Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2012 Çarşamba

FESTİVALLER...FESTİVALLER...

2011 yılının özellikle ikinci yarısından çok yorgun çıktık ruhen ve bedenen Gülda ile. Özellikle sağlık konuları başımızda tedirginlik yaratan bir bulut kümesi olarak dolandı durdu. 2011’in ilk yarısında gösterdiğimiz performansı 2012’de maalesef çok gösteremedik ama gene de festivallerden nasibimizi almak için didindik durduk. Film Festivali zamanı açıklandığında daha önceden planladığımız uzak bir diyara olan yolculuk nedeni ile ilk haftaya yoğunluk verdik ama benim katılamayacağım anlaşılınca da gidememenin yarattığı mutsuzlukla sonraki tarihler için konsantre olamadım bir türlü. Toparlandıktan sonra ise biletlerimi kaybettim!


31. İstanbul Film Festivali

Festivalin başlangıcında aynı gün üç filme arka arkaya gittik. İlki bir İran Filmi olan2011 Pusan Yeni Akımlar Ödülü, FIPRESCI Ödülü’nü kazanmış Morteza Farshbaf’ın YAS adlı filmiydi. Başrolleri paylaşan ve Kamran ve Şerare adlı kahramanları canlandıran Kiomars Gity, Sharareh Pasha’nın profesyonel olmamalarına rağmen oyunculukları başarılıydı.





Himayeleri altındaki yeğenlerini arabayla anne ve babasının cenazesine götürme süreçleri boyunca iletişimsizliğin yıllarını birlikte geçiren bir çift üzerinden ironik bir biçimde anlatan bir yol filmi olan Yas ilk uzun metrajlı bir film için gerçekten güzeldi. Ancak filmi ön sıralarda izleyen Ender çıkarken “beni araba tuttu, bu kadar önden izleyince dedi.


Bu filmden çıktıktan sonra soluğu Atlas Sineması’nda Alexander Sokurov ‘un yorumuyla FAUST’u izlemek için koşturduk. Filmin açılış sahnesi can alıcı “ruh nerede?” sorusuyla başladı ve diyalogların niteliği, görüntülerin eşsizliği ile devam etti. Bir nevi rüya gibiydi. Ancak aralıksız bir şekilde bu iki filmi izlemek bana biraz fazla geldi. Zira birini sindirmeden, düşünmeden hala kafamın bir yerinde önceki filmin görüntüleri dönenirken Faust gibi bir filme odaklanmak beni çok yordu.





Bu nedenle de filmi bir kere de sakin ve tek başına izlemek istediğime karar verdim. İtiraf ediyorum ki film sona erdiğinde Gülda’ya eğilip “ Benim bir Steven Segal filmine ihtiyacım var “dedim.


Bu çağrıma Endonezya’lı yönetmen Gareth Evans BASKIN adlı filmi ile cevap verdi.2011 yılında Toronto’da Halkın Seçimi ile Geceyarısı Çılgınlığı Ödülü’nü alan film bence yılın en iyisi midir ona karar veremedim ama en kanlı, en hareketli, en kalifiye tekniklerin uygulandığı bir dövüş filmi olduğu kesindi ve o an ruhuma çok iyi geldi.




Başrollerdeki Iko Uwais ve Endonezya judo şampiyonu Joe Taslim’in iyi olabilir ama filmin dövüş koreografı olan Yayan Ruhian’ın alkışı ayrıca hak ettiğini düşünüyorum. Filmin sonlarına doğru iki kardeşi oynayan Taslim ve Uwais’in Ruhian ile yaptığı dövüşün sonunda Ruhian’ın yere yığılması ile salonda alkışlar yükseldi. Gülda dehşetle aldığım zevk nedeni ile beni seyrederken ben çok eğlendim.




Bu üçlemenin ardından Marlon Rivera’nın çektiği bir Filipin filmi olan ve hırslı, yetenekli ve eğitimli üç genç sinemacının ellerinde bulunan ve çok güvendikleri hikayeyi geliştirmeleri ve film yapma maceralarını mizahi bir dilde anlatan BOK ÇUKURUNDAKİ KADIN beni güldüren bir film oldu. Filmde başrollerden birini üstlenen ve bir nevi kendini oynayan Eugene Domingo’nun oyunculuğu da abartılmış bir karakterin nasıl abartılmadan canlandırılabileceğine güzel bir örnek teşkil ediyordu.




Bu fimlerin ardından tek başıma izlediğim Nefes, Cinnet ve Kopma diğer filmler oldu. Yönetmen Karl Markovics tarafından yönetilen ve Avusturya’nın bu yılki Oscar adayı olan NEFES Islahevinden yeni çıkmış ve iş arayan Roman’ın morgda çalışmaya karar vermesi ile kendisi ile, yaşamak ve hayatta kalmak ile yüzleşmesini anlatan Nefes bir ilk film için gerçekten çok başarılıydı. Oyuncu Thomas Schubert,’in oyunculuğu, abartısız canlandırması, diyalogların neredeyse hiç olmadığı sahnelerde dış dünya ile bağ kurmak konusundaki tedirginliği yansıtması etkileyiciydi.




Avusturyalı ünlü yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in çektiği ve Nabokov’un eserinden yol çıkılarak yapılan CİNNET filmi hala eski etkileyiciliğini koruması açısından takdire şayan bir film olarak not ettikten sonra yukarıdaki listemde beni en çok etkileyen filme gelirsek o da KOPMA oldu.




Yönetmen Tony Kaye tarafından filme alınan ve başrollerinde Adrien Brody, Marcia Gay Hayden ve James Caan’ın yer aldığı Kopma vekil öğretmen olarak kötü durumdaki bir devlet okuluna atanan öğretmen Henry Barthes’in gözünden anlatılan ama klasik bir biçimde kahraman öğretmen gelir ve her şeyi yoluna koyar izleğinden başarıyla sıyrılmış ve Adrien Brody ‘nin oyunculuğu ile şahlanan bir film.




Seyrettiğim filmler arasında en son sırada ARIRANG vardı. Güney Koreli ünlü yönetmen: Kim Ki-Duk tarafından çekilen ve Kim Ki Duk’un kendisi ile, sanatı ile yüzleşmesini, hesaplaşmasını, hayata bakışını yeniden gözden geçirişini anlatan ARIRANG; fikir olarak, içindeki söylemler, sanata ironik yüklü bir bakış açısı ile değerlendiren öğeler barındırması açısından çok başarılı bulduğum, ironisi yerinde ve iyi kotarılmış yanları olan bir film. Ancak film biraz daha kısa olabilirdi ve -film içinde anlamı olsa da- Ki-Duk’un kötü sayılabilecek bir sesle ve bağırarak Kore halk şarkısı olan Arirang’ı sürekli söylemesi belki biz seyicilerin kulaklarını zaman zaman tıkamasına engel olabilirdi.



Biletlerimi kaybettiğimi sandığım ancak iki hafta sonra kitaplarımı toparlarken bulduğum filmler ise çok gitmek istediğim SEZAR ÖLMELİ ve GEORGE HARRISON idi. Sezar Ölmeli’nin iyi olduğunu duydum, mutlaka izleyin derim.

18. İstanbul Tiyatro Festivali

Tiyatro Festivali programı açıklandığı ve program elime geçtiğinde ilk başta ne seçeceğime karar verememiştim. Gülda’ya ilk gönderdiğim listede ise seçtiğim oyunların hepsi yerel oyunlardı. Sonra bir daha , bir daha baktım seçecek bir tek KAFKA’nın MAYMUNU ile HAMLET’i işaretleyip Gülda’dan yardım istedim. Mutlaka seyretmek istediğim ELİN ELİMDE' ye Cüneyt Türel’e bir şey olmadan son kez seyredeyim düşüncesi ile bilet aldım ve bilet acı bir hatıra olarak elimde kaldı. Bu listeye Gülda ORFEO ve GERGEDAN’ı ekledi ve bu festivalin ardından Müzik Festivali geldiği için bu kadarla kesmeye karar verdim.

Hamlet , Thomas Ostermeir’in rejisinde sahneye konulan bildiğimiz(en azından benim bilebildiğim) sahneye konulmuş Hamlet’lerden epey farklı, kışkırtıcı bir yoruma sahip bir oyundu. Açıkçası biraz daha kısa olması sona doğru dağılmamı engelleyebilirdi diye düşündüm oyun bitince.



Geniş bir alanı kaplayan toprak ve arka zeminde uzun bir ziyafet masası ve önünde tül bir perde ile tasarlanmış olan sahnede ilk olarak Kral’ın defin sahnesi ile karşılaşıyorsunuz oyunun başında. Traji komik bir şekilde bir türlü çukura girmeyen tabut ve ardından Kraliçe’nin ve diğer erkanın düşüp çamura bulanmaları çok simgesel anlamlar içermesi açısından çok etkileyici bulduğum anlardan birisi oldu.




Asıl oyundaki yirmi karakterin altı oyuncu tarafından oynanması, sahnede zaman zaman tekno müzik eşliğinde prens Hamlet’in “olmak ya da olmamak” tiradını yinelemesi, elinde bir video kamera ile sanki hayata, kişilere dair kaçırdıklarını, yüzlerin, sözlerin arkasında gizlenen anlamları bulmak istercesine sürekli kaydetmesi, kamerayı yakınlaştırıp uzaklaştırması, boşroldeki oyuncau Lars Eidinger ve hem Kraliçe’yi hem de Ophelia’yı oynayan Judith Rosmeir’in oyunculuğu, Rosmeir’in Ophelia’ya dönüşümünün adeta Exorcist filmindeki dönüşümü hatırlatması beni etkileyen hususların başlıcaları oldu.





Kafka’nın Maymunu Kafka’nın Bir Akademi İçin Bir Rapor adlı kısa öyküsünden uyarlanmış ve Walter Meierjohann tarafından rejisi yapılmış bir oyun. Bir saat boyunca Kathryn Hunter tarafından oynanan oyunda Hunter’ın oyunculuğuna, vücudunun esnekliğine ve bedeninin maymun diline şapka çıkarttık.Hayatta kalabilmek ve anlamı kendisi için biraz çarpıtılmış olsa da özgür kalabilmek/olabilmek için insana dönüşmeyi/benzemeyi hedef edinen ama gene de özü ile dönüştüğü “şey” arasında yalnızlığa itilmiş maymun insan Kırmızı Peter’ın öyküsü yoğun ama etkileyici idi.




Orfeo’ya gelince; oyundan çıktığımda yaratıcı ve hoş anlar yakalamış olsam da belden aşağısı felçli dansçı Lucas Patuelli’ye hayranlık duysam da açıkçası gitmeseymişim bir şey kaybetmeyeceğim nitelikte bir oyun olduğunu söyleyebilirim.Théâtre National de Chaillot tarafından sahnelenen oyunda ben gerçekten Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orfeo hikayesinin bir yorumu ile karşılaşacağımı zannederken opera, bale ve akrobatların sahne aldığı, Monteverdi, Philipp Glass gibi bestecilerin eserlerinin çalındığı ve çok güzel sesli sopranoların yer aldığı ve arka planda Bruegel, Rubens ve Picasso gibi ressamlardan esinlenen video projeksiyonunun da –bazen dansçılara odaklanmamı engelledi- olduğu karma bir çalışmaydı ve ben esas hikayenin izlerini kimler ve neler temsil ediyor, nereyi kaçırdım diye dikkat kesilmekten sıkıldım ve arada bir anlatıcının Fransızca sözlerinin de çevrilmemesinin getirdiği şaşkınlıkla oyunun sonunu zor getirdim.




40. İstanbul Müzik Festivali


Açılışına katılamadığımız Müzik Festivali’ni Gülda ile geçtiğimiz Cuma akşamı VİYANA-BERLİN ODA ORKESTRASI & ANNE-SOPHIE MUTTER konseri ile yaptık. Laf aramızda kızımın yıl sonu gösterisine gitmedim Mutter’i dinleyeceğim diye. Yıllar sonra kızımın da bana hak vereceğine eminim.




Programında Mozart’ın eserlerine yer veren Mutter,ayrıca Wolfgang Rihm adlı bestecinin Lichtes Spiel adlı eserini de yorumladı ki; tüm duygu iniş ve çıkışlarını veren, zaman zaman tedirginlik yaratan bir eserdi. Naçizane bulunuz, dinleyiniz ve dinlettiriniz derim. Bu arada bazı İKSV üye seyircilerinin Mutter’i hiç beğenmediğini öğrenmemiz Gülda ve beni epey şaşırttı.

Haberler ve izlenimler devam edecek…
Sevgiler
Billur

14 Haziran 2010 Pazartesi

EKİN YAZIN DOSTLARI



Billur ve ben geçtiğimiz Pazar günü Sn. Adnan Binyazar’ın daveti ile Ekin Yazın Dostları ile tanıştık. Adnan Bey Masalını Yitiren Dev ve Ölümün Gölgesi Yok üzerinde konuşma yapacaktı ve her iki roman da bizi çok ilgilendiriyordu.

Ben her zamanki merakım ile gitmeden önce Ekin Yazın Dostları ile ilgili araştırma yapıp, şaşkınlık ve hevesle öğrendiklerimi Billur’a anlattım. Hafif solmuş yüzlerimizle bir an birbirimize kalakaldık. Kıskançlıkla değil, hayranlıkla anlattım:

“Geçen yıl Kitap Fuarına katılmışlar, toplantılarına yazarları ya da çevirmenleri davet etmişler, İzmir’de, Ankara’da ve İstanbul’da kitap tartışma grupları oluşturmuşlar. Gruba girmek, okumaları takip etmek ile ilgili bir sürü kural koymuşlar, sistemli ve son derece tutarlılar.” Dolayısı ile Adnan Binyazar’ın konuşmasını dinlemenin yanı sıra merak ettiğimiz bir topluluğu da görecek olmanın heyecanı ile Caferağa Medresesi’ne gittik.

Girer girmez Sn. Adnan Binyazar’ın nezaketi ile gruba tanıştırıldık. Sn. Aydın Ergil, kendilerini daha yakından tanıyabilmemiz için; Kitap Fuarı için bastırdıkları broşürü verdi. Elimize verilen broşürü incelemeye başladık:

“Ekin Yazın Dostları, ekine (kültüre) ve yazına (edebiyata) ilgi duyanları bir araya getirerek, görüşlerini yazarlarla ve sanatçılarla değerlendirebilecekleri toplulukları oluşturmak için 2006 yılına İstanbul’da kurulmuştur. Ekin Yazın Dostları, ilk aşamada Kitap ve Tiyatro alanlarında etkinlik göstermeye başlamıştır.

Ekin Yazın Dostları’nın İstanbul, Ankara ve İzmir’de tartışma grupları bulunmaktadır. Her grup her ay toplanarak önceden belirlenen kitabı tartışmaktadır. Tartışmalara kitabın yazarı ya da çevirmeni de çağrılmaktadır.

Okunan kitaplarla ilgili haberler, yorumlar ve bilgiler internet sitesinde, Facebook’ta ve aylık e-kitap bülteninde yayımlanmaktadır.

Ekin Yazın Dostları, 2009’da ikinci kez katıldığı Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nda düzenlediği iki söyleşi ve imza günleri ile daha fazla kitap okuruna erişmeyi hedeflemektedir.

Grubun amacı tüm illerde, ilçelerde ve köylerde okuma grupları oluşturarak Türkiye’de okuma alışkanlığının arttırılmasında öncülük etmektir.

Öte yandan tiyatro izleyicileri de Ekin Yazın gruplarında buluşmaya başlamışlardır. Tiyatro sezonuyla birlikte oyun tartışma toplantıları başlayacaktır.”




Yavaş yavaş yazın dostları gelirken Sn. Aydın Ergil ile kısa bir sohbet ettik. Aydın Bey ve eşinin tiyatroya çok önem veren kişiler olduğunu öğrendik. Aydın Bey Tiyatro Grupları bölümünü daha etkili bir hale getirebilmek, sitelerinde daha fazla oyun yorumuna yer verebilmek istediklerini anlattı. Bana tiyatroya gidip gitmediğimi sorduğunda nasıl cevap vereceğimi bilemedim:

“Aslında ben tiyatroya ilgimi yitirmiştim ama bir süredir en azından her ay bir oyuna gitmeye çalışıyorum” dedim.

Evet, ben tiyatroya gitmeyi on yıl kadar önce bıraktım. Bir oyundan diğerine koşarken, bir şekilde tiyatrodan sıkıldığımı fark ettim. Aslında Tiyatro’dan değil, Türk Tiyatrosu’ndan sıkıldım. Haldun Dormen’i perukası ile görmekten, Vişne Bahçesi’nden, Yıldız Kenter’in –ki kendisine hayranlık duyarım- abartılı tiratlarından, onun taklitlerinden, hafif ve seyirciyi sıkmayacak oyunlar olsun diye, müsamere kıvamında gösteriler izlemekten... Ama geçtiğimiz senelerde; bir arkadaşımızın önerisine uyarak ayda bir oyuna gitme kararı verdik. Dot, İlyas Odman sağ olsun, değişik kalıpları yıkan oyunlar/gösteriler de izlemeye başladık. Tabi arada yine diğerleri de eksik kalmadı ama tiyatroya tekrar ilgi duymaya başladım.”

Aydın Bey ise geçen sezon tam 90 oyun izlediklerini söyledi. Devlet ve Şehir Tiyatrosu'nda oynanan tüm oyunları izlemişler, kalanları da özel tiyatrolardan seçmişler. Bazı günler, günde 2 oyuna gitmişler. Tiyatroya bu kadar düşkün ve yetkin bu kişiler karşısında benim; "Dot’tan, Kumbaracı’dan başka kuş tanımam" tavrımın çok yersiz/cahilce olacağına karar verip, derin düşünceler içinde kaldım.

Ekin Yazın Dostları her ay bir kitap okuyup tartışıyorlar. Bu ay okumalarına Sn. Adnan Binyazar’da katılacağı için Adnan Bey’in Masalını Yitiren Dev ve Ölümün Gölgesi Yok adlı kitapları seçmişler. Sunum, kitabın yöneticisi tarafından açıldı. Herkes kitap ile ilgili fikirlerini beyan ederken, yazara da sorular yönelttiler. Gerek yönettikleri sorular, gerekse de kitaplar hakkındaki fikirleri, buldukları özenli detaylar, kendi yaşamlarından da kesitlerin eklenmesi ile bir yandan çok şaşırtıcı, bir yandan da çok doyurucu bir toplantı oldu. Adnan Binyazar’ın bir sözü ise sanırım kulaklarımdan hiç çıkmayacak:

Bir üye; “babanızı nasıl affettiniz?” diye sordu.

Adnan Binyazar cevabının sonunda “bir de ben saldırganlığımı çocukluğumda bıraktım” dedi. İtiraf ediyorum aslında; Adnan Binyazar’ın her cümlesini not almak, kaydetmek istiyorum.

Sn. Adnan Binyazar bilgi birikimi, duyarlı kişiliği hem de iyi bir konuşmacı olmasının da etkisi ile gerek anıları, gerek nasıl bir ruh hali ile kitapları yazdığı ile ilgili ve hayata dair çok güzel bilgiler, ipuçları verdi. Saat 15:00 de başlayan toplantıda ilk önce Masalını Yitiren Dev konuşuldu. Saat 18:00 olduğunda ara verildi, ancak akşam konsere gideceğimiz için Ölümün Gölgesi Yok kısmına kalamadık. Aydın Bey diğer kısmın da bir o kadar süreceğini söyledi. Bu aynı zamanda çok özveri ve büyük bir bağlılık gerektiren bir husus.

Ben toplantıdan çıktığımda açıkça söylemem gerekirse biraz yorulmuştum. Bu keyifli yorgunluk, ruhumu da doyurdu. Kitap gruplarının ne kadar önemli olduğu konusu ise yol boyunca tekrar Billur ile konuşmaya devam ettik.

Hem ben hem de Billur kitap okumaya oldukça fazla zaman ayırırdık ve yıllardır okuduğumuz kitaplarla ilgili genelde birbirimizle konuşurduk. Ne zaman ki Ayşe’nin muhteşem önerisi ile Ayşe’nin Kitap Kulübü'nün bir parçası olduk, kitaplar ile ilgili bakış açımız da değişti. Bir kitabı okumak çok gerekli ama bir kitabı okumuş olan 12 kişi ile paylaşmak, onların kitap ile iletişiminden birçok farklı şey öğrenmek kişiyi daha zenginleştiren bir yöntem. Biz, burada benim hayat boyu okumayı seçmeyeceğim kitapları da okuduk ve o kitaplardan daha çoğunu, o kitaba bakan 12 diğer kişiden aldığımı söyleyebilirim.

Biz bu blogda kendimizi tanıtırken “Birbirinden farklı 13 kişilik” olduğumuzu söyledik. Biz birbirimize hiç benzemezken aslında birbirimize çok benzer özelliklere de sahibiz. Öncelikle, kesişim kümeleri ile –bunun detayını anlatmak çok karışık- birbirimizin en yakın arkadaşını tanıyoruz, aynı yaş grubundayız. Hepimiz “Jude Law ve Colin Firth’ü” seviyoruz ya da bu grup sayesinde daha da sevdik. Hepimizin grupta bir yedeği de var. Sadece kulüp toplantılarında birbirimizi görmüyoruz, birbirimizi sürekli görmek için bahaneler de yaratıyoruz. Dolayısı ile bu bizim birbirimizden kopmadan ve güçlenerek devam etmemizi de sağlıyor.



Ekin Yazın Dostları grubundaki kişiler arasında çok genç, daha yaşlı, üniversite öğrencisi, öğretim görevlisi, emekli, belki ev hanımı olan birbirinden çok farklı görünen üyeler vardı. Yazın Grubu ile bir araya gelmiş olduklarını ve beraberliklerinin de bununla sınırlı kaldığını tahmin ediyorum. Her biri diğeri ile çok mesafeli ve ciddi idi. Bu derece benzemezliğe rağmen 2006 yılından beri devam etmelerini, büyümelerini ve hedeflerini hayranlıkla karşıladığımı belirtmeliyim. Bu ciddiyetleri sayesinde de çok önemli ve daha da güçlü bir topluluk olacaklarına ve Türkiye’de okuma alışkanlığının artırılmasında çok önemli görevler alacaklarına eminim. Yazarlarımızın ve çevirmenlerin de onlara verdiği önemden de bu anlaşılıyor. Her birini ayrı ayrı tebrik ediyorum. Kitap okumayı hayati bir ihtiyaç olarak görenlerin bir kitap kulübüne üye olmalarını özellikle öneririm. Biz dengemizi böyle sağlayabildiğimiz için şimdilik dışarıdan üye almıyoruz. Ancak gerçekten böyle bir özveri ve sebat ederek bir okuma grubuna/tiyatro grubuna ihtiyaç duyanların; Ekin Yazın Dostları ile irtibata geçmesini ve kendilerini kabul ettirmelerini tavsiye ederim.

Saldırganlıklarımızı bir noktada bırakmamız dileği ile

Gülda

İletişim Kitap:
http://eydost-kitap.azbuz.ekolay.net/
e-posta: eydostkitap@gmail.com
Tiyatro:
http://eydost-tiyatro.azbuz.ekolay.net/index.jsp
e-posta: eydosttiyatro@gmail.com

16 Mayıs 2010 Pazar

ŞEYTANİ KOMEDYA

Ben Ne Zaman John Malkovich’e Gönlümü Kaptırmıştım?

