Afili Filintalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afili Filintalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2010 Çarşamba

AĞLANACAK HALİMİZE GÜLDÜREN FİLİNTA

FATİH ALTINÖZ - KUTSAL AİLE

İtiraf ediyorum: "Yaşlı İnsanlar Gözlerini Nasıl Kaybetti?", "Haydarpaşa Yanıyor", "55. Yumurta Şenliği", "Gençliğin Copla Bu Kaçıncı İmtihanı?", "Sızıldayan Belgeler" adlı gerçek üstü romanları okudukça nefessiz kaldım. Kimselere tavsiye etmem.

Bunlar üzerimde öyle bir gerginlik yarattı ki sormayın.

Öfkeme yaklaşmayın.

Depresyondayım, dokunmayın…

Sadece ben mi? Hava bile depresyonda. Geçen hafta gömlekle geziyorduk. Şimdi kar montsuz dışarı bile çıkamıyoruz nerede ise.

Neyse, bari cıvıtmayayım.

Eve geldim, moralim çok bozuktu. Salon Sibirya soğuğunda, diğer odalar Bahamalar sıcağında. Ne yapacağıma karar veremedim. Girdim yatağa, çektim en sevgili elyaf yorganımı üzerime, aldım Kutsal Aile kitabını elime. Bir daha da çıkamadım tüm gece.

Ben çok gülerim de kendi kendime iken hiç kahkaha attığıma şahit olmamıştım. Okuduğum roman çok acıklı ise hüngür hüngür ağlayabilirim ama çok komik olsa dâhi kahkahalar atmam. Giderim Ka’nın yanına aynı bölümü ona okur, onunla gülerim. Olmadı ararım bir arkadaşımı arar, konu ile ilgili kısa bir özet geçer, güldüğüm kısma gelince, onunla kahkahalara boğulurum. Kahkaha benim için tek kişilik bir eylem değil. Ben deli miyim? “Ya da eskiden değildi(m) demek daha doğru olacak.




Kutsal Aile’yi okurken bambaşka bir ben oluverdim. Hatta Ka halime şaşırıp iki üç kez odaya gelip “İyi misin?” diye sordu. İyi miydim bilmiyordum ama çok gülüyordum. Gülmekten kendimi tutamıyordum. Romanı bitireli çok oldu ama hâlâ düşünüp düşünüp kahkaha atıyorum. Evet, anladınız, biraz histerik, biraz çığlıksı, biraz “oynatmaya az kaldı” kahkahaları ama yine de o yaşlı insanların başına gelenleri düşünüp dövünmekten daha rahatlatıcı! Ne yapayım? Ben de böyleyim haline sığınayım bari!

Aslında Kutsal Aile’de yazılı olan bölümlerden bir kısmını zaten daha önce Afili Filintalar’da okumuş ve çok keyif almıştım. Fatih Altınöz bunları derlemiş toplamış, eklemiş çıkartmış, birleştirip yapıştırmış ve “Büyük Boy Menü” olarak romanlaştırmış. İyi de yapmış, hatta iyinin de ötesinde acayip bir şey yapmış. Edebiyat yapmamış, okunur, ezberlenir, “bir roman okudum kesin beni anlatıyordu” hisli, çözümlerle (!) bezeli çok eğlenceli “Dikkat 40’lı Yaşlarda Olmak” tadında bir belgesele imza atmış.

Romanın halis muhlis kaybedeni İsmail ilk bakışta gayet istenir bir hayatı yaşıyor. Bankada çalışıyor, evli, çocuklu, üstelik arabası da var. Hem kendi hem de eşi Gülcan'ın aile büyükleri hayatta. İstanbul’da iyi de sayılabilecek bir evde yaşıyorlar. Ufak tefek sıkıntılarla yaşayıp gidiyorlar işte.

İsmail’in küçük, küçücük bir sorunu var: İçinde fazlaca iç sesi olması. Bir başka sorunu daha var: o iç sesleri ile başa çıkmayı denerken, diğer dış seslerle- kendi büyük ailesi, çekirdek ailesi, çekirdek ailenin ailesi, arkadaşları- mücadele gücü kalmadığı için bir şekilde sıkışması. İç seslerinin bundan güç alıp birbirine girmesi… Sadece bu kadarcık. Büyütmeye, uzatmaya ne gerek var. Gül gibi karın, oğlun, ikinci el araban, bankadaki memuriyetin var İsmail. Bu ehven-i şer işte, ne kurcalıyorsun?

İsmail’in kayınpederin doğum gününü kutlama yemeği ile başlıyor roman. Daha fazla bir şey söylemek dahi istemem, okuyun ve kaybolun/içinizdeki diğer seslere kulak verin. –İç sesim tedbirli, talimli. Şunu diyor: "Fatih Altınöz bir psikiyatr, Şizofrengi Dergisi’nde de uzun süre yazmış. Bulaşma kafa salla.”

Yine de ipucu vermeksizin duramıyorum:

Mesela intihar etme noktasına gelmiş İsmail’e “önce bir depresyona girsen, bi tadını çıkartsan diyen” iç ses var.

41 yaşında, evli, çocuklu bir adamın bir metresi olmaması halini “ibnelik” olarak gören dış sesler var.

İsmini Ali Can koymayı bile başaramadığı oğlu Alican üzerindeki tüm etkisini, hayta kayınbiradere kaptıran Fikir Fıskiyesi bir başka İsmail daha var.

İç hesaplaşmada uzlaşamayıp burası kimin yeri deyip hesaplaşan başka İsmail’ler de var.

“Eller kazansın sen ye” şeklinde ninnilerle büyütülmüş Aytekin adlı bir ağabey, Mürvet Sim bakışlı, “Songül ile Aydın’ın mütemadiyen kaynamasından olma” Sonay adlı bir yeni yenge, Şorolo bir dayı, her durumda “fındık kırmış” baba, buna verdiği tepki her an kaygan zeminde oynatılan, tahminen hiçbir şeyden haberi (ya da görmezden gelen) olmayan bir anne, annenin iyi arkadaşı ne güzel komşumuzdun Neriman Teyze de var. Güvendiğim dağlara kar yağdı dedirtebilecek, zina gülüşlü Erçin Abi de var. Zoraki âşık olunan saflık abidesi Saliha isimli bir genç kız var. Hiç silah patlamasa bile ölüm var, her durumda suçlanacak biri var. Eee daha ne olsun?

En güzeli “Belki Çoktan Delirdim de Haberim Olmadı” başlıklı bir bölüm de var.

25 Kasım 2010 Perşembe

Kasabanın En Vicdanı Hür Delikanlısı

ALPER CANIGÜZ - GİZLİAJANS



Kendimce “Kim Bu Afili Filintalar?” araştırması yapıyorum, epeyce de keyifli vakit geçiriyorum. Konuya ilişkin notlar alıyorum, internette geziniyorum, eve bir an önce dönüp hemen Filinta romanlarını okumaya koyulmak istiyorum. Çok keyifli, baş döndürücü bir yolculukta gibiyim. Bir yandan bu serüven hiç bitmesin istiyorum, aynı zamanda hepsini hemen okuyup bitirmek ve ihmal ettiğim diğer kitaplarıma dönebilmeyi diliyorum. Ve yine Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal Barış serisinin ilk kitabını hızla yerine koyup bir Filinta kitabını okumaya başlıyorum. “Yeni kitapların en kötü yanı, bizi eskileri okumaktan alıkoymalarıdır.” diyen Joseph Joubert’i daha da iyi anlayıp, gereksiz bir iç hesaplaşması yapıyorum. Bir de buna, garip bir suçluluk hezeyanı katıp, arkadaşlarımı da ortak etmeyi deniyorum:

Bize geçerken uğramış bir arkadaşıma; konu ile hiçbir ilgisi yokken; on beş dakika kadar nefessiz bir şekilde “Erken Kaybedenler” deki öykülerden bahsedip, “Yok böyle olmayacak en iyisi sen kitabı al, oku sonra tekrar konuşalım” dedikten iki gün sonra arayıp kitabı bitirip bitirmediğini soruyorum.

Bir başkası “hiç keyfim yok, canım hiçbir şey yapmak istemiyor, kitap bile okuyamıyorum” dediğinde, hemen Alper Canıgüz’ün Gizliajans kitabını verip, bir doktor edası ile “akşam eve git, televizyonu sakın açma ve okumaya başla” reçetesi yazıyorum.



Göreceğiniz üzere bununla da yetinmediğim aşikâr. Size de aynı reçeteyi veriyorum: “Eve gidin, alın Gizliajans’ı elinize, yemek sonrası başlayın. Yok, yok beklemeye ne gerek var! Yemek yerken ilk sayfayı açın okumaya başlayın. O esnada Karnabahar yemeği bile iyi gelecektir. Bizzat denenmiştir, tavsiye ederim..”

Son derece saçma-gerçek-komik-tuhaf-sürükleyici-etkileyici-yer yer çözümsüz, göz açıp kapayana kadar biten/tüketilen bu romana kendinizi bırakın. Tuhaf dediğime de aldırmayın. Roman kelimesini yaşam ile değiştirdiğimi düşünün.

Neyse ben romana/hayata geri döneyim:

“Borges ile Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.” diyen Musa, romanın başkişisi. Hadi etiketleyeyim: “Sorgusuz, ölçüsüz, sorusuz, dünyanın şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğunu düşünerek mızıldanan, tutkusuz” bir benzerimiz. Üstüne üstlük, bazen tam dayaklık! “Üslubumun kusuruna bakmayın, Filintalar’ı okumayı bırakınca düzelecek umuyorum. Bu arada ben ne küfürler, ne soğuk espriler öğrendim Filintalar’dan bir bilseniz…”

En kısa ömrü en iyi biçimde yaşamaktır amaçlı Musa, askerde bölük ve yatakhane arkadaşı olup hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı arkadaşı Şaban ile Eminönü’nde kuşlara yem atarken tekrar karşılaştığında İnleyen Saatler programının metin yazarıdır. Onbeş gün sonra annesinin evinden ayrılmış ve Şaban’ın Beşiktaş’taki evine taşınmıştır bile. Şaban alım satım işleri ile uğraşan iyi bir ev arkadaşıdır. Düzenli biri olmasına rağmen Musa’nın dağınıklığına aldırmaz. Dindardır ama bu konuda konuşmaz. Bazı akşamları, suşi getirir, başka bir akşam köyden gelen tulum peyniri ile mükellef bir akşam kahvaltısı hazırlayabilir. Mesnevi’yi de, bir seks dergisini de benzer mesafede ilgi ile okuyan biridir. Bilinen tek kusuru ayaklarını çorabının üzerinden kaşımasıdır. Bu da özellikle huzursuzlandığı zamanlarda artar.

Hiçbir şey bilmez Musa’nın onunla huzur bulduğu ise aşikârdır.

“Tek tek bakıldığında az çok normal görünen özellikleri, bir araya gelince tuhaf bir bütün oluşturuyordu. Açıkçası onu nereye yerleştireceğimi pek bilemiyordum ama onunla birlikte kendimi kesinlikle huzurlu hissediyordum. Bu her şeyden önemliydi.” (sy.7)

Musa, Şaban’ın yanına taşındıktan bir ay sonra işsiz kalır, aradan bir mevsim geçip Musa’ya Gizliajans’tan bir iş teklifi geldiğinde; çok umutlu olmasa da kalkıp görüşmeye gider. Görüşmeye gittiği yer Asmalımescit’te tarihi bir binadadır. “Hani yok pahasına kırkdokuz yıllığına kiralananlardan.” (sy.9)

Süpersonik bir asansöre binip birinci kata çıkar. Birbirinden seksi iki esmer sekreterden ismi Mehtap olanı onu görüşmenin yapılacağı yere yöneltir:

Mekân oldukça soğuktur. Burada “şortlu, çoraplı ayaklarına kocaman mavi sandaletler geçirmiş Genel Müdür/mütercim kedi telapisti Tunçay Bey, Gürcan -nam-ı diğer Çeşme- isimli gözleri yaşlarla dolu yaratıcı yönetmen ve Şeytan Bey isimli bir kedi ile görüştükten sonra metin yazarı olarak işe alınmıştır. Musa için sorgusuz biridir demiştim ama kendince Gizliajans’a ne katabileceğini de sorgular, hakkını yemeyeyim. “Kendisini neden işe aldıklarını, mekânın neden bu kadar soğuk olduğunu” sorar. Verilen tüm cevaplara da hemen inanır.

Bir kedinin patronu olması, bir adamın sürekli ağlaması, ısrarla isminin Tuncay değil Tunçay olduğunu söyleyen bir diğerinin de bir pipetle bardağına attığı buzları emmesi Musa'yı şaşırmıştır. Ama üstelemez, en iyisi zaten düşünmemektir: Bir şişe şarap ve altı bira alıp ilk iş gününe hazırlanır. Malum yarın iş günüdür ve az içmek gerekir.

Aslında bir roman kahramanı eleştirmek çok kolay, bak ve yapıştır ben bilirim tavrınla: “Musa, sen başına ne gelecekse hak ettin, böyle sorgusuz sualsiz işe girilir mi? Kim bu deliler bir araştırmaz mı? O soğukta ne yapacaksın?” demek en kolayı…

“İşsizdin, ailenin yanına dönmek istemiyordun, bir mevsim boyu birikmiş kira borcun vardı Hoşgörülü Şaban’a. Sen ne yapardın?”

Evvel zaman içinde ben de bir ay kadar işsiz kalmış ve çok korkmuştum mesela. O günlerde, biri bana “sana iş buldum ama asıl patron bir kedi” dese idi, hiç umursamaz ve kabul edebilirdim sanırım. Ya da başka bir şekilde düşünelim. Hangimizin patronu bir kediden daha akıllı ya da duyarlı? Patronun mu, herhangi bir kedi mi? Tercih senin.

Hadi kediyi geçtim. Şortlu, çoraplı, terlikli adama gelelim. Absürd mü? İş güç sahibiyim, çok önemli bir galeri sahibi ile görüşmeye gideceğiz. İş arkadaşım “Gülda, istersen sen gelme” diyor. Baktım ayak diriyor: “Olmaz ben de geleceğim” diye tutturdum:

“Ben o beyefendi ile tanışacağım, görüşme esnasında, çok param olunca toplayacağım resimlerle ilgili bilgi alacağım, ilerideki koleksiyonum ile bana çok önemli bir yöntem gösterecek. Hem işi de istiyorum, onun sadece referanslarımızda bulunması bile çok önemli…” şeklinde gayet gıcık bir tavır içinde idim.

İş arkadaşım “sanırım benden ve tüm bu ısrarımdan intikam almış olmak için” kabul etti, kalktık gittik. Bu beyefendi daha kapıda bizi karşıladı, çok nazikti ama üzerinde sadece bir pantolon vardı. Bizi katkat göbeği, boynuna kadar ulaşmış, yer yer beyazlamış tüyleri ile gayet rahat bir şekilde ağırladı tüm görüşme boyunca. Biz de bu manzaraya hayretle bakakaldık. Ofise geri döndüğümüzde de açtık biraları, yaşadığımız bu inanılmaz katkat göbek tecrübesi karşısında içtik. İş arkadaşım ise benim düştüğüm dehşet karşısında kravatını bile gevşetemedi.

Musa’nın artık en az ikibin lira isteyip patronlara rakamı kabul ettirdiği bir işi vardır. Eve döndüğünde; en az üç köpeği ile yaşayan ve bir üst kat komşusu Emirhan Bey’in ısrarla trafik kazasında değil de bir komplo sonucu öldüğünü iddia eden, Prens Charles’a tutkun Müberra Abla ile karşılaşır. Ondan, apartmanlarında, Vefakâr Şaban’ın da sık sık çıkmaktan keyif aldığı bir terası olduğunu ve çatı kat komşusu Samanyolu Mutluluk Okulu’nun bu terasta parti yapmak istediğini öğrenir. Komplo teorisyeni, fikir sahibi Müberra Abla, Samanyolu Mutluluk Okulu ve okulun mutluluk öğretmeni; kel, göbekli Savuray Bey ile ilgili endişelerini dile getirir. Tutkusuz Musa, Prens Charles’ın kollarında can verme hayalleri içindeki Müberra Abla ile daha fazla konuşmak istemez ve onu başından atabilmek için parti yapılması fikrine kesin karşı çıkacağına dair söz verir.

Mirim Musa, Müberra Abla’ya söz vermiştir vermesine ama işler daha işin ilk günü karışmaya başlar… Her şeyi ıstıraba çevirebilir Musa işe başladığı ilk dakika en yakın çalışma arkadaşı Menekşe gözlü, Greta Gabro ses tonlu sanat yönetmeni Elizabeth Taylor’a pardon Sanem H.’ye âşık olur. Çizmeli Kedi Şeytan Bey, geçirdiği kaza sonucu ölen zengin Barbaros Albotros’un halefidir. Barbaros Albatros’un gerçeklik takıntılı eşi Durnev Hanım’ın ise ajansta ajanları vardır. Kalıbımı basarım eşcinsel çaycı Ercan, aynı zamanda psişik güçlere de sahiptir. Nerede ne zaman deprem olmuştur bir sismograf edası ile bilebilmektedir. Dupont ve Dupont benzeri müşteri temsilcileri Ayberk ve Berkay birbirinin aynısının tıpkısıdır. Beceriksiz Musa’dan önce ajansta metin yazarı olarak çalışan kişi Kaan Sezyum’dur. Diğer esmer seksi sekreterin adı da Sevilay’dır. Her şeyi kitabına uydurmayı bilen, kutulama meraklısı Tamay Bey ajansın ve Albatros vakfının muhasebecisidir. Ve Gizliajans’ın tek müşterisi Samanyolu Mutluluk Okulu’dur maalesef. Üstüne üstlük Çeşme Bey, uçmayı sevmez Musa ile daha özel bir görüşme yapamadan balkondan atlar/atılır.

Neyse bunların ne önemi var. Musa, sebebi-i mevcudiyeti Sanem ile kıyametten sonra ebediyyen yaşayacağı cennetine bu yaşamda kavuşur zaten. Parti de, kız kurusu üst kat komşusu Müberra Hanım Abla’ya rağmen yapılır. Ancak ve ancak; parti sonrası her şey tersine döner. Kriter pardon krater sever Şaban, seni çok üzerim Sanem ve Gizliajans bir anda ortadan kaybolur. Küçük insanların içine düştüğü açmazlardan haz duyan sapıklardan biri Gizliajans’ın iflas etmiş olduğunu ve çalışanlarına da tazminat vermemek için kaçtığını öne sürer.

Fikr-i sabit Musa, dostunu ve sevgilisini kurtarabilmek adına İstanbul Hanımefendisi Durnev Hanım’ın tuttuğu özel dedektif, bir anda yemeğin son lokmasını silip süpüren, aynı hızla kaybolabilen Fezai Aydıntürk ile yollara düşer. Küçük Prens, Nikola Tesla, Kaan Sezyum’un bıraktığı şifreler, Susurluk’ta tost ayran, Selçuk’ta çöp şiş, Club Gümüşlük’te karşılaşılan Dünya Güvenlik Örgütü’nün kâğıt oynayan ajanları, -Açıkçası Haşmet’in de o bahçede elinde satsuma dilimli bir votka kadehi ile görünmesini isterdim- Mikonos, uzaylılar, ayın karanlık yüzü ve gerçeklik hapı sayesinde tüm sorular baş döndürücü bir hızla cevap bulur!

Cevaplara Gelelim:

Gerçeklik hapı çok etkin ve tesirli bir haptır. Tüm dış güçlere karşı hazırlıklı olabilmemiz için bazı hususları bellememiz gereklidir. Her an, her durumda biri bize gerçeklik hapı içirebilir. Yanılmayalım diye de bize "gerçek" gerçekler; iç diğer güçler tarafından ezberletilir. Durun örnekleyeyim:

Mesela ben bir uzaylı ile tanışıyorum ve sohbet esnasında bu uzaylı benim birama gerçeklik hapı atıyor. Çünkü istediği benden gerçekleri öğrenmek. Atacak tabii ki, netekim işi bu. Ben de sorduğu tüm sorulara bildiğim/öğrendiğim/gerçek şekilde cevap vermek zorundayım. “ Bir de o saatte cevap verecek gücüm olduğunu varsayın lütfen.”

Başlıyoruz fikri hür bir diyaloga:

- Ülkenizde öğrenciler başörtüsü ile üniversiteye giremiyorlarmış. Neden?

- Gerçekten mi?

Sanırım bira ile gerçeklik hapı beraber başka bir gerçekliği tetikliyor. Sonra toparlanıyorum merak etmeyin (!)

- Biz ülkecek kimsenin dini inançlarına karışmayız. Sorunuzla ilgisi yok ama insanların cinsel tercihleri ile de hiç uğraşmayız. Herkes nasıl istiyorsa hayatını yaşayabilir. Kişi, evinde her istediğini yapabilir. Ancak üniversite Kamu’dur.

- Hangi kamu? (*)

- Alper Kamu. İşte o izin vermiyor, kendisi beş yaşında. Yok, pek olmadı Alper Kamu değil, Albert Camus değil. Neydi neydi? Hatırladım kamu değil, kamusal alandı bahsi geçen.

- Bunu götürün, sıradaki lütfen.

İşte ben geçemedim bu sınavdan. Sizlere başarılar dilerim.

Alper Canıgüz bir tweetinde:

“Şuna şey ediyorsunuz da buna niye etmiyorsunuz şeklinde serzenişlerin meselelere en kaba yaklaşım biçimi olduğunu düşünüyorum.” dedi ve ardından da kafasını epeydir meşgul eden bu hususla ilgili Leyla İpekçi’nin yazısının linkini verdi.

Ne söylesem eksik kalacak: Ben sevdim bu vicdanı hür filintayı:

“Düşün: çünkü Acılar Denizi’ni kulaçlarken karşılaşacağın azgın dalgalar, fırtınalar ve her biri diğerinden öldürücü deniz şeytanlarıyla boğuşurken, elinde vicdanından başka silahın olmayacak. (sy.37)

Gülda

(*)-Hangi Hasan,
-Florasan (Emrah Serbes)

19 Kasım 2010 Cuma

Kasabanın En Hüzünlü Filintası

Emrah Serbes - Erken Kaybedenler

Bu sene kitap fuarı çok hareketli idi. Bu hareketliliği de en yakın şekli ile twitter aracılığı ile takip edebildim. "Zaten aklı başında olan kaç kişi o mesafedeki bir kitap fuarına iki hafta süresince –çok yakınında oturmuyorsa- birden fazla gidebilir? Kim çoksatancılar, ulusalcılar ve muhafazakârlar kutuplaşmasının arasında çekiştirilirken; yeni, farklı kitaplar bulabilir? Sevdiği bir yazarla iki üç satır konuşup, sürüler halinde dolaşan küçük çocukları ezmeden ya da sinirlenmeden günü sakince bitirebilir" hiç bilemiyorum. Hangi akla hizmetle her yıl neden gittiğimin cevabı ise; yaşananları unutuyorum ve neyi kaçırıyorum merakı ile tekrar aynı tuzağın içine düşüyorum sanırım. Bu sene bir de yazarlar tweetlerinde; “Şu gün şu saatte, şu saatte kitaplarımı imzalayacağım, gelin” benzeri cümleler kurunca yine gitmek kaçınılmaz oldu.



Emrah Serbes’de kitapları imzalayacağı gün ve saati belirtir bir tweet yazmıştı:

“Kitap fuarındaki imza günüm (pazar 13-14 arası) sadece genç kızların katılımına açıktır, araya apaçi girerse kalemi yer baştan diyim.”

Bu tweet’i Tuna Kiremitçi atsa, ona olan hoşgörüsüzlüğüm daha da artardı. Yekta Kopan’dan gelse; “biri onun twitter hesabını ele geçirmiş komplo kuruyor” diye düşünürdüm. Ama tweet Emrah Serbes’den gelince beni çok güldürdü. Erken Kaybedenler’in her hangi bir öyküsündeki kahramanın ağzından çıkabilecek türde bir cümle ile öyküleri tekrar okumamı sağladı.



Gerçi öyküleri tekrar okuduktan sonra; pazar günü belirtilen saatte oraya gidip, tüm kitaplarını yüzüne fırlatıp:

“Hani Nilüfer gibi aklı bir karış havada kızlar laftan anlamazlardı. Hatta bu berbat dünya hakkında o kadar az şey biliyorlardı ki, ürküp kendini yanlarında iken on yaşındaki bir çocuğu baştan çıkarmaya çalışan bir sapık gibi hissediyordun!” (Zannettiğin Gibi Değil - Erken Kaybedenler)

Ya 36 yaşındaki kadın imza istese ne olacak? “O genç kız şaşkınlığını da, büyüdüm ama çocuksu ruhumu koruyorum saçmalıklarını da atalı hayli zaman olmuş, çiçekli elbisesi rüzgârda açılan kadın!” (Kimi Sevsem Çıkmazı – Erken Kaybedenler) demek de vardı ama “olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşamak gerektiğini” (Anneannemin Son Ölümü - Erken Kaybedenler) düşündüm. Aslında:

“Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle bir küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.” (Anneannemin Son Ölümü - Erken Kaybedenler) idi Türkçesi.

Sonuçta, kalabalığın daha az olacağını düşündüğümüz bir günde Kitap Fuarına gittik, çok keyif aldım, yüklendik kitaplarımızı döndük. Hiç bir yazara kitap imzalatmadık. İstersek fuarın kafesinde bira bile içebilirdik. Ancak ne mümkün; 40 km araba kullanmak vardı dönüş yolunda… İtiraf diyorum: Emrah Serbes’in kitaplarını da tekrar satın aldım.

Ben Emrah Serbes’i Afili Filintalar’da yazdığı maddeleri ile takip ediyordum. Kitaplarını almış ama daha okumamıştım. Sevgili Danzon’un “Belki de Bir Kederi Sahiden Anlamak İçin Ondaki Komik Yönleri Bulmak Lazım Önce." yazısını okuduktan sonra, bir çırpıda Erken Kaybedenleri okudum. Behzat Ç. ile bilerek ve isteyerek Son Hafriyat ile tanışmayı tercih ettim ve en sona Her Temas İz Bırakır’ı bıraktım.

Afili Filintalar’a çok az madde eklediği ve twitter’da da çok az yorum yazdığı için açıkçası ona biraz gıcık oluyorum. İki roman, bir öykü kitabı ve 71 madde ile beklemekten başka çarem yok. Zaten Mehmet Eroğlu’da Fay Kırığı II’yi hâlâ bitiremedi...

“Kafam bozuk biraz, kusura bakmayın!”

Bir de Emrah Serbes’in hiç mutlu –en azından bu kadar da acıtmadan biten- biten bir hikâyesi yok ya. Ona da ayrıca kızıyorum! Ona bağıra çağıra:

“Beni hayal dünyasına sürüklemene gerek yok ama bu kadar da gerçeği yüzüme vurmasan da olur. Bu öykü! Bu roman!” demek istiyorum:

Ne de olsa ben; “ilk kale nöbetini alacak kadar iyi yürekli kız” idim. (Denizin Çağrısı – Erken Kaybedenler)

Şimdi imza kuyruğuna girmeye yaşım tutmuyor. Ayrıca onun sürekli bahsettiği , “reis, cCc…cCc, amk” gibi tabirler de kafamda çok oturmuyor. "Diyim" de nedir ***? (*** okkalı bir küfür aslında) demek istiyorum. Ama “*** sen Borges’misin ki senin için kuyruğa gireyim” diyecek kadar da pişkinleşmişim.

“Senin vicdanın kalbin Allah’ın kitabın yok mu lan it!” (Son Hafriyat sy.288) diyorum! Neden gencecik insanları öldürüyorsun romanlarında? Neden sessiz soluksuz bırakıyorsun babaları? Gencecik, masum insanların zaten gün be gün telef olmaları yetmedi mi? Bir de sen öldür onları. Aferin sana! Kendimi çok kötü hissetmeme sebep oluyorsun, yazdığın maddelerin her biri beni daha da yaralıyor.

Aflil Filintalar’da madde üzerine madde sıralıyorsun:

Madde 52: Genel Plan: Birbirimize ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Zalimliğin başladığı yer burası, hoşgörünün başladığı yer de. Ama bunu sözcüklerle anlatmanın imkânı yok. Bir saat kadar Noir désir dinlemek lazım.”

-Bayım, “Bir saat kadar Noir désir dinlemek" hiçbir işe yaramıyor.

İşte beni bu kadar nefessiz soluksuz bıraktığın için de neden bu yazıyı yazdığıma bile gelemedim. Aslında ben Behzat Ç. ile ilgili yazmak için yola koyulmuştum. Dün akşam diziyi -8. bölümmüş- bile izlemeyi göze almıştım hâlbuki. Gerçi bitiremedim, çok uzun sürdü. Bir de reklamlarda sürekli bir sonraki bölümde “Berna’nın” ne yapacağına ilişkin bilgiler vardı, dayanamadım, sızmışım.

Bir de Emrah Serbes, üçüncü Bezhat Ç. Bir AnKara Polisiyesi’ni de yazmaya karar vermiş. Onu da eminim hepimiz okuyacağız. Ama birileri ölecekse bu sefer Aybars ölsün, Bahattin ölsün, olmadı Tahsin ölsün, sapık doçent ölsün, yüzümüz gülsün.–Ölümle mutlu olacak hâle mi geldik?

—Sahi ne yapıyoruz biz?

Ben, Gırgır Dergisi ile büyüdüm. Her hafta hevesle Gırgır Dergisinin çıktığı yeni sayıyı bekler, dergiyi okuma sırası bana geldiğinde; satır satır, tamamını okur ve çok gülerdim. Sadece gülmezdim, çok da canım acırdı. Çünkü nerede ise tümünü hafızama kaydettiğim o çizgi ve yazılarda; yaşananların resmi duruyor olurdu. Bizi bu acılardan kurtarabilecek; Yüzbaşı Tommiks, Kaptan Swing, Çelik Bilek hatta Konyakçı bile yoktu. Sadece Red Kit sever Özal vardı, o da dergiyi kapattırmıştı. -Özal’ı da şimdi sadece o balerin haliyle resmedildiği şekli ile hatırlıyorum o ayrı.- Kapandığı süre boyunca; eski sayıları tekrar tekrar okuduk. Durumun vahametini de derginin fiyatında beliren Özal kafalarından iyice anlıyorduk. İnsanların işkence gördüklerini de, aç kaldıklarını da ve nedeni anlaşılamaz bir şekilde kaybolduklarını da tanıklık ediyordu Gırgır her hafta…

Erken Kaybedenler, içinde yer alan sekiz öyküsü ile eskinin Gırgır’ı tadında. Güldürüyor, midenize kocaman kocaman yumruklar atıyor ve canınızı çok yakıyor. Tıpkı Gırgır gibi; içindeki her bir kare; her yeni okunuşta, resmin içinde gözden kaçan başka bir resim/ayrıntı ile öyküyü yeniden yaratıyor. Emrah Serbes öykülerinde, kasırganın resmini çiziyor.

Komşuyu terörist belleyip öldürme planı yapan “Özbeöz Türk ve şanlı milletinin milliyetçisi” çocuğun “sözde teröristlerle” arkadaş olup, üstüne üstlük onlarla eylem yaparken polisin sıktığı biber gazına itirazını kim bir daha unutabilir?

-Öne çıktım, “Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,” dedim. “Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.”- (Üst Kattaki Terörist – Erken Kaybedenler)

Emrah Serbes’i okuyun, pişman olmayacaksınız. Onun kitapları ile dolu dolu bir serüvene çıkacağınıza eminim. Pişman olursanız da seneye gidin kitap fuarına… Fırlatın kitaplarını onun yüzüne; “Hey Hüzünlü Filinta, bizi çok yaralıyorsun/kırdın…” deyin. Ben yapamadım, siz yapın!

Hatta kampanya başlatalım: “Gerçekleri kimsenin yüzüne vuramıyoruz, öcümüzü Emrah Serbes’den alalım.” diyelim. O da bu kentsel dönüşüm çarkında sadece kötü/kötü-leri öldürsün romanlarında. İsterseniz bununla da yetinmeyelim: Behzat Ç. “içkiyi sigarayı bıraksın” kampanyası yapalım: Onu sağlıklı yaşam kampına yollayalım, bir hafta maydanoz suyu içsin, arınsın. Kendimize benzemeyenden nefret ettiğimiz için onu da kendimize benzetelim. Tüm öfkesini Tai-Chi yaparak çıkartsın…Böylece, üstünü sıvalayalım tüm geçmişin, masum(!) bir tarih yazalım yeniden…

Dedim ya kafam bozuk, sıkıldım, yoruldum...

Gülda

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails