CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS »

09 Şubat 2010 Salı

MADRİD’DE ÜÇÜNCÜ GÜN

Bu İspanya Gezimize dair yazılarımız yarım kaldı ve hem Ender’in alaylı bir şekilde “Bir sonraki yolculuğumuza kadar bitecek mi?” diye durmadan takılması hem de son okuduğumuz Sabırsız Yürek’de denildiği gibi “Tüm kötülükler yarım kalan işlerden doğar” ilkesinden hareketle bu yazıları tamamlamaya hız vermiş bulunuyoruz.

Madrid’de üçüncü günümüzdeyiz ve gerçekten bir yorgunluk içindeyiz. Sabah kalkınca önce kahvaltı yapmak ve yürümediğimiz bazı yerleri de görmek amacı ile evden çıkıyoruz ve istikamet Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya çıkmak ve oradan da Prado Müzesi’nden önce Circulo de Bellas Artes’e uğramak.



Calle del Preciados üzerinden Gran Via’ya doğru giderken etrafta bazı kızlar ve kadınlar gözüme çarpıyor; sabahın 10’u için biraz fazla frapan geliyorlar, öyle bekliyorlar ve duruyorlar, bakınıyorlar. Sabahları zaten hiç çalışmayan kafama dank ediyor ki bu kızlar ve kadınlar dünyanın en eski mesleğini icra ediyorlar. Şaşırıyorum, biraz erken geliyor bu saat bana. Gülda: “Bu işin saati mi olur?” diye espri yapıyor, tabii yok da İstiklal Caddesi’nin bir benzeri olan Calle de Hortaleza'da biz kahvaltı edecek bir yer ararken biraz garip geliyor bana. Bir kez daha bu İspanyollar’ın saat mefhumunu anlayamıyorum.

Kahvaltımızı edecek bir yer buluyoruz ve büyük bir ciddiyetle de El Pais Gazetesi okuyoruz, ben tek kelime anlamadığım için kahvaltıma geri dönüyorum. Gülda küçük bir çığlıkla Melody Gardot’nun konser vereceğini gazeteden öğreniyor ve program sıkışacak olsa da gitmeye karar veriyoruz. Ben İstanbul’da çektiremediğim resmi çektirme hayalleri kuruyorum Melody Gardot ile.



Heyecanla yola koyuluyoruz. Gran Via’ya ulaşıp yürümeye başladığımız sırada yine bir kitapçıda Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi kitabı tanıtımı görüyor ve gururlanıyoruz. Ardından Palacio de Commicaciones binası ve Gran Via ile Calle Alcala’nın kesişimini geçip arkamıza baktığımızda da 1911 yılında bir sigorta şirketi için yapılmış olan Edificio Metropolis Binasını görüyoruz.

 
Posted by Picasa


Biraz mola vermek amacı ile 1880 yılında kurulmuş bir kültür vakfı olan Circulo de Bellas de Bellas Artes’de bir kahve içiyor ve cafe bölümünde yer alan heykelin önünde biz de poz vermeden duramıyoruz. Banco de Espana binasına da bir kez daha uzaktan inceleyip Museo Nacional del PRADO’ya doğru hızla ilerliyoruz. Gülda daha önce gezdiği için benimle gelmiyor ve ben bu adını çokça duyduğum müzeye doğru dalış yapıyorum.




Museo Nacional del Prado


Bu müzede Avrupa’nın en iyi yapıtlarını içeren yabancı koleksiyonlar mevcut olduğu gibi 12.-19yy arası İspanya resminin de en seçkin eserlerini görmek mümkün.


Elime önce bir müze planı alıyorum, zamanım az ve gezecek çok galeri var. Hızla gezmeye ve Plan’da belirtilen başyapıtların önünde daha fazla vakit harcamaya özen gösteriyorum. Özellikle yakından görmek istediğim Velasquez ve Goya resimleri ve Bosch resimleri var.


Dilim damağıma yapışmış vaziyette müzeyi gezmeyi bitirdiğimde su almak için kafesinde kısacık oturuyor ve mağazasına yöneliyorum ancak hayal kırıklığı yaşıyorum.

Eve vardığım zaman Ender’in akşam arkadaşları ile çıkacağını öğreniyor, biz de Fast Good’da yemek yeme alternatifini değerlendiriyoruz. Sonra Ender’in olduğu mekânı bulmaya çalışırken bizim evin bulunduğu sokağın arka tarafına doğru yürüdükçe çok kalabalık küçük bir meydanın varlığını ve bir sürü kafe ve lokantaların olduğu bir yeri keşfettik. Sonunda Gülda “İşte gelmek isteyip de hatırlayamadığım yer burasıydı” dedi. Ender’in olduğu yere geldiğimizde buranın turistik olsa da çok güzel yemekleri olan bir yer olduğunu gördük ve ertesi gün yemeği nerede yiyeceğimiz de böylece kararlaştırılmış oldu. Buradan doğruca daha önce rezervasyon yaptırdığımız ve Flâmenko gösterisi izleyeceğimiz CORRAL DE LA MORERİA’ya taksi ile gidiyoruz. Burada dans eden Anabel Moreno’ya hayranlık duyuyoruz; hem güzelliğine hem de dansına…

Billur

Bendeniz Gülda, Madrid’in 3. Gününden Aklımda Kalanları Aktarıyorum:


Bu yazı dizisinden kurtulmanız çok mümkünlü değil. Kararlıyız, bitireceğiz hem de uzata uzata. İspanya bitince de Cebelitarık’ı aşıp Fas’a ulaştığımız bölümü yazacağız.

Madrid’de ısrarla aramamıza rağmen, İngilizce Time Out dergisi bulamadığımız için şehri yeterince yaşayamadığımıza dair inancım da artmaya başlamıştı. El Pais gazetesini karıştırırken, Melody Gardot’nun konserine ilişkin haber beni çok heyecanlandırdı. (Gazete konserin gerçekleşeceği mekanın adını verip, telefon numarasını yazmaya gerek duymadığı için konserin gayet bilinen, önemli bir yerde olduğunu kurup, Billur’u bıraktıktan sonra ilk işimin bu konser için bilet almak olmasına karar verdim.)

Billur’la çocuklar kadar şen bir şekilde hayal kurarak, Maria Pages sonrası bir de Madrid’de Melody Gardot’yu izleyecek olmanın keyfi ile devam ettik. Circulo de Bellas de Bellas Artes’nin kafesi, çok güzel bir kafe, eğer Madrid’e yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Bir önceki gelişimde de sıklıkla uğradığım bir yerdi.

 
Posted by Picasa


Billur Prado’yu gezerken, ben de eve dönüp hem işlerimi yapacak hem de konsere bilet almayı başaracaktım. İki saat sonra da telefonlaşıp buluşacaktık. Konser Orange Cafe diye bir yerde idi. Telefon edip, bilet almak istediğimde telefondaki kadın konserin biletlerinin aylar öncesinde bittiğini, kapıdan bilet bulunmasının da mümkünlü olmadığını söyledi. Sanırım son dakika birinin bilet arıyor olmasını ya da beni çok komik buldu ki, bir noktadan sonrada gülmeye başladı, ben de pes ettim. Sonradan youtube’dan araştırdım, konserde Melody Gardot "Somewhere Over The Rainbow’u" çok güzel söylemiş ah ah...


Somewhere over the rainbow-Melody Gardot
Yükleyen frati3. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Biletleri alamamıştım, İstanbul’da aylardır bir türlü sonuçlanamayan ve gittikçe karışıklaşan bir işe acilen herkesin kabul edeceği bir öneri sunmalıydım, Billur’a da ulaşamıyordum. Madrid’de hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sonuçta Madrid’in tatilimizi bozmasına izin vermeyecektim ve bir çözüm buldum: Madem İspanya’ya kadar geldik bir Parador’da kalmalıydık, hem de Elhamra’da. Böylece sadece Elhamra’yı gezmeyecek bizzat içinde yaşayabilecektik. Düşündükçe aklıma daha da yattı ve bütçeyi biraz aşmayı da göze alarak hemen yer ayırttım. Haklı itirazlar da olabilirdi ama ne yapalım Madrid’de o son derece sevimsiz evde ne yapacağımı bilmez halde tıkanıp kalmıştım.



Bu geziye başladığımızdan beri sürekli Fast Good’da yemek yemeye çalışıyorduk. Nihayetinde Madrid’in 3.gecesi başardık.


Ferran Adria dünyanın en iyi aşçısı. Hatta dünya çapında en etkili 100 kişi listesine girmiş bir kişi/aşçı. İspanya’nın en önemli adamlarından da biri sayılıyor. Ben de at arabası ile dolaşan Prens’den daha havalı olduğunu düşünüyorum. Barselona yakınlarında bulunan, rezervasyon yaptırmak için aylar, hatta bir iddiaya göre, bir yıl önce rezervasyon yaptırılması gereken elBulli adlı restoranın da sahibi. Daha önce Billur yazmıştı. Biz İspanya’da 3 Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedik. Orası da yine rezervasyonu aylar önceden yaptırılması gereken bir restorandı. İspanya organizasyonu içerisinde, elBulli için de rezervasyon yaptırmayı denemiştim, onlar yerlerinin olmadığını ama istediğimiz tarihten bir hafta önce ararsak iptaller sonrası ne yapılabileceğine bakacaklarını söylemişti. Ben elBulli ile tekrar cebelleşmek yerine; Sant Pau’ya gitmeyi uygun gördüm. Çünkü Carme Ruscalleda’nın yemeklerini ancak Sant Pau’da yiyebilecekken, Ferran Adria mutfağına ulaşmak İspanya’da daha kolaydı. Her ikisinde de rezervasyonumuz onaylanırsa da; tahminen mide/bütçe açısından istemeyeceğimiz bir durum oluşacaktı. Bunun üzerine Fast Good’da yemek yemenin peşine düştük.



Fast Good adından da anlaşılacağı üzere bir hazır yemek restoranı. 22. yüzyıl yemeğinin nasıl olacağını araştıran ve Moneküler Gastronomi akımının en önemli isimlerinden biri olan dahi/deli mutfağın Dali’si Ferran Adria’ya göre; hızlı yemeğin kolay olması yanı sıra hem lezzetli hem de sağlıklı olması mümkün. Bunun çalışmasını yaptığı yer de; Fast Good. Bir yemek zinciri oluşturmaya çalışıyor ve anladığım kadarı ile isim hakkı da veriyor. Buradaki araştırmacı yatırımcılara duyurulur…




Girer girmez ilk sorum içki var mı? oldu. Malum sağlıklı yemek yeri, belki içki de olmaz diye düşündüm. Biz son derece güzel birer hamburger ve yanında patatesi kızarması yedik, birer bira içtik. Restoranda biz ve bir başka çift dışında kimse yoktu. Anlaşılan Madrid’de pek rağbet gören bir yer değil burası. Yine de gidip görmekte ve sağlıklı hamburgerleri gayet makul fiyatları ile yemekte fayda var.

Çıkışta "Ölmeden Önce Görülmesi Gereken 100 Yer" listesinde bulunan CORRAL DE LA MORERİA’ya ilerlerken Billur’a anlatıyorum. "Belki 22. yy mutfağını kendi yüzyılında test edebiliriz, eğer 2042’ye kadar dayanabilirsek" diyorum. Dünyanın en etkili ismi sayılan bir diğerinden bahsediyorum. Arkadaşım Lale’nin Singularity Üniversitesi'nde Ray Kurzweil ile tanışmasını ve Ray Kurzweil’in ölümsüzlük planını anlatmaya çalışıyorum. Yürümeye devam ediyoruz, ben yol boyunca yediğimiz hamburgerin köftesinin çok lezzetli olduğunu düşünmeye devam ediyorum, bir de 2042 de 70 yaşımda, görülmesi gereken hangi yerde olacağımın tahminini yapıyorum.

"Food is one of life's greatest pleasures," he says. "And to be happy is easy, so easy."

Not: Aslında “Hieronymus Bosch ve Çekirdek Ailemde Yeri” adlı bir bölüm daha yazacaktım ama çok uzadı, Yonç’dan çekindim. Uymasa da Toledo yazısının arasına eklemeyi planlıyorum.

Gülda

03 Şubat 2010 Çarşamba

PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ - TAHSİN YÜCEL

Önyargım Önyargıma Karşı

Ne yaparsam yapayım, önyargılarımdan kurtulamıyorum. Tamamen kurtulamayacağımı biliyorum ve mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyorum. Tam azaltmaya başladığımı düşündüğümde ise derinlerde kalmış bir önyargım, bir nilüfer çiçeğinin gösterişi ile açılıp karşımda yerini alıyor ve nispet yapar bir şekilde kendini gösteriyor.

Orhan Kemal Roman Ödüllü kitaplar serüveninde Tahsin Yücel’in Peygamberin Son Beş Günü isimli romanını özellikle okumak istediğimi belirttim ve kendi listeme aldım. Amacım denemeleri ve çevirilerinden tanıdığım Tahsin Yücel’in romancılığına karşı geliştirdiğim önyargımı kırmaktı. Tam bu seçimi yaptığımda önyargılarımın bir de pazarlığa tabi olduğunu fark ettim. Tahsin Yücel’i okurum ama Köylüler’i biriniz okuyup “güzel, mutlaka okunmalı” demeden okumam deyip bir kenara bıraktım.



Peygamberin Son Beş Günü’nü elime aldım ve yazınımızın bu kadar değerli bir yazarının bir romanını daha önce neden okumadım diye düşünmeye başladım. Hem de en sevdiğim romancılardan biri olan Albert Camus’un 5 kitabını onun çevirisi sayesinde okumuşken, Marguaret Duras’nın Sevgili’sini de o çevirmişken. -Gerçi hala Vedat Günyol çevirilerini tercih ediyorum ama o ayrı.- Aslında bu yüzden önceleri hiç Tahsin Yücel okumadım diyebilirim. Tahsin Yücel’e sıra gelene kadar önce onun çevirdiği kitapları okumayı tercih ettim. Sonrasında da onun çevirdiği kitapların yazarlarının başka kitaplarını okudum. Bir ömür boyu sadece Tahsin Yücel’in çevirdiği kitapların yazarlarını okuyacaksın deseler sanırım bu emre boyun eğerim. Camus, Sartre, Zweig, Colette, Steinback, Flaubert, A.Gide, Proust, E. Ajar, R. Barthes…(*)





Bir kısa ara verip, eklemeden geçemeyeceğim. Şebnem İşigüzel’in Çöplük adlı romanını okumuştum. Şebnem İşigüzel, kitabın sonunda romanda adı geçen kişilerle görüşmeler yapmış ve Kasparov ile buluşmuştu. Bu hayali görüşmede; Şebnem İşigüzel Kasparov’a "aslında romanımın birinci bölümünü okusaydınız çok sevinirdim, hem de görüşmemizdeki sorulara ışık tutardı" dediğinde, Kasparov cevap vermişti:

"Artık roman gibi şeyleri çok fazla okuyamıyorum. Kabul edersiniz ki bütün Tolstoyları, bütün Flaubertleri, Stendhalleri, Dostoyevskileri, Turgenyevleri okuduktan sonra geriye pek bir şey kalmıyor. Yanlış anlamanızı istemem ama okuyacağımı okudum ve bundan sonra tekrar edebi metin okumak istersem oturur bu roman Tanrılarını yeniden okurum. Umarım kabalık etmiyorum." diyor.

Ben de yanlış anlaşılmak istemem, burada bahsi geçen Kasporov gibi akılüstü bir varlık olmasam da kısaca bir noktaya kadar da Tahsin Yücel’e sıra gelmemişti demek istiyorum.

Kendisine önyargım ise Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı ile ilgili o çok önemsenen ve hâlâ dillendirilen eleştirisini okuduktan sonra gelişti. Önceleri; bu eleştiriyi defalarca okuyup anlamaya çalışmıştım. Sonrasında Kara Kitap’ı okuması için kime versem yazıyı da içinde veriyordum. Büyük bir hevesle "kitabı bitirince hem kitap hem de bu yazı hakkında konuşabilir miyiz?" diyordum. Bir süre sonra da kitabımın ve yazının izini yitirdim. Üzerine defalarca Kara Kitap’ı satın aldım ve okudum, yazıyı da internetten bulup tekrar tekrar anlamaya çalıştım.

Buyurun siz de okuyun:

Kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi?

Kara Kitap yayımlandığında bundan neredeyse 20 yaş gençtim. Kitabı ilk okumaya başladığımda sevmeyip bıraktım ve sonrasında tekrar okuduğumda hayranlık duydum ve her okuyuşumda kitaba daha da yaklaştım.



"Tekdüze ve topal tümcelerim, günümüz Türkçe’sinin çok gerilerinde kalmış sözcük dağarcığımla" söyleyebileceğim şey Kara Kitap benim Hayat Kitaplarımdan biridir. Evet, benim hayat arkadaşım olduğu gibi, hayat balığım var, hayat kitaplarım var, hayat şehrim var, hayat köprüm var… İşte böyle gülünç sözler söyleyebildiğim gibi gülünç sözler söylediği iddia edilen hayat yazarlarım var. Balığa, köprüye, şehre değil ama bu yazarlara eleştiri yapan, üstüne üstlük yaptığı eleştiriyi anlayamadığım/anlamamakta direndiğim yazarlara ise önyargım var.

“Önyargı iyi bir şey değil, hayatımı kötü etkiliyor, kişiliğimi fakirleştiriyor, köşelerimi yuvarlaklaştırmalıyım” diyerek 1 Aralık’ta 2009 tarihinde Peygamberin Son Beş Günü’nü okumaya başladım. İşte heves de, böyle doymaz bir duygu… Bir çırpıda 4.bölüme geldim. Arada kendime kızmayı da ihmal etmedim. Tahsin Yücel’in daha önce hiçbir romanını ya da öyküsünü okumamış olmaktan rahatsız oldum. Kitabın, son derece düzgün bir Türkçe ile yazılmış olmasının etkisi ile cümleleri birkaç defa daha okuduğum oldu. "Dizge", "seçki", "kenter", "uzaksıllık" gibi kelimelerin çarpıcı bir şekilde kullanılması, elimde bir hazine tutuğuma işaretti sanki.

Fehmi ve Rahmi doğma büyüme Üsküdarlıdır ve aynı sokakta, yan yana evlerde otururlar. Tüm çocuklukları ve gençlikleri beraber geçer. Bu iki arkadaş birbirini çok iyi tamamlamaya nerdeyse kusursuz bir denge kurmaya başlar ve gelişen koşullar gereği birbirlerinin açığını kapatacak şekilde yazın tutkusu ile kenetlenir. Birbirleri bütünleme arzusu ve karakter özellikleri gereği; Rahmi ozan, Fehmi eleştirmen olmaya karar verir. Yazın öğretmenlerinden toplumsal bir ereğe destek olmayan bir yazının hiçbir biçimde “çağdaş” sayılamayacağını ve bu ereğinde insanlığı sınıfsız bir dünya toplumuna götürmek olduğunu öğrendiklerinden itibaren bu yolda ilerlemeye başlarlar. Yazın işleri ile ilgilenirken bir yandan da Rahmi, Zarife ile Fehmi, Betül ile ortak bir gelecek kurmak için planlar yapar. Askerlik sonrası ise çağın biliminin uzmanı olmak için İktisat Fakültesine yazılırlar. İktisat Fakültesi ise bekledikleri gibi çıkmaz. Marks’ın adını anmadan ve kuramının dahi özetlemeden karşı çıkan öngörüler sunan hocaları, kendilerine yetersiz gelen ders içerikleri derken bunalırlar, ancak sorumluluklarını hatırlayıp, katlanırlar.

Okulda tanıştıkları Feride ise onların hayatını tamamen değiştirir. Feride hayatlarına girdiğinde de gözleri ne Zafire’yi ne Betül’ü görür. Her ikisi de Feride’ye hayran ve âşıktır. Feride, Rahmi’yi seçer ve onunla evlenir. Fehmi ise Feride’yi büyük bir aşkla sevse bile onlarla kalmaya devam eder. Çevreleri de gittikçe genişler. Yirmi kişilik içki masalarında Rahmi gerek kişiliği, gerek yazdıkları, gerekse Nazım’dan okuduğu dizeleriyle haklı bir ün edinmeye başlar.

Matrakçı Maruf, kendisine biat eder ve Peygamber demeye başlar. Bu ad herkes tarafından o kadar benimsenir ki artık Rahmi’ye Peygamber diye seslenilir. Tanıdıkları arasında Peygamber iken, şiirlerini Rahmi Gülmez diye yayımlaması ününü böldüğü gibi ve toplumsal yaşamında bir tür gerileme dönemi yaratır. Zaman geçtikçe, Rahmi uzlaşmaz bir Marksçı olarak kalmaya devam ederken, Fehmi büyük bir kapitalist olma yolunda ilerler.

Tüm arkadaşları, büyük şairler, yazarlar hepsi tutuklanmasına rağmen kendisine bir türlü sıra gelmemesi Rahmi’de derin üzüntü ve aşağılık duygusu yaratır. Bir tabutluğu bile olmadan, gerçek devrimci ozanlar arasına katılamayacağı inancı ile gün geçtikçe yaşamdan kopar. Bir tabutluğun hasreti ile arşiv çalışmasına başlar. Hapse giren tüm devrimci ozanların abecesel dizelgesini çıkartmaya, her ozanın toplam tutukluluk süresini belirlemeye girişir. Bu “uzun ve saçma” arşivleme çalışması sayesinde ülkenin nerede ise en zengin sol kitaplığını oluşturur.

Rahmi Sönmez 70 yaşını geçerken öldüğünde, Fehmi Gülmez beş kişilik yazar ve araştırma topluluğuna oldukça ciddi bir para ödeyerek, Rahmi Sönmez ile ilgili bir gerçek yaşam öyküsü yazmalarını ister. Sonradan da bir takım korkuları sebebi ile bundan vazgeçer. Böylece Peygamberin son beş gününe nerelerden geçerek geldiğini ve o uzun yürüyüşü öğreniriz.

Dediğim gibi kitabın ilk kısmı ve kurgusu son derece etkileyici idi. Ama sonrasında bitemeyen cümleleri, sürekli tekrarları, devam edemeyen kurgusu kitabı okumayı işkenceye dönüştürdü ve ben de bir kenara ayırdım. Üzerine altı kitap okuyup, bir tatil, bir yılsonu kapanışı telaşı yaşadıktan sonra tekrar başladım. Normal şartlarda kitabı bırakırdım ama Orhan Kemal Ödüllü Roman Okuma Projesi gereğince devam ettim. Okumamı kolaylaştıransa; Kara Kitap’a karşı Peygamberin Son Beş Günü izleğim oldu.

Karakterlerin isimlerinden de anlaşılacağı gibi Rahmi sönmeyecek, Fehmi gülmeyecektir veya başka bir bakış açısıyla tam tersidir. Sayın Yazarımız isimleri de o kadar özenle seçmiş ki, Türkçe’yi çok iyi kullanmanın yanı sıra; kişilerin isimleri ile tavrını, dolaylı ama zekice bir söylemle baştan gösteriyor. "Zekice mi?" Çok kolaya kaçılmış, kulak tırmalayan, biraz da İktisat dersinde sıklıkla gördüğümüz “şirket müşterisi Bay A dan 100 TL alacaklı, Satıcı Bay B ye aynı tutarda borçlu bulunmaktadır” kıvamında.

Benim anladığım; Peygamberin Son Beş Günü çok güzel kısa öykülerden oluşmuş bir kitap olabilecekken Tahsin Yücel'in bunu upuzun bir roman yazma sevdasıyla yerle bir ettiği oldu. Çok gerçeğe yakın ve gerçekten uzaklaşan karakterleri ile benzersiz ayrıntılar yarattığı da tartışma götürmez iken; bu kısa vurucu hikâyeler, romanın üzerini örten tekrarları ile beni de Rahmi gibi aynı daire içinde döndürdü. Belki yazarın hedefi de bu idi. Ancak tekrar ediyorum, -mazur görün- bu tekrarlar, aynı gülünesi ve acınası olaylar, içinde bulundukları açmazların başka örneklerle yinelemesi, nasıl Rahmi’yi halktan/yaşamdan kopardı ise beni de romandan uzaklaştırdı.

Yazar’ın Kara Kitap eleştirisinde belirttiği gibi; Ama, hemen belirtmek gerekir ki, bu gerçeküstücülük örnekleri çoğaldıkça bıktırıcı olmaya başlar.

Nazım Hikmet’in şiirleri kitapta sıklıkla geçiyordu. Bir tür Nazım Hikmet’i anlama kitabı gibi görünen bölümleri vardı. Şiirler son derece güzel ve çarpıcı iken, sırf şiirlerin romanda yer alabilmesi için Rahmi’nin beyninin bu denli kurcalanması ve şiirler yerli yersiz serpiştirilmesin diye, yazarın yeni yeni taktikler denemesi oldukça zorlama olmuş. Peygamberin Son Beş Günü’nün ansiklopedik yönü ve tutarsızlığı için yine kendi eleştirisine başvuruyorum:

Günümüz romanında tutarlı ve bağdaşık bir olay örgüsü, tutarlı kişilikler ve davranışlar aranmıyor her zaman. Çağcıl romanda en azından bir iç tutarlığın, bir iç birliğin, öğeleri arasında birtakım derin bağlantıların varlığını içerir ve ister istemez birtakım biçimsel zorunluluklar getirir, belirli bir “tutumluluk” ister. Orhan Pamuk’un “ansiklopedik” diye nitelenen kitabıysa, kurgu açısından hiçbir biçimde “modern” bir roman olmadığı gibi (tam tersine, kendince süslü anlatımı, bitip tükenmek bilmeyen, bıktırıcı benzetme ve uzatınlarıyla yüzyıl başı romanlarını anımsatır) bu gerekler de uymaz.

Kara Kitap’ın 1990’da, Peygamberin Son Beş Günü’nün de Ocak 1992’de yayımlandığı düşünülürse, Tahsin Yücel’in Kara Kitap eleştirisi yapmakla harcadığı vakit aynı zamanda romanına alt zemin yaratmaya da yaramış. Rahmi, eşi Feride öldükten sonra bile onu yaşamının baş kösesine oturtmaya devam etmiş ve bütün devrimci kuramını bir kadın bedenine sığdırmayı başarmış. Zarife ile beraber yaşamaya başladığında bile onunla sevişmemesi, Meryem ile yaşadığından ise suçluluk duyması bunu pekiştirir nitelikte. Bu çok yüce ve romantik bir dava imiş gibi görünmektedir. Benim baktığım yerden ise; Kara Kitap’ın Galip ile Rüya’nın ilişkisine nispet yapar, gönül indirilecekse "öyle olmaz, böyle olur" şeklinde ama akla ve mantığı uymayacak şekilde yaratılmış:

Roman, görünüşte, anahtar kişisi Galip’in kendisini bırakıp giden karısını arayışının öyküsüdür. Ama, daha ilk sayfalarda, öykünün yazarın başka konulara atlamak için seçtiği bir “araç” olduğu anlaşılır. Günümüz romanı, iyi örneklerinde, bu türlü araçlara gönül indirmez. Gönül indirdiği zaman da onları tutarlı bir biçimde, işlevsel olarak kullanır. Kara Kitap’ta, arada sırada, kahramanın karısını aradığı, hatta özlediği söylenirse de çoğu kez kadıncağızla hiç mi hiç ilgisi bulunmayan şeylerle uğraştığı, ilgiliymiş gibi gösterilen kimi arayışlarının (örneğin şu uzun ve saçma arşiv araştırması) inandırıcılıktan yoksun olduğu, bu arada, düşünde ya da gerçekte, başka bir kadınla sevişmekten geri durmadığı görülür.

Sayın Yazarımız eleştirisinde; Kara Kitap’ın "şaşırtıcı bir gözüpeklikle kullanılmış “proustien” tümcelerini" de diline dolayabiliyorsa, ben, hem de sadece bir okur olarak kendisinin uzun ve gereksiz cümlelerini yersiz ve gerçek/gerçeküstücülüğün sınırlarını aşmış bulabilirim değil mi? Yoksa bunu dediğimde; 24 satır ve 100 küsur kelimeden oluşmuş bir cümlesinin (sy.18) yazınsal önemini anlayamayacak kadar cahil ve yetersiz mi sayılırım?

Nasıl Orhan Pamuk’un Türkçe’si gerçekten yetersizdir; bu nedenle, en yalın nesneleri, en yaygın sözcükleri bile birbirine karıştırır ise Tahsin Yücel’in yeterli Türkçe’si için aklıma gelen, argo olacak ama “edebiyat yapmak” tabiri oldu.

Sıradan bir okur olmanın en iyi tarafı bu. Ben cahilce/fütursuzca eleştirebilirim. Beğenmezsem bir daha Tahsin Yücel okumayabilirim. -Gerçi en iyi romanı diye nitelendirilen Yalan’ı da okumaya niyetliyim.- Ancak bir yazar/eleştirmen bir başka yazarı böylesine harcayacaksa elinin daha sağlam olması gerekir.




Ve anlaşılan ben hem önyargılı hem de kindarım. Eğer Kara Kitap eleştirisini böylesine kurgulamamış olsa idi bu kitaptan bu kadar rahatsız olmazdım. Bir cadı avı gibi, o eleştiri ve bu kitap arasındaki ilişkiyi çözmeye girişmezdim. Çünkü Tahsin Yücel’in de belirttiği gibi "beş, on topal tümce ile" hayatımıza devam etmememiz ve dili düzgün kullanmamız ve zenginleştirmemiz gerektiğine, aynı zamanda bir çevirmen olarak Tahsin Yücel’in bana kattıklarına inancım sonsuz. Georges Perec hiç "e" harfini kullanmadan La Disparition (Kayboluş) isimli romanı yazmış zamanında. Dolayısı ile çok az kelime kullanabilmiş ve yazdığı eser hâlâ bir başyapıt sayılıyor. En şaşırtıcı olansa; kendisi açıklayana dek hiçbir eleştirmen "e" harfini kullanmadığını da fark etmemiş. Eleştirenler de hata yapabilir değil mi? Bu yüzden de biriniz bu kitabı daha tarafsız bir gözle okuyarak beni de aydınlatırsa çok sevinirim.

Merak ettiklerim arasında, bir diğeri de; Kelimeleri yerli yerinde kullanabilen ve dilsel yeterliliği yüksek biri, bir roman yazarsa bu yazdığının iyi roman olmasına yeter mi?

Gülda

(*) Tahsin Yücel'in Çevirileri:

Amok (S. Zweig) (1954)
Arı Maya (W. Bonsels) (1954)
Tom Amca'nın Kulubesi (E. H. Beecher-Stowe) (1954)
Usta İşçi (S. Zweig) (1954)
Malezya Tılsımı (S. W. Maugham) (1954)
Jane Eyre (C. Bronte) (1954)
Taraskonlu Tartain (A. Daudet) (1954)
Yarına Dönüş (U. Sigrid) (1954)
Bir Numaralı Evde Olanlar (J. Steinback) (1955)
Geçmiş Günler (F. Carco) (1955)
Genç Kızlar (H. de Montherlant) (1955)
Güzel Kadın Meyhanesi (R. Dorgeles) (1955)
Kadınlara Acıyın (H. de Montherlant) (1955)
Kedinin Masalları (M. Aymé) (1955)
İyilik Şeytanı (H. de Montherlant) (1955)
Kan (C. Malaparte) (1955)
Kanatlılar (J. Kessel) (1955)
Kolej Yılları (V. Larbaud) (1955)
Yeryüzünde Bir Yolcu (J. Green) (1955)
Katil (G. Simenon) (1956)
Kül Kedisi (C. Perrault) (1956)
Taşralı Kız (A. Moravia) (1956)
Madam Bovary (G. Flaubert) (1956)
Büyük Sürü (J. Giono) (1956)
Cüzzamlı Kadınlar (H. de Montherlant) (1956)
Ya Gerçek Olsaydı (R. Dorgeles) (1956)
Duvargeçenler (M. Aymé) (1956)
Tehlikeli Geçit (S. W. Maugham) (1957)
Colomba (P. Mérimée) (1958)
Küçük Prenses (F. H. Burnett) (1958)
Kar Topu (G. de Maupassant) (1958)
Vatikan Zindanları (A. Gide) (1958)
Kaçak (G. Simenon) (1959)
Pamuk Prenses (J. Grimm) (1959)
Kırmızı Zambak (A. France) (1959)
Sapho (A. Daudet) (1959)
Uzaktan (Colette) (1959)
Kadın ve Kukla (P. Louys) (1959)
Dünya Nimetleri (A. Gide) (1959)
Aynı Yol (A. Gide) (1960)
Kaz Baba (M. Aymé) (1960)
Diktatörün Kadını (A. Moravia) (1960)
Bella (J. Giraudoux) (1960)
Yeni Nimetler (A. Gide) (1960)
Paris Sıkıntısı (C. Baudelaire) (1961)
Eugenie Grandet (H. de Balzac) (1961)
Konuşan Hayvanlar (M. Aymé) (1961)
Swann'ın Bir Aşkı (M. Proust) (1961)
Bekârlar (H. de Montherlant) (1962)
Çoban Prens (H. C. Andersen) (1962)
Sisifos Efsanesi (A. Camus) (1962)
Kalpazanlar (A. Gide) (1963)
Tersi ve Yüzü (A. Camus) (1963)
Kamelyalı Kadın (A. Dumas) (1963)
Sinekler (J. P. Sartre) (1963)
Evlilik (A. Moravia) (1965)
Altenburg'un Ceviz Ağaçları (A. Malraux) (1966)
Başkaldıran İnsan (A. Camus) (1967)
İklimler (E. Herzog) (1967)
Kadınlar Okulu (A. Gide) (1967)
Ak Bıldırcın (J. Steinbeck) (1968)
Cennet Bahçesi (H. C. Andersen) (1969)
Politika ve Propoganda (J. M. Domenach) (1969)
Tolstoy'un Hayatı (R. Roland) (1969)
Kale (A. de Saint-Exupéry) (1970)
Yeşil Kısrak (M. Aymé) (1970)
İnsanların Dünyası (A. de Saint-Exupéry) (1970)
Becket: Tanrının Şerefi (J. Anouilh) (1972)
Parmak Kız (H. C. Andersen) (1972)
Goriot Baba (H. de Balzac) (1972)
Karlar Kraliçesi (H. C. Andersen) (1973)
Eleştiri Kuramları (J. C. Carloni-C. Filloux) (1975)
Nuhun Gemisi (M. Aymé) (1979)
Suluboya Kutuları (M. Aymé) (1981)
Yağmur Yağdıran Kedi (M. Aymé) (1981)
Yaban Düşünce (C. Lévi-Strauss) (1984)
Kral Solomon'un Bunalımı (E. Ajar) (1985)
Sevgili (M. Duras) (1986)
Yazının Sıfır Derecesi (R. Barthes) (1989)
Çağdaş Söylenler (R. Barthes) (1990)
Duygusal Sürgün (Colette) (1991)
Hastane Günlüğü (G. Hervé) (1992)
Kısa Düzyazılar (M. Tournier) (1993)
Yaz (A. Camus) (1994)
Sürgün ve Krallık (A. Camus) (1996)
Göstergeler İmparatorluğu (R. Barthes) (1996)

30 Ocak 2010 Cumartesi

EFLATUN KOZA - CAHİDE BİRGÜL

Bir Eflatun Ölüm (*)

Cahide Birgül’ün Eflatun Koza isimli kitabı Eylül 2009 da yayımlandığında hemen almış, okumaya kıyamamış ve kendime yeni yıl hediyesi olarak saklamıştım. Ofiste arkadaşım ile konuşuyorduk:

- Mor Kadınları aldın mı? (Kitabın adı bizim ofiste Mor Kadınlar)
- Aldım, ya sen?
-Ben de aldım.

….
- Mor Kadınları okudun mu?
- Daha değil, yılbaşında okuyacağım ya sen?
- Daha sonra



Aralığın başında ise Cahide Birgül’ün ölüm haberini gördüm, uzun süredir hasta imiş.

-Mor Kadın ölmüş, duydun mu?
-Duydum, annesinin evinde vefat etmiş, kansermiş, biliyor muydun?
-Bilmiyordum.




Akşam eve döndüğümde ise; "Ah Tutku Beni Öldürür müsün?" diyen bu Mor Kadın'ın, bu kitabı yazmayı ertelemediğine teşekkür ederek Eflatun Koza’yı okumaya başladım, bir de hiçbir şeyi ertelememe kararı verdim. Şimdilik başarabilmiş değilim ama deniyorum.

Çok incelikli ve çok sade bir dille yazılmış, tekinsiz karakterleri ile beni sarmalayan bir kitaptı bu. Her sayfasını çevirdiğimde Cahide Birgül’ün kulağıma fısıldadığı sözleri eşliğinde: "Dünya senin bildiğin dünya değil, sakın güvenme, seni yine şaşırtacağım; Gölgeler Çekildiğinde’de olduğu gibi, Patricia Highsmith romanlarında olduğu gibi. Hiç benzemediğini düşündüğün karakterlerde kendini göreceksin."

Kitapta yine diğer romanlarında yer alan benzerlikleri görmek çok keyifli idi. Gölgeler Çekildiğinde’de babası ile yaşayan ve her şeyden bunalmış bir kadın anlatılırken, bu sefer annesi ile yaşayan iç dünyasında kaybolmuş bir kadın anlatılıyordu. Geceye Uyananlar’da Nilüfer, Haluk ve Memo’nun tutku/nefret ilişkisi, bu romanda yine kardeş olan Ece ve Evrim’in ilişkisini hatırlatıyordu.



Cahide Birgül ile yapılan bir röportajda yazmayı planladığı romanla ilgili olarak; "Aykırı bir aşk romanı. Bu kez şunu istiyorum, pek yapamadığım bir şey bu; taraf tutmak. Asıl kahramanım olan orta yaşlı kadının, Tuna'nın yanında olmak. Onu korumak, incinmesini önlemek. Arzum, hayatta tecrübenin her şey olmadığını, kabalığın, duygusuzluğun, kötülüğün, çiğliğin karşısında büyümüş olmanın 'kandırılmayı' yine de engelleyemeyeceğini anlatmak" dediğinden beri bu romanı bekliyordum. Gölgeler Çekildiğinde’nin devamı olacağına inandığım bir kitaptı ama Cahide Birgül yine beni kandırdı, başka türlü bir şekilde sarmaladı ve bendeniz okurunu yine parmağında oynattı ve yarattığı gerilim ile beni epey tedirgin etti.

Son derece sıradan, sorunlu ve kendinden memnun olmayan genç bir kadın, içinde olduğu kozanın kabuğunu delerek bir gazetede stajyer muhabir olarak işe başlar. Kış denizinden korkar, örümceklerden korkar, dışarı çıkmaktan korkar, ayağının biri de zaman zaman aksar. O kadar ketum bir karakterdir ki, kitabın sonuna doğru ancak isminin Evrim olduğunu söyler. Çevresi ile iletişimi kapalıdır, kimseyi hayatına almak istemez. Şişli’nin tanınmış terzilerinden biri olan annesi ve tahta manken Zarife ile ara sokakta, karanlık bir apartman dairesinde yaşar. Madem konu Zarife’den açıldı; onu da hiç sevmez, hatta ondan da korkar. Babası ölmüştür, kız kardeşi Ece gitmiştir. Kardeşi Ece; ne kadar güzel, sokulgan ve tanıştığı tüm insanları büyüleyebilen biri ise, Evrim o kadar onun tersidir. Soğuk, silik ve gösterişsizdir.

Roman boyunca Evrim’in Ece’ye yaptıkları, aslında göründüğü kadar iyi biri olmadığı ve hep Ece’nin yüzünden Evrim’in böyle olduğunun hikâyesi Evrim tarafından anlatılır.

Tanrı’nın adaletsizliğine çok küçük yaşlarda inandım. Yokluğuna ise daha sonra. Ece çok güzeldi. O kadar ama. Sadece çok güzel. Zeki olduğunu da söyleyemem, zaten zeka güzelliğin yanında nedir ki? Siz zekânızı cebinizden çıkarıp gösterene kadar kardeşinizin güzelliği çoktan herkesi etkisi altına almış olur. (Sy.31)

Gazetede çalıştığı bölüm kaybolanlar ile ilgili çok ses getireceği düşünülen bir yazı dizisi hazırlanmaktadır. Genç kadına diğer muhabirin (Aslı) beğenmeyip bir kenara bıraktığı bir dosya verilir, üzerinde çalışması ve bir haber yapması istenir.

Genç kadın; kırklı yaşlarında olan Çağla Akışlı ve yirmi dört yaşında olan Irmak Derderoğlu’nun kaybolmaları ile ilgili bir yazı dizisi hazırlayacaktır. Bir yardıma ihtiyaç duyduğunda ise Aslı yardım edecektir. Eflatun mürekkep lekeli dosyayı incelerken, bu iki kadının sırrını çözecekse, önce onları anlaması gerektiğini düşünür.

Onları anlamaya çalışırken de, hiç tanımadığı bir dünya ile de tanışır. Irmak ve Çağla’nın dosyasında ismi geçen kişilerle görüşme yapmaya başlar. Önce Neslihan ile buluşur.

Aslı bana eğilmiş, “Neslihan lezbiyen,” diye fısıldamıştı kulağıma. Hani “Neslihan katil”, “Neslihan psikopat” der gibiydi tonlaması. Eşcinsellik hakkında çok şey bilmem. “Düşünmedim hiç üzerinde” demek daha doğru belki. İki kadının birbirini aşkla sevmesine “lezbiyenlik” denir. Bu kadar. Hayatta bazı şeyler vardır ki fazla bilgi sahibi olmanız gerekmez. Karıştırmak, kurcalamak gereksizdir. Kelime olarak tehlikesini hisseder, uzak durursunuz. Lezbiyenlik de böyle bir şey benim için. (Sy.37)

Bu görüşmeden bir sonuç elde edemese de Neslihan’ın Irmak’la çok yakın arkadaş olduklarını ama Çağla’dan hiç hoşlanmadığını öğrenir. Sormak ister? "Siz Irmak ile sevgili miydiniz?" ama soramaz. Roman boyunca Evrim’in iç sesi, hem romanın kurgusunu hem de Evrim’in kendi hikâyesini aslında son derece açıkça anlatıyordu. Ama ben, tüm o iç sesler arasında kayboldum ve kitabın sonu geldiğinde yine de şaşırdım. Şaşırtmak üzere kurgulandığını, Cahide Birgül’ün hep bunu yapmak istediğini bildiğim halde. Dolayısı ile bir kere daha, bu sefer ne kadar güzel kurgulanmış olduğunu öğrenmiş ve sonunda ne olacak diye merak içinde kalmadan tekrar okuyacağım. O yalın anlatımı, her bir paragrafta yüzüme vurduğu gerçekleri sindire sindire.

"Basit ve tartışılmayacak kadar yerleşmiş haklılıklar karşısında düştüğü o derin karanlığın içinde fena halde yalnız, yapayalnız iken," kendini, kendine hiç benzemese bile yakın hissettiği Necla Kıratlı ile tanışır. "Gay barın sahibi olan kadın ile." (Aslı yine aynı tonlamayı kullanır.) Hem de akşam karanlık bir saatte dışarı çıkmayı göze alarak. Hayata uzaktan bakma yerine, içinde olmayı, içinde olanı sakınmasızca sunmayı dener. Eflatun Kadınlar bu zorluklar altında bile, eşcinsel aşklarına sahip çıkmaya cesaret edebiliyorlarsa belki Evrim’de kozasından çıkabilir.

İki lezbiyen âşık, onların eski sevgilileri, Aslı, Ece, kendisinin eski sevgilisi, annesi, kasvetli ve gün geçtikçe tozlanan ev derken roman, gerilimi hızla artarak devam ediyor ve dediğim gibi tekinsiz hikâye iyice beklenmeyen ve gitgide daha da hüzünlendiren bir şekilde bitiyor.

Cahide Birgül, belki de başucu yazarınız olmaz, belki okur ve sevmezsiniz. Belki kitabın kapağını kapattığınızdan itibaren, kitapla ilgili aklınızda tek cümle dahi kalmaz. Ya da benim gibi çok etkilenir, onun o karanlık, tıkanmış karakterlerinin sizi sarmalamasını ve günler boyu peşinizden gelmelerini izlersiniz. Size çok yakınınızdan bir hikâyeyi fısıldadığını görürsünüz. Arası olur mu? emin değilim.

Bilin ki; böyle bir kadın geçti bu dünyadan. Her biri başka yayınevinden çıkan 4 adet roman yazdı. Aykırı insanların haklarını savundu. Bence, yazdığı her roman ile Türk Romanının/insanının gelişmesine öncülük etti ve sıradan görünen hayatların, sıra dışı gerçeklerini dile getirerek benzersiz eserler ortaya çıkarttı. Eşcinselliğin olağanlığını çok yalın bir şekilde anlatarak; diğerlerine benzemeyenlerin ve diğerlerinin birbirini anlamasını sağlamayı denedi.





Eflatun Koza, 2009 yılının en iyi 10 Türk Romanı arasında gösterilmiş. Eğer Cahide Birgül ölmese idi bu kitap bu kadar dikkate alınır mıydı bilemiyorum? Aralık ayının sonunda, bir arkadaşıma hediye olarak Eflatun Koza’yı almak istediğim için kitapçıya gittim. Görevli hevesle kitabı bulup getirdi ve ekledi: "Cahide Birgül’ün son kitabı çıktı ona da bakmak ister misiniz?" Afallayıp kaldım. Yoksa yine bizi şaşırtmak mı istemişti Cahide Birgül, ölümünden sonra yayımlanmasını istediği romanı ile? Hemen görevliye inandım. "Tabii ki, hiç bilmiyordum bu romanı dedim." Ne de olsa onun taraf tuttuğu, orta yaşlı Tuna isimli kadının hikâyesini yazdığı romanını bekliyordum. Görevli, Gölgeler Çekildiğinde ile tekrar geldiğinde ise, ne kadar utandığımı anlatamam. "Teşekkür ederim, o ilk kitabı idi!" diyerek çıkıp gittim. "En çok görünmez olmayı istediğim zamanlar budur işte. Bir kitapçıda durmak ve kitabımı alan birini izlemek isterim. Onunla evine gitmek ve kitabımı okuduğu anları görmek. Bunun için çok şey feda edebilirdim" demişti, umarım oradan izlenmiyoruzdur. Zaten Radikal’in Yazar Cahide Birgül Öldü haberi de ayrıca çok can sıkıcı idi. Geceye Uyananlar gibi oldukça akıllıca seçilmiş bir ismi olan kitabının adını nedense Geceye Uyuyanlar olarak yazmışlar, yazık!

Her ölüm erken ölümdür, biliyorum ama bu da çok erken oldu. Belki sadece gitmiştir.

-İyi de nereye?
-Kim bilir? Belki de mutlu olacakları, kimsenin onları rahatsız etmeyeceği bir yere. (sy.77)


Kim bilir belki de Patricia Highsmith ile karşılıklı çay içip, birkaç gün önce aralarına katılan J.D.Salinger’ı şaşırtmanın yollarını arıyorlardır.

Gülda



Bir Eflatun Ölüm

Kırgınım, saçılmış
Bir nar gibiyim.

Sessiz akan bir ırmağım
geceden
Git dersen giderim,
Kal dersen kalırım.

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
Yanıma kiraz hevenkleri alırım.

ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

Aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

Söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
Sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

Behçet Aysan

28 Ocak 2010 Perşembe

Sherlock Holmes'e Gittik Sonunda....

Ben isterim, dilerim ki içimizden hiç kimse önceden, eline fırsat geçse dahi, bu filmi izlemese, vizyona girdiğinde,trafikle, soğukla, müdürle, müşteriyle her ne ve kimse ile boğuşmuş ise o gün unutsa, dışarda yağan lapa lapa kara rağmen buluşsak, en güzel yerden 13 adet bilet alsak keyifle salona girsek ve heyecan dolu kitaplarındaki gibi herbirimiz bir Sherlock Holmes karakteri olsak o güzelim mevsim Aralık'ta? Hoş olmaz mı ne dersiniz? 08 Eylül 2009 Aycan

Biz bu teklife can-ı gönülden katıldık. Trafikle, soğukla, müvekkil/müşteri/müdür ile boğuştuk, kar fırtınası gelecek uyarılarına rağmen 22. Ocak.2010'da Sherlock Holmes'a gittik Kanyon'da ki orada dışarıdan en az 5 derece soğuk oluyor biliyorsunuz.



Ben hayatımda hiçbir filme bu kadar sersem gittiğimi hatırlamıyorum zira Robert Downey Jr'dan başka hiçbir şeyi gözüm görmemiş, kulağım duymamış.Film başladığında paltomun cebindeki kocaman yeşil elmanın hiçbir yere sığmamasından mütevellit rahatsızdım (rejimdeyim, mısır yememem gerekiyordu ve House Cafe'deki çanaktan cebime attım, onu yiyeyim diye] ve filmin başlangıç sahnesinin kara büyü ile başlaması ve saniyeler içerisinde bir aksiyon filmine dönüşmesi karşısında hafif bir şaşkınlığa düştüm.

Bunun nedeni sanırım bu filmin yıllar önce seyrettiğim TRT'de yayınlanan ve başrollerini Jeremy Brett, David Burke tarafından canlandırılan dizi film ile benzer nitelikte olacağını düşünmemdi.Bahsettiğim dizi filmde Brett, Holmes karakterine çok iyi oturuyor, onun kibirli,mesafeli, bir İngiliz Beyefendisinin tüm özelliklerini haiz, toplumdan kendini dışlamış ve hiç bir sosyal ilişki kurmayan ve takıntılı kişiliğini çok iyi yansıtıyordu.



Robert Downey Jr'ın da benzer nitelikleri koruduğu bu filmde aynı zamanda kendisinin bir dövüş ustası olarak yansıtılması ve zaaflarının daha net gösterilmesi ve mizahın biraz daha belirgin olması bu filmi benim seyrettiğim versiyonundan farklı kılan unsurlardı.

Filmdeki dövüş içeren sahneleri seyrederken sahnelerin yavaş çekimde olması, karakterin detaylı yorumları bana bir anda kendimi "Ne kadar da Guy Rithcie kokuyor, ne kadar da Snatch filmine benziyor" diye düşünürken buldum. Adeta Snatch ile Fight Club arasında bir filme geldiğime kanaat getirdim bir süre.



Filmin sonunda "AAAA Yönetmen Guy Ritchie miymiş?!" dediğimde Gülda'nın cebimdeki elmayı kafama atmak isteğini yansıtan bakışı ile karşılaştım. Ne yapayım? Biraz hayata karşı ilgisiz ve onu bırakmış dönemimdeyim.



Filmde kısaca Sherlock Holmes karanlık güçlere sahip olan ve idam edildiği halde tekrar dirilerek etrafa dehşet saçan ve öldüğünü teyit eden Watson'ı da şüphe altında bırakan Lord Blackwood'a, onun büyülerine ve icatlarına karşı bir savaş veriyor ve hem bilgisini, hem zekasını hem de gözlem yeteneği ile yumruklarını konuşturuyor ki bunu yaparken de Dr Watson desteğni esirgemiyor.



Sherlock Holmes'i her zaman alt eden ve başını döndüren bağımsız, enerjik, gözünü kırpmadan herşeyi yapabilecek bir kadın (Irene Adler) rolündeki Rachel Adams da filme yakışmıştı. Dr Watson'ın evlenmek üzere olduğu Mary rolündeki Keilly Reilly'yi de film boyunca nasıl bu kadar hülyalı baktığını düşünerek seyrettim.



Dr Watson ile Sherlock Holmes'ün aralarındaki arkadaşlığın ve bağın da sosyal yaşamla tek bağı Dr Watson olan Holmes'ün, Watson'ın nişanlısı Mary'e karşı gösterdiği tepkilerle verilmesini iyi bulduğumu söylemeliyim.

Farklı bir bakış içeren ve eğlenceli bir film seyretmek isterseniz ve benim gibi Robert Downey Jr hayranıysanız ve Ayşe'nin film çıkışında dediği gibi "küllerinden doğmak" ne demekmiş görmeyi arzularsanız hemen gidin derim.

Sevgiler
Şu aralar Irene Adler olmak isteyen
Billur

Related Posts with Thumbnails