29 Kasım 2009 Pazar

BÜYÜK GÖZALTI - ÇETİN ALTAN

- Söyleyinceye kadar kalacaksınız burada! dedi.
- Sordum:
- Neyi söyleyinceye kadar?
- Onu öldürdüğünüzü.
- Kimi öldürdüğümü?
- Onu… (sy.6)


Çetin Altan’ın 1972 yılında yazdığı ve 1973 yılında Orhan Kemal Roman Ödülünü kazanan ve birçok dile çevrilen, hatta Fransız liselerinde seçmeli ders kitabı olarak okutulan romanında bu diyalog sıklıkla geçiyor.




Gözaltında tutulan kişi 44 yaşındadır. Hangi cinayetini öğrenmek istediklerini ise bir türlü kestirememektedir. Çünkü ilk cinayetini daha 3,5 yaşında işlemiştir. İstediği sevgi, ilgi olan bir çocukken bunu görememekten, yalnızlıktan, öfke içinde…

Annesini öcülere yedirmiştir. Hiçbir zaman yeterince sevgi göremediği için, sevgi de gösteremeyen mecnun, deli, divane annesini.

Öfkesi kadar neşeli, neşesi kadar üzüntülü, üzüntüsü kadar kaprisli, kaprisi kadar şişirici, bir uçtan bir uca savrulan hem bencil, hem içli, hem yalnız, hem korkak, hem gaddar, hem kuru, hem sulu göz, dengesini bulamamış, zavallı bir kadın (sy.246) olan annesini.

Önce kızı, sonra kocası, sonra babası, sonra oğlu Süleyman’ı, sonra diğer oğlu Mustafa’sı ölmüş Babaanne’nin sözünden çıkamayan, ona âşık, baba’yı öcülere yedirmiştir.

Dışa taşan, sahtelik kokan, nazlı edalı, şapşuplu iltifatlı, pompalanmış sevgi gösterilerine hiç tahammülü olmayan, sert fırtınalarla, dev dalgaların içini oyuk oyuk ettiği haşin bir kaya gibi (sy.139) olan Babaanne’yi de öcülere vermiştir.

Cinayetler bunlarla da kalmaz, boyacı, Fehime, diğer akrabalar, yattığı kadınlar, sevdiği kadınlar, aslında ölmüş/yaşamına girmiş olan herkesi o da öldürmüştü.

Onu öldüren herkesi ve hiç kimseyi.

Kah kah kah kah kah kah kah kah… (Bu kahkaha seslerini Çetin Altan sesi ile okuyunuz!)

"Annesi tarafından sevilmeyen çocuk mesela yazıyla uğraşır" diyen Çetin Altan çocukluğunun tüm sevgi açlığını da bu romanın tam kalbine yerleştirip, kendi hayat hikâyesinden bir kesit sunarken, bu otobiyografi ile her bir okuru kendi gözaltı ile yüzleştirmiş.

Büyük bir gözaltı içinde değil miyiz aslında? Daha derinden, daha sessiz/sözsüz, daha bu topluma özgü olan… Ölümle, korkularla, yoksunluklarla, tehditlerle, ayıplarla, tedirginliklerle, baskı ile örf-adetlerle bezenmiş, sürekli ezildiğimiz bitmeyen bir gözaltı bu.

En büyük korkuyu, sonu gelmez bir suçluluğun ilk adımında başlamıştık yaşamaya… Daha ilerlerde buna iğfaller, gebe bırakmalar, kürtajlar, suçüstüler, yalanlar ve çeşitli cinayetler eklenecekti… Ve tümden bir gözaltı, tümden gizli bir tehdit, tümden bir korku sürüp gidecekti… (sy.193)

Gözaltında tutulan roman kahramanın anne tarafından akrabaları, evlatlıkları ise saymakla bitmez. Ve her ne hikmetse; sekiz yaşına basmış, bir yatılı okula bırakılmış bu çocuğa sadece Babaanne sahip çıkar. Sekiz yaşında iken, her cumartesi dışarı çıkabilmek için babaannesinin yardımcıyı göndermesini bekleyip, yardımcı geciktiğinde ise acaba "Babaanne ölmüş müdür?" diye korku ile dolan bu çocuğu.

Bir büyük köşk, Paşa Dede, memuriyette önemli konumda olan baba, tilki kürkünü boynuna dolayan anne, bakıcılar, bahçıvanlar, evlatlıklarla bezeli olmasına rağmen romanda, yoksulluklar anlatırken, aslında bahsettiği yoksunluklardır.

Çocukken ondan yetmiş beş kuruş olduğu için esirgenen limonata "Büyük Gözaltı"’nda ölüme giderken isteyeceği son isteği olmuş.

Son arzumu sorarlarsa ne diyecektim.

- Bir bardak limonata. İnce uzun bardak içinde ve yanında bardağa yapışık kâğıt kılıflı kamışla…

Ama onlarda kazara bu son arzuyu dinleseler bile, köprü altında büfecilerinkine benzer bir bardakla getireceklerdi limonatayı.
(sy.164)

Akıl sır erdirmek mümkün değil bu yoksunluklara. Romanın kahramanı için kamışlı o limonata, benim için ayı şekerleri, şu an yedi yaşında bir çocuk için belki de cep telefonu, belki UGG botlar…

Sadece bunlarla mı sınırlı? Çıkış yolu bulamayan cinsel dürtülerimizden dolayı bastırılmış ergenlik dönemi, yeterince özgürce doyasıya yaşayamadığımız aşklar…

Kaçmak isterken kaçamamak. Cebinde para hesabının ilmiklerine dolanmak. Yer bulamamak. Yer bulunca beraber olamamak. Beraber olunca başkalarını düşünmek. Başkalarıyla olunca ötekini düşünmek. (sy.127)

Biraz daha orta yaşa yaklaşırken, başka tür bir gözaltı. Fikrini özgürce savunamamak, etiketlenmek, bu baskıya, bu şiddete başka tür bir baskı ve öfke ile karşı gelmeye çalışmak, direnememek ve son olarak son arzun nedir? sorusuna tekrardan bir cevap yaratmaya çalışmak.

Benimse her on yılım için yeni bir son arzum var sanırım…

Ayrıca kendime de oto sansür uygulayıp romanda bahsedilen bir bölümü de yazmayı tercih etmiyorum Büyük Gözaltı sebebi ile. Çünkü bu büyük tabular 37 yıl önce bile dile getirilebilirken şimdi ise hangi zarafetle dile getirilse getirilsin yanlış anlaşılıyor. Hepimiz etiketçiyiz sonuçta…

Çetin Altan bu roman ile Orhan Kemal ödülü aldığı sırada cezaevinde tutuklu imiş. Dönemin Başbakanı salıverilmesine izin vermiş. İlkokula Galatasaray Lisesinin ilkokulunda başlamış yatılı olarak. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş. Hiç avukatlık yapmamış ama hakkında Ağır Ceza’da açılan 300 küsur davada bu eğitiminden de epey faydalanmış.





Çetin Altan’ın birçok köşe yazısı derlenerek kitap haline getirildi. Anıları da yazdı. Ayrıca dört romanı var. Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü, Viski ve Küçük Bahçe.

Bizim evde Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü ve Viski romanlarının ilk basımı var. Hepsi nerede ise her satırı çizilmiş, her sayfası okunmaktan aşınmış, sayfaları birbirine bantla tutuşturulmuş. Benim ailemin mirası o kitaplar olsa gerek ve ailenin kedi hariç her bireyinin defalarca okumuş olduğu romanlar bunlar. Ailemin büyükleri ise bir süredir çok öfkeli Çetin Altan’a. Aile içindeki her siyasi tartışma onunla başlıyor, onunla bitiyor. Hatta şu an onlara göre nerede ise, her şeyin suçlusu Çetin Altan ve ailesi. Çetin Altan "değişmeyen tek şey değişimdir" derken, bizimkiler o bir "dönek" diyor.

Ve tüm bu tepkilerine birçok insan eşlik ediyor. Bazıları eskiden milletvekilliği yaptığı için aldığı maaşı sorguluyor. Bir diğerleri 2008 yılında Başbakanın elinden Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü almasını kınıyor. Bazısı bunadı diyor. Kentleşememe sorununu dile getirdiği için köylü düşmanı olarak nitelendiriliyor. Viski içmesi, güzel/akıllı kadınlara olan zaafı, onlarca yıldır Paşa Dede’sinden kalma köşkte/apartmanda ailesi ile kök salması ile burjuva olduğu ile yargılanıyor. Her dönem, bir başka grup tarafından hep hırsla eleştiriliyor.

Çetin Altan ne yaparsa yapsın tüm şimşekleri üzerine çekiyor. 80 yaşını birazcık geçmiş bu büyük entelektüel, yazar, siyaset adamı, âşık, sevda çeken, iyi eğitimli çocuklar yetiştiren bu adam bu ülkeye fazla geliyor. Çocuklarına yakın davransa sorun oluyor, mesafe koysa da. Hem Ahmet Altan gibi bir oğlu olduğu için eleştirilebiliyor, hem de Ahmet Altan gazeteden kovulduğunda o gazeteyi terk etmediği için. Hem yazmadan yaşayamam dediği ya da artık yazmak istemiyorum dediği için. Büyük Gözaltı Çetin Altan için hiç bitmiyor. Bizse gözaltının her iki tarafı olarak bu gösteriye katılıyoruz.

Şu an için size önerim şudur: Romanın yazarını bir kenara koyun. Ve tarafsız olarak tekrar Büyük Gözaltı’yı okuyun. Daha önce okumuştum demeyin. Hatta on yılda bir tekrar okuyun. Çünkü bu roman hiçbir şey açıklamasa dahi, nerede olduğu(n)muzu anlatıyor.

Bu aralar çok büyük cümleler kurmaya başladım (vazgeçmeliyim) ve buna bir yenisini daha ekliyorum. Çetin Altan bu toprakların Kafka’sıdır, argoyu en fütursuzca ve en güzel kullananıdır, fıkrayı küçümseyen/sevmeyene fıkrayı sevdirenidir, ne olursa olsun, bu diyarın en çekici çapkınıdır, bizlerin en kültürlüsüdür, en yerleşmiş olanıdır, her köşe yazısı olmasa bile birçoğu mutlaka saklanması gerekenidir. Ve eğer babam bu yazıyı okursa; benim yeterince iyi bir fert olamadığım için üzüldüğünde de hesap vermesi gerekendir.

Çünkü o başka türlü kumaş dokunamayacağı için, ipekböceğini kozasının içindeyken öldürmüştür.

Kitabın sonu, yıllar ve yıllar sonra başka bir romanın adı olmuş. İpek Böceği Cinayeti ile Solmaz Kamuran Çetin Altan’ın büyük cinayetlerini bir kere daha masaya yatırmış.



Bu yazıyı hem kısa kesmeye kararlı idim ama tüm roman boyunca, gözaltında tutulan roman kahramanının sekse bakışının son derece zarif bir şekilde dile getirildiğini belirtmeliyim. Yaşı ne olursa olsun ya da nasıl bir kadın olursa olsun, yazarın bir kadın ile olan ilişkiyi bu kadar çıplak anlatabilme yeteneğine de hayran kalmamam mümkün değil.

Bunu kitapta anlatıldığı gibi iyi ifade edemem ama sevişmeyi su içmek gibi düşünürsek, yazar; bu kitapta anlattığı kadarı ile, tattığı tüm pınarlarda susuzluğunu gidermiş, ama her yeni pınarı da sanki ilk defa su içiyormuşçasına yudumlamış.

İlk sevgililer ile sevişmede ise aşkın platonik yönünü cinsel yönünden zedelemeden sıyırma zorluğu, çokçası insanın hızını kesiyor ve sevimli görünme çabası içinde profesyonel uğraşılar istiyordu.

İlk sevgili de, o rahat kadın da duruyorlardı karşımda. Hangisini tercih ederdim acaba?

Böyle bir tercih anlamsızdır. Ve bunun anlamsızlığını çok güçtür anlatmak. Özellikle kadınlara.

İlk sevgiliyle sevişirken:

“Şöyle biraz daha kaldırsana bacaklarını” diyebilir misin? Bir düşteymiş gibi gözleri kapalı, elinden geldiğince masum bir çabanın tüm acemiliklerindeki sarhoşlukta sevişmek ister o… Ve bir de denk düşerse, seli divane olur da, seviştikçe daha çok sevişirsin.

Olgun kadınla ise aşk azıcık oynak bir fuhuşa, fuhuş, çıt kırıldım olmayan nazsız sağlam bir aşka karışır. Ve onunla da sevişmenin bütün oktavlarını birden yaşarsın… Ve yine seviştikçe daha çok sevişirsin…

Birçok budalanın dediği gibi elektriği söndürünce hiç de aynı değildir her kadın. Hiçbiri ötekine hiçbir nüansta benzemez. Ve bu nüansların çarmıhında erimedikçe de…

Hâlâ o plak. Hâlâ, hâlâ… Çal be, çal… Umurumdaydı sanki benim plak…
(sy.235)

Kitabın müziğini ise tahminen o dönemde tüm işkencelerde çalınan müzikler olmalı. O yüzden müziksiz, sözsüz ve sessiz olmasını tercih edeceğim.

- Son Arzunuz Nedir?

- Çok büyük bir çığlık atmaktır şu an.
- Neden?
- Çetin Altan’ı sevmek de suç, sevmemek de.
- Sevişmek de suç, sevişmemek de.
- İyi olmak suç, iyi olmamak da.
- Okumamak suç, okumaksa daha büyük suç.
- Farklı olmamak suç, farklılık yuvarlağında biraz daha farklı olmak da.
- Emek Sineması yıkılacak diye üzülmek suç, zaten korkunç bir yer haline gelmişti demek de.
- Bir şeyi beğenmemek suç, çok heyecan duymak da suç…


Başka suçlarım da var kabul ediyorum suçluyum ve aslında hiç suçum yok. Çünkü Cemal Süreyya’nın da dediği gibi tüm suç Çetin Altan’ın:

"Adı Çetin'di Soyadı Altan, dobra söyledi, dobra baktı temiz kanla birlikte kirli kan hepimizin kanı onda çıktı."



Gülda

2 yorum:

aycan dedi ki...

Sevgili Gülda,

Keşke ailemizin büyüklerini, Çetin Altan'ı tartışmak, daha doğrusu 'çizgisinden saptığı' konusunda fikirleriyle, bilgileriyle birbirlerini doyurmalarını seyretmek için biraraya getirebilmeyi isterdim.

Kitabı okumamıştım, sen her 10yılda bir okunmalı deyince önyargılarımdan kurtulmanın zamanı mı acaba demekten kendimi alamadım. Hımmmm üzerinde düşüneceğim...


Aycan

tayfun dedi ki...

Teşekkürler uzun ve fikir açıcı değerlendirmeniz için. Kitabı az önce bitirdim ve ağzımda hoş bir tat, kafamda düşünceler bıraktı. Başkalarının da benzer duyguları hissettiğini görmek beni mutlu etti. Sevgiler.

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails