21 Ekim 2010 Perşembe

ARİF DAMAR'A VEDA...

Bir iki gün önce Attila İlhan'ı anmıştım. Şimdi ise Arif Damar'a veda ediyoruz.Halbuki Ölüm Yok ki diyen o değil miydi? Keşke hiçbiri gitmese ve kalsa...




Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
"GİTME KAL" var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir

Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneşler açar yağmurlar kesilince
Çırılçıplak kayada yeşerir inci ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mavisini kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir

Her şeyi her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu
Soğuktu
Yaktığımız ateşi aklına getir

Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir

Ne çok severdik seni aklına getir

20 Ekim 2010 Çarşamba

Attila İlhan Anısına...

Kanada'da olduğumuz son gece (evet, Gülda ile Kanada'ya gittik; yazılar başlayacak) otel lobisindeki koltukta bir çuval gibi oturduğum dakikalarda ne kadar yaşlandığımı kanaat getirmişken o an iki şey düşünüyordum:

1.Attila İlhan'ın Böyle Bir Sevmek adlı şiiri ,hani şöyle başlar...

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir....


ve öleli ne kadar zaman olduğu



2.Yukarı kattaki Balo Salonundan gelen Alan Parsons Project'in Old and Wise adlı şarkısını duyduğumdaki şaşkınlık ve her zaman neden ağlamak istediğim...

Dönünce hem şiiri hatırlamak için kitapları karıştırdım hem de Attila İlhan'ın ne zaman öldüğüne baktım. 11 Ekim 2005 tarihinde an gelmiş ve bu dünyadan göçmüş sevgili Attila İlhan. Bunu hatırlayınca da blogda anmadan geçemedim.

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila ölür


15 Ekim 2010 Cuma

The Fall - Düşüş



Geçen Şubat ayında El Laberinto Del Fauno’yu yazdığımda, filmi tavsiye eden iş arkadaşım Aydın’ın bir başka filmi öve öve bitiremediğini ve filmi bulur bulmaz seyredip yazacağımı belirtmiştim.

Aradan aylar geçti. Her daim Aydın’dan filmin ne kadar mükemmel olduğu ile ilgili yorumları dinledim durdum.

Sonunda bir gün Aydın, filmi bulduğunun sevinçli haberini verdi.
Nihayet dün akşam da Emre yatar yatmaz aylardır merakla beklediğim filmin karşısına geçtim oturdum.

Konu başlığından da anlaşılacağı üzere filmin adı The Fall, Düşüş.



2006 yılı Hint, Amerikan, İngiliz ortak yapımı olan, David Fincher ve Spike Jonze‘nin finanse ettiği filmin yönetmeni Tarsem Singh. Müziklerini Krishna Levy yapmış. Senaryosunu Dan Gilroy, Nico Soultanakis ve Tarsem yazmış.

Alexandria rolünde Catinca Untaru, Roy ve Blue Bandit rolünde de Lee Pace oynuyor.



1920’lerin Los Angeles’ında bir hastanede, Alexandria adlı kolu kırık bir kız, Roy adlı bir gençle tanışır. Roy filmlerde dublörlük yapmaktadır ve ilk filminin çekimi esnasında geçirdiği kaza sonucunda belinden aşağısı felç olmuştur.



Roy, geçirdiği kaza sonrasında kendisini terk eden sevgilisinden ayrılmanın verdiği acı ile onarılamaz bir yıkım içindedir. Genç adam için yaşamak tamamen önemini yitirmiştir. Alexandria’yı, artık mutlu olamayacağını düşündüğü bu hayattan kurtulmak için bir araç olarak görür. Küçük kıza kendi yaşadıklarından yola çıkarak yarattığı bir hikâye anlatmaya başlar. Yaşadığı onarılmaz hayattan kurtulmak için Alexandria’nın ilaç odasından temin edeceği morfine ihtiyaç duyan Roy, anlattığı hikâye sayesinde Alexandria’ya yaklaşır.

Etrafında gördüğü ve beğendiği her şeye sahip olmak için insanlara zarar vermeyi ve yoluna çıkan insanları öldürmeyi göze alan Vali Odious’tan nefret eden 5 kahramanın hikâyesidir bu. Eski bir köle Otto Benga, karısı Vali tarafından kaçırılan Hintli, patlayıcı uzmanı Luigi, doğayla dost ve yanından ayırmadığı sevgili dostu ile gezen İngiliz bilim adamı Charles Darwin ve bir ağaç gövdesinde can bulan, karnında kuşlar besleyen garip Mystic…



Siyah beyaz görüntülerle başlayan ve biten filmde aklıma ilk gelen çocukluk yıllarımda seyrettiğim Charlie Chaplin ile Laurel&Hardy filmleri oldu. Saatlerce TV karşısında oturur ve bu siyah-beyaz filmleri seyrederdik.



The Fall’un siyah-beyaz bölümleri Roy’un dublörlük yaptığı film karelerinden aktarımlar. Roy’un nasıl sakatlandığını o karelerde görüyoruz.

Film, gerçekle hayal arasında köprüler kuran sahnelerden oluşsa da, aslında izleyicinin dikkatini ne kadar odaklandırdığını sınamak üzerine hazırlanmış.



Film karelerinin birbirine geçişleri büyüleyici; Darwin’in peşinden koştuğu Americana Exotica kelebeğinin görüntüsünden, bu beş kahramanın ıssız adadaki buluşma sahnesine geçiş ve Roy ile hikaye kahramanı hemşire Evelyn’in nikahlarını kıyan beton suratlı pederden çorak bir araziye geçişin mükemmel uyumu…



çorak arazide hâlâ beton suratlı pederi, ıssız adada hâlâ Americana Exotica’yı görebiliyorsunuz.

Bir sahnesinde Aya Sofya’yı görene kadar, filmin farklı ülkelerde çekilmiş olduğunu düşünmedim bile.



Özel efekt harikası olduğunu düşündüğüm filmi daha sonra araştırırken gördüm ki, filmin yönetmeni Tarsem Singh 18 ayrı ülkede ve 26 gerçek mekanda çekimleri gerçekleştirmiş. Ve hiç özel efekt kullanmamış.

Dalivari teatral görüntülerle zenginleştirilmiş film, Bethooven’ın 7. Senfonisi ile adeta zihinlerde unutulmazlığını ilan ediyor.



Filmin adı, The Fall –Düşüş- aslında Roy’un film çekimi sırasında düşerek sakatlanmasından başlayarak, hayatta her şeyin düşerek yok olduğu fikriyle bütünleşiyor. Alexandria, Roy’un istediği morfini elde etmek için ilaç odasına gizlice giriyor ve ilaçları almak isterken düşüyor. Hikâyedeki Hintli de Vali Odious’un askerlerinden kaçarken yüksek şatodan düşerek ölüyor.



Alexandria, Roy’un anlattığı hikâyede herkesin ölmesinden duyduğu üzüntüyü şöyle dile getiriyor;

Alexandria: [crying as Roy finishes the story] Why are you making everyone die?
Roy Walker: Because... everything dies

Roy’un hikâyesi iken, Alexandria’nın hikâyesi olmaya başlıyor. Aslında küçük bir kızın gözünden seyrediyoruz hikâyeyi. Çünkü hikâyede Roy’un Indian olarak bahsettiği kişi bir Kızılderili ki bunu filmin başındaki siyah-beyaz görüntülerde görüyoruz. Oysa Alexandria hikâyeyi dinlerken kendi geldiği toprakları düşünerek Indian olarak bir Hintli’yi hayal ediyor.

Filmde köle Otto Benga’nın ölüm şekli aslında Mahabharata Destanı’nda - eski bir Hint destanıdır – Bhishma’nın ölümünün aynısıdır. Oklarla savaşılan bu destanda da Bhishma, sırtına isabet eden pek çok okun üzerine sırt üstü düşerek bir ok yatağının üzerinde imgelenmektedir.



Yine aynı destanda Krishna da patlayıcı uzmanı Luigi gibi ayağına isabet eden bir ok ile ölür.

Vali Odious tarafından karısı kaçırılan Hintli de yine bir Hint tarihi hikâyesi olan Rani Padmini’den alıntıdır.



Ünlü İngiliz bilimci Charles Darwin uzun süredir üzerinde çalıştığı konuyu Alfred Wallace adındaki bir çocuğun kendisine gönderdiği bir makaleyi okuduğunda netleştirerek Evrim Teorisi’ni ortaya çıkarıyor. Filmde Wallace, Darwin’in yanından hiç ayırmadığı maymunu olarak metaforlaştırılmış. Wallace’da Odious’un adamlarının açtığı ateş sonucunda yaralanarak ölüyor ve Darwin Wallace’ın yanına koştuğunda Wallace’ın avucundan Darwin’in peşinde olduğu Americana Exotica uçuyor.

Filmin afişinde ise yine Dali’den bir etkileşimi görüyorsunuz; Il Volto di Mae West.



The Fall 2007 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde, yine aynı yıl Sitges-Catalonia Uluslararası Film Festivali’nde, 2008 yılında da Austin Film Kritikleri Derneği’nden ödül kazanmıştır.

Neredeyse her sahnesi metaforlarla örülü olan bu filmi seyrederken küçük bir kız ile yetişkin bir adamın arasındaki arkadaşlık sizi derinden etkileyecek. Ve belki de benim gibi gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız.

Peyman

8 Ekim 2010 Cuma

Singing In The Rain

Koyu renkli bulutlar semâları kaplamışken, içinizde aşkın büyüsünü hissetmeniz dileğiyle...Haydi yağmurda şarkı söyleyip, dans edelim!

Peyman


1 Ekim 2010 Cuma

Yansımalar - 13



3 ay…Kulüp toplantısı olmadan geçen 3 koca ay.

Ne sıcaklar gördük! Ne nemli geceler atlattık! Uykunun kollarına teslim olmak için döndük durduk yataklarımızda. Gün içinde vücudumuza yapışan nemi sıyırıp atmak niyetiyle defalarca duşun altına attık kendimizi.



Cenevizlilerden miras kalan kulenin uzak gölgesinde, şehir hatları vapurlarının ıslıklarının karıştığı yıldızlı akşamlarda yaz konserlerini izledik. Açıkhava’da kendimizi müziğin ritmine terk ettik, avaz avaz şarkılar söyledik. Cazın şehvetli notalarıyla boğazın keskin iyot kokusunu soluyarak hülyalara daldık.

Sonra kitaplar okuduk; dünya klasiklerinden, best sellerlara, Türk edebiyatının seçkin örneklerine, romantik şiirlere kadar pek çok kitap… Ama hiç toplanıp okuduklarımızdan konuşmadık. Geçen yaz şiir gecesi yapmıştık. Bu yaz onu da yapmadık.

Ve işte bu yüzden dört gözle kış sezonunun ilk toplantısını bekliyordum.
Gülda, güzel bir davetiye ile beklediğimiz gecenin ilk anonsunu yaptı. Sonra ev ödevlerimizi verdi. Ev ödevini bile o kadar özlemişim ki hiç söylenmeden yaptım :).

Kulüp toplantı günlerinde tuhaf bir enerji yoğunluğum oluyor. Bunu sözlere dökmek gerçekten çok zor ama çalışacağım, çünkü siz de bunu hissedin istiyorum. Gözlerimin içi gülüyor. Koyu kahve gözlerimde – elâ olsalardı daha net görebilirdiniz ama değiller – menevişler oynuyor. Dudaklarımın uçları aşağı değil hep yukarıya bakıyor ve ağzımın kenarındaki kırışıklıklar derinleşiyor. Ama onlar kırışıklık değil aslında, hayatın, yaşamışlığın izleri. Mutluluğun, coşkunun, heyecanın yansımaları…
Kulüp gecelerimiz, bizlerin üzerinde gençlik iksiri etkisi yapıyor bence.
Ve ben yine o geceye dönmek istiyorum.



Toplanacağımız yerin adı Gastroloft idi. Yepyeni bir mekân. Bu gecelerin en güzel taraflarından biri de değişik, yeni, bilmediğimiz mekânları keşfetmek oluyor.
Gastroloft, Asmalımescit’te özel gecelere kiralanan bir teras katı.

Gülda bizi kapıda karşıladı. Üzerine oturan, son derece feminen bir kıyafet giymişti. Kitabımızın kahramanlarından biri olan Saeki Hanım’ın tarzını yansıtıyordu.

Beyaz tuğlalarla kaplı salon minimalist bir dekorasyona hakimdi. Tek renk ise masaların üzerindeki mor isyantüslerdi.



İçkilerimizi alıp terasa çıktığımızda mükemmel bir manzara kollarını açmış bizi bekliyordu. Sol tarafta Galata Kulesi’nin en tepesi, karşımızda Süleymaniye Camii, sağ tarafımızda da ışıl ışıl Altın Boynuz uzanıyordu.

Bir an Ahmet Ümit’in İstanbul’u geldi aklıma; koskoca bir tarih, cinayetler, eşsiz bir şehir.

Yukardan bakınca bu şehir ne kadar temiz ve masum görünüyor değil mi? Ama aşağı indiğinizde, ayaklarınız caddeyle temas ettiğinde zaman zaman sizi ürküten manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Ben bunu özellikle geceleri çok yaşıyorum. Gece 24:00’ten sonra bir yerden eve dönerken şehir bana daha sakin, daha temiz, daha masummuş izlenimi veriyor. Keşke hep böyle olsa diyorum kendi kendime. Nafile bir söylem işte…
Gözümü kapattığımda bir başka şey daha hissettim. Muhtemelen Ferzan hayranı olduğum için onun film sahnelerinden birinin içinde yitip gittim. Yıldızlı bir gece, terası çevreleyen ufak fenerler, içerde kocaman bir masa, neşeli bir grup insan…Hadi biraz daha başka boyuta çıkıyım; Roma veya Paris’te bir teras katı.



O gece yalnız değildik. Aylar önce blogumuzu keşfeden Barış ve Kaan bize ulaşmış, kendi kitap kulüplerinden bahsetmişlerdi. Biz de ani bir kararla, aramızda yaptığımız oylama sonucunda bu ilk toplantıya onları da davet etmeye karar verdik.



Toplantının ertesi günü Barış’ın attığı maille, o gece keyif aldıklarını bilmek ise ayrı bir mutluluktu. Çünkü biz gecelerimizi belki de objektiviteden uzak değerlendiriyor ve kendi içimizde çok beğeniyorduk. Onlar tasdiklemiş oldular.

Gülda sunumu için Sahilde Kafka’nın ek kitabını hazırlamıştı. Söylediğine göre de ilkinde bazı hatalar varmış, ama ikinci baskıda bunların da revize olduğunu görecekmişiz :).

Şaka bir yana çok emek harcamıştı. Çok araştırmış, bizi –hele ki benim gibi adını ilk defa duyan okurlar için- Haruki Murakami ve çok beğendiğim kitabı Sahilde Kafka hakkında bizi bilgi bombardımanına tutmuştu.



Hepimize Sahilde Kafka mugları hazırlatmış. Artık ofiste kahvemi onunla içiyorum.
Mugların içinde, üzerinde Japon yüzü olan bir de magnet vardı. O da evde buzdolabının kapağındaki onlarca magnet arasında yerini aldı.

Ev ödevimiz de Gülda’nın bize büyük bir gizlilik içinde bildirdiği gruptan bir kişiye yazacağımız kehanetti. Herkes kehanetini yazacağı kişiye ithaf edebilecek, ama kendini deşifre etmeyecekti. Kehaneti okunan kişi de kehanetin kimin tarafından yazıldığını tahmin etmeye çalışacaktı. Ben Ayşe’ye bir kehanette bulundum. Ev ödevlerinin okunma safhası da ayrıca eğlenceliydi.

Böyle güzel bir gecede yediğimiz yemeklerden bahsetmemek olmaz. Sahilde Kafka’nın anavatanı Japonya’nın egzotik tatları ile hazırlanmış zengin bir menü vardı. En çok noodle’ı beğendim :).

Geceden bir komik enstantane de, Billur’un kitap karakterlerinden Hoşino kılığına girmesi oldu. Haksız mıyım ? :)



Böyle gecelerin hiç bitmemesini istiyorum. Ama her güzel şey gibi yaşanıyor ve bitiyor işte. Ta bir sonra ki kulüp gecesine kadar anılar bize yoldaş oluyor.

Peyman

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails