehrin kalbinden geçen tankerin iniltisini duyuyorum. Dudağımın üstünde oluşan bıyık beni neşelendiriyor. Peçete istiyorum. Bazan kendi sesimde kayboluyorum.





Önümdeki Camel paketinden bir Bafra sigarası daha yakıyorum, bazan Yeni Harman oluyor çektiğim nefes. İki masa ötemde onu görüyorum. İnce, kemik çerçeveli gözlüğünü temizliyor. Kalbim bambaşka bir ritimle atıyor. Omuzları yaşlanmış sanki. Sabahın çok erken saatinde traş olmuş yine. Her zaman giydiği kahverengi ceketi, karşısında oturan, saçları lüle lüle, rüya gibi gülümseyen kızın sırtında. Boğazın mavi sularında bir sandalın içinde gezinir gibiler. Dans edercesine konuşuyorlar. Genç kız bir hediye uzatıyor. İnce ve uzun elleri, hiç tereddütsüz kurdeleyi açıp, içinden çıkanı, bir sihirbaz maharetiyle ceketinin cebindeki müzeye iliştiriyor. Beyaz bir bilgelik yayılıyor yüzünden. Dumanımı onun nefes kesen soluğuna üflüyorum. Nefis bir tadı var hayatın. Köpek, Jenny Colon marka çantamı beğendiğini söylüyor. “Dikkat et, mor çantanı yabancılardan sakın!” diyor. Bazan bütün cümlelere kendimi kapatıyorum.

Arkasındaki kütüphaneden yeni, eski kitap kokuları yayılıyor. Raflardaki Balzac, Camus, Borges, Uşaklıgil, Dostoyevski, Joyce, Kafka, Proust, Perec, Shakespeare, Faulkner, Tanpınar parçalarını bavuluma özenle yerleştiriyorum. Her seferinde büyüleniyorum. Bazan yeniden başlayabilmeyi diliyorum.

Barın kapısı hızla çarpıyor. İçeri giren adam, elindeki beyaz bereyi sağa sola savururken, hiçbir sözcüğünü bile anlamadığım dilde tehdit savuruyor. Onu tanıyorum. Adını Hasan belliyorum! Ondan çekiniyorum, aynı ezberi tekrar eden hıncından tükeniyorum. Elimdeki yeşil kalemle onu kazımaya çalışıyorum. Hasan büyük bir öfkeyle çantama el koyuyor. İçinden çıkarttığı bana ait olmayan nesneyi ondan koruyamıyorum. Dizlerimin üstünde durup, beyaz kaleyi korumak için merhamet diliyorum. Bir de kitaplığın bu dapdaracık girişten nasıl geçtiğini merak ediyorum.

O, fitilleri yer yer eprimiş kahverengi ceketini giyerken bir bilye yere düşüyor. Üzerime mavi bir yağmur yağıyor. Resimdeki çocuğun gözleri rengindeki bilye, seke seke sokağa fırlıyor. Dışarı çıkıp yürürsem Şehrikalp Apartmanı’ndan Merhamet Apartmanı’na varana dek, on iki dakika boyunca ağlayacağımı biliyorum.

Bazan gözyaşlarımın hiç dinmeyeceğinden korkuyorum!

Gülda

(*)“Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum” Kara Kitap Onüçüncü Bölüm

15 Aralık 2011 Perşembe

AZ - Hakan Günday



Marquies de Sade… Sadizmin doğuşunu sağlayan kişi ünvanına sahip Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Hayatının 32 yılını değişik hapishanelerde ve akıl hastanesinde geçirmiş. Sodom’un 120 Günü adlı eserini hapishanede yazmış. Kişiler arası ilişkilerde onurun bir tarafa bırakılarak, insanın kendini korumak için her türlü zorluğa katlanmasının kişiyi sadizme götüreceğini savunmuş. Doğa ile insan arasındaki uyum üzerinde durup, insan davranışlarındaki nedenleri doğaya bağlayarak insanın içindeki caniliğin sebebini bu şekilde açıklıyormuş.

Hiçbir bebek kötü bir insan olarak dünyaya gelmez. Genetik etkileşimleri göz ardı etmiyorum. Genlerinde olanla, büyüdükçe yaşadıklarının harmanlanmasından iyi veya kötüyü seçen çocuklar vardır. Kendisini kötü olmaya iten model ebeveynleri veya kötü olma zorunlulukları vardır bu çocukların. Kendi korkularını yenmek için etrafındakileri korkutmayı amaç edinmiş, şiddeti seven çocuklardır bunlar. Her şiddet eyleminde kendilerinden veya çevresindekilerden intikam aldığına inanan, bununla mutlu olan çocuklar. Ve bu çocuklar böylece büyürler, çevre için sakıncalı, tehlikeli birer yetişkin olurlar.

Tıpkı Derdâ’nın 6 yaşında gittiği yatılı okulda etrafında kök salmaya başlamış, 11 yaşındayken birkaç hayvan ve bir ev için annesinin Bezir adlı kendisinden yaşça büyük bir adama satmasıyla güçlenen ve Derdâ’yı dipsiz kuyuya çeken kötü yetişkinler gibi.

Güneydoğu’nun Yatırca Köyü’nden Edinburgh’a uzanan yolculuğun sonunda Derdâ’yı kucaklayan bir apartmanın on ikinci katındaki beş yıllık esaret ve koca dayağından kaçışı, sonunda umut parıltısı vaat eden bir ufacık kapı deliğinden gördüğü mavi gözlerin sahibi olan Stanley’de bulacağını sanan bi çare Derdâ.

Oyuncaklarla oynayacağı yaşta kocasının eziyetlerine katlanmak zorunda kalan çarşaflı Derdâ’nın umutları toz olup uçar. Kendini sado mazoşizm, pornografi ve uyuşturucu üçgeninde bulur.

Sadece “sevgi” onu düştüğü bu girdaptan kurtarır. Anne, anne gibi yazılan ismiyle bu İngiliz, Derdâ’yı, sahip olamadığı ve özlemini duyduğu anne sevgisiyle buluşturur.

Derdâ ve Derda’nın hayatlarının anlatıldığı iki ayrı bölümden oluşan kitabın Derdâ’yı anlatan ilk bölümü bittiğinde minik bir hüsran yaşadım. Hikâye kendi içinde bitmişti ama sanki bir eksik vardı.

Derda’nın anlatıldığı bölüme geçtiğimde ilk bölümden kesitler, kişiler karşıma çıkıverince, Derdâ’nın hikâye boyunca maruz kaldığı tesadüflerin, ikinci bölüme sirayet ettiğini gördüm.

Biz bazen onları fark etmesek de, tesadüflerin hayatımızda kocaman bir yeri var. Aşk Tesadüfleri Sever filminde de yönetmen Ömer Faruk Sorak ve eşinin gerçek hayat tecrübelerinden yola çıkarak beyaz perdeye aktardıkları tesadüfler zincirini izlemiştik.

Bu kadar tesadüf olur mu diyoruz, ama belki oluyor da biz fark etmiyoruz.
İkinci bölümde babası hapiste olan ve annesinin ölümüyle hayatla tek başına mücadele veren mezarlık temizleyicisi Derda’nın hikâyesi anlatılıyor.

Aslında daha ilk bölümde Derdâ ve diğer karakterlerin hayatın içinde şiddet, uyuşturucu, sado mazoşizmle yoğrulduğu tutunamadıkları hayatlarının hikâyesini okurken Günday’ın Oğuz Atay’dan etkilendiğini anlamalıydım.

İkinci bölümde Derda, mezarlık temizleyiciliğini bırakarak, korsan kitap işine girer ve bu şekilde Oğuz Atay’ı keşfeder. Oğuz Atay’a duyduğu saplantısal bağlılık Derda’nın uzun yıllarını hapiste geçirmesine yol açar.



İkinci bölümde bana aşırı gelen, Derda’nın Oğuz Atay’a duyduğu hayranlıkla, yaşamında kaybetmeyi göze alamayacağı hiçbir şeyin olmamasının bilincinde sergilediği hareketler.

Yine de bir bütün olarak bakıldığında kitabın film tadında bir kurgusu var.

İlk beş nefesten sonra İsa, “Fevzi’yi biliyorsun, değil mi? Hani şu yurttan kaçan oğlanı?” diye sordu. Derda başını salladı.
“Dün, onu gördüm. Çok garip bir herif o. Hani bir torbası var ya, hep elinde? Ne varmış içinde biliyor musun? Gösterdi bana. Oyuncak bir bebek. Ama kızlar için yani. Böyle kıyafetler var üstünde. Sonra soydu Fevzi bunu. Bayağı memeleri var, kıçı var. Kocaman kadın gibi, anladın mı? Neyse, dedi ki, yurttan da o bebek yüzünden kaçmış. Neydi adı ya? Barbo mu, barba mı, neyse öyle bir şey işte… Barbie, Barbie! Niye biliyor musun? Çünkü yurttakiler o bebeği elleyip duruyormuş, sonra da Fevzi’ye sarkıyorlarmış, anladın mı?”


Bu satırları okuyunca aklıma, birkaç yıl önce “Barbie bebekler tahrik ediyor” diyen cübbeli hoca geldi. Yeter ki kötülük insanın içinde olsun, bir oyuncak bebek bile bu kötülüğü köpürtüp kabartabilir.

Bu yıl okuduğum ve beni etkileyen kitaplardan bir tanesi oldu AZ.



Tutunamayanların hikâyesi.

Bir acı çığlık.

Ben buradayım, siz neredesiniz? diyenleri duymamız gerektiğini hatırlatan bir roman.

Kitabı bitirdiğim gün Oğuz Atay’ın ölüm yıldönümüydü. Sanki bana evrenden gelen bir işaret gibi; sahip olduklarımın değerini bilmem, hayata tutunmasını becerdiğim için şükretmem, tutunamayanları anlayabilmem, duygularını hissedebilmem için bir işaret.



Ve sanki Oğuz Atay’a düzenlediğim bir anma töreniydi.

Her nasılsa, Oğuz Atay, Anne’in bu düşüncesinden haberdar olmuş. Belki de sadece hissetmiş ve ona hayattan söz etmiş. Hayatta kalınması gerektiğinden. O sekiz gece öyle bir geçmiş ki, Anne sonunda ikna olmuş ve kendini hayatta bırakmış. Çünkü karşısında, ölümle Don Kişot gibi mücadele eden bir adam varmış ve o güne kadar duymadığı kelimelerle yaşamayı anlatmış.

Derdâ ve Derda'nın 40 yıl birlikte dinledikleri Altre Follie albümünden...




Peyman




9 Aralık 2011 Cuma

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında - Haruki Murakami



Ne zaman Murakami’nin bir fotoğrafına baksam, çekik Uzakdoğulu gözlerinde muzipçe parıltılar görüyorum. Yazdığı romanların içinde, düşle gerçek arasında bir yerlerde kaybolmamızı isteyerek yarattığı kurguya, bir spiralin düzeneğinden kayarcasına giriyorum. Düş nerde bitti, ne zaman gerçeğe döndük, anlatılanların hangisi gerçekti havada bir yerde asılı kalıyor önce. Bir an başımı kitaptan kaldırıp düğümü çözmeye çalışıyorum.

Murakami’nin Sahilde Kafka adlı romanından sonra okuduğum ikinci romanı bu.

Tertemiz, akıcı, sade bir dil. Murakami’nin romanlarını süsleyen ise kitapları, müzikleri, bir hayalet misali varlığını kimi zaman net bir şekilde hissettiğimiz kimi zaman da elimizden kayıp giden bir tül gibi tasvir edilen siluetler.



Tokyo’nun varlıklı mahallelerinden birinde karısı ve iki kızı ile refah içinde yaşayan Hacime geçmiş hayatını sorgulamaya başlar.

İlkokuldayken çevresindeki pek çok yaşıtının kardeşleri varken, kendisi tek çocuk olarak büyür. Tek çocukların şımarık ve bencil olduğu düşüncesiyle kendisini diğer arkadaşlarından soyutlar, yakınlık kurduğu tek arkadaşı ise yine tek çocuk olan sınıf arkadaşı Şimamoto’dur.

Şimamoto ile müzik ve kitaplar aracılığıyla kurduğu yakın dostluk ilişkisi bir gönül ilişkisine dönüşür ancak ilkokulu bitince devam edecekleri ortaokulların farklı yerlerde olması sebebiyle yolları ayrılır.

Hayatına giren kadınların içinde Şimamoto’nun yeri tamamen farklıdır. Öyle ki yıllar sonra yağmurlu bir günde Şimamoto ile yolları kesiştiğinde, karısı ve iki kızına rağmen, kendini Şimamoto ile tehlikeli bir yakınlaşmanın içinde bulur.

Bir yalanlar silsilesi içinde Şimamoto ile görüşmeye başlar. Söylediği yalanlar, karısına karşı duyduğu aşırı cinsel birleşmeyle kendi ruhunu hafifletecek bir dürtüye dönüşür. Bu aynı zamanda, karısıyla sevişirken Şimamoto’nun hayalini kurup kurmadığını ortaya çıkartacak kendi içinde yaşadığı bir çatışma haline gelir.

Şimamoto yıllar sonra gerçekten karşısına çıktı mı? Yoksa geçmişiyle vicdan muhasebesinde kendisine yardımcı olacak bir hayalden ibaret mi? Kurduğu düzenli hayatı, hayallerine yenik mi düşecek?



Kitaplarının isimlerini müzik tutkusunun etkisinde, severek dinlediği caz, blues, rock, klasik müzik parçalarından esinlenerek verdiğini birkaç örnekte görebiliriz; After Dark – Curtis Fuller’ın Five Spot After Dark, Dans Dans Dans – Chic’in 1977 yılındaki Dance Dance Dance (Yowsah! Owsah! Yowsah!), İmkansızın Şarkısı – The Beatles’in Norwegian Wood, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında – Nat King Cole’un South Of The Border West Of The Sun, üç bölümden oluşan The Wind-Up Bird Chronicle’da: The Thieving Magpie (Rossini'nin operasından), Bird as Prophet (Robert Schumann’ın bir piyano parçasından) ve The Bird-Catcher (Mozart'ın The Magic Flute operasındaki bir karakterden).

Çocukluk yıllarında Şimamoto’nun evindeki müzik setinde dinledikleri plakların içinde en çok ilgilerini çeken Nat King Cole, Rossini üvertürleri, Liszt’in piyano konçertoları, Beethoven’ın Pastoral’i idi.

Özellikle Nat King Cole’un Pretend adlı parçasını dinlerken sözlerini biliyormuşçasına eşlik ediyorlardı.

Pretend you’re happy when you’re blue
It isn’t very hard to do.


“Şarkı ve Şimamoto’nun yüzünü süsleyen enfes gülüşü benim için bir ve aynıydı. Şarkı sözleri belli bir hayat anlayışını ifade eder gibiydi, yine de bazen hayata o şekilde bakmakta zorlanırdım.”



Hacime’nin hayata bu şekilde bakmakta zorlandığını belirttiği hayat anlayışını, Şimamoto tamamen hayata geçiriyordu. Çünkü tek çocuk olmanın verdiği ezikliği sırtlanmanın haricinde Şimamoto çocukken geçirdiği çocuk felci sonrasında sürükleyerek yürüdüğü sol bacağının da yükünü taşımaktaydı. Arkadaşlarının içinde bu sakatlığını gizlemek için ekstra çaba sarf ediyor, arada sırada bundan duyduğu üzüntüyü yüzüne oturttuğu bir gülümseme ile ört bas etmeye çalışıyordu.

Hacime’nin evleninceye kadar hayatına giren kadınların hiç biri güzellikte birbirleriyle yarışacak özelliklere sahip değildi. Bunu kendisi de itiraf ediyor ve kadınlarda onu çeken şeyin güzellik değil, daha derinlerde saklı, kendisinin bile tam olarak ifade edemediği bir şey olduğunu belirtiyor.

Murakami’nin kitaplarını peş peşe okumanın, onun yazın dilini daha net çözebileceğimizi hissettiriyor bana.

Kedilere olan düşkünlüğünü biliyoruz, ama bana öyle geliyor ki, tüm yırtıcılığına, çirkin sesine ve hatta tüm çirkinliğine rağmen kargaların da Murakami için farklı şeyler ifade ettiğini düşünüyorum. Sahilde Kafka, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Blind Willow Sleeping Woman adlı kitaplarında serçelere değil de kargalara yönelmiş olmasının bir sebebi vardır gibi geliyor bana. Belki de bu sebep, kuzguni rengi ve parlak cisimlere olan düşkünlüğü sebebiyle karganın mitolojiye ve sanata konu olmuş olmasıdır. Ayrıca Antik Yunan ve Roma’da uzun ömürlülüğün sembolü olarak kabul görmüşler. Yapılan bazı araştırmalarda kargaların en az kurtlar kadar zeki hayvanlar olduğu tespit edilmiş.

Sahilde Kafka’da olduğu gibi bu kitapta da bir ergenin gerek fiziksel gerek ruhsal gelişimini, cinsel gereksinimlerini sözünü sakınmadan dile getirmiş.

Cinselliği insanoğlunun en doğal gereksinimi olarak görüp, belli bir düzeyde erotizmi eserlerine kattığını gözlemledim.

Hacime’nin Şimamoto’ya olan aşkı, cinsel birliktelikleri bana Kafka Tamura’nın Saeki Hanıma duyduğu aşkı hatırlattı. Oldukça gerçekçi bir yaşanmışlık, ama sonunda bunun bir düş olma durumu. Hatta her iki romanda da yaşandığını düşündüğümüz olayların hiç birinin olmadığı, bunların hepsinin bir rüyadan ibaret olmasıdır.

Kafka Tamura’nın orman içinde yaptığı keşif gezilerini anımsadım Hacime ile Şimamoto’nun dağlar içindeki ırmak kenarına yaptıkları gezilerinin anlatıldığı sayfaları okurken. Dağlar içindeki ormanlar, dereler, ırmaklar, köprüler her iki resimde de karşımıza çıkıyor.

Eserlerini kendi yaşantısından kesitlerle beslediğini düşünüyorum. Meselâ spora olan düşkünlüğü, karakterlerinin, hayatlarının bir döneminde, yaşadıkları ruhsal devinimleri yenmekte bir araç olarak kullanmaları, eşi Yoko ile açtıkları caz bardan esinlenerek bu kitabında da Hacime’nin tutkuyla yaptığı işinin caz kulüp işletmeciliği olması okuduğum eserlerinde hayatıyla karşılaştırma yaptığımda önüme dökülen bulgular.


Ne yazık ki araştırmalarıma rağman South Of The Border West Of The Sun parçasının Nat King Cole'un yorumuyla videosunu bulamadım. Frank Sinatra'dan dinleyelim :)



Peyman


7 Aralık 2011 Çarşamba

Parmaklarım !...





Sizin yazılarınızı okudukca,
Bazen…………..
Bu blogu bozuyormuşum hissine,
Kapılıyorum……..

Tabi Mua uslanıyor mu?
Hayırrrrrrrrrr………
Elimde değil bunu bana değil,
Parmaklarıma anlatın!..

Oturaklı bir şey yazmaya karar veriyorum,
Akabinde……

Baş parmağım birden,
Sakatlanıyor,
Yan komşusu işaret parmağı ise,
Üzüntüden yatağa,
Düşüyor,
Orta parmak zaten hiçbir şeyi,
Sallamıyor,
Yüzük parmağının ise derdi,
Bambaşka,
Serçe parmağı ise 3 maymunu,
Oynuyor……..

Eğri oturup düz konuşalım,
Yoksa düz oturup eğrimi konuşmalı?

Kısacası sizin yazdıklarınızı,
Keyifle okuyorum,

Okumak isteyip de,
Bir türlü okuyamadığım,
Kitapları bana tanıtıyorsunuz,

İtiraf ediyorum birkaç defa,
Gaza gelip aldım,
Ne mi oldu?

İşte arkadaş asıl soru bu!..
Okudun mu?
Okumadın mı?
…………….
…………….
…………….



Dip Not 1 :
Teknik bir arızadan dolayı,
Yazıma sonra devam edeceğimi,
Üzüntü ile bildirmek zorundayım!

Dip Not 2 :
Malumunuz

Başparmağı acile götürüyorum!....


Nimir Ra




6 Aralık 2011 Salı

HUGO

Geçtiğimiz Pazar günü Nehir’i sinemaya götürmeye söz verdiğimiz ve o da “çekirdek aile” olarak gitmekte ısrar ettiği için (Zorba da dahil ama sinemaya almıyorlar) animasyon formatında olmayan ama çocuk filmi niteliğini haiz bir filmde karar kıldık : " HUGO "

Nehir biraz itiraz edince filmin fragmanını seyrettik ve gene ikna olmayınca “Bak işte, Alice Harikalar Diyarında” gibi bir film bu!” sözleri dudaklarımdan dökülürken aklımdan “Acaba Martin Scorsese” niye böyle bir film çekmiş olabilir ki” diye düşünüyor, Ender’i ikna etmek için ise “Bak ama Martin Scorsese çekmiş” diyordum.






Sonunda sinema salonunda yerlerimizi aldık ve yaklaşık 40 dakika süren reklamlar bitince film başladı. Film başlayana kadar mısırını bitiren Nehir’in hüsranı beni gerginleştirse de az sonra başıma gelecek olanlardan habersizdim. Film Türkçe alt yazılı idi! Nehir’in 3 boyutlu gözlüklerinin ardında açılmış kömür gözlerinde çakan ateşler beni acil bir çözüm bulmaya itti. Simultane Tercüme! Tabii hem kulağına fısıldamak, hem üç boyutlu gözlüğün ardından tek gözle ekranı takip etmek –ben de filmi izlemek istiyordum- beni biraz hırpaladı ama sonunda film beğenilince ateşlere maruz kalmaktan yırttım.

HUGO’nun benim uydurduğum gibi Alice Harikalar Diyarı ile de uzaktan yakında ilgisi yok ve klasik bir çocuk filmi de değil açıkçası. Sinemanın coşkusunu ve heyecanını yüreklerinde hissedip bugünlere gelmesini sağlayan tüm herkese geç kalmış bir saygı duruşu ve o günlere ait hatıraları canlı kılmaya çalışan bir film.






Filmdeki tüm mekanlar ve sahneler çok etkileyiciydi ama özellikle 1930 ‘lu yıllara ait Paris görüntüleri çok güzeldi. Kısa sahneleri olan Jude Law’un yanı sıra Gandhi’yi seyrettiğim günden beri hayranı olduğum Ben Kingsley, ve çok yetenekli olduğunu düşündüğüm Hugo rolündeki Asa Butterfield ve filmin en ilginç ve komik karakteri olan istasyon polisi rolündeki Sacha Baron Cohen çok başarılı idiler.






Hugo, Brian Selznic’in ödüllü çocuk romanı ‘The İnvention of Hugo Cabret’ dan sinemaya uyarlanmış e senaryosu John Logan tarafından kaleme alınmış. Paris’te saat tamircisi olan babası ile yaşayan Hugo babasından saatleri tamir etmeyi öğrenmiş ve o çarkların olağanüstü mekanizmasını keşfetmiştir bir çocuktur. Babasını kaybedince sarhoş amcası ile Paris tren istasyonunda yaşamaya başlar ve bir süre sonra ise amcası ortadan kaybolduğundan saatleri kurmak ve bakımını yapmak işini üstlenir. Yalnızlığını ise babası ile tamir etmeye çalıştıkları bir robot gibi oyuncak paylaşmaktadır. Bu robot oyuncak Hugo’ya hiç bilmediği bir âlemin kapısını aralar.

Filmin ilk yarısı -sanırım senaryonun biraz sarkmasından kaynaklanıyor olabilir- aslında biraz sabır gerektirebiliyor ama ikinci yarısında siz de Hugo ile birlikte aralanan kapıdan içeri sızıyor ve sinemanın tarihine hızlı bir göz atıyorsunuz.

p align="justify">

Filmde ,ilk film olarak nitelendirilen ve Yönetmenliğini Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerin yaptığı 1895 yılına iat “Arrival of a Train at La Ciotat” (Bir Trenin La Ciotat Garına Gelişi) adlı filmin gösteriminde seyircilerin trenin gerçekten üzerlerine geleceğini sanarak korkmalarını görmek yüzümde naif bir gülümseme yarattı.Ayrıca George Melies ile yeniden tanışmak ve onun yüzlerce çektiği filmden sahneler görmek de çok zevkli idi.



Filmde benim özellikle eleştirdiğim nokta Fransa’da geçen bir olayın anlatıldığı filmde herkesin İngilizce konuşuyor olmasıydı ama Allah’tan öyleydi. Yoksa Nehir benim ruhumu emerdi. Zira Fransızca bilmiyorum.!

Sevgiler
Billur

2 Aralık 2011 Cuma

Bir Ayraç Hikâyesi ve Ubor Metenga



Kitap kulübümüz kurulduğundan bu yana, kitap ayraçlarımın sayısı hızla arttı. Hepsi birbirinden sevimli, renkli, uçuk kaçık, şık kitap ayraçları… Kıyafetime göre değiştirdiğim aksesuarlarım gibi, dönemsel olarak, okuduğum kitaplarda da ayraçlarım değişkenlik gösteriyor. Hiçbirinin hakkı diğerine geçmesin.

Geçen haftadan bu yana kitabımın arasından sarkan lacivert püsküllü ayracın ise yeri bambaşka. Hatıralarımdan silinmeyecek bir anlamı var.

Ayraç hikâyesini dinlemek ister misiniz?

Oğlumun “Annemin aklı fikri kitap olmuş” serzenişlerini boşa çıkartmamacasına, kovalayanın, kovalanandan daha yoğun olduğu günlerin içinde tek sığınağım kitaplarım.
Murakami’nin dediği gibi kendimi okumaktan alıkoyamıyorum. İşe gittiğimde bilgisayarın açılmasını beklerken, mutfakta yemek karıştırırken, yatakta, öğle tatilinde, kuaförde, banka kuyruğunda, her yerde okuyorum.

Ama sadece okumak yeterli değil. Okuduğunu tamamen hissetmek, karakterlerin sesi olmak, duygularını paylaşmak, kitap içindeki farklı anlamları keşfetmek lâzım…
Nasıl ki duygusal çöküntülerimizde bize yol gösterecek bir profesyonele başvururuz, kitabın tamamen özüne inmek, çözümlemek için bize yol gösterecek üstatların rehberliğine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

İKSV ve Can Yayınları’nın birlikte organize ettikleri, Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un dinlemeye doyulmaz anlatımlarıyla Salon’da yapılan Ubor Metenga Buluşmaları edebi algımızın sınırlarını genişleten çok faydalı bir etkinlik.

Tek üzücü yanı Ayfer Tunç’un yılın çoğu zamanını yurt dışında geçirmesi sebebiyle toplantıların sayısının az olması.

Geçen hafta Salı akşamı iş çıkışı oğlumu etütten almaya gittim. Henüz çalışması bitmediği için bir sandalyeye ilişerek beklemeye başladım.

Elimde Camus, gözüm bir yandan satırlarda dolaşırken bir yandan da saate kaçamak bakışlar atıyordu. Artık Ubor Metenga’ya gidebilme ümidimi yitirmek üzereydim ki, benim küçük adam kapıda belirdi.

İşte yeni bir maratona ramak kalmıştı. Arabada günün kısa özetini birbirimizle paylaştık. Kapıda öpüşüp koklaştık. O eve çıktı, ben de son hız metroya koşturdum. Keşke örümcek ağı misali metro hatlarımız olsaydı.

İKSV’ye vardığımda programın başlamasına on dakika vardı.

Salonun girişinde toplanmış kalabalık arasında gözüm bizim kızları aradı. Henüz gelmemişlerdi.

O sırada salonun kapısını açtılar. Önce rezervasyonluları içeriye almaya başladılar. Baktım listede kalabalık bir grup olarak rezervasyonumuz görünüyor. Utana sıkıla bir tam boş sırayı tutmak için sıranın ortalarında bir sandalyeye oturdum.

Salon gittikçe dolmaya başlamıştı. Bu yerleri daha fazla tutmaya gücüm yetmeyecekti. Birkaç kişiyi şirin şirin gülümseyerek başka sandalyelere yönlendirdim. Başımı kapıya çevirip ilk girecek olanların bizimkiler olması için dua ederken kapıdan yaşlı bir hanım ve bir bey girdi. Tam kapının karşısındaki sırada olduğum için ilk göze çarpan benim sandalyelerimdi. Hemen de benimsemişim; benim sandalyelerim.

Beyaz saçları kısa modern bir kesimle şekillendirilmiş hanımefendinin siması yabancı gelmemekle birlikte nereden tanıdığımı çıkartamıyordum. Hafifçe tebessüm ettim. Tam o sırada her ikisi de benim yanıma doğru yaklaştılar. Hanımefendi “Boş mu?” diye sordu. “Aslında değil. Biz on yedi kişiyiz de. Arkadaşlarım gelmek üzereler” sözlerini ağzımda gevelerken onları başka sandalyelere yönlendirmeye içim elvermedi. “Tabii, buyurun.” Dedim.

Birkaç dakika içinde hanımefendi ile sohbete başladık.

O esnada Gülda, Billur, Yonca, Nur ve diğer kızlar da gelmişlerdi. Birazdan yazarlarımız salona gelecek ve biz Ali Teoman’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı öykü kitabını çözümleyecektik.

“Hiç bu kadar rağbet gördüğünü düşünmüyordum bu toplantıların.”

“Daha kalabalık oluyor. Birazdan salon dolar.”

Gerçekten de birazdan tüm salon, balkon dahil olmak üzere tıklım tıklım doldu.
Hanımefendinin gözlerinde hafif nemli, sıcak, müteşekkir bir ifade belirdi.

“Bu kadar çok kişinin geldiğini görmek mutluluk veriyor. Sizin nasıl haberiniz oldu bu geceden?”

“Bizim bir kitap kulübümüz var. Sosyal medyadan, İKSV sitesinden bu tarz aktiviteleri takip ediyoruz. Arkadaşımız Gülda da rezervasyonumuzu yaptırıyor. Kaçırmamaya çalışıyoruz.”

“Madem bir kitap kulübünüz var, size bu geceyi hatırlatacak küçük bir hediye vermek istiyorum.”

Ben birkaç nezaket sözü dile getirirken hanımefendi elini çantasına götürdü. Çantasından çıkardığı Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı kitabının arasından bir kitap ayracı alıp, bana uzattı. Ve anlatmaya başladı.



“Ali’nin vefat etmeden önce yayınlanan son eseri Gezgin Günce – Britanya Defterleri için kendim hazırladım bu ayracı. Ali de çok beğenmişti. Bende daha var. Bu ayracı kabul edin lütfen.”

Böyle incelikli, anısı yüce bir ayracı kabul etmemem mümkün müydü?
Teşekkür ederek ayracı aldım. İçimi saran mutluluk, yüreğimi ele geçiren hüzünle sarmaş dolaş oldu.

Yekta Kopan sözlerine başlamadan hemen önce hanımefendi ile birbirimize kartlarımızı verdik.

İşte kitabımın arasından sarkan bu lacivert püsküllü kitap ayracı, Ali Teoman’ın teyzesinin bir hediyesidir. Hanımefendinin yanındaki beyefendi de Ali Teoman’ın babasıymış.

Bütün çözümlemeyi boğazımda kocaman bir düğümle izledim.



Asıl mesleği olan mimarlığı bırakıp, kendini yazmaya veren Ali Teoman, isminden, hikâyenin kurgusuna, tanıtımına kadar her şeyi ile gizemli bir kitap yazmış. Öyle bir kitap ki Nurten Ay isimli bir sekreter, kitabın yazarı olarak tanınmış, 1991 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü Yarışması’na Nurten Ay’ın kitabı olarak katılmış ve ödül kazanmış.



Ali Teoman’ın amacı 20 yıl bu gizemi korumakmış. Kitapla ilgili tüm röportajlar Nurten Ay ile yapılmış. Yekta Kopan’ın anlattığı üzere yapılan bu röportajlarda Nurten Ay, yazdığı düşünülen kitap kadar performans gösterememiş, hatta tesadüf eseri bu kadar başarılı bir eser yazmış, ama bir daha ilham kendisine uğramamış gibisinden söylemlere maruz kalmış.

Gelin görün ki Ali Teoman’ın pençesine düştüğü hastalık, günden güne durumunu kötüleştirdiğinden yayımlanmış ve yayımlanmamış tüm eserlerini yayıncısına ve bir yazar arkadaşına emanet etmiş. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın da işte o zaman kendi eseri olduğunu duyurmuş.



O dönemde olumsuz eleştirilerin yanı sıra, bunun çok incelikli bir oyun olduğunu vurgulayan eleştiriler de almış.

Kendisinin de bir röportajında açıkladığı üzere kitap içindeki üç öykü de bir erkeğin bakış açısıyla yazılmış, oysa yazar bir kadın -Nurten Ay. Öykülerin hepsi İstanbul’da geçiyor, ama Nurten Ay Tunceliliymiş. Öyküler üzerinde dikkat sarf eden kişilerin bu oyunu çözmek için çaba göstereceğini düşündüğünü de yine bu röportajda dile getirmiş.

Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un anlattıkları üzere de kitabın başındaki bir alıntıdaki anlam bütünlüğü, kitabın son bölümü bittiğinde netleşiyor. Ayrıca birbirinden farklı gibi algıladığımız her üç öyküyü birbirine bağlayan ifadeleri de unutmamak lazım.

Yine çok faydalı bir Ubor Metenga Buluşması'ydı. Ali Teoman’ı, bu büyük yazarımızı o gece saygıyla selâmladık.

Ve ben, ayracımı her elime aldığımda, kendisini tekrar tekrar selâmlıyorum.

Peyman

29 Kasım 2011 Salı

Ağaçkakan



Kitap: Ağaçkakan
Yazar: Tom Robbins
Mekan: Nar Cafe
Tarih: 28.11.2011
Sunucu: Peyman
Katılımcılar: Aycan, Aysun, Ayşe, Ayşen, Belkis, Bilgen, Billur, Gülda, Nur, Yonca



Nerede, ne zaman, nasıl karşımıza çıkacağını bilemeyiz aşkın.
Belki okul sıralarında, belki bir tatilde veya bir iş toplantısında, ya da arkadaşlarla gidilen bir partide.
Ayaklarımızı yerden keser, gözlerimizi kör eder.
Bir gülüş, bir bakış, bir söz bizi cezbeder.
Bazen durur dünya, sadece o kalır görünen.
Bekleriz aramasını, birlikte geçireceğimiz dakikaları.
Bazen rüya biter, biter aşk da.
Bazen açılır gözümüz, farklı yönlerini görürüz. Yine de severiz onu.
Bazen mutlu sonla biter. Bazen bizi yataklara düşüren aşk acısı ile.
Peki aşkı sürekli kılmak mümkün müdür?
Bir prensesle, bir kanun kaçağının yolları kesişirse ne olur? Hele iki doğal kızılın?
İnci gibi dişli yağız delikanlılar dururken, hayatı farklı boyutta yaşayan, dişleri çürük, bakımsız bir adam tercih sebebi olur mu?
Masallarda, kurbağayı öpüp yakışıklı prense dönüştüren prenseslerin altın topları ne olur? Masal içindeki basit bir nesne olmaktan başka anlamı yok mudur?
Elimize aldığımız bir sigara paketi, kullandığımız sabun ya da toz şekerin markası, paketi nasıl doğmuştur? Bizim için ne ifade eder?
Peki nesnelerle insanların ilişkileri? Bir bardağı, bir defteri, kalemi, saat ya da işlemeli küçük bir aynayı gördüğümüzde aklımıza bu nesneleri kullanan sahipleri gelmez mi?
Ve hayatta yaptığımız en önemli şey “SEÇİM” imiz değil midir? Hayatımızı nerede sürdüreceğimiz, hangi okula gideceğimiz, hayat yoldaşımız, hayatımızın akışını değiştirecek tek bir kelimeye bağlıdır; “SEÇİM”. O kelime ki, İngilizce “CHOICE” olarak bir kâğıda yazıp baş aşağı aynaya tuttuğumuzda yine “CHOICE” olarak okuruz. Ne yaparsan yap, bazen “SEÇİM”in vazgeçemeyeceğin bir yaşam standardın oluverir.

TOM ROBBINS



Thomas Eugene Robbins 22 Temmuz 1936’da Kuzey Carolina’nın Blowing Rock adlı kasabasında George Thomas Robbins isimli bir idareci ve Katherine D'Avalon isimli bir hemşirenin çocuğu olarak doğdu.

Robbins 1954 yılında Washington’da ve Virginia’nın Lexington kasabasında bulunan Lee Üniversitesi’nde gazetecilik öğrenimi gördü ancak disiplin sorunları nedeniyle üniversite öğrenci birliğindeki görevinden alınınca okulu terk etti. Okuldan ayrılmasını izleyen yıl zamanını otostop yaparak geçirdi ve nihayetinde New York'a yerleşerek şiir yazmaya başladı.

1957 yılında askerlik emrini almasını takiben Amerikan Hava Kuvvetleri'ne katıldı. Askerliği boyunca iki yılını Kore'de meteorolojist olarak geçirdi ve 1959 yılında terhis oldu. Terhis olduktan sonra Virginia'nın Richmond kasabasında sivil hayatına geri döndü.

Robbins, 1960 yılında daha sonra adı Virginia Commonwealth Üniversitesi olarak değişen Richmond Enstitüsü'nde sanat bölümüne girdi ve üniversite gazetesinde editörlük yaptı.

Mezun olmasını takiben, yüksek lisans öğrenimi görmek amacıyla Seattle'da bulunan Washington Üniversitesi'nin Uzak Doğu Çalışmaları bölümüne girdi. Seattle eyaletinde geçirdiği süre zarfında, The Seattle Times ve Seattle Post-Intellengencer gazetelerinde çalıştı.

Robbins, 1971 yılında ilk romanı olan Dur Bir Mola Ver isimli kitabını yayınladı. Bu ilk kitabı eleştirmenler tarafından olumlu yorumlar aldı ancak bir sonraki romanı Even Cowgirls Get The Blues büyük ilgi gördü ve bir başyapıt olarak yorumlandı. Robbins, 35 yıllık edebi kariyeri boyunca sekiz adet roman, bir yığın şiir ve kısa hikâye yayınladı.

Birçok kitabında etkisinin aşikar olduğu görülebilen Terence McKenna ile arkadaşlık yaptı. Sirius'tan Gelen Kurbağa adlı kitabının ana karakteri Larry Diamond, Psilosibin de dahil olmak üzere McKenna'nın kuramlarının benzerlerini savunuyordu. Buna ek olarak, Parfümün Dansı adlı kitabının ana karakterlerinden Wiggs Dannyboy ile McKenna arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. Robbins, aynı zamanda Hindistan'lı gizemci Osho'nun da hayranıdır ve Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyette bulunan Legal Marijuana Hareketi'nin danışma kurulunda görev yapmaktadır.

1997 yılında Bumbershoot Seattle Sanat Festivali kapsamında verilen Altın Şemsiye ödülünü kazandı.

Robbins halen beşinci eşi olan Alexa D’Avalon ile beraber Washington'a bağlı La Conner şehrinde yaşamaktadır. Rip ve Fletwood Star isimli iki oğlu vardır.

Robbins, "Oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir" görüşünü ön plana çıkarıp çılgınlık derecesinde oyuncul romanlar yazmaktadır. Romanları, hayatın daha ciddi yanlarını inkar etmez; "herşeye rağmen mutluluk" ilkesinin savunuculuğunu yapar. Bu ilkenin içerdiği mesajı, romanlarındaki karakterlerin felsefeleri ve aynı zamanda da incelikli yazı biçimiyle iletir. Edepsiz kelime oyunları, alakasız sonuçlar, zıtlık içeren ifadeler, ara sözler, Robbins'in anlatımının belli başlı özellikleridir. Romanları yalnızca edebi uzlaşımları değil, insanoğlunu tatmin etmenin en iyi yolu hakkında toplumda yer alan varsayımları da sorgular. Robbins, panteizm, mistik Doğu dinleri ve Yeni Fizik gibi çeşitli kaynaklardan alternatif düşünceleri bir araya getirir.

Kitapları:

Dur Bir Mola Ver (1971)
Even Cowgirls Get The Blues (1976)
Ağaçkakan (1980)
Parfümün Dansı (1984)
Sıska bacaklar (1990)
Sirius'tan Gelen Kurbağa (1994)
Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar(2000)
Villa Meçhul (2003)
Wild Ducks Flying Backwards (2005)
B Is For Beer (2009)


AĞAÇKAKAN - Özet

Fürstenberg-Barcalona ailesi, Seattle’da Puget Körfezi sahilinde üç katlı, ahşap bir evde sürgün hayatı yaşamaktadır.

Kral Max kumar oynamaktan hoşlanıyor, Kraliçe Tilli ise operaya ve finosuna düşkünlüğe ile tanınıyordu.

Kızları Prenses Leigh-Cheri Washington Üniversitesi’nin mezunlar gününde oynanan maç esnasında amigo takımı ile dans ederken takımın kaptanından olan çocuğunu sahanın kenarında çimenlerin üzerine düşürüverdi. Bu olay sonrasında okuldan ayrılarak kendisini ekolojik konferanslara, çevre korumayla ilgili etkinliklere ve cinsel perhize adadı.

Hawaii’de yapılacak Jeo-Terapi Çevre Şenliği’ne katılmaya karar veren prensese evin kıdemli hizmetkârlarından Gulietta eşlik etti.

Aynı uçakta Hawaii’ye yolculuk eden Ağaçkakan lakaplı Bernard Mickey Wrangle’ın yolculuk sebebi ise Çevre Şenliği’ni sabote etmekti.

Bernard Çevre Şenliği’ni bombaladığını düşünerek, içtiği fazla tekiladan yanlışlıkla UFO Konferansı’nı bombalamış ve Gulietta buna şahit olmuştu.

Yıllardır pek çok kıtada aranan, FBI’ın bile yakalayamadığı ünlü kanun kaçağını Prenses Leigh-Cheri tutuklamak üzeredir.

İki doğuştan kızılın karşılaşması, gökyüzünde birbirine kenetlenen yıldırımlar kadar çarpıcı olur. Leigh-Cheri güldüğünde ortaya çıkan dizi dizi çürük, bakımsız dişlerine rağmen Bernard’a aşık olur.

Max ve Tilli ile tanıştırmak üzere Puget Körfezi’ndeki eve davet eder. Ama daha Kral ve Kraliçe ile tanışma şerefine eremeden yaptığı bir takım sakarlıklar sonucunda
Kraliçe’nin nezdinde affedilemez bir konuma erişir.

Bu arada Max ve Tilli kızlarının kendi ailelerine yaraşır birisiyle evlenmesinin uygun olacağını düşünürler ve Arap hükümdarlarından A’ben Fizel’i kendilerine damat adayı olarak seçerler. Leigh-Cheri ile A’ben Fizel’i biraraya getirmek için uğraşırlar.

Evin şoförü ve aynı zamanda bahçıvanı olan Chuck Bernard’ı CIA’ye ihbar eder ve Bernard sonunda kodesi boylar.

Sevgilisinin hapise girmesiyle yıkılan Leigh-Cherı aşkını yaşatmak, onu sürekli kılmak için kendisini tavan arasındaki odasına kapatır. Odada artık çıplak lamba ışığında sünger bir yatak, bir lazımlık ve bir paket Camel sigarası vardır.

Leigh-Cheri’nin aşkı için kendini odaya kapatması tüm aşıklara ilham kaynağı olur ve ülkede pek çok insan aşkı uğruna kendilerini odalara kilitlerler.

Leigh-Cheri, Kral ve Kraliçenin A’ben Fizel’le görüşmesi yönündeki taleplerini sürekli reddeder.

Fürstenberg-Barcalona ailesinin ülkesinde devrimciler yönetimi ele geçirir ve kraliçe olarak Leigh-Cheri’yi seçerler. Sözcüleri Puget Körfezi’ne gelir ve durumu Kral Max’a iletirler. Kral kendisini çırılçıplak tavan arasına kapatan kızlarının kraliçe olamayacağı kararına varır ve bunu sözcülere iletir.

Leigh-Cheri’yi örnek alarak aşkı uğruna insanların kendilerini kilit altına almaları Bernard’ın kulağına gider. Bir yolunu bularak Leigh-Cheri’ye bir mektup gönderir.

Mesajı okuyan Leigh-Cheri, Bernard’ın kendisini romantizmi farklı bir boyutta yaşamakla ve özel hayatlarını alenen etrafa duyurmakla suçladığını görerek hiddetlenir.

Odasındaki tecrit durumuna son vererek Kral ve Kraliçeye A’ben Fizel’le görüşmeye
karar verdiğini bildirir.

Leigh-Cheri A’ben Fizel’in ülkesine gider.

Fürstenberg-Barcalona devletinin kraliçe koltuğuna ise, aslında Kral Max’ın hizmetçiden olma üvey kardeşi olan Gulietta oturur.

Leigh-Cheri, ülkesi Mısır’a yakın olan A’ben Fizel’i, turistlerin dikkatini çekerek ülkeye ziyaretlerinin artacağını ileri sürerek bir piramit yapmaya ikna eder.

Düğünden birkaç gün önce Kraliçe Tilli ve Gulietta Leigh-Cheri’nin yanına gelir.

Kral Max’ın kızının düğününe iştirak edememesinin sebebini yazdığı mektup yerine Kraliçe Tilli Bernard’ın ölüm haberini duyuran mektubu verir. Leigh-Cheri haberi okuyunca doğruca piramite gitmek ister.

Piramitin içine girdiğinde yalnız olmadığını fark eder. Bernard piramittedir.

Leigh-Cheri’ye, hapisten terhis olan Perdy Birdfeeder isimli eski bir mahkumu yardım amacıyla gönderdiği kendi kişisel evraklarıyla ilgilenen barmenden Bernard’ın asıl ismini taşıyan kimliğini aldığını, hiçbir yerde tutunamayarak Cezayir’e kadar geldiğini, A’ben Fizel’in direktifi sonucunda da sınırda öldürüldüğünü anlatır. Böylelikle tüm dünya ölen kişinin Bernard olduğunu sanmaktadır.

A’ben Fizel her ikisini piramitin içinde görür ve onları oraya kitler.

Bir gece Leigh-Cheri, Bernard’ın yanından ayırmadığı dinamitleri patlatarak uzun bekleyişlerine bir son vermeye çalışır.

Sağır ama sağ salim enkazdan çıkarılmış ve A’ben Fizel tarafından hastanede tutulurlar.

A’ben Amerika’da iş gezisindeyken Gulietta ülkeye gelerek devlet başkanını tehdit eder ve Leigh-Cheri ile Bernard’ın serbest bırakılmalarını sağlar.

Kral Max kızının önce öldüğünü, ardından da canlandığı haberini alır ve kalbi bu gel-gitlere dayanamadığından hayata gözlerini kapar.

Gulietta, Kraliçe Tilli’yi Avrupa’da devlet operasına müdür yapar.

İki sevgili Puget Körfezi’ndeki kraliyet ailesinin evinde Chuck ile birlikte yaşamaya başlar.


KARAKTERLER

Ağaçkakan – Bernard Mickey Wrangle Henüz küçük bir bebek iken terkedildiği benzin istasyonunda Bay Wrangle tarafından bulunarak evlat edinilen, doğal kızıl saçlara sahip, dünya çapında aranan bir bombacı.

Leigh-Cheri 30 yıldır sürgünde olan Fürstenberg-Barcalona kraliyet ailesinin doğal kızıl saçlı biricik kızları. Uzun boylu, cinselliğe meraklı, kafasına koyduğu şeyi yapan asi yaradılışlı.

Kral Max Leigh-Cheri’nin 30 yıl önce ülkesinden sürgün için uzaklaştırılan babası. Uzun boylu, at suratlı, Hitler bıyıklı ve Kumar düşkünü.

Kraliçe Tilli Bir zamanlar yedi düvelin güzeli olarak bilinen kraliçe, Leigh-Cheri’nin annesidir. Az hareketli, kilolu, opera sevdalısı kraliçenin tek dostu finosudur.

Gulietta Kral Max’ın, hizmetçiden olma üvey kardeşi. Sürgüne geldiklerinden beri ailenin yanında yaşama tutunabilen tek hizmetkar. Bernard tarafından kokaine alıştırılan sıska kız kurusu.

Chuck Bahçıvan ve şoför olarak kraliyet ailesinin yanına atanan CIA muhbiri.


* Kitapta en belirgin anlatılardan bir tanesi doğuştan kızıl saçlılardır. Tarihte bir çok mitin ana karakterlerinin kızıl saçlılar olduğu, ayın çocukları olarak betimlendiğini görüyoruz.



DOĞUŞTAN KIZIL SAÇLILAR

Oxford Saç Vakfı yaptığı bir araştırmada, doğuştan kızıl saçlara sahip kişilerin 2100yılında yok olacağını ortaya koydu.

Araştırmada dünya nüfusunun yüzde 4'ünün kızıl saç geni taşıdığı ve bu genin kişilerde pasif olarak bulunduğu belirtildi. Araştırmayı yapan Dr. John Gary, kızıl saçlı insanların ileriki dönemde ya az sayıda kalacağını ya da yüzyılın sonunda soyunun tükeneceğini söyledi.

Rochester Madikal Center'dan David Pearce da bu görüşe katılarak, dünya nüfusunun yüzde 4'ünün 6.4 milyara denk geldiğini ve bunun çok yüksek olduğunu belirtti. Pearce, 95 yıl sonrası için bunun büyük bir zarar olduğunu da anlattı. Kızıl saç geninin diğer genlere göre zayıf olduğunu söyleyen uzmanların öngörüsü tutarsa kızıllık tarihe karışacak.

Bu haberi okuyan Hollandalı fotoğrafçı Hanne van der Woude, kızıl saçlılara hayranlığını saplantısal bir projeye dönüştürüyor.

Her sanat okulu birinci sınıf öğrencisinin bildiği gibi kırmızı ve yeşil tamamlayıcı renklerdir. Yeşil bir fon üzerine kırmızı bir nokta koyarsanız, yeşil hareketlenmeye ve titremeye başlar.

Buradan yola çıkarak kendine set oluşturabilecek yeşil ve kızıl saçlı model arayışına başladı.

Bu haber sayesinde de kızıl saçlıların biyolojik sebebini öğrendi; saç ve deri rengini kontrol eden MC1R adlı genin görevini tam olarak yapmaması neticesinde
soluk ten ve kızıl saçlar oluşuyor.

Hanne van der Woude bu projesini bir kitap haline getirmiş ve adını da MC1R koymuş.



Melanin, saç ve deri rengimizi etkileyen bir pigment. Kızıl saçlı kişilerin ten renklerinin açık olmasının sebebi de bu kişilerde melaninin üretimini tetikleyen hormonun alıcısının (reseptör) normalden biraz daha farklı olması. Kendi reseptörüne bağlanamayınca bu hormon, beyindeki bazı diğer hücre reseptörlerine gidip bağlanabiliyor. Tıpkı, acı algısını etkileyen hücreler gibi. Bu da, açık tenlileri acıya karşı daha duyarlı duruma getirebiliyor.

Kentucky'deki Louisville Üniversitesi'nden Dr. Edwin Liem'in 19-40 yaş arası kadınlarla yaptığı deneylere göre doğal kızılları tamamen bayıltmak için %20 daha fazla anestezi gerekiyor. diğerleri için yeterli olan dozda kızılların acıya karşı refleksif kol-bacak hareketleri devam ediyor.

Araştırmalar, kızıl saçlı kadınların seks hayatlarında daha yetenekli olduğunu gösteriyor. Kızıllar, diğerlerine göre daha fazla seks yapıyor. Kumrallarla karşılaştırıldıklarında bu oranın neredeyse iki kat daha fazla olduğu göze çarpmakta.

Öncelikli olarak kırmızı, birçok kişi için güçlü yaşam enerjisini, tehlikeyi ve tutku dolu bir aşkı çağrıştırmaktadır. Bununla birlikte kırmızı pek çok kültürde, sıcaklığın, hızın, heyecanın, gösterişin, cinselliğin, kudretin, öfkenin, saldırganlığın, savaşın, devrimin, şehitliğin, cesaretin, küstahlığın, krallığın
ve krallık soyuna ait kanın, vb. sembolü olmuştur. Bu nedenle kızıl saçlıların da toplumda daha ateşli oldukları yönünde bir inanç vardır.

* Ayın insan üzerindeki etkileri paragraflarda sıkça sözü edilen konulardan bir tanesidir.

AYIN ÜZERİMİZDEKİ ETKİLERİ

Doğada gerçekleşen birçok fenomen – Medcezir’ler, doğumlar, meteorolojik faktörler, kadınların siklusu ve daha birçok şey- Ay’ın dünyamız etrafındaki dönüşüyle bağlantılıdır.

Birçok hayvan davranışlarını Ay’ın durumlarına göre belirler; örneğin kuşlar, yuvalarını yaparken kullandıkları malzemeleri hep belirli zamanlarda toplarlar. Bu sayede yağmurdan sonra yuvaları daha çabuk kurur ve nem tutmaz.

Günlük ve günlük olmayan işlerin birçoğu başarılı neticesi – odun kesmek, yemek yapmak, yemek yemek, saç kesmek, bahçe işleri, gübreleme, çamaşır yıkama, temizlik, sağlık ürünlerinin kullanımı, ameliyatlar ve bunun gibi birçok şey – doğanın ritmine bağlıdır.

Örneğin bazı tedavi yöntemlerinin bazı günler çok iyi netice vermesine karşılık, bazı günlerde ise etkisinin zayıflaması hatta etkisiz kalması yine bu doğal ritme bağlıdır.

Bitkiler ve onların bölgeleri üzerinde günden güne farklı enerjiler etkilidir. Bu etkilerin bilincinde olmak yapılacak bahçe ve tarım işlerinde son derece etkileyici olur. Örn. ekme, bakım, gübreleme, toplama, biçme, şifalı bitkilerin etkilerinin güçlü olduğu dönemleri seçme vs. gibi konularda doğa bize doğru zaman ve yeri gösterir.

Kısaca bir sonucun başarısı, sadece gerekli becerilere ve malzemelere ve doğru yere sahip olmakla değil, aynı zamanda onun doğru zamanda yapılması ile çok alakalıdır. Bu yüzden günlük rutin işlerimizde( cilt bakımı, saç kesimi, sağlık konuları, çiçek bakımı, bahçe işleri ,konserve hazırlamak, ev işleri , çamaşır yıkamak v.b.) Ay Takvimine bağlı kalarak hareket edersek, işlerimizi ne kadar kolaylaştırdığımızı ve ve ne kadar kalıcı neticeler elde ettiğimizi hayretle keşfederiz.

* Kitapta anlatılan olaylar XX. yüzyılın son çeyreğinde cereyan etmektedir. Ve geneline bakarsak tüm içeriğin XX. yüzyıl mitlerine gönderme olduğunu fark ederiz. Bakın ünlü Arjantinli şair, filozof Jorge Angel Livraga XX. yüzyıl mitlerini nasıl anlatmış.

XX. YÜZYIL MİTLERİ

Rasyonalizm, söylem yeteneği anlamına gelen Latince "ratio" sözcüğünden gelir. Akıl yürütmeyi, bilinen en az iki doğrudan hareketle yeni doğrulara ulaşmaya yarayan bir anlama tekniği olarak tanımlayabiliriz. Kitapta nesnelerin çözümlenmesiyle örtüşüyor. Camel Sigara Paketi, Piramitler…

Son zamanlarda yapılan araştırmalar milattan önce IV. binlerde yapılmış olan piramitler kadar kesin anıtların inşasında tercih edilen ergonomik çözümlere, projeksiyon kuramlarına mantıksal ilkelerin uygulanması olmadan ulaşmanın imkansız olduğunu göstermiştir. Piramitlerin bir sigara paketinden başlayarak irdelenmesi.

Buna rağmen Rasyonalizm, Gerçekliği yorumlama yeteneğine sahip tek aletin Mantık yürütme olduğu iddiasındadır.

İnsan gerçekliğe ulaşmak için çok fazla olanağa sahiptir. Gerçekliği ararken insan Evren’in ekosisteminden uzaklaşır, kendini izole eder ve geri dönülmez bir biçimde yalnızlığa ve düşünceyi var olmakla bir tutan sofizme doğru yürür. Leigh-Cheri’nin bir odaya kapanarak aşkı kalıcı kılmanın yollarını araması ve Bernard’a olan aşkına odaklanması gibi.

Bilinçaltımız unsurları ortaya çıkarmaktan korkuyor. Tıpkı masal içinde sözü edilen altın top gibi.

Çılgınlık çoğalarak yayılırken güzel ve bilge olan her şeyi yok ediyor. Öyle ki, Araplar eski Roma İmparatorluğu’nun bataklıklarında yaşamamış birtakım unsurları korumamış olsalar Platon’un eserlerinden geriye tek bir örnek bile kalmayacaktı.
Yıldızların, insan anatomisinin, kan dolaşımının ve optiğin incelenmesini ölüm cezalarıyla engellediler. Erkeklerin kullanımına sunulacak bir doğum kontrol yönteminin Bernard’ın yanlış bir hareketiyle yok olması, yöntemin buluşunu gerçekleştiren kişinin de sakat kalması…

Rönesans, Reform ve Karşı Reform mezhep çatışmaları ile sona erdirildi. Hareketli harflerle basım, resmi olarak şeytan işi kabul ediliyordu; yaşamını kurtarabilmek için Galile’nin Dünya’nın uzayda hareketsiz olduğunu kabul etmesi gerekti ve Giordano Bruno, sualtındaki Venedik zindanlarında geçen işkence yıllarından sonra, Roma’da bir Pazar yerinde diri diri yakıldı. Bu kitabı yazarken Remington SL3’ün kullanılması uygar toplumların şeytan işi icatlardan fazlasıyla faydalandığına örnek.

Akıl karşıtlığı, en kötü haliyle dogmatizm, kuvvetin kötüye kullanılması kendilerini zorla kabul ettirdi. Olaylar için bu geçerli olsa da kalpler için asla değil. Düşünmeye ve beklemeye devam edenler çoktu.

Farklı fraksiyonların iddialarını kanıtlamak için akıl vardır. Akıl eski,yozlaşmış toplumun sadece eski giysilerini değil etini, kemiğini de parçalayacaktır ama, alkolün fazlalığı alkolizme yol açtığı gibi aklın fazlası da rasyonalizme yol açar.

Bir ihtiyacın yerini bir başkası aldı ve araştırmalar moderniteyle mutluluğu eşanlamlı kıldı. Böylece sosyal, ekonomik ve politik ütopyalar doğdu.

Yeniden parçalanan bayrakların altında yeni doğmalar ortaya çıktı: Agnostisizm, pragmatizm, rölativizm, sübjektivizm, pozitivizm. Her birinin kendi okulu ve birincil olarak sınıf savaşı vardı; ardından herkese karşı savaş başladı.

Başlangıçta akıl gerçeklikle eşanlamlıydı sonra "mantıkla" eşanlamlı oldu: Gerçeklik her zaman mantıklıdır.

Aklın ötesinde ve daha ötesinde hiçbir şey yoktur. Son olarak sadece özgürlük ve çoğulculuğun var olduğu söylendi; bunlar da liberalizmi doğurdu. Bu spekülasyonların tükenmesi sonucu da komünizm ve ateist anarşizm doğdu.

Mimari, sanat ve müzik de bu yeni kavramlara ayak uydurdu. "Yeni Sanat" olgusu doğanın güzelliğinin kesinlikle insani olanla çok az temasta olmasına örnektir.

Dünya, geleceği düşünmeden ve ekolojik bir Bilgeliği Doğa’yı kullanmanın denendiği materyalist cennetlerin kanserlere, maddi ve manevi çıbanlara dönüşmesini korkuyla izledi.

Hayali kurulan "megapolis", uyumlu bir mekana ihtiyaç duyulduğuyla ilgili eski inancı dikkate almayan yığılmalardan başka bir şey değildir.

"Yeni Ortaçağ"a giriş olarak göçebelik yeniden başlamış ve bu "2000 yılının Kentleri"nin sokaklarını dilenciler, caniler ve uyuşturucu bağımlıları doldurmuştur.

Artık nehirleri sanayileştirmeyi değil ama onları temizlemeyi düşünüyoruz. Başarabilenler büyük şehirlerden kaçıp kendilerine odun ateşiyle ısıttıkları ve etraflarında çocukların oynayabileceği tarlalar olan basit evler yapıyorlar.

Aklın çözüm bulamadığı mikropların daha kuvvetli olarak geri dönmesi aşikar hale geliyor. Artık tinsellik ve duygusallık hor görülmekten çıkıp derin bir şekilde insani kabul ediliyor.

Bu doğaya karşı birlik Yeni Rasyonalizmi doğurdu.

Yeni rasyonalizm Totalitarizmle savaşmaya çalışırken kendisi totaliter oldu.

Ancak Doğa yasalarına cezasız kalmadan karşı çıkmak imkansızdır ve şimdi kendi çocukları onlara soruyor: Ya Tanrı? Peki ya bizim Geleceğimiz? Yaşayacağımız dünyayı niye zehirlediniz? Niye yalan söylediniz? Bizi gerçekten seviyor musunuz? Aşk, yaşam ve ölüm hakkında ne biliyorsunuz?

Bu sorular yanıtsız kalınca gençler kendi acılarına, kendi yalnızlıklarına, uyuşturucu, şiddet ve boşluktan oluşan kaçışlarına dönüyorlar.Yaşamak mı ne için? Ölmek mi ne için? Kimin için?

Yeni Rasyonalizm XX. yüzyıla ait bir mittir…Belki de bu yüzyıla ait değildir.

* Camel sigara paketi Leigh-Cheri ve Bernard'ın aşklarının simgesi haline geliyor adeta.



CAMEL SİGARA PAKETİ

1913 yılının yazında R.J Reynolds Tobacco şirketi tarafından piyasa sürülen ve Türk ya da Virjinya Tütünlerinden üretilen bir sigara markasıdır.

Toplumu etkilemeye yönelik ilk reklam kampanyası da Camel sigaralarının İskoç Halk şarkısı eşliğinde verilen "The Camels are coming" (Develer geliyor) slogan ile yine Camel sigarası sayesinde ortaya çıkmıştır.

Amerikan İç Savaşı (1861-1865)sonrasında Devlet-i Aliye'nin Kuzey Hükümetini Hediye olarak gönderdiği dört adet Deve ve bakıcıları Rasim Efendi Amerikaya gitmiştir. Amerika'da Deve bulunmadığından ve ilk kez görüldüğünden dolayı da hayretle karşılanmış ve Rasim Efendiye Devenin ismi ve ne olduğu sorulduğunda, işaret edilen Devesinin ismi Kamil olması ve de verdiği cevabın 'Kamil' telaffuzu üzerine İngilizce'ye 'Camel' olarak girmiştir. I - II Dünya savaşları sonrasında ise reklam kampanyası daha çok bir sirk hayvanı olarak tasavvur edilen "Yaşlı Joe" isimli bir devenin bedava sigara dağıtması öyküsüne dayanmaktaydı ki, Yaşlı Joe resmi uzunca bir süre Camel sigaralarının paketinde kaldı.



Camel'ın asıl biçimi ise karton değil soft pakettir ve filtresizdir. 1987 yılında RJR "Deve Joe" figürünü reklamlarında kullanmaya başladı. 5-6 yıl içinde Deve Joe Miki Fare, Fred Çakmaktaş, Bugs Bunny ile beraber en çok tanınan figürler arasına girdi. 10 Temmuz 1997 tarihinde Deve Joe figürü kaldırıldı yerine çekici ve 1930'ların tarzını taşıyan bir kadın karakter reklam kampanyalarında kullanılmaya başlandı.

Türkiye'de pek çok elit tabakanın tadından dolayı kullandığı sigara, daha sonraları tüm halkın severek kullandığı bir tütün haline gelmiştir.

RJR'nin kurulduğu Kuzey Karolayna eyaleti bir süre "Camel Şehri" olarak adlandırılmıştır.

Camel sigaralarında kullanılan Türk tütünü sigaraya belirgin ve farklı bir koku katarken diğer tütünlere nispeten daha koyu kahverengi bir niteliği vardır.

Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain Camel sigarası içtiği için, Camel bazıları tarafından Grunge sigarası olarak da tanımlanır.

İlk kez Camel sigarası ile bir sigara paketi jelatin bir ambalaj tarafından sarılarak piyasaya sürülmüştür.

Paketin üzerindeki tasarım üzerinde bilinçaltı reklamcılığa örnek oluşturacak çalışmalar vardır. Bunlardan biri devenin sol ön bacağındaki Manneken Pis, Brüksel’de bulunan ünlü heykel, bir diğeri ise yine Belçika’nın kuzeyinde bulunan Fleming bölgesinin bayrağındaki Fleming Aslanı’dır.



BİLİNÇALTI REKLAMCILIK

Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavram. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Bilinçaltının en önemli özelliği ise bilincimizin farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesi. Bebekliğimize dair anıları bilinçaltı kayıtlarının arasında bulmak pekala mümkün. Bunlar nasıl mı gerçekleşiyor? Gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” isimlendirilen hareketler bulunuyor. Bu hareketler sayesinde göz devamlı çevremizi tarıyor ve aldığı bilgileri bilinçaltına atıyor. Bizler bu bilinçaltına gönderilen verilerin çok ama çok az bir kısmını hatırlayabiliyoruz. Burada önemli olan nokta bilinçaltına gönderilen verilerin karar verme ya da eyleme geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı direkt olarak etkilemesi.

1957 yılında market araştırmacısı James Vicary sinema ekranında çok hızlı bir şekilde parlayan mesajların insanların gıda üzerindeki tercihlerini etkilediğini belirtti. Ve ilk olarak “bilinçaltı reklam” (subliminal advertisement) tanımlamasını kullandı. Vicary, yaptığı araştırmada takistoskop adı verilen cihazla filmlerin arasına “Coca Cola İç” “Patlamış Mısır Ye” mesajları yerleştirdi. Bu mesajlar saniyenin 1/3000 kadar kısa bir sürede görünüyor ve her 5 saniyede bir tekrarlanıyordu. Bu filmin arkasından New Jersey’deki Cola satışlarının % 18.1 ile % 57.5 arasında arttığı gözlemlendi.



Bu araştırmanın ardından “bilinçaltı reklam ve yönlendirme” filmlerde, reklamlarda, dergilerde sık sık kullanılmaya başlandı.
Bir grup psikolog ve yazar konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma ve efsane olduğunu ve insanları etkilemeyeceğini söylediler. Beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli mesaj içeren reklama beyin daha farkı ve fazla tepki verdiği gözlemlendi ve bu yöntemin etkisi kanıtlanmış oldu.

Türkiye’de ve dünyanın bir çok yerinde bilinçaltı reklam yasaklanmıştır ama tüm reklamları, filmleri bilinçaltı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulamamıştır.

Bilinçaltı reklamlarında en çok iki nokta üzerine vurgu yapılmaktadır: “ölüm” ve “sex” yada “cinsellik”. Nedeni ise bilinçaltının “doğum” ve “ölüm” arketiplerine çok daha fazla duyarlı olması. Kısacası beyin, bu iki olaya daha fazla tepki veriyor. Sex mesajı doğum arketipinde, kill mesajı da ölüm arketipinde karşılanıyor.

Mesela Kuzuların Sessizliği filminin kapağındaki kelebeğin üzerinde bir iskelet kafası var. Bu iskelet kafasının içinde ise çıplak kadın figürleri bulunuyor. Yani doğum ve ölüm arketipleri birlikte kullanılarak etki arttırılmaya çalışılıyor.



Örnekleri ise şöyleymiş:

Kurtarıcı (Rescuer) adlı çizgi filmde bir anda parlayıp sönen çıplak kadın resimleri ekrana yansıtılmıştır.

Alaaddin çizgi filminde ise “evet gençler soyunun” (good teenagers take of clothes) sesi hipnotik bir tonda gizli olarak tekrarlanmaktadır.

Aslan Kral (The Lion King) adlı meşhur çizgi filmde yıldızlarla gökyüzüne “sex” kelimesi yazılmıştır.

Jessica Rabbit (Who Framed Roger Rabbit) çizgi filminde filmin kahramanı Jessica’nın kaçış sahnesinde eteği açılıyor ve kahramanın iç çamaşırsız olduğu görülüyor.

Küçük Denizkızı (The Little Mermaid) çizgi filminin kapağında erkek cinsel organı gizli bir şekilde resmediliyor.

Feel the Curves (kıvrımları hisset) reklamında Colanın yanında yer alan buz tanelerinin arasında bir çocuğun erkek cinsel organına doğru ağzını uzatmasıdır. Yakın zamanda yapılan bir reklamda ise kutu Colanın üzerinde buzlarla çıplak bir kadın figürü oluşturulmuştur.



Pepsi ise kutu kola tasarımında “sex” yazısını gizlice çizgilerin arasına gömmüş ve bu şekilde satışlarını arttırmıştır.

Dövüş Kulübü (The Fight Club) filminde 25. kare tekniği ile elinde sigara olan Brat Pitt resmi filmin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş ve filmin kapanış sahnesinde erkek cinsel organı gösterilmesidir.

* Kitabın sonlarında Bernard, Leigh-Cheri'ye kendisini en çok etkileyen filmden bahseder; Les Enfants Du Paradis - Cennetin Çocukları.


LES ENFANTS DU PARADIS - CENNETİN ÇOCUKLARI

Jacques Prevert tarafından yazılan, Marcel Carné tarafından yönetilen ve başrollerinde Arletty, Jean-Louis Barrault, Pierre Brasseur’nün oynadığı, Nazi işgali esnasında Paris’te çekilen film, sevmenin ve karşılığında sevilmenin yeterli olmadığını anlatan bir trajedinin epik hikâyesidir.

Film 1830’ların Fransa’sında bir tiyatro çevresinde geçmektedir.

Baptiste (Jean Louis Barrault) olağanüstü bir mim sanatçısıdır ve Garance (Arletty)’a aşıktır. Ancak bir utangaçlık anında aşkını sergilemeye cesaret edemediğinden bu şansını kaybeder ve Garance yıldızı parlamaya başlayan aktör Frederick ile birlikte olur. Planlı bir cinayete suş ortaklığında adı geçince zengin bir hayranı ile Paris’ten kaçmaya karar verir.

Yıllar sonra Paris’e döndüğünde Baptiste ve Frederick’in tiyatronun en önemli mim sanatçıları olduğunu görür ve Baptiste’e olan hisleri zamanla daha da güçlenir. Fakat Baptiste’in karısı bu ilişkiye müdahale eder ve birbirlerinden tamamen uzak kalırlar.

Les Enfants Du Paradis Fransız sinemasının olduğu kadar, dünya sinema tarihinin de en iyi örneklerinden bir tanesi. Nazi işgali esnasında oldukça zor şartlarda büyük bütçelerle, prodüksiyonu 3 yılda tamamlanmıştır.

Tarihi motiflerle örülü, poetik realizmin baş yapıtı olarak bilinir.
Sembollerle örülü olan filmde gördüğümüz “çiçek” olgusu filmi Alman Ekspresyonist Sinemaya ve Shakespearean Drama’ya bağlayan en önemli elementlerden biridir.
Garance “aşk basittir” diyerek Baptiste’e göre aşkı daha basite indirger. Baptiste ise bir sahnede Garance’a olan aşkını formal bir dilde açıklarken kendi bakış açısını ortaya koymaktadır.

* Kitaptan yola çıkarak günlük yaşantımızda kullandığımız ürünleri piyasaya süren markaların logolarının hikâyeleri de daha ilgi çekici hale geldi. Bunların içinde en ilginci şehir efsanesi tadındaki Apple logosunun hikâyesi.



Dünyaca ünlü Apple firmasının logosundaki elmanın doğuşuyla ilgili pek çok hikaye var. Bunlardan ilki şöyle:

Çocukken, yoksul bir aileden gelen Steve Jobs'un, okulda öğlen yemeği bir elmadır. Arkadaşlarının yemek çantalarında çeşit çeşit kurabiyeler, turtalar, çörekler varken onun çantasında her zaman elma vardır. California'nın Cupertino kasabasında 1 Nisan 1976'da kurulan ve dünyanın en bilinen firmaları arasına giren bilgisayar markasının hem adı hem de amblemi elmadır. Yoksullukla geçen çocukluk yılları Steve Jobs'a 'Apple'ı ilham etmiştir.

Apple logusuyla ilgili bir başka şehir efsanesi de Steve Jobs'un sevgilisinin bozuk bir elma yiyerek ölmesi sonucu onu sonsuza dek yaşatma isteğiyle bu logoyu seçtiğine dairdir.

Apple'ın ünlü elma logosuyla ilgili bir diğer hikaye de İngiliz bilim adamı Alan Turing ile ilgili:

Alan Turing, Almanların kullandığı ünlü Enigma isimli şifre mekanizmasını çözerek savaşın gidişatını ciddi bir biçimde etkiliyor. Savaş sonrası ise Alan Turing’in başına korkunç şeyler geliyor; dahi matematikçi Alan Turing bir eşcinsel ve bir gün üniversitedeki odasında bir erkek öğrenciyle yakalanıyor. O tarihlerde İngiltere’de eşcinsellik büyük bir suç ve yasalar Turing’e iki yol öneriyor; birincisi uzun bir hapis cezası, ikincisi ise bir ilaç tedavisiyle hadımlaştırılmak. Her iki alternatif de Turing’e kabul edilemez geliyor ve bir elmanın içine bir gergedanı dahi hemen öldürecek miktarda bir zehir enjekte ediyor, bu elmadan bir ısırık alarak yaşamına son veriyor. Alan Turing’in cesedi bulunduğunda yanında üzerinden bir ısırık alınmış elma da bulunuyor. Macintosh firmasının kurucularının da, kendileri bu konuda bir açıklama yapmamış olmalarına rağmen, bu ucundan bir ısırık alınmış elmayı, bilgisayarların babası sayılan Alan Turing’e saygılarından oluşturdukları düşünülmektedir.

Apple ismini nereden aldı sorusuna ise Brand Strategy Insider'ın birden çok cevabı var:
•Jobs ve Wozniak, yeni kurdukları şirketin adının telefon rehberinde “Atari”den önce gelmesini istediler. (Steve Jobs, Apple’ı kurmadan önce video oyunları yapan Atari’de teknisyen olarak çalışıyordu.)
•IBM, Digital Equipment, Cincom gibi soğuk ve karmaşık bir imaja sahip bilgisayar şirketlerinden farklılaşmak istediler.
•Beatles’ın plak şirketi olan “Apple Records”a bir saygı işaretiydi.

Steve Jobs, yeni çıkan biyografisini yazan Walter Isaacson’a “O dönemde meyve diyetlerimden birini yapıyordum. Bir elma çiftliğinden gelmiştim ve bu ismin göz korkutucu olmadığını, aksine eğlenceli ve canlı olduğunu düşündüm.” şeklinde açıklama yapmış.

Steve Wozniak ise 2006’da yayınlanan “iWoz: Computer Geek to Cult Icon” kitabında şöyle anlatıyormuş: “Ortaklığımız için bir isim bulmamızdan birkaç hafta sonraydı. Steve Jobs’u havaalanından almıştım, 85. Otoyol’da gidiyorduk. Oregon’dan dönüyordu, ‘elma bahçesi’ dediği yerden. Aslında bir tür komündü bu. Steve bir isim önerdi: Apple Computer. Ağzımdan çıkan ilk yorum “Peki ama Apple Records?” oldu. Bu, Beatles’a ait olan plak şirketiydi. İkimiz de daha kulağa daha teknik gelen isimler bulmaya çalıştık ama aklımıza hiç iyi bir seçenek gelmedi. Apple çok daha iyiydi, aklımıza gelen bütün isimlerden daha iyiydi.” (Wozniak’ın endişelerinin boş yere olmadığı kısa zamanda anlaşılmış. Apple Records ve Apple Computer arasındaki anlaşmazlık ancak 2007’de tatlıya bağlanabilmiş.)

“Apple Confidential 2.0: The Definitive History of the World’s Most Colorful Company” kitabına göre Jobs ve Wozniak’ın düşündüğü isimler arasında Executex ve Matrix Electronics gibi seçenekler de bulunuyormuş ama hiçbiri “Apple” kadar içlerine sinmemiş.

Peyman




25 Kasım 2011 Cuma

Sen Tasalanma!..




Geçenlerde 10.352,91km Yol Gittim,
Her Yolda 1 Keşif Olur Derler,

Kim Der Bilmem,
Belki de Uydurdum!

Bu Yoldaki Keşfim,
Guatemala Tasa Bebekleriydi,

Minicik 1,5cm Boyunda,
Kim Alır Kim Oynar Bunla,

Demeden Önce,
Bir Dinle!...

Efsaneye Göre,
Tasa ve Korkulardan,
Uyuyamıyan Sen!...
Akşamları Kulağına,
Tüm Bunları,
Fısıldayacakmışsın!

Sen Mışıl Mışıl Uyurken,
Senin Yerine,
Tasalanacakmış,

Geçenlerde 10.352,91km Yol Geldim,
Sana Verdim Bu Bebeklerden,

Sen birini Ablana Vermişsin,
Diğerini Kendine,

İşe Yaradı Mı?
Bilemem……
Ama Şunu Unutma…

Yeter Ki...
Sen Taslan MA!..


Nimir Ra


24 Kasım 2011 Perşembe

Nefesim Nefesine

Bazı güfte ve bestelerin bende uyandırdığı duygu ve düşünceleri çok açık bir biçimde dışarıya vurabilir ve belki de bir kaç satırla kaleme alabilirim Ancak bazılarını sadece susar dinlerim, mırıldanmam bile...

Söz ve müziği Zülfü Livaneli'ye ait olan Nefesim Nefesine adlı böyledir benim için.Her duyduğumda gözlerimi kapar ve ruhumun ele geçirilmesine izin veririm.



Sevgiler
Billur

16 Kasım 2011 Çarşamba

Yansımalar - 20



Suçluluk denizinde boğuluyorum. Her sabah spor yapmaya alışan ben, tembelliğe yenilip iki gün sporu astığım zaman ödevini yapmadan okula giden öğrencinin duygularıyla geziniyorum ortalıkta epey zaman.

İnsan fazla idealist veya takıntılıysa bu içinde, bir şişede çalkalanarak kabaran gazlı bir içecek gibi köpürdükçe köpürür. Ta ki kapağı açılıp da, kulakları zedeleyen bir sesle şişenin dışına fışkırıncaya kadar.

Sanki hızla koşarsam, suçluluk duygusunu arkamda bırakacak, ne kadar uzağa gidersem o kadar çok suçluluktan uzaklaşmış olacaktım.

Ayaklarım birbirine dolanırcasına koşmaya başladım. Dar sokakların içinden, eski binaların arasından koştum. Neden koştuğumu anlamaya çalışan meraklı gözler çoğaldıkça, sanki koşma hızım artıyordu. Vücutları olmayan birer çift göz her adımımda çoğalarak peşim sıra beni takip ediyordu.

Nereye gittiğimi bilmeden koşarken kendimi dik, dar merdivenlerin en tepesinde buldum. Uzakdoğu’daki yükseklere kurulmuş tapınaklar geldi gözümün önüne. Yoksa bir ayini saygısızca yarıda bölmüş ve tapınaktan, şehirden hatta o ülkeden aforoz edilmeye çalışılan biri miydim?

Kan ter içinde merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Önünden geçtiğim binaları dikkatimi merdivenlere verdiğim için seçemiyordum, ama bir anda gözümü alan parlak bir ışık gördüm. Bir yandan ellerimle gözlerimi bu yakıcı ışıktan korumaya çalışıyor, bir yandan merdivenlerden yuvarlanmamaya çabalıyordum. Bu ışığın ne olduğunu anlamaya çalışırken gözüm ışığın geldiği yere doğru kaydı. Yüksek bir pencereye asılı koyu renk tenteye tutturulmuş onlarca kaşık, karşı binadan vuran spot ışıklarıyla bir parlayıp bir sönen yıldızlar gibi parlıyorlardı. İşte benim gözümü alan ışık da bu kaşıklardan yansıyordu.


Neden koştuğumu unutmuş, kaşıkların büyüsüne kapılmıştım. Işıkla birlikte yayılan bir sihir beni binanın kapısına doğru çekti. Gözlerim, içerde beni bekleyen her neyse onu seçmeye çalışarak sabitlenmiş bir şekilde kapıdan girdim.

Şaşkınlığımı gülen gözler karşıladı. Yoksa peşimden takip eden gözler benden önce davranıp içeri mi girmişlerdi? Ama bunlar o meraklı gözler değil, misafirperver, hoşgörülü gözlerdi. Hafifçe tebessüm ederek yana doğru çekilip geçmem için yol verdiler.

Koridorun sonunda neşeli gülüşmelerin çınladığı bir odaya vardım. Kapıdan içeri başımı uzattığımda ana yemeklerine geçmiş kitap kulübü arkadaşlarımı gördüm.



Neyse ki çok gecikmemiştim. Okullar başladı başlayalı, henüz adapte olamamış oğlumun derslerini yaptırırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış, dersler biter bitmez evden fırlamıştım.

Masanın üzeri, Berna’nın sunumla ilgili hazırladığı kitapçık, kenarı dantel fiyonkla süslenmiş İstanbul fotoğrafları, görür görmez aklıma Galata Mevlevihanesi'ni getiren Semazenlerle cıvıl cıvıldı.



Berna sunumunu yaptıktan sonra, üzerinde küçük keçe bebeklerin olduğu turuncu zarflar verdi bize. Zarfların içinden her birimiz için kitaptan alıntı farklı sözlerin yazıldığı küçük sarı kâğıtlar çıktı. Hepimiz teker teker bu sözleri okuyup Yılmaz Karakoyunlu’nun değerli eseri Güz Sancısı’nın akıllarda yer edecek cümlelerini hatırladık.

6-7 Eylül olaylarının tanıkları olan büyüklerimizin anlattıkları anılarını sanki bizler yaşamışçasına paylaştık.

Neler görmüş geçirmişti bu şehir? Bu sunumu yapmak için Berna’nın seçtiği Apera adlı restoranın bulunduğu Pera ne sahnelere tanık olmuştu? Her bir binanın duvarında gizli ne anılar vardı? Bir dile gelseydi Pera’nın taşları, kim bilir neler anlatırdı bizlere?

Biz ise bu olayları sadece okuduğumuz kitaplardan öğreniyorduk.

Güz Sancısı, 6-7 Eylül olaylarının ortasında yaşanan bir aşk hikâyesinden bahsediyor. Tarihi olaylar yüzeysel olarak kaleme alınmıştı, ama biz o gece bilmediğimiz yönlerini de keşfetme şansını elde ettik.

Yoğunluklarımız sebebiyle toplanıp da kutlayamadığımız Belkıs ve Ayşen’in doğum günlerini de o gece leziz bir pasta eşliğinde kutladık.



Şans bu kadarla kalmayacaktı belli ki. Gecenin sonunda Berna’nın hediye ettiği Fatma’nın Eli süslemeli bileklikler, çıkmamak üzere birer birer bileklerimize geçirilmişti.

Peyman

21 Ekim 2011 Cuma

Bozkır Aydınlığında Aşk




Kitap : Bozkır Aydınlığında Aşk
Yazar : Adnan Binyazar
Mekan : Pierre Antakya Cuisine
Sunucu: Ayşe, Billur, Gülda
Katılımcılar: Ayşen, Aycan, Aysun, Belkıs, Berna, Nur, Özlem, Peyman, Yonca






Adnan Binyazar

7 Mart 1934 yılında Diyarbakır’da doğmuş Adnan Binyazar. Doğum günü ve yerinin özellikle üzerinde durmak isterim. Darlık, yokluk içinde geçen çocukluğu boyunca hiç yaş günü kutlanmamış. Hatta kendi deyimiyle “Yaş günü bir yana, yaşamayı bir an önce sonlandıran ortamlarda büyümüş.” 7 Mart 1964 yılında Çorum’da öğretmenlik yaparken sabaha kadar şarap içerek tek başına yeni yaşını kutlamış ve “Tohum” adını verdiği bir yaş günü hikâyesi yazarak, annesinin kendisini nasıl doğurduğunu anlatmış. 1965 yılında yazdığı bu öykü ile Öğretmenler Bankası Öykü Ödülü'nü kazanmış. Aynı öyküyü 74 yaşında "Varoluşun Sesi" adıyla yeniden yazıp Şah Mahmet adlı kitabına almış.

“Bilinç neydi?..
Benliğin sonsuz boşluğunda zerre olduğuna erme duygusu…”
(Şah Mahmet – Varoluşun Sesi sf.136)



Öykü ödülü almasına rağmen altmış bir yaşına kadar bir daha öykü yazmamış.
“Benim için yaş günleri, varoluş-yok oluş düşünceleri arasında sersem bir sarkaca döndüğüm hüzün günleridir. Resim, müzik, ya da yazın, sanatı yaratıcılığa yönelten bir duygu gücüdür” diyor Adnan Binyazar.


Yoksulluk içinde geçmiş çocukluğu Adnan Bey’in. Adnan Bey’in babası adliyedeki görevinden ayrılıp, dava vekilliği yapmaya başladığı esnada bir davayı izlemek üzere Sivas’a gitmiş ve bir daha da dönmemiş... İstanbul’a yerleşmiş. Annesi uzun süre dirense de fakirliğe, sefalete yenik düşmüş ve kardeşi ile Adnan Bey’i babasının yanına yollamış. Babası ve yeni annesiyle tanışmış İstanbul’da. Sonra bir küfeyle gelivermiş babaları. İki kardeş sırtlayıp küfeleri yollara düşmüşler…

İlkokula ancak on dört yaşında başlayabilmiş. Nüfus kâğıdı dahi yokmuş o sırada! .

Baba Binyazar sorumsuz bir hayat yaşamış. Adnan Bey ve ailesine çok acılar çektirmiş, içki masalarında yemiş tüm maaşını. Oysa kalemi de kuvvetliymiş. Binyazar soyadı da babasının uzun ve etkileyici sözlerle bezediği dava dilekçelerinden gelirmiş…

Adnan Binyazar’ın 2000 yılında yazdığı ve bu sene 14.baskıya ulaşan “Masalını Yitiren Dev” adlı romanı yazarın çocukluk ve ilk gençlik anılarından oluşuyor. Bu romanı annesi Pakize Gündüz’ün ölüm haberini aldıktan sonra bir uçak yolculuğunda kurgulamış. Pakize Hanım acılarının, çektiği sıkıntıların, gördüğü şiddetin başkaları tarafından bilinmesini hiç istemezmiş.


“Çocukluk, bir dev masalıdır. Masalı bozulmuş çocukluk ne ise, masalını yitiren dev de odur. İkisi de şaşkın, güçsüz ve umarsızdır. Birbirlerini yitirdiklerinde, çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. Büyü bozulunca, çocuk, yaşamı boyunca, masalını arayan bir dev gibi çırpınır durur.” Masalını Yitiren Dev sf.19

“Geçmişimden başka bir kalıt (miras) taşımıyorum. Masalını Yitiren Dev’le, ‘açtığım kendi kuyumun içine dalarak’ yaşadıklarıma sahip çıkıyorum.” Masalını Yitiren Dev sf.19

Köy Enstitüsü’ne girerek kurtuluşa ulaşmış. Ancak enstitüye girmesi de o kadar kolay olmamış. Şehir doğumlu olması sebebiyle sorun çıkmış. Diyarbakır/Ergani Dicle Köy Enstitüsü’nün 101 numaralı öğrencisi olarak kaydolması uzun süren yürüyüşlerin ve uğraşların ardından gerçekleşebilmiş.

Tarla biçerken bile Cervantes okuyan bir edebiyat tutkunu olarak Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nde okumuş. Sonrasında değişik okullarda Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yapmış. Tayinini Çorum Kız Lisesi’ne çıkmasıyla hayatı tamamen değişmiş. Okulun son sınıf öğrencilerinden Filiz’i ilk gördüğünde âşık olmuş. Otuz iki yıl boyunca süren evlilikleri Filiz Binyazar’ın kansere yenik düşmesiyle son bulmuş. Filiz Hanım’ın ölümünden sonra Adnan Bey’in hayatı bir daha eskisi gibi olamamış.

“Baktım içeride genç bir adam tek başına oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine.”
Edgar Allan Poe Kuzgun -Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 126-

Yazarın 2005 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’na değer bulunan Ölümün Gölgesi Yok adlı romanı bu büyük ve tarifi zor aşkı anlatır.

“Bu hastanenin köşesinde, gün gün sonsuz uykusuna yaklaşan eşimin solgun yüzüne bakıyor; içinde “ölüm” yolcusu taşıyan kırık bir takanın mecalsiz kürekçisi gibi, elimi uzatıp sevgilimi kurtaramayışın aczini duyuyordum.” Ölümün Gölgesi Yok sf.17

Mustafa Ayaz

Eserleri:

Adnan Binyazar edebiyatımıza çok önemli katkıda bulunan, oldukça üretken bir yazardır. Toplum ve Edebiyat adlı deneme kitabı ile de deneme yazarlığına ve okuma kültürüne yaptığı değerli katkılar nedeniyle 2010 yılı Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü almıştır.

Deneme-Eleştirileri:







Toplum ve Edebiyat




Ağıt Toplumu
Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar
Ayna
Duyguların Anakarası
Edebiyatın Dar Yolu
Ardında Leke Bırakmamalı Sevgi

Halk Yazını İle İlgili Kitapları:

Dede Korkut
Dedem Korkut’tan Üç Öykü
Kan Turalı
Halk Anlatıları
On Beş Türk Masalı
Elif ile Mahmut
Kerem ile Aslı

Biyografi:

Atatürk Anlatıyor

Romanları:
















Masalını Yitiren Dev
Ölümün Gölgesi Yok



Öyküleri:



















Şairin Kedisi
Şah Mahmet
Bozkır Aydınlığında Aşk

Gülda

Bozkır Aydınlığında Aşk





Adnan Binyazar’ın son öykü kitabındaki hem bazı öykülerin anahtar sözcüklerini daha öykülerin hamuru karılmaya başlamadan önce öğrenme kıvancı yaşadığımız hem de bazılarının yaratılış serüveninde duyumsanan hislerin bize aktarılmış olması nedeni ile öykülerin ilk satırlarından itibaren beni ve Gülda’yı içine almamış olması mümkün değildi.

Kitap yedi öyküden oluşuyor ve Üç Sokağın Kimsesizin adlı ilk öyküde Adnan Binyazar çocukluk ile ergenlik sancılarının ilk duyulduğu, anasızlığın ve görünürde bir babanın gölgesinde kaybolan bir çocukluğun geçirildiği Kocamustafapaşa’da geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor... Ancak yaşanmışlıklardan çok az ize rastlıyor bu semtte ve zihninde capcanlı kalmış hatıralara sığınıyor. Çoğu acılı olsa da kimi güzellikleri de hatırlıyor bu semtte yaptığı yolculukta Adnan Binyazar ama “zaman denilen kemirgenin” dişlerini görünce içini bir hüzün kaplıyor ve yıllar önce yolunu açık eylemesi için ellerini göğe açtığı Sümbül Ağa Camisi’nin avlusunda kılınmak üzere olan bir cenaze namazında hayatın kaçınılmaz sonunu görüyor. Yaşam eninde sonunda bir namazlık saltanattan ibaret olarak mı son buluyor diye insan sorgulamadan edemiyor.

Kitaba adını veren Bozkır Aydınlığında Aşk‘ta ise ben satırlar arasında gezinirken yaşanmaya doyulamamış bir aşk ile sarhoş olduğumu hissettim. Birlikteyken bile birbirine hasret kalınan bir sevgi olabilir miydi gerçekten? Bir aşk gerçekten bir bozkır gibi el değmemiş bir şekilde yaşanabilir miydi? İki âşık gerçekten böyle konuşabilirler miydi?

Üçüncü öykü Eğri Göl’de yaşlıca bir kişinin hastalıkla yüzleşmesi ve ölüm korkusu karşısında hissettiklerini dile getirişi ve bu esnada kullanılan benzetmeler gerçekten çok içtenlikli idi. “Öğrenci görünümlü iki genç hemşire, doktoru duyar duymaz çevremde telaşlı iki beyaz güvercin kesiliyor…” Tüm öykülerde altını çizmeden geçemeyeceğiniz satırlar mevcut ama özellikle bu öyküde ölüm korkusunun kıskacından kurtulmaya çalıştığı, bir savaş verdiği ve anlatıcının kendini sokağa attığı anda ifade ettiği “Genzimle burnumun arasında unutulmuş ağıtlar mırıldanarak yürürken, soluğum genişliyor, beynim ruhsal saçmalıklara başkaldırıp özgürleşiyor. Yüreğimde duygunun tavus kuşu kanatları açılıp renkleniyor. Sağduyunun soylu atıyla yarışa çıkıyorum.” ifadesi anlatıcının bir an ölümden korkan, bir an ölümle yüzleşmekten korkmayan çelişki dolu duygularını ustaca dile getiriyor. Gerçekte hangi duyguya yakın olduğunu bile kendine itiraf etmekten aciz. Bir türlü ama ne kadar duygu ve düşüncelerle boğuşsa da bir şeyi itiraf etmek zorunda kalıyor anlatıcı o da “İnsanın ulaşamayacağı tek yer kendi içidir.” Anlatıcı kendi içine ulaşamasa bile çok önceden kaybettiği ve kavuşmayı hasretle beklediği ve ölümünü anlamlı kılacak olan sevdiceğine ulaşmaya çalışıyor. Ölümle sessizleşen aşklarında dile getirilemeyenleri dile getirmek için...

Bu öykü sona erdiğinde, Eğri Göl ile Bozkır Aydınlığında Aşk’ın birbirini tamamlayan iki öykü olduğu hissi uyandı içimde ve her ne kadar kurgudan yola çıkılarak yazılsa bile içselliği çok barındıran özellikler daha çok gözüme çarptı. Belki Adnan Binyazar’ın hayatından bazı kesitleri bilmek ve bunlarla ilgili olarak Ölümün Gölgesi Yok ve Masalını Yitiren Dev’i okumuş olmak ben de bu izlenimi doğurmuş olabilir ancak zaman zaman kendisinin de öykülerde atıfta bulunduğu dipnotlar nedeni ile bu kanım daha da kuvvetlendi. Kim bilir belki Metroda Bir Kırmızı Pabuçlu adlı öyküde ifade edildiği gibi “bilinçaltı leş mezarlığıdır.”

Billur

Metroda Bir Kırmızı Pabuçlu’yu okurken kaçınılmaz olarak aklım Masalını Yitiren Dev’de Orduevi’nde Kırmızı Pabuçlar filmini izleyen gencecik bir delikanlıya gitti. Bu öykünün hikâyesini epeydir merak ediyordum zaten. Zihninde tasarladığı gün bahsetmişti Adnan Bey “Metrodaki Kırmızı Pabuçlu” kadından. Cebinde taşıdığı küçük not defterine notlar almıştı. Henüz demlenmemişti öykü. Dediği gibi Öykü, yazılıp bittikten sonra yazılmaya başlamalıdır.” olmalıydı. Günlerce düşünmüştüm nasıl bir öyküyle karşılaşacağımı!



“İyi bir öykü nedir?” diye sorsalar bu öyküyü sunmak isterim. “İyice azaltılıp sadeleştirilmiş bir anlatımla geçmişten geleceğe uzanıp en nihayetinde nakavt eden bir kurgusu olmasıyla bu öyküyü seçtim.” derim. Kırmızı karaya değsin Stendhal’ın Kızıl ile Kara’sı bambaşka bir şekilde dillensin arzu ederim. Böylesine içten ve kırılgan belleğime dokunmasına susarım.

İşte iyi bir öykü bu işte! Hem tamamen yaşamın içinde, hem de her şeye aykırı belki de…

“Ondan geriye, narçiçeği-siklamen karışımı renkte, üstüne kan pıhtıları bulaşmış kırmızı pabuçlar kaldı; benden de, onun ayak izini taşıyan siyah bir pantolon…

Sonra? ..

Sonrası karanlık? ..
Ölü bir sessizlik…”
Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 95

Dubai’yi ben de gidip gördüm. Hatta “başı göğe eren gökdelenler de, dev bir tükenmez kalemi andıran ‘Burj Al Arap’ da içimde yeni zindanlar yarattı.” Ancak orada geçirdiğim kırk sekiz saatte orayla ilgili düşüncelerimi anlatmam gerekse Adnan Binyazar’ın Sabah Gülüşleri adlı öyküsünü uzatmak isterim.

“Dünyanın bütün tombul kadınları aynı onda, öne arkaya kaykılarak mı yürür?” ben de merak ederim. Burj Al Arap’tan girip, tombul kadın yürüyüşleriyle gelişen ve ilmek ilmek zihnin lâbirentinde dolanan bu öyküyü ders niteliğinde bir masaya yatırıp cümle cümle ezberlemeyi dilerim.

4 Haziran 2011: 39. İstanbul Müzik Festivali Açılış Konseri’ne gitmeden önce Adnan Binyazar ile buluşuyoruz. Bize sırrı kendinde saklı, lezzeti tam yerinde bir çay demlemiş Adnan Bey. Billur ile kütüphanenin önünden ayrılamıyoruz, Calvino kitaplarımızın yetersizliği tam önümüzde, okumadığımız/vazgeçtiğimiz onca klasik karşımızda… Adnan Bey’in çalışma odasına girdiğimizde sanki bir mabede girmişçesine saygıyla eğiliyoruz. Bıraksanız günler geçirebiliriz mekânda, gördüğüm ev güzel evlerden birindeyim, başım dönüyor.

Elimizde Bozkır Aydınlığında Aşk’ın imzalı nüshası, öyle güzel, öyle bitmesini istemediğimiz bir sohbet ki! Ömrüm boyunca unutmayacağım anlardan biri olarak kaydediyorum belleğime.

Adnan Bey Buluntu Bebek’ten bir paragraf okuyor, ben “hayatın çözümsüzlükler karmaşasında” boynumu iyice büküyorum. Bebek çöpten çıkıp ses veriyor; üzerime yaşamımın tüm ağırlığı çöküyor.

“Şu yeryüzünde insandan daha zavallı, daha değişken bir yaratık var mı? Bozkır Aydınlığında Aşk sf. 142

Defalarca bu öyküyü tekrar okuyorum, Adnan Bey’in sesi belleğimde. Belli, biliyorum okurken de iyice demlenmesi lâzım. Dönüyorum yeniden, öykünün çemberinden kendimi tamamlıyorum.

Leyla Gencer’i sahnede izlemiş, Renee Fleming’in tüm albümlerine sahip, opera tutkunu, Anadolu’nun tüm ezgilerini yüreğiyle yaşatmak isteyen, Shakespeare soneleriyle konuşan ruhu gencecik Adnan Binyazar’ın koluna giriyorum:

“Yeni bir öykü daha istiyorum!”

Bozkır Aydınlığında Aşk’tan Dipnotlar (*):

ÜÇ SOKAĞIN KİMSESİZİ


Cahit Külebi (10.01.1917 – 20.06.1997)





1917 Tokat doğumludur. Türkülerden ve halk şiirlerinden yararlanarak çağdaş bir şiir dili oluşturmuştur. İçerik olarak yurt sevgisi, doğa ve insan sevgisini işlemiştir. Şiirlerinde çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği yörelerden izlenimlerini yansıtmıştır. Anlatımı rahat anlaşılır, içten ve duyarlıdır. Şairler arasında titiz bir şiir işçisi olarak anılır.

“Masmavi dumanlar tüter
Onların gözlerinde,
Kara çalılara benzeyen bacakları
Toz toprak içinde”
dizesiyle Bozkır Aydınlığında Aşk’ın ilk dizesinde yer almaktadır.

Sümbül Efendi Türbesi



İstanbul’un Fatih ilçesindeki Kocamustafapaşa Camisi’nin avlusunda bulunan bu türbe 1529 yılında yaptırılmıştır. Sümbül Sinan Efendi “Halveti” tarikatının Cemali koluna bağlı Sümbülîye şubesinin kurucusudur. Sümbül Sinan Efendinin gerçek ismi Yusuf’dur ama halk ona Sümbül Efendi ismini yakıştırmıştır. 1451 yılında Merzifon’da doğmuştur. İstanbul’a gelerek medrese eğitimi almıştır. Daha sonra Halveti Tarikatına girmiş, ardından Mısır’a gitmiştir. Dergâh şeyhi Mehmed Cemaleddin Efendi’nin ölümü üzerine İstanbul’a gelerek 1494 yılında tekkenin başına geçmiştir. Sümbül efendi birçok mürit yetiştirmiş ve camide vaaz vermiştir. Yavuz Sultan’ın yaptırdığı Yavuz Sultan Selim Camisii’nde 1523’te ilk vaazı vermiştir. 1529 yılında 78 yaşında dergâhının haziresine gömülüp üzerine türbesi yapılmıştır.

Kocamustafapaşa

Fatih ilçesine bağlı İstanbul’un bir semtidir. Semtte bir Bizans İmparatorluğu’ndan kalma bir çok tarihi yapı mevcuttur. Semtin adı, Bizans döneminden kalan Ayios Andreas Manastırı Kilisesi’ni 1489 yılında camiye çeviren ve 1512 yılında idam edilen Sadrazam Koca Mustafa Paşa’dan almıştır. Bizans döneminin de önemli bir dini merkezi olan bölge, Halvetiye tarikatının önemli şeyhlerinden olan Sümbül Efendi’nin tekkesinin burada olmasıyla bu önemini devam ettirmiştir.

Kocamustafapaşa İlköğretim Okulu




1875 yılında, Ders Nazırı Süleyman Paşa tarafından, Kırkiki Yıl Askeri Rüştiye adıyla kurulmuştur. Kurulduğu tarihten bugüne Askeri Rüştiye, Numune Mektebi, Fatih 28. İlkokulu, Kocamustafapaşa İlkokulu isimleriyle hizmet vermiştir.

Kocamustafapaşa İlköğretim Okulu’ndan:

Recep Peker (Başbakan)
Şemsettin Günaltay (Başbakan)
Cevdet Sunay (Cumhurbaşkanı)
Lütfü Kırdar (İstanbul Valisi)
Fatma Girik (Sanatçı ve Şişli Belediye Başkanı) gibi ünlü isimler çıkmıştır.


BOZKIR AYDINLIĞINDA AŞK

Marcel Schwob (23.08.1867 – 12.02.1905)

1867 yılında Fransa’da doğdu. Ailesinin erkekleri ya haham ya da tıp doktorudur. Kendisi nin filozofi ve Uzakdoğu dillerinde doktorası vardır. Apuleius, Petronious, Hugo ve Poe hayranı olup ileride yazarlığını belirleyecek adlar olmuştur. Öyküleri insan ve hayatın ölüm, sadizm ve korkutucu taraflarıyla örülmüştür.


Marilyn Monroe ( 1.06.1926 – 05.08.1962)

Asıl adı Norma Jeane Mortenson olan ABD’li sinema oyuncusu, şarkıcı ve modeldir. 20. yüzyılın en ünlü sinema yıldızı, seks sembolü ve pop ikonudur.


EĞRİ GÖL


Anna Ahmatova (23.06.1889 – 05.03.1966)

Romantik ve duygusal Saint Petersburg geleneğinin en önemli temsilcisi Rus şairdir. Çalışma alanı, kısa lirik şiirleri evrenselleştirmektir. Eserlerinde Stalinizm gölgesinde yaşayan yaratıcı kadınların kaderini zaman ve anı olarak türlü temalarla anlatır.


Edith Piaf ( 19.12.1915 – 10.10.1963 )

Fransız sanatçı yaşadığı zamanın en sevilen sanatçılarından biridir. Gençliğinde en yakın arkadaşı Momone ile birlikte Paris sokaklarında şarkı söyleyerek hayatını kazanmaya çalışır. Momone ile sokakta şarkı söylerken, Fransa’nın ünlü müzikhollerinden birinin sahibi olan Louis Leplee ile tanışır. Leplee, Piaf’ın sesine hayran kalır ve lakabını “Kaldırım Serçesi” olarak belirler.








Arbeits Moral

“Çalışma Ahlakı” kavramını araştırırken karşıma çok hoş bir şey çıktı ve bunu sizinle de paylaşmak isterim. “Arbeits Moral” aynı zamanda Alman yazar Heinrich Böll’ün çok meşhur bir kısa öyküsünün de adıymış.


Öykü kısaca, Batı Avrupa’nın ismi verilmeyen bir rıhtımında girişimci bir turist ile balıkçının karşılaşmasından çıkan kısa bir sohbettir:

İyi giyinişli bir turist, rıhtımda resim çekerken; balıkçı teknesinde uyuklayan eski püskü elbiseli bir balıkçı dikkatini çeker. İşine tembel yaklaşımından düş kırıklığına uğrayan girişimci turist balıkçının yanına yaklaşır ve neden balık tutmak yerine uyukladığını sorar. Balıkçı, “sabah balık tuttuğunu ve ürünün onu iki gün yeterli olacağını” söyler. Turist, balıkçıya gün içinde birkaç defa avlanmaya çıkarsa bir yıl içinde motor, ikinci yılında tekne ve nicesini alabileceğini söyler. Sonrasında bir gün soğuk hava deposu inşa edebileceğini, yetinmeyip salamura fabrikası, akabinde balık restoranı inşa edebileceğini ve aracı kullanmadan ıstakoz ihraç edebileceğini.. anlatır. Sakince turisti dinleyen balıkçı “sonra ne?” der. İlgilendiğini sanan girişimci turist heyecanla devam eder, “Bundan sonra umursamadan güneş altında rıhtımda denize bakarak uyuklarsın” der. Balıkçının cevabı ise “Ama ben zaten bunu şu anda bunu yapıyorum!” der. Aydınlanmış girişimci turist, düşünceli bir şekilde ve biraz da gıpta ederek balıkçının yanından ayrılır

Cahit Sıtkı Tarancı ( 02.10.1910 – 13.10.1956 )


Diyarbakır’ın soylu ailesi Pirinççizadeler’dendir. Sanat için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. Tarancı’ya göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar göstermemiş ve çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin ve karışık değildir. Şiirlerinde yaşama sevinci, ölüm temalarını, mutlu sevdalar, yalnızlık, yitik aşklar, yalnızlık işlemiştir.

Yahya Kemal Beyatlı ( 02.12.1884 – 01.11.1958 )


Üsküp’de dünyaya gelmiştir. Divan şiiri üzerine yoğunlaşmıştır. Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir dil oluşturmuştur. Beyatlı’ya göre şiirin temeli sözcüklerdir ve bunlar “anasının ak sütü gibi temiz bir dile” aittir. Şair İstanbul dışında yetiştiği için İstanbul’da konuşulan Türkçe’ye hayrandır ve onun adeta bir musikiyi çağrıştırdığını söyler. Her ne kadar edebiyatımıza batılı bir bakış kazandırmaya çalışsa da eserlerinde doğu edebiyatlarının özellikle şekil konusunda etkili olduğu görülür.



Kutsal Kitap Yuhanna

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil… İncillerde, İsa’nın hayatı ve öğretileri anlatılır.

Yuhanna’nın kelime anlamı “sevgili” veya “sevilen” demektir. Balıkçılık yaparak geçinen misyoner Yuhanna’nın M.S. 90’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Yahya Peygamber’in dini faaliyetlerinden İsa’nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar. Yuhanna İncili, İsa’nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer İnciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. Diğer İnciller İsa’nın doktrinlerine geniş yer verir ancak Yuhanna İncili ise İsa’nın insani veya dünyevi faaliyetlerine vurgular.

Krumme Lanke, Berlin

Berlin’in güney batınsındadır. Krumme Lanke gölü 1100m uzunluğunda, evresi 2.5km, derinliği 6.6m ve yüzeyi 154.000 m2 dir. Göl kenarından geçen koşu yolu koşucular ve yürüyüşçüler arasında popülerdir.



Alphonse de Lamartine ( 21.10.1790 – 28.02.1869 )

Katolik bir ailenin çocuğu olan Fransız yazar, şair ve politikacıdır. Şair ve yazarlığının yanı sıra idam cezasına ve köleliğe karşıtlığıyla tanınır. Önemli eserleri arasında 1859 yılında Paris’te yayınlanan Histoire de la Turquie (Osmanlı Tarihi) bulunmaktadır. Bu eserini yazarken Fransa’daki Türk ve Osmanlı kaynaklarını incelemiş ve İstanbul’u da ziyaret etmiştir. Lamartin İstanbul’u "Dünyaya bir kere bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak!" sözünü söyleyerek İstanbul'un güzelliğine ve haşmetine olan hayranlığını belirtmiştir.

YOL ÖZLEMLERİ

Binbir Gece Masalları

Orta Çağ’da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli edebi eserdir. Eser Şehrazad’ın hükümdar kocasına anlattığı hikâyelerden oluşur.

Fars kralı Şah Şehriyar -Hindistan ile Çin arasındaki bir adada hüküm sürer-. Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder. Vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın hikaye dinlemeden uyuyamadığını söyler ve her gece Dünyazad'ın da yardımıyla çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatmaya başlar ama tam şafak vakti geldiğinde, hikayenin en heyecanlı yerinde, hikayeyi anlatmayı keser. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Her gece bir önceki masalın devamını anlatıp yeni bir hikaye ye başlar ve yine tam tan vakti hikayenin en heyecanlı yerinde anlatmayı bırakır. Kitabın sonuna kadar yer alan hikayeler, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayelerdir. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuğu doğurmuştur ve evliliklerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır.

METRODA BİR KIRMIZI PABUÇLU

Ferruh Tunç

1958 yılında Antalya’da doğmuştur. Kariyerine maliye müfettişi olarak başladı ve mesleğini uluslar arası denetim ve danışmanlık şirketlerinde sürdürdü. 1990 yılından sonra; Adam Sanat, Broy, Yeni Biçem, Edebiyat ve Eleştiri, Varoş, Papirüs, Mecaz, İmge-Öykü vb. dergilerde şiirleri ve yazıları yayımlandı. 2010 yılında yayımlanan “Melez Zamanlar” kitabıyla Necatigil Şiir Ödülü ve Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü kazanmıştır.

Behçet Necatigil (16.04.1916 – 13.12.1979)

Necatigil İstanbul’da doğan şair; şiir başta olmak üzere, tiyatro oyunları ve radyo tiyatroları yazdı.

Şiirlerinde, büyük kentlerde geçim sıkıntısıyla kuşatılmış bir biçimde yaşayan insanları ele almıştır. Şiirleriyle birçok ödül aldığı gibi, şiirini felsefe ile harmanlamış ve felsefeyi şiirle aşabilmiştir. Doğ Batı kültürünü eserlerinde ustalıkla birleştirmiştir.


Edgar Allan Poe ( 19.01.1809 – 07.10.1849 )


Amerika Romantik Akımı’nın öncülerindendir. Şair, kısa öykü, editör ve edebiyat eleştirmenidir. Modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Her ne kadar günümüzde önemli bir yazar olarak kabul görse de kendi döneminde sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır.


Diego Velazquez (06.06.1599 – 26.06.1660)

İspanyol ressam Kral IV. Felipe’nin sarayında baş ressam olarak çalışmış, Barok döneminin kendine özgü portreleriyle ünlenmiştir. Işık ve gölgeyi ustalıkla kullanarak; döneminin geleneği olan “güzeli resmetme geleneği” dışına çıkıp doğal olanı resmeden bir ressam olmuştur.

SABAH GÜLÜŞLERİ

Şeyh Galip (1757 – 1799 )

Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak 24 yaşında iken divanını meydana getirdi. Şeyh Galip, hiç kuşkusuz Nedim’den sonraki dönemin en önemli şairlerindendir. Sembolizm bir tarzın Türk Edebiyatındaki öncüsü olmuş, birçok buluşu ve yarattığı mazmunlarla Divan Edebiyatı’nın gelişmesinde büyük bir rol oynamış olmasına rağmen divan şiirinin geleneklerinden de kopmamıştır. Bugün Şeyh Galip'in şiirleri gösterdiği harika sembolizm ve betimlemelerle özellikle Batıda fazlasıyla beğeni toplamaktadır. Şeyh Galip'in eserlerinin en önemli yönlerinden birisi de tasavvufi temellere sahip olmasıdır. Şeyh Galip tasavvuf edebiyatı açısından çok önemli bir isimdir.


Shakespeare
(26.04.1564 – 23.04.1616)

Dünyanın en büyük yazarlarından biri sayılan Shakespeare, gerek yarattığı karakterleriyle, gerek kurgusuyla neredeyse bugüne gelen tüm eserlere ilham kaynağı olmuştur. Kendi tiyatrosu “The Globe” için yazdığı oyunlara ek olarak Soneleriyle de ünlüdür.


Arap Emirliklerinde Erkek Giysisi

BULUNTU BEBEK

Oscar Wilde (16.10.1854 – 30.11.1900)

İrlandalı oyun yazarı, kısa öykücü, şair ve romancı. Viktoryan döneminin en başarılı ve ünlü yazarlarından biridir. Üslubu iğnelidir. Wilde hayatının büyük bir bölümü boyunca sosyalizmi destekledi.




Kuzgun” Edgar Allan Poe (Çevirmen: Burçak Özlüdil )

Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak bir odanın
aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam tek başına
oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle güzelleşen bu
adama
Mezer taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış adama.

Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım, "bir ziyaretçi çalıyor kapısını
odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."

Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri açıkken kabuslar
gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne hemen yardım
ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı gizliyor
gözkapakları.


Ah, çok iyi anımsıyorun, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı

Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor yeniden o
tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere bürünmüş bir
genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık adamın
yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye çalışıyor o tuhaf
hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin hayali

İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"

Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi kara
gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini karanlık
rüzgarların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o katıksız
acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum sararmış yüzünü
pencerenin kenarından.

Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil

Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun sisler içinde
bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı bu zavallı
budala.
KAhrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın hayalini artık
bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı sessizliğin sesine.

Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı, "Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden, "Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.

Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgar, başka bir şey değil!

Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tündei odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.

Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"

Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse
oda kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.

Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"

Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaldığı mutsuz bir sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"

Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"

Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!

Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla; sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy kaplı zeminde
çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın gönderdi bu iksiri sana
melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı tanrı adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"

"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"

Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!


Sait Faik ( 23.11.1906 – 11.05.1954 )

Adapazarı’nda doğan Türk öykü, roman yazarı ve şairdir. Klasik öykü tekniğini yıkmış ve insanları hem iyi hem de kötü yönleriyle oldukları gibi ama şiirsel bir dille anlatmıştır. Batı’daki gelişmeleri takip etmiştir ancak belli bir tarzın takipçisi olmamıştır.

“O günlerde büyük ressamların yapıtlarının yer aldığı Die badende (Yıkananlar) adlı bir katalog geçmişti elime. Baktıkça, katalogdaki resimlerin, kadın arınık çıplaklığa erdirme sanatı olduğunu düşündüm.” Bozkır Aydınlığında Aşk sf.146

Stefan Zweig (28.11.1881 – 23.02.1942 )

Avusturyalı oyun yazarı, gazeteci, roman ve biyografi yazarıdır. Kitap Kulübümüzde de incelediğimiz bu roman Zacıma duygusunun nelere yol açabileceğini, insanı nasıl çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini anlatan bir başyapıttır.

(*) vikipedia, kim kimdir

Ayşe


İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails