1 Ekim 2010 Cuma

Yansımalar - 13



3 ay…Kulüp toplantısı olmadan geçen 3 koca ay.

Ne sıcaklar gördük! Ne nemli geceler atlattık! Uykunun kollarına teslim olmak için döndük durduk yataklarımızda. Gün içinde vücudumuza yapışan nemi sıyırıp atmak niyetiyle defalarca duşun altına attık kendimizi.



Cenevizlilerden miras kalan kulenin uzak gölgesinde, şehir hatları vapurlarının ıslıklarının karıştığı yıldızlı akşamlarda yaz konserlerini izledik. Açıkhava’da kendimizi müziğin ritmine terk ettik, avaz avaz şarkılar söyledik. Cazın şehvetli notalarıyla boğazın keskin iyot kokusunu soluyarak hülyalara daldık.

Sonra kitaplar okuduk; dünya klasiklerinden, best sellerlara, Türk edebiyatının seçkin örneklerine, romantik şiirlere kadar pek çok kitap… Ama hiç toplanıp okuduklarımızdan konuşmadık. Geçen yaz şiir gecesi yapmıştık. Bu yaz onu da yapmadık.

Ve işte bu yüzden dört gözle kış sezonunun ilk toplantısını bekliyordum.
Gülda, güzel bir davetiye ile beklediğimiz gecenin ilk anonsunu yaptı. Sonra ev ödevlerimizi verdi. Ev ödevini bile o kadar özlemişim ki hiç söylenmeden yaptım :).

Kulüp toplantı günlerinde tuhaf bir enerji yoğunluğum oluyor. Bunu sözlere dökmek gerçekten çok zor ama çalışacağım, çünkü siz de bunu hissedin istiyorum. Gözlerimin içi gülüyor. Koyu kahve gözlerimde – elâ olsalardı daha net görebilirdiniz ama değiller – menevişler oynuyor. Dudaklarımın uçları aşağı değil hep yukarıya bakıyor ve ağzımın kenarındaki kırışıklıklar derinleşiyor. Ama onlar kırışıklık değil aslında, hayatın, yaşamışlığın izleri. Mutluluğun, coşkunun, heyecanın yansımaları…
Kulüp gecelerimiz, bizlerin üzerinde gençlik iksiri etkisi yapıyor bence.
Ve ben yine o geceye dönmek istiyorum.



Toplanacağımız yerin adı Gastroloft idi. Yepyeni bir mekân. Bu gecelerin en güzel taraflarından biri de değişik, yeni, bilmediğimiz mekânları keşfetmek oluyor.
Gastroloft, Asmalımescit’te özel gecelere kiralanan bir teras katı.

Gülda bizi kapıda karşıladı. Üzerine oturan, son derece feminen bir kıyafet giymişti. Kitabımızın kahramanlarından biri olan Saeki Hanım’ın tarzını yansıtıyordu.

Beyaz tuğlalarla kaplı salon minimalist bir dekorasyona hakimdi. Tek renk ise masaların üzerindeki mor isyantüslerdi.



İçkilerimizi alıp terasa çıktığımızda mükemmel bir manzara kollarını açmış bizi bekliyordu. Sol tarafta Galata Kulesi’nin en tepesi, karşımızda Süleymaniye Camii, sağ tarafımızda da ışıl ışıl Altın Boynuz uzanıyordu.

Bir an Ahmet Ümit’in İstanbul’u geldi aklıma; koskoca bir tarih, cinayetler, eşsiz bir şehir.

Yukardan bakınca bu şehir ne kadar temiz ve masum görünüyor değil mi? Ama aşağı indiğinizde, ayaklarınız caddeyle temas ettiğinde zaman zaman sizi ürküten manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Ben bunu özellikle geceleri çok yaşıyorum. Gece 24:00’ten sonra bir yerden eve dönerken şehir bana daha sakin, daha temiz, daha masummuş izlenimi veriyor. Keşke hep böyle olsa diyorum kendi kendime. Nafile bir söylem işte…
Gözümü kapattığımda bir başka şey daha hissettim. Muhtemelen Ferzan hayranı olduğum için onun film sahnelerinden birinin içinde yitip gittim. Yıldızlı bir gece, terası çevreleyen ufak fenerler, içerde kocaman bir masa, neşeli bir grup insan…Hadi biraz daha başka boyuta çıkıyım; Roma veya Paris’te bir teras katı.



O gece yalnız değildik. Aylar önce blogumuzu keşfeden Barış ve Kaan bize ulaşmış, kendi kitap kulüplerinden bahsetmişlerdi. Biz de ani bir kararla, aramızda yaptığımız oylama sonucunda bu ilk toplantıya onları da davet etmeye karar verdik.



Toplantının ertesi günü Barış’ın attığı maille, o gece keyif aldıklarını bilmek ise ayrı bir mutluluktu. Çünkü biz gecelerimizi belki de objektiviteden uzak değerlendiriyor ve kendi içimizde çok beğeniyorduk. Onlar tasdiklemiş oldular.

Gülda sunumu için Sahilde Kafka’nın ek kitabını hazırlamıştı. Söylediğine göre de ilkinde bazı hatalar varmış, ama ikinci baskıda bunların da revize olduğunu görecekmişiz :).

Şaka bir yana çok emek harcamıştı. Çok araştırmış, bizi –hele ki benim gibi adını ilk defa duyan okurlar için- Haruki Murakami ve çok beğendiğim kitabı Sahilde Kafka hakkında bizi bilgi bombardımanına tutmuştu.



Hepimize Sahilde Kafka mugları hazırlatmış. Artık ofiste kahvemi onunla içiyorum.
Mugların içinde, üzerinde Japon yüzü olan bir de magnet vardı. O da evde buzdolabının kapağındaki onlarca magnet arasında yerini aldı.

Ev ödevimiz de Gülda’nın bize büyük bir gizlilik içinde bildirdiği gruptan bir kişiye yazacağımız kehanetti. Herkes kehanetini yazacağı kişiye ithaf edebilecek, ama kendini deşifre etmeyecekti. Kehaneti okunan kişi de kehanetin kimin tarafından yazıldığını tahmin etmeye çalışacaktı. Ben Ayşe’ye bir kehanette bulundum. Ev ödevlerinin okunma safhası da ayrıca eğlenceliydi.

Böyle güzel bir gecede yediğimiz yemeklerden bahsetmemek olmaz. Sahilde Kafka’nın anavatanı Japonya’nın egzotik tatları ile hazırlanmış zengin bir menü vardı. En çok noodle’ı beğendim :).

Geceden bir komik enstantane de, Billur’un kitap karakterlerinden Hoşino kılığına girmesi oldu. Haksız mıyım ? :)



Böyle gecelerin hiç bitmemesini istiyorum. Ama her güzel şey gibi yaşanıyor ve bitiyor işte. Ta bir sonra ki kulüp gecesine kadar anılar bize yoldaş oluyor.

Peyman

2 yorum:

aycann dedi ki...

Evet ara iyi olur dedik ama bu gerçekten uzun oldu ... Neyse aynı tempo devam edebildiğimizi görmek beni her seferinde daha da çok heyecanlandırıyor.

Başka Bir Yer dedi ki...

:)...

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails