Gülda
ile İspanya seyahatimiz esnasında, gazetelerden birinde Melody Gardot’nun konser
verdiğini anladığımızda, bilet için aramış ve telefonun diğer ucundaki
hanımefendi bize kahkaha ile cevap vermişti. O kahkaha karşısındaki
hırsımız/burukluğumuz 2009 yılı Temmuz ayında İstanbul Caz Festivali kapsamında
tanıştığımız Melody Gardot’nun yeniden geleceğini öğrendiğimizde canlanıverdi
ve biletleri gecikmeden aldık.
Melody
Gardot, Boğaz şeridinde en beğendiğim mekânlardan biri olan Almanya
Başkonsolosluğu’nun Tarabya’daki Yazlık Sefareti’nde sahne aldı. Bu sene
konserlerden ziyade mekânlar için bizimle festivale katılan mimar arkadaşımız
R. ile uzun süre mekânın, içindeki köşkün ve mini korusunun ne kadar can sıkıcı olduğunu konuştuk, durduk.
Oturma
yerleri numarasız olduğundan sahneye biraz uzak olmamızın yanı sıra zaman zaman
deli deli esen rüzgâr nedeniyle ürpersek de Gardot uçuş uçuş elbisesiyle,
piyanonun başına geçince tüm dikkatimi müziğine verdim. Gardot, geçen yıl
çıkardığı albümü The Absence’ın tanıtımı çerçevesinde konserini oluşturmuştu ve bu nedenle
Gülda “Les Etoiles’i söyler mi acaba” diye sordu ve birkaç parça sonra Gardot
cevap olarak şarkıya giriş yaptı .My One and Only Thrill albümünden söylediği bir diğer şarkı Baby, I'am a Fool idi.
Ben
açıkçası Your Heart is as Black as Night”ı da söylemesini istedim ama yeni
albümündeki “So We Meet Again My Heartache” o kadar güzel ki, kendisini kısa
sürede affediverdim.Gecenin sürprizlerinden biri Gardot’nun "Cesaria Evora’yı
bilir misiniz” diye sormasının ardından saatlerce ve günlerce üst üste dinlesem
bıkmadığım bir şarkı olan “Sodaded” ı seslendirmesi oldu.
Konser
boyunca Başkonsolosa birkaç kere konser mekânı için teşekkür eden,
merdivenlerde oturan dinleyicilere “En
güzel yer sizin ki, şarap olsa iyi gider” diyen Gardot, geçen seferki konserine
göre daha hareketliydi, dans bile etti. Ben geçen seferki konserinde göre ne
kadar hareketli diye düşünürken Gülda “ ne kadar iyileşmiş, hareketi
fazlalaşmış “ diyerek düşüncelerimi sese döküverdi.
Gardot,
Paris’te başına gelen komik bir olaydan bahsetti. Jetlag olan Gardot, sokak
müzisyenlerinin müziğine uyandığında, onlara seslenerek “sizlerle şarkı
söylemek istiyorum” dediğini, müzisyenlerin ise “üzerinize bir şey giyseniz iyi
olacak” diye cevap verdikleri anda aslında çıplak olduğunu farkettiğini dile
getirdi. Neşesini, hareketliliğini dinleyicilere daha iyi geçirmek isteyen
Gardot, Başkonsolostan izin de isteyerek sahne ile seyirciler arasındaki mesafenin
ve bantların kaldırılmasını istediğini söyledi ve o
andan sonra herkes ayaktaydı.
Melody
Gardot'nun, Latin, İspanyol, bossa nova, country ve yer yer folk esintileri taşıyan
müziğini daha da etkili hale getiren kuşkusuz birlikte çaldığı müzisyenlerdi.
Özellikle saksafon çalan Irwin Hall solo yaparken gözleri kapalı dinliyordum ve
birden açtığımda iki saksafonu aynı anda çaldığını görünce bir an “ aha, gözler
iyice gitti, çift görmeye başladım bir de” dedim içimden. Ama gözlerimde değil
Irwin Hall’da bir sorun olduğunu anlayınca rahatladım!
Müziğin
dilinin anlaşılır olmasının önemli olmadığını,insanın kalbine dokunmasının
yeterli bulunduğunu ve kendisi ölünce müziğinin yaşamasını istediğini söyleyen
Melody Gardot’nun bu konuda bir endişe duymamasını söylemek isterdim çünkü
kendi müziğini oluşturan ilmekleri o kadar narin ama bir o kadar da sağlam
atıyor ki bir yerlerde her zaman çalınacak ve söylenecek şarkıları.
Norah
Jones’a benzetilmesinden rahatsızlık duyduğumu, ses ve müzik, şarkı yorumu
olarak aralarında fersah fersah fark olduğunu ifade etmek isterdim. Bir başka
sefer görüşmek üzere Melody.Yalnız sarı saçlı halini daha çok beğeniyordum…
Sevgiler Billur
Konser Fotoğrafı : medya@iksv.org'dan alınmış olup, Sayın Mustafa Önder'e aittir.
Anne karnındaki bebeğin kulağı 8. haftada oluşmaya başlıyormuş. Ve bu haftadan itibaren de dışarıdan gelen ses dalgalarının cilt ve kemiklerde yarattığı titreşimler aracılığıyla sesleri algılayan bebek, ultrasonda bu seslere yanıt verebiliyormuş. 16. haftada işitme sistemi tamamen oluşuyormuş ve 24. haftada ses dalgalarını beyine taşıyan sinirlerin tamamen oluşumunu tamamlamasıyla da bebek 25. haftadan itibaren annesinin sesini duyabiliyormuş. Doğal olarak bebek, anne rahminde geçirdiği oluşum süresince en çok annesinin sesine aşina oluyor ve doğum sonrasında onun sesiyle bağırsaklarını kemiren gazın, diş etlerini yarıp bir an önce yan yana dizilmeye hazır bekleyen dişlerin verdiği sıkıntıdan sıyrılıp rahatlıyor.
Hamileliğimi öğrenen İtalyan bir arkadaşım, Türkiye’ye bir gelişinde bana yarım düzine kadar CD getirmişti. Bebekler için klasik müzik, new age tarzında güzel seçkilerden oluşan CD’lerdi ve ben bebeğimin ana rahmine sımsıkı tutunduğuna ikna olduktan sonra her akşam yatağa girdiğimde ve gün içinde bu müzikleri dinletmeye başladım.
Ben nasıl ki dışarıdan eve geldiğimde, ofise girer girmez, arabaya biner binmez ilk iş müzik açıyor ve uzun yol yürüyüşlerimde kulağımdan müziği eksik etmiyorsam, oğlum da benimle aynı müzik ruhuna sahip diyebileceğim kadar ilgili.
Emre şu anda ne şarkı sözü yazıyor, ne de beste yapıyor, ama en azından Mina, Michael Buble, Nina Simone, Amy Winehouse şarkılarını duyduğunda müziğe uyarak ritm tutmasından, bir müzik kulağı olduğu anlaşılıyor.
Biz ebeveynlerin öncelikli bilmesi gereken, müziğin çocuk eğitimi ve gelişimindeki önemidir.
Eğitimcilere göre müzik seven bir çocuk, ufku geniş, duyuları gelişmiş, insanı, toplumu seven, ruh zenginliği olan bir birey olarak yetişir.
Eflatun, “Müziği Gençliğinde Öğrenen Filozofiyi Daha İyi Anlar” demiş.
Müziğin çocuklarımızın hayatına kattığı olumlu etkileri düşünürsek, Eflatun’a katılmamak mümkün değil.
Yapılan araştırmalar sonucunda müziğin çocukların bilişsel becerilerinin gelişmesinde de faydası olduğu kanıtlanmış. 3-5 yaş arası çocukların 6 aylık piyano dersinden sonra, matematik ve diğer bilimler açısından çok önem taşıyan uzaysal algılama testlerinde ve bulmacalarda heyecan verici gelişmeler gösterdiklerini saptamışlar.
Müziğin, özgüven, konsantrasyon, disiplin gelişimine katkısını da düşünürsek, çocuklarımızın hayatından asla çıkartmamamız gerektiğini lütfen unutmayalım.
Hatta kendi hayatımızda da daha fazla müziğe yer verelim. Tüm gürültülerden arındığımızda müziği kapatıp “Offf kafa dinlemek istiyorum” demeden önce, müziğin aynı zamanda bir terapi yöntemi olduğunu hatırlayalım.
Yeni nesil jazz sanatçılarından ve benim sesine hayran olduğum Melody Gardot’nun müzik terapisi sonucunda bugünkü kariyerine eriştiğini biliyor musunuz?
Melody Gardot on sekiz yaşındayken, bisiklete bindiği bir gün bir arabanın çarpmasıyla hayatı altüst oluyor. Vücudunun çeşitli yerlerinde kırıklar olduğu gibi, bir de geçici bellek kaybına uğruyor. Tedavisini üstlenen doktoru, Melody Gardot üzerinde müzik terapisi uygulamak istiyor.
Yoğun müzikle geçen günlerin sonunda Melody Gardot bellek kaybını atlatıp, kazanın derin izlerini silmeyi başarıyor. Kazadan ona yadigâr kalan ise, ışığa duyarlılığı artan gözleri; bu sebeple de Melody Gardot'yu güneş gözlüksüz göremiyoruz.
Sonrası malum…
Bir buçuk ay kadar önce Emre stadyumda yapılacak 23 Nisan gösterileri için sınıftan iki arkadaşının tango gösterisine seçildiğini, ama kendisinin de bu gösteride yer almak istediğini öğretmenine iletmiş. Öğretmeni de bu kadar istekli bir öğrenciyi kırmamak, üzmemek için ekibe almış.
Emre’nin kendi kendine bu kararı vermesinin beni çok ama çok mutlu etmesi haricinde, oğlumun özgüvenine, tangoya önyargısız yaklaşımına hayran olduğumu belirtmek istiyorum.
Her prova sonrasında, yaptıkları hareketleri bana gösteriyor ve birlikte evde çalışıyoruz. Zaman zaman ben hareketlerde çuvalladığımda, yüzünde beliren küçümser ifade bıyık altı gülme dürtümü harekete geçirse de, onunla dans ediyor olmak, ilerleyen yıllarda dans kavalyemi bulduğumu kanıtlıyor.
Bu İspanya Gezimize dair yazılarımız yarım kaldı ve hem Ender’in alaylı bir şekilde “Bir sonraki yolculuğumuza kadar bitecek mi?” diye durmadan takılması hem de son okuduğumuz Sabırsız Yürek’de denildiği gibi “Tüm kötülükler yarım kalan işlerden doğar” ilkesinden hareketle bu yazıları tamamlamaya hız vermiş bulunuyoruz.
Madrid’de üçüncü günümüzdeyiz ve gerçekten bir yorgunluk içindeyiz. Sabah kalkınca önce kahvaltı yapmak ve yürümediğimiz bazı yerleri de görmek amacı ile evden çıkıyoruz ve istikamet Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya çıkmak ve oradan da Prado Müzesi’nden önce Circulo de Bellas Artes’e uğramak.
Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya doğru giderken etrafta bazı kızlar ve kadınlar gözüme çarpıyor; sabahın 10’u için biraz fazla frapan geliyorlar, öyle bekliyorlar ve duruyorlar, bakınıyorlar. Sabahları zaten hiç çalışmayan kafama dank ediyor ki bu kızlar ve kadınlar dünyanın en eski mesleğini icra ediyorlar. Şaşırıyorum, biraz erken geliyor bu saat bana. Gülda: “Bu işin saati mi olur?” diye espri yapıyor, tabii yok da İstiklal Caddesi’nin bir benzeri olan Calle de Hortaleza'da biz kahvaltı edecek bir yer ararken biraz garip geliyor bana. Bir kez daha bu İspanyollar’ın saat mefhumunu anlayamıyorum.
Kahvaltımızı edecek bir yer buluyoruz ve büyük bir ciddiyetle de El Pais Gazetesi okuyoruz, ben tek kelime anlamadığım için kahvaltıma geri dönüyorum. Gülda küçük bir çığlıkla Melody Gardot’nun konser vereceğini gazeteden öğreniyor ve program sıkışacak olsa da gitmeye karar veriyoruz. Ben İstanbul’da çektiremediğim resmi çektirme hayalleri kuruyorum Melody Gardot ile.
Heyecanla yola koyuluyoruz. Gran Via’ya ulaşıp yürümeye başladığımız sırada yine bir kitapçıda Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi kitabı tanıtımı görüyor ve gururlanıyoruz. Ardından Palacio de Commicaciones binası ve Gran Via ile Calle Alcala’nın kesişimini geçip arkamıza baktığımızda da 1911 yılında bir sigorta şirketi için yapılmış olan Edificio Metropolis Binasını görüyoruz.
Biraz mola vermek amacı ile 1880 yılında kurulmuş bir kültür vakfı olan Circulo de Bellas de Bellas Artes’de bir kahve içiyor ve cafe bölümünde yer alan heykelin önünde biz de poz vermeden duramıyoruz. Banco de Espana binasına da bir kez daha uzaktan inceleyip Museo Nacional del PRADO’ya doğru hızla ilerliyoruz. Gülda daha önce gezdiği için benimle gelmiyor ve ben bu adını çokça duyduğum müzeye doğru dalış yapıyorum.
Bu müzede Avrupa’nın en iyi yapıtlarını içeren yabancı koleksiyonlar mevcut olduğu gibi 12.-19yy arası İspanya resminin de en seçkin eserlerini görmek mümkün.
Elime önce bir müze planı alıyorum, zamanım az ve gezecek çok galeri var. Hızla gezmeye ve Plan’da belirtilen başyapıtların önünde daha fazla vakit harcamaya özen gösteriyorum. Özellikle yakından görmek istediğim Velasquez ve Goya resimleri ve Bosch resimleri var.
Dilim damağıma yapışmış vaziyette müzeyi gezmeyi bitirdiğimde su almak için kafesinde kısacık oturuyor ve mağazasına yöneliyorum ancak hayal kırıklığı yaşıyorum.
Eve vardığım zaman Ender’in akşam arkadaşları ile çıkacağını öğreniyor, biz de Fast Good’da yemek yeme alternatifini değerlendiriyoruz. Sonra Ender’in olduğu mekânı bulmaya çalışırken bizim evin bulunduğu sokağın arka tarafına doğru yürüdükçe çok kalabalık küçük bir meydanın varlığını ve bir sürü kafe ve lokantaların olduğu bir yeri keşfettik. Sonunda Gülda “İşte gelmek isteyip de hatırlayamadığım yer burasıydı” dedi. Ender’in olduğu yere geldiğimizde buranın turistik olsa da çok güzel yemekleri olan bir yer olduğunu gördük ve ertesi gün yemeği nerede yiyeceğimiz de böylece kararlaştırılmış oldu. Buradan doğruca daha önce rezervasyon yaptırdığımız ve Flâmenko gösterisi izleyeceğimiz CORRAL DE LA MORERİA’ya taksi ile gidiyoruz. Burada dans eden Anabel Moreno’ya hayranlık duyuyoruz; hem güzelliğine hem de dansına… Billur
Bu yazı dizisinden kurtulmanız çok mümkünlü değil. Kararlıyız, bitireceğiz hem de uzata uzata. İspanya bitince de Cebelitarık’ı aşıp Fas’a ulaştığımız bölümü yazacağız.
Madrid’de ısrarla aramamıza rağmen, İngilizce Time Out dergisi bulamadığımız için şehri yeterince yaşayamadığımıza dair inancım da artmaya başlamıştı. El Pais gazetesini karıştırırken, Melody Gardot’nun konserine ilişkin haber beni çok heyecanlandırdı. (Gazete konserin gerçekleşeceği mekanın adını verip, telefon numarasını yazmaya gerek duymadığı için konserin gayet bilinen, önemli bir yerde olduğunu kurup, Billur’u bıraktıktan sonra ilk işimin bu konser için bilet almak olmasına karar verdim.)
Billur’la çocuklar kadar şen bir şekilde hayal kurarak, Maria Pages sonrası bir de Madrid’de Melody Gardot’yu izleyecek olmanın keyfi ile devam ettik. Circulo de Bellas de Bellas Artes’nin kafesi, çok güzel bir kafe, eğer Madrid’e yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Bir önceki gelişimde de sıklıkla uğradığım bir yerdi.
Billur Prado’yu gezerken, ben de eve dönüp hem işlerimi yapacak hem de konsere bilet almayı başaracaktım. İki saat sonra da telefonlaşıp buluşacaktık. Konser Orange Cafe diye bir yerde idi. Telefon edip, bilet almak istediğimde telefondaki kadın konserin biletlerinin aylar öncesinde bittiğini, kapıdan bilet bulunmasının da mümkünlü olmadığını söyledi. Sanırım son dakika birinin bilet arıyor olmasını ya da beni çok komik buldu ki, bir noktadan sonrada gülmeye başladı, ben de pes ettim. Sonradan youtube’dan araştırdım, konserde Melody Gardot "Somewhere Over The Rainbow’u" çok güzel söylemiş ah ah...
Biletleri alamamıştım, İstanbul’da aylardır bir türlü sonuçlanamayan ve gittikçe karışıklaşan bir işe acilen herkesin kabul edeceği bir öneri sunmalıydım, Billur’a da ulaşamıyordum. Madrid’de hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sonuçta Madrid’in tatilimizi bozmasına izin vermeyecektim ve bir çözüm buldum: Madem İspanya’ya kadar geldik bir Parador’da kalmalıydık, hem de Elhamra’da. Böylece sadece Elhamra’yı gezmeyecek bizzat içinde yaşayabilecektik. Düşündükçe aklıma daha da yattı ve bütçeyi biraz aşmayı da göze alarak hemen yer ayırttım. Haklı itirazlar da olabilirdi ama ne yapalım Madrid’de o son derece sevimsiz evde ne yapacağımı bilmez halde tıkanıp kalmıştım.
Bu geziye başladığımızdan beri sürekli Fast Good’da yemek yemeye çalışıyorduk. Nihayetinde Madrid’in 3.gecesi başardık.
Ferran Adria dünyanın en iyi aşçısı. Hatta dünya çapında en etkili 100 kişi listesine girmiş bir kişi/aşçı. İspanya’nın en önemli adamlarından da biri sayılıyor. Ben de at arabası ile dolaşan Prens’den daha havalı olduğunu düşünüyorum. Barselona yakınlarında bulunan, rezervasyon yaptırmak için aylar, hatta bir iddiaya göre, bir yıl önce rezervasyon yaptırılması gereken elBulli adlı restoranın da sahibi. Daha önce Billur yazmıştı. Biz İspanya’da 3 Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedik. Orası da yine rezervasyonu aylar önceden yaptırılması gereken bir restorandı. İspanya organizasyonu içerisinde, elBulli için de rezervasyon yaptırmayı denemiştim, onlar yerlerinin olmadığını ama istediğimiz tarihten bir hafta önce ararsak iptaller sonrası ne yapılabileceğine bakacaklarını söylemişti. Ben elBulli ile tekrar cebelleşmek yerine; Sant Pau’ya gitmeyi uygun gördüm. Çünkü Carme Ruscalleda’nın yemeklerini ancak Sant Pau’da yiyebilecekken, Ferran Adria mutfağına ulaşmak İspanya’da daha kolaydı. Her ikisinde de rezervasyonumuz onaylanırsa da; tahminen mide/bütçe açısından istemeyeceğimiz bir durum oluşacaktı. Bunun üzerine Fast Good’da yemek yemenin peşine düştük.
Fast Good adından da anlaşılacağı üzere bir hazır yemek restoranı. 22. yüzyıl yemeğinin nasıl olacağını araştıran ve Moneküler Gastronomi akımının en önemli isimlerinden biri olan dahi/deli mutfağın Dali’si Ferran Adria’ya göre; hızlı yemeğin kolay olması yanı sıra hem lezzetli hem de sağlıklı olması mümkün. Bunun çalışmasını yaptığı yer de; Fast Good. Bir yemek zinciri oluşturmaya çalışıyor ve anladığım kadarı ile isim hakkı da veriyor. Buradaki araştırmacı yatırımcılara duyurulur…
Girer girmez ilk sorum içki var mı? oldu. Malum sağlıklı yemek yeri, belki içki de olmaz diye düşündüm. Biz son derece güzel birer hamburger ve yanında patatesi kızarması yedik, birer bira içtik. Restoranda biz ve bir başka çift dışında kimse yoktu. Anlaşılan Madrid’de pek rağbet gören bir yer değil burası. Yine de gidip görmekte ve sağlıklı hamburgerleri gayet makul fiyatları ile yemekte fayda var.
Çıkışta "Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 100 Yer" listesinde bulunan CORRAL DE LA MORERİA’ya ilerlerken Billur’a anlatıyorum. "Belki 22. yy mutfağını kendi yüzyılında test edebiliriz, eğer 2042’ye kadar dayanabilirsek" diyorum. Dünyanın en etkili ismi sayılan bir diğerinden bahsediyorum. Arkadaşım Lale’nin Singularity Üniversitesi'nde Ray Kurzweil ile tanışmasını ve Ray Kurzweil’in ölümsüzlük planını anlatmaya çalışıyorum. Yürümeye devam ediyoruz, ben yol boyunca yediğimiz hamburgerin köftesinin çok lezzetli olduğunu düşünmeye devam ediyorum, bir de 2042 de 70 yaşımda, görülmesi gereken hangi yerde olacağımın tahminini yapıyorum.
Sanat Aktiviteleri Danışmanım Gülda Melody Gardot'yu dinlemeye gitmemizi söyleyip duruyordu. Ama ben biraz hevessiz davranıyordum ki aslında Caz Festivallerini daha önce hiç dinlemediğim, bilmediğim sanatçıları da öğrenmek ve dinlemek için en iyi yollardan biri olarak benimsediğim ve her zaman yeni sanatçılara yöneldiğim ve hiç de pişman olmadığım halde yanıtsız bırakıyordum sürekli Gülda'yı. Bunun nedeni de önce Depeche Mode (mide kanaması) Joe Sample(kalp spazmı)konserleri ertelenince moralim bozulmuş, Leonard Cohen'e de bir şeyler olur mu [şeytan kulağına kurşun ama adam da yaşlı ....!) endişesi ile gezindiğim günlerdi ve bu nedenle de pek kulak asmıyordum. Gülda beni ikna etmek için bir gün bir lokantada duyduklarını ve "kim bu ses?" dediklerini ve soruşturduklarını ve Melody Gardot olduğunu keşfettiklerini söyleyince "pekiyi" dedim. İyi ki de demişim.
Melody Gardot 1985 yılında doğmuş bir Amerikalı sanatçı.19 yaşında bisikletiyle gezerken bir araba çarpmış (Gülda iyi ki bisiklete binmeyi bilmiyoruz). Bu kaza sonucunda leğen kemiği kırılıyor, beyin sarsıntısı geçiriyor ve kavrama (kognitiv) bozukluğu oluşuyor. Bunun yanında ışığa ve sese karşı da aşırı duyarlı hale [Gülda bu sanırım sürekli siyah gözlük takmasını açıklıyor.(Anlaşılacağı üzere Gülda ile arada epey dedikodusunu yaptık)] geliyor. Kazadan önce piyano çaldığı için (konserde 16 yaşında çalmaya başladığını söyledi)doktorlar müzik terapisi öneriyorlar ve bu terapinin ardından söz yazarı ve solist olarak yeteneği açıkça ortaya çıkıyor.
Dün gece sahneye siyah tayt çorap üzerine fırfırlı bir etek ve beyaz gömlekle çıktı, başında tavus kuşu tüyü olan bir şapka giyiyor ve siyah gözlük takıyordu. Elinde de bir baston vardı. Gerçekten hoş görünüyordu. Sahne denizi arkasına almış olduğundan oturduğum yerden kısmen de olsa mehtabı yakalıyordum [Tabii bunun kötü yanı arkadan geçen boğaz teknelerinden arada sırada yükselen "hayaat beni neden yoruyosun" ya da "hade hade hadeee" gibi nitelikle şarkıların sesinin bir anda patlaması oluyor!).
İlk şarkısına gitarı ile başladı ve sonrasında piyanonun başına geçti. Bu esnada da seyirciyi avucunun içine alacak sözlerini söyledi: İstanbul'un şu ana kadar gördüğü en güzel yerlerden biri olduğunu ve görülecek daha güzel şeyler kalmadığında ölüneceği anlamına gelen bir deyişi hatırladığı için de bu deyişin gerçekleşmesinden endişe duyduğunu ifade etti. Sanırım ilk 3 şarkı ancak bitmişti ki sahneden ayrıldı...Bu da nedendi? Aha...Ezan vakti idi.
Daha sonra bir ara Türkçe bir kaç kelime öğrendiğinden ama unuttuğundan bahsetti,"good night" nasıl denildiğini sorunca önlerden bir dinleyici söyledi ve biz seyircilere söyleceği şarkının kendisi ve orkestrasından "iyi geceler" dileğini yansıttığını belirtti. Ayrıca gittiği her ülkede bazı kelimeler öğrenmeye çalıştığını ama hep kendisine kötü sözler öğretildiği de ekledi. Neyse bunun sadece Türklere has olmadığını duymak hoşuma gitmedi değil doğrusu.
Çocukluğunda kendisini büyükannesinin büyüttüğünü anlattı ve sigara içişini taklit etti. Bir başka şarkısının öncesinde aşka dair konuştu ve kendisinin kalbinin kırılmasına yol açan aşklara bağımlı olduğunu,bu ayrılıkların iyi tarafları bulunduğunu,bu durumda olan birinin yemeğe çıkarıldığını, yatakta yer açıldığını ve horlamadan kurtulunduğunu ekledi.
Konserde daha çok son ve ikinci albümü olan My One and Only Thrill adlı albümünden şarkıları seslendirdi. Ayrıca 'Somewhere Over The Rainbow' ile 'Ain't No Sunshine' şarkılarını da çok hoş bir caz yorumu ile söyledi. Her ne kadar kendisi Norah Jones ve Madeline Peyroux ile kıyaslansa da itiraf etmeliyim ki konser performansı her ikisinden de iyiydi ve Norah Jones'tan daha kuvvetli bir yorum yeteneği olduğunu, ses renginin benim kulağıma daha hoş geldiğini ve Norah Jones'ta zaman zaman insanı sıkan tekdüzelikten eser bulunmadığını düşünüyorum. Henüz erken ama bence geleceğin yeni divası olabilir gibime geliyor.
Konserin bitiminde cdlerinin satışa sunulduğu standda albümlerini imzaladı (sıraya girmeyen önüme kaynak yapan bir sürü insana söylendim durdum) ve iki albümünü de aldım ve herkese de tavsiye ediyorum. Gülda ile Yonca resim çektirmişler ben İKSV'de görev yapan bir arkadaşımdan Gülda için Leonard Cohen'in kaldığı oteli öğrenmeye çalışırken....Öğrenebildim mi? Hayır! Melody Gardot ile resmim var mı? Hayır!
Ancak gene de Gülda'ya binlerce teşekkür....Çok hoş bir akşamdı ve yeni bir sanatçı keşfettim sayesinde.
İstanbul’un en güzel zamanıdır Caz Festivalinin başladığı zaman. Bu sene, tüm olumsuzluklara rağmen yine de program oldukça başarılı. Benim seçtiklerim:
02.07.2009 Açılış:
Esma Sultan Yalısı bahçesinde, Fatih Erkoç ve Kerem Görsev konseri ile başlıyor.
07.07.2009 Melody Gardot
Tanımıyorsanız tanışmanızı tavsiye ederim, bir cafe’de otururken müzik çok güzel gelmişti ve sorduğumuzda öğrendik Melody Gardot’u. Meğerse tüm dünya tanıyormuş. Pürüzsüz bir ses, iyi bir caz yorumu. Mekân yine Esma Sultan Yalısı. My One And Only Thrill albümünü alıp gitmeden biraz dinlemekte fayda var.
08.07.2009 SMV (Stanley Clarke, Marcus Miller & Victor Wooten)
Bu üç usta basgitarcı geçen sene çıkardıkları Thunder albümleri ile beraber çalışmaya devam ediyorlar. Ayrı ayrı onları izlemek büyük keyifti. Her halde beraberlikleri muhteşem olacaktır.
Rufus Wainwright, Antony and the Johnsons’ dan sonra Yeni Ozanlar bölümünün kraliçesi. Gollum's Song ile bizi Orta Dünya’ya götüren büyülü sesin sahibi. İstanbul Modern’de konser izlemek ise başlı başına bir deneyim.