Cevap veriyorum; Tehlikeli İlişkiler (Dangerous Liasions) adlı filmde Vicomte Sébastien de Valmont rolünde izlediğimde…



Bu filmle başlayan hayranlığım hiç azalmadı. Oynadığı rol ne olursa olsun, ben Jonh Malkovich’i hep biraz tedirgin edici, mesafeli kişilikleri oynadığı rollere yakıştırmışımdır.



Özellikle In the Line of Fire filmindeki performansı benim naçizane fikrime göre çok iyidir. Ayrıca kendisini şehla bakan gözleri ile de yakışıklı bulduğumu itiraf ediyorum.

Bu seneki 17. İstanbul Tiyatro Festivali’ne geleceğini ve hele hele benim özel ilgi alanım olan seri katillerden birinin hayat hikâyesini konu edinen bir oyunla yer alacağını öğrendiğimde Tiyatro Festivali’ne yıllar önce küsmüş olan Gülda ile kısa bir an bakışmış veya telefonda idiysek susmuş olmalıyız. Bu bakışma ve sessizliğin sesinin ardından Gülda Tiyatro Festivali’ne “Boz” dedi ve biletleri aldı. O günden beri de benim için hayat oyunun oynanacağı günde takılı kaldı.

Cuma akşamı bir yerlerde lavlar kül bulutuna dönüşüp üstüme yağmadı, buzullar çağlayana dönüşüp beni başka diyarlara götürmedi ve ben Jonh Malkovich’e elimi uzattığımda dokunacak kadar yakın bir şekilde saat 20.30’da Lütfi Kırdar’da yerimi aldım.

Şeytani Komedya Neyi Anlatıyor?(Infernal Comedia)

Şeytani Komedya Avusturyalı bir seri katil olan Jack Unterweger’in hayat hikâyesini anlatan bir oyun.Prömiyeri 2008 yılında Los Angeles’ta yapılmış ve Viyana’da da geçen yıl sahnelenmiş.

Michael Sturminger tarafından yazılan ve Michael Sturminger ve John Malkovich tarafından yönetilen olan oyunda John Malkovich’e Viyana Akademi Orkestrası'nın yorumladığı Vivaldi, Handel, Gluck, Haydn ve Mozart besteleri ve Viyana Operası'ndan iki ünlü soprano eşlik etmesi üzerine kurulmuş.Ama maalesef ki sadece kurulmuş ve bırakılmış...

Oyun bittiğinde Gülda kulağıma eğilip John Malkovich’i Talented Mr Ripley için alkışlıyorum dedi. Ender “ Eh oyun 15 dakikada bitebilirmiş. “dedi. Çıkışta bir hanım “ Kendimi aldatılmış hissediyorum” diye söyleniyordu. Bir başka hanım –eminim ki sadece oyunun beklediği gibi çıkmamasından olacak- elinde telefon arkadaşına Hanım’ın Çiftliği’nde katilin kim olduğunu soruyordu.



Ben de epey hüsrana uğradığımı itiraf ediyorum. Fikir ve kavram çok hoş, yaratıcı ve heyecan verici olsa da bu yaratıcılığın sahneye konuluşunda -bana göre Malkovich’in monologlarının gereğinden fazla ve uzun bir şekilde sopranoların solo şarkıları ile kesilmesinden ve reji eksikliğinden kaynaklanan- bir tavsama olmuş.



John Malkovich'in beyaz takım elbise içine giydiği siyah gömlek ve güneş gözlükleri ile sahneye geldiği, iki soprano'nun bulunuş amacını anlatırken sinirli ve alaycı hareketleri ve Avusturya aksanı ile İngilizce konuşması ilk anda benim kalbimin çarpmasına neden olduysa da Ben biraz daha hareket, biraz daha şiddeti hissemek ve gelgit görmek istiyordum ama olmadı.



Ancak Jack Unterweger’in annesi ile ilgili –her çocuğun hayatını etkileyen ilk kadın olması açısından- bağlantının anlatıldığı aryayı başarılı buldum ve bu noktada ilk başta hoşuma gitti.

Ama bir süre sonra oyuna olan ilgim azaldı ve seri katiller ile ilgili kendi hayal dünyama daldım gittim. Oyunda belirli bir kurgu da yoktu ve sanırım buna tiyatro oyunu demek de ne kadar doğru bilmiyorum.



Oyunun metninde Jack Unterweger’in kişiliği ekseninde aşağı yukarı her seri katilin ortak kişilik özelliklerinden bazı hususları yakalamak ve bunların ironik bir biçimde dile getirilmesi hoşuma gitmedi değil.



Örneğin kendisi ile ilgili soruşturmalara katılması ve polislerle fikir teatisinde bulunmasının ona nasıl bir üstünlük duygusu verdiği, rehabilitasyona cevap verdiği izlenimi doğurması ve bunu çabuklaştıracak doğru noktalara oynaması ve topluma sadece duymak istediklerini söylemekteki şeytani zekâsı üzerine çok hoş bir iki monolog vardı. Ama Ender’in dediği gibi bunları sohbet ederek 20-25 dakikada o hoş ses tonu ile anlatabilirdi Malkovich.



Ayrıca eğer benim kulaklarımda bir sorun yoksa ses düzeni çok kötüydü, havalandırma sisteminin gürültüsü (buna bir çare bulan mühendis/mimar yok mu acaba?) sürekli bir biçimde kulaklarımda uğulduyordu. Ayrıca salonun bir kısmına hiç etkisi olmayan bu havalandırma benim oturduğum kısımda zaman zaman hissedilen soğuk hava dalgası yaratıyordu.

Değişik Bir Seri Katil Hikâyesi

Ben seri katiller ile ilgili bir dönem çok okudum, belgesel seyrettim. Bilmiyorum neden özel bir ilgim var. Ender zaman zaman tedirgin olmuyor değil, geçenlerde Nehir kütüphanenin derinliklerinde seri katiller ile ilgili kitapları bulunca "Anne neden bizim evde korkunç kitaplar var?" dedi. Bazıları çok sıradan ama bazıları ise gerçekten ilginç olabiliyor. İşte bunlardan biri Jack Unterweger olduğu için oyun konusunda çok heyecanlanmıştım.

Jack Unterweger Viyanalı bir anneyle kim olduğunu bilmediği Amerikalı bir askerin çocuğu olarak dünyaya geliyor. İlk cinayetini 1974’te 18 yaşındaki Alman Margaret Schafer’i kendi sütyeniyle boğarak işler. Hapse girdiğinde ise vaktini kısa öyküler, şiirler, oyunlar ve bir de otobiyografi yazarak geçiriyor.

Jack Unterweger’in hayat hikâyesi bir seri katilde olan tipik özellikleri barındırsa da –anlatıldığı ve bilindiği kadarı ile-hayatının belirli bir dönemi biraz atipik bir seyirde devam etmiş bir seri katil. Alkolik bir dedeyle yoksulluk içinde bir çocukluk geçirdiğini anlatan Unterwegerin bu beyanları teysezi tarafından yalanlanır.



Oyunun bir kısmında da aslında hayat hikâyesi ile ilgili verileri kendisinin vermiş olduğunu ve ne yazmışsa da hiçbir zaman dürüstçe bir tek kelime bile kaleme almadığını dile getirerek internete bağlanıp kendi hayat hikâyesi için wikipedia’ya başvurması oyunun metni içinde en başarılı bulduğum ironik anlardan biri.

Jack Unterweger bana göre bir seri katilin rehabilite olamayacağının bir örneği. Nobel ödüllü Elfriede Jelinek’in de dahil olduğu bir grup Avusturyalı aydın Unterweger’in affı için dilekçe verir ve 1990 yılında Unterweger serbest bırakılır. Yargılanmasının ardından suçlu bulunarak mahkûm olmasından sonra ikinci mahkûmiyetine kadarki dönem boyunca kendini eğitime vermesi, kitaplar, şiirler yazmasını zekâsının bir sonucu olarak görüyorum. Yazdığı kitabın adı bile bence alaycılık ve bir itiraf içeriyor: Fegefeuer(Araf).



Unterweger ,tüm seri katillerde görülen özelliklere sahip; çift kişilik, anne tarafından terk edilme ve bu nedenle tüm kadınları fahişe gibi görüp annesini öldürdüğü zannı ile öldürme güdüsü. Aynı zamanda bir imzaya da sahip; kadınları sutyeni ile boğarak öldürüyor.

İkinci mahkumiyetini aldığı zaman kendini hücrede asarak intihar ediyor ki oyunda bu durumun Jack Unterweger’in zekasına işaret ettiği ifade ediliyor; o an yürürlükte olan Avusturya Yasaları’na göre Unterweger kararı temyize götür(e)mediği için suçluluğu kesinleşmiyor ve “masum” olarak ölüyor.

Avusturyalı bir yetkili Jack Unterweger ile ilgili olarak yaptığı bir açıklamada şöyle diyor: "biz bir psikopatı eğiterek topluma kazandırabileceğimizi sandık, halbuki bu eğitim onu öyle inanılır ve güvenilir biri yaptı ki 'entelektüel bir psikopat' olarak hepimizi kandırdı ve eskisinden daha da tehlikeli oldu."

Ah Ah sayfalarca yazarım ama yanlış tanınmaktan korkuyorum. Neyse ben bu seri katillerle ilgili yazımı bir kitapla bağlantılı hale getirerek yazayım… Ne dersiniz?

Sevgiler
Billur

25 Aralık 2009 Cuma

Yaprak Dökümü Devam Ediyor...

Arabadayım, radyoyu açtım. Ayten Gökçer'in "Hayatının 45 yılını geçirmiş olduğu eşi için keşke Allah bana onu biraz daha bağışlasaydı..." dediği sesini ve ağlamasını duydum...Ağladım.



Sonra da devlet sanatçısı ünvanını almış, Türkiye'nin ilk müzikalini sahneye koymuş ve dile kolay 23 yıl -hiçbirimizin bilemediği türlü sıkıntılarla boğuşarak-Devlet Tiyatroları genel müdürlüğü görevini üstlenmiş bu dev sanatçıyı sadece eski bir iki filmden ve diziden hatırladığımı ve hiç sahnede görmediğimi düşündüm.

Kendisinin oyunculuğunu sergilediğini en net hatırladığım rollerinden biri Atıf Yılmaz'ın yönettiği Mevlana filmidir ki orada Mevlana Celaleddin Rumi'yi oynamıştır. Bir diğeri de 1967 yapımı Memduh Ün'ün yönettiği, senaryosunu Orhan Kemal ve Halit Refiğ'in yaptığı başrollerde Ediz Hun, Fatma Girik, Semiramis Pekkan ve Güzin Özipek'in rol aldığı Yaprak Dökümü'ndeki Ali Rıza Bey'dir.



Bir de şair Nefi'yi oynadığı ve televizyonda dizi olarak gösterilmiş olan IV. Murat dizi vardır. Bu diziyi büyük beğeni ile izlediğimi hatırlıyorum, o zamanlar ne kadar etkilenmiştim.



Ayten Gökçer'in dediğine göre, Cüneyt Gökçer'in en istediği şeylerden biri oyuncu yetiştirmek imiş ve neyse ki hayatının son yıllarında da buna fırsat bulduğu ve bu fırsat verildiği için çok mutlu olduğunu düşünmek istiyor ve dalından kopup gittiği yerde huzur bulmasını diliyorum.

Sevgiler
Billur

27 Ağustos 2009 Perşembe

Günübirlik Hamlet Maceram

Hamlet -- ACT 5. SC. 2

FORTINBRAS Let four captains
Bear Hamlet like a soldier to the stage,
For he was likely, had he been put on,
To have proved most royal; and for his passage,
The soldier’s music and the rite of war
Speak loudly for him.
Take up the bodies. Such a sight as this
Becomes the field but here shows much amiss.
Go, bid the soldiers shoot.
They exit, (marching, after the which a peal of
ordnance are shot off.)

Kafamı koltuğa yasladım,
Gözlerimi kapadım ve
Uçağımızın Heathrow inmesi için,
İçimden saymaya başladım……...

Vizemi ramak kala almıştım,
Tiyatro biletini ramak kala bulmuştum,
Uçak biletimi ramak kala ayarlamıştım,
Kitabımı Heathrow’a ramak kala bitirmiştim,
Şansım yaver giderse ramak kala 19:30 seansına yani,
Londra'daki SON oyuna yetişecektim!...

Gözlerimi açtığımda,
Herkes ayaklanmış,
Çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Elimdeki kitabı koltuğun üstüne bıraktım,
Tek yüküm olan çantamı elime aldım.

Herkes gibi çıkışa ( They exit ) yöneldim ve,
Herkes gibi yavaş adımlarla tempolu yürümeye başladım ( marching ),

Uçağın kapısına geldiğimde motorun yüksek sesi ( after the which a peal of ),
Arka arkaya atılan havai fişekler gibi bana ( ordnance are shot off ),

‘’ August rain hadst to thee made it possible!… ‘’ diyordu.



Bugün 22 Ağustos 2009,
Saat 19:30 da Wyndhams Theatre da,
Jude Law’ın başrolde oynadığı,
Hamlet izlemeye gidiyorum!.....

Elimde siyah çantam,
İçinde İstanbul’a dönüşte çerçeveleteceğim Hamlet biletim,
Üzerimde akşam giyeceğim siyah Audrey Hepburn elbisem,
Sabahtan beri yüzümden silinmeyen gülümsemem ile,
Gümrükten hiç sıkıntı yaşamadan geçtim.

Hemen İstanbul saatimi Londra saatine ayarladım,
Saat 18:00 ve yalnızca 1st. 30dk. kaldığını fark ettim.

Heyecandan Tube Station bulamıyordum…….,
Heathrow ortasında Audrey Hepburn elbisemle,
Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim!..,
‘’ Where the hell is this fucking Tube Station ‘’,
Ama ama… Audrey Hepburn elbisem üzerimdeyken asla!...

İçimden saymaya başladım ve önüme çıkan ilk yabancıya,
‘’ Hey, can you tell me where the Tube Station is? ‘’
Yüzüne bakmıyordum!.. Kadın mı erkek mi çocuk mu…….
İlgilenmiyordum!.. Yalnızca Tube Station bulmak istiyordum,
Çünkü yalnızca 1st. 15dk. kalmıştı,

Karşımdaki ses bana,
‘’ I am also going there do follow me !.. ‘’
Karşımdaki sesi takip etmeye başladım,
Sonunda Tube Station geldik,
Korkarak saatime baktım 1st. 10dk.

Karşımdaki ses bana,
‘’ Are you Ok?!.. You are white as a Hamlet’s Ghost !.. ‘’

İlk defa karşımdaki sesin yüzüne baktım ve
‘’ Sorry, I just flew 4 hrs from İstanbul and I only have 1hr. 05min. to catch Hamlet’s Ghost!’’’
Mavi gözlü adamın iyice kafası karıştı bende,
‘’ Ok I’ll rewind!.. I came here for 1 day to watch Hamlet at Wyndhams Theatre. I need to go to Leicester Square A.S.A.P !.. ’’

Karşımdaki mavi gözlü ses,
‘’ Ok !.. That is two stops before me just calmdown and follow me!.. ‘’

Tren geldiğinde 1 saatim kalmıştı,
Beraber vagona atladık,

Karşımdaki mavi gözlü ses,
‘’ You got 14 stops . Lets hope you can make it!.. ‘’
Bende:
‘’ You know what I think I will? I got August Rain in one hand and the Hamlet’s Ghost (you) on the other!..’’

Trenin kapısı kapanırken,
Saatime baktım yalnızca 55dk!..

• Hatton Cross,
• Hounslow Central,
• Osterley,
• Boston Manor,
• Northfields,
• South Ealing,
• Turnham Gren,
• Barons Court,
• Gloucester Road,
• Knightsbridge,
• Hyde Park Corner,
• Green Park,
• Piccadilly Circus ve sonunda,
Leicester Square

Trenden inmeden önce mavi gözlü adama sarıldım,
Adını bile sormadım,
Uzun mu, kısa mı, sarı mı, esmer mi Hatırlamıyorum!... ,
Ama O artık benim için Hamlet’s Ghost !.. du.

Saatime son bir kez baktım 5dk.,
Ayağımdaki yüksek topuklu ayakkabıları umursamaksızın,
Çıkış kapısına koştum…..

Sonunda........................................,
Wyndhams Theatre, ışıl ışıl karşımda,
İnanılacak gibi değil ama…… ,
Burada da Ağustos Yağmuru beni yalnız bırakmıyor!..,
Bir an aklıma Aycan’ın şiiri geliyor,.

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya


Kapıdan içeri giriyorum neredeyse herkes oturmuş,
Karşımda bir ses ‘’ Yes madam, can I help you ! ‘’
Biletimi uzatıyorum,
Karşımdaki ses ‘’ Royal Circle A15. Please follow me madam ‘’ diyor.

Bu kadar heyecandan sonra SONUNDA koltuğuma oturuyorum,
Işıklar sönüyor ve perde açılıyor…………………………………





Dead Until Dark (True Blood) – sayfa 292

A collie trotted down the corridor, looked in the open
Door, said ‘’Rowwf,’’ and trotted away. Astonished, Bill
Turned to glance out into the corridor. Oh, yeah, it was the
Full moon, tonight—I could see it out of the window. I
Could see something else, too. A white face appeared out of
The blackness and floated between me and the moon. It was
A handsome face, framed by long golden hair. Eric the Vampire
Grinned at me and gradually disappeared from my view.
He was flying.
‘’Soon we’ll be back to normal,’’ Bill said, laying me
Down gently so he could switch out the light in the bathroom.
He glowed in the dark.
‘’Right,’’ I whispered. ‘’Yeah. Back to normal.’’

Kafamı koltuğa yasladım,
Gözlerimi kapadım ve
Uçağımızın İstanbul’a inmesi için,
İçimden saymaya başladım……...

Gözlerimi açtığımda,
Herkes ayaklanmış,
Çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Elimdeki kitabı koltuğun üstüne bıraktım,
Tek yüküm olan çantamı elime aldım,

Şimdi de True Blood’ın açılış müziği bana,
Arkadaşlık ediyordu !………

(Ayşe)

7 Ağustos 2009 Cuma

Agustos Yağmuru




Bu sabah 6:50'de gözlerimi yağmur sesine açtığımda,
Kulaklarımın bana şaka yaptığını düşündüm,
Çünkü, İstanbul'da Ağustos yağmuru,
Kulağa şaka gibi geliyor.........

Arabama yürürken yağmurdan ıslanan toprağın kokusu,
Burnuma yeni yapılmış filtre kahve gibi geldi,

İşe geldiğimde yağmur halen nazlı nazlı yerleri süpürüyordu,

Merak ettim acaba Londra'da da hava yağmurlu muydu?

Başka bir gün olsa umurumda olmazdı,
Ama dayanamadım internetten baktım....
Kapalı, 15C, kuzey yönünde 6km hızında rüzgar ve %94 nem....
Tabiî ki yağmur vardı, acaba yağmursuz bir gün var mıydı orada?

Bugün önemli çünkü vize başvurumu yapıyorum,
Bugün önemli çünkü Hamlet (Wyndhams Theatre) etabımı başlatıyorum.




Olur olmaz önemli değil!..
Ama ben Bir günlüğüne de olsa Hamlet'i izlemek için,
Şansımı deneyeceğim......

Belki İstanbul'daki bu Ağustos Yağmuru yalnızca havayı serinletir.
Belki de İstanbul'daki bu Ağustos Yağmuru bana şans getirir...........

Bu Yağmurlu İstanbul gününde sizlere Hamlet'in Ophelia'ya yazdığı bir notu bırakmak istiyorum:

' Doubt thou the stars are fire
Doubt that the sun doth move
Doubt truth to be a liar
But never doubt I love. '

(Ayşe)

14 Temmuz 2009 Salı

Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı (La Guerre des fils de lumière contre les fils des ténèbres)



İKSV bu yıl inanılmaz bir çalışma içinde. Hiç durmuyor ve sürekli çok önemli etkinlikleri İstanbul’a taşıyor. Sürekli aynı şeyi tekrar ediyorum ama gerçekten bilhassa bu yıl bu koşullar altında bile imkânsız denecek işler yapıyor. Santana, Juan Diego Florez, Leonard Cohen, SMV derken şimdi de muhteşem bir tiyatro etkinliği ile karşımızda. 7 Temmuz’da masamda İKSV gönderisi içinden çıkan ön satın alma hakkı iletisini gördüğümden beri heyecanla bekliyorum.




Hamlet’i izlemeye de Londra’ya da gidebiliriz, gidemez isek çok pişmanlık duymam ama bu ay daha bitmeden bu heyecan verici tiyatro oyununu Kültür Bakanlığı'nın bu gösteri için verdiği özel izinle Rumelihisarı’nın avlusunda sergilenecek iken kaçırmak başlı başına bir üzüntü yaratır. Hem bilet alırken vize dahi istenmiyor iken.



Ünlü İsrail’li film yönetmeni Amos Gitai, Yahudi - Roma Savaşı’nı temel alarak, her savaşın kayıplarını; geçmişe, günümüze ve hatta olmayan bir zamana taşıyarak şiddeti, üzüntüyü ve yaşananların aynılığını bir tiyatro sahnesinden yorumluyor. Güzeller güzeli ünlü Fransız oyuncu Jeanne Moreau’ya (benim için Marguerite Duras'ın yaşayan sesi) Akdeniz’li birçok sanatçı eşlik ediyor. Türkiye’de sergilenecek olan bölümde ise anlatıcı rolünde Cüneyt Türel olacakmış. Cüneyt Türel’i en son Karatavuk adlı oyunda izleyip hayran kalmıştım, Rumeli Hisarı’nın büyülü atmosferinde –kaldı ki daha önce Hisar’da hiçbir gösteri izlememiştim- bu oyunla herhalde mest edecektir.

Eğer oyundan keyif alamasak dahi, başka ülkelerden sanatçıların, neyi nasıl yorumladıklarını görebilmek için bile çok güzel bir fırsat olacağını düşünüyorum. Benim ve Yonca’nın 31.07.2009 akşamına biletimiz var, sizler de gelin.



Gülda

10 Temmuz 2009 Cuma

HAMLET & JUDE LAW & İÇİMDEN TUTTUĞUM BİR DİLEK.

Jude Law Londra Wyndham's Tiyatrosunda Hamlet'i oynuyor. Eylül'den itibaren ise New York Broadhurst Tiyatrosunda Hamlet rolüyle performansını sergilemeye devam edecek. Sorarım size peki ne zaman İstanbul'a gelecek ? Hiçbir zaman mı ? Elbet bir gün mü ? Keşke sonbaharda hüzün kapının eşiğindeyken, New York'a ne alışverişe ne müzelere ne tatile sadece ama sadece Hamlet rolünde Jude Law'u seyretmeye gidebilsek ... Aycan
http://www.newyorkcitytheatre.com/theaters/broadhursttheater/theater_hamlet.html

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails