17 Ağustos 2009 Pazartesi

YALANCI TANIKLAR KAHVESİ-VEDAT TÜRKALİ


Vedat Türkali’nin yeni bir kitap yazdığı haberleri duyulmaya başladığı andan itibaren işyerimin karşısındaki Remzi Kitabevi’ne her gün aynı soruyu - sorduğum kasadaki kız bayılmasın diye üç ayrı biçimde- sordum:
Yalancı Tanıklar Kahvesi Çıktı mı Acaba?....Acaba Yalancı Tanıklar Kahvesi Çıktı mı? ....Çıktı mı Acaba Yalancı Tanıklar Kahvesi? Günlerden bir gün tam başımı uzatmıştım ki....Gördüm...Çıkmıştı...Aldım. Ancak bu takıntılı halime rağmen ancak yeni okuyup bitirebildim zamansızlıktan.



Vedat Türkali ile tanışmam aslında tam 10 yıl önceye dayanmakta... Hayatımı belirleyici bir dönemin henüz başındayken en şahane eseri olarak nitelendirdiğim “BİR GÜN TEK BAŞINA” ile başladım onu okumaya ve “TEK KİŞİLİK ÖLÜM” ve “MAVİ KARANLIK” ile de hızla devam ettim. İnsanların yarım kalmışlığını, yaşanmamışlıkları, hem politik hem aşk eksenindeki iç hesaplaşmalarını, iki yüzlülüklerini ve çelişkilerini yazış tarzını ve fonda da Türk siyasal hayatının özellikle sol eksendeki durumunu ve yanlışlarını ele alarak eserini ele alışını da her zaman çok sevmişimdir.



Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde de Türkali tüm diğer romanlarında olduğu gibi yukarıda ifade etmeye çalıştığım tüm öğeleri kullanıyor.Eserin en önemli kahramanı olan Muhsin, Ege’li bir toprak ağasının Ankara’da devrimci olmaya çalışan oğlu olarak tanıtılıyor bizlere. Muhsin bu devrimciliğini bir Robin Hood edası ile yaşıyor ve babasından ya da annesinin duygularını istismar ederek sızdırdığı paralarla devrimci arkadaşlarına, zor durumdaki kişilere yardım ediyor. Devrimci ve solcu olmayı seçmiş, ancak hiçbir örgüte girmemiş, yaklaşımlarından memnun kalmamış ve silahlı çatışmayı da desteklemeyen bir çizgide...

Günlerini bu nedenle belirsizlik içinde geçirmekte, ne istediğini bilen ve bu doğrultuda hareket eden Salih (Filistin’e gidip eğitim görmüş ve çarpışmış sonrasında da sendikal faaliyetler içinde yer almıştır) adlı can arkadaşı ile tartışarak, okuyarak ve çoğu zaman da yiyip içip sızarak geçirmektedir. Okumakta olduğu Felsefe bölümü ise hiçbir şekilde kendini tatmin etmiyor. Muhsin’in bu süreci anlatılırken yaşadığı iki ayrı aşk hikâyesi de var, arka fonda ise 1970 yılların başlarından başlayan ve 1980 ihtilali öncesi dönem anlatılıyor.

Okuduğum tüm sol eğilimli yazarlar da olduğu üzere Vedat Türkali de “Ne oldu da Türk Solu” neden başarıyı yakalayamadı? Nasıl Halka İnemedik, İşçi Sınıfı Bizleri Niye Anlayamadı? “ sorularına yanıt vermeye/aramaya çalışıyor. Zaten romanın başında da bunu açık bir biçimde de emekli yargıç Gıyasettin Alımlı’nın 'Biz hep bir şeyi yanlış yaptık bu ülkede. Neyi yanlış yaptığımızı da bir türlü bilemedik' sorusu ile başlatıyor.

Vedat Türkali’nin kitapta Türk Solu neden başarısız oldu sorusuna verdiği genel cevap “halkla bütünleşememek” ancak beni biraz rahatsız eden bu genel çerçevenin detaylarını oluşturan ve asıl neden olarak gösterilen şeyin bir başka deyişle halkla bütünleşememenin neredeyse tek nedeninin ” din “ olduğu hususu.

Materyalist ve sosyalist düşüncede dinin bu denli reddedilmesinin doğru olmadığı, İslam dünyasında bile sol çizgiye yakın olan bir sürü düşünür var iken bunların irdelenmemesinin ve İslam’a karşı bu kadar cephe alınmasının yanlış olduğunu ileri sürüyor...... Halkın elinde inancından başka bir şey yok iken ve bundan güç alırken bunun yadsınmasının sol düşünceye düşmanca bakılmasına neden olarak gösteriyor Vedat Türkali.

Romanda din ile solun çatışması nedeni ile başarıya gidilemediğine işaret eden satırları okurken sanki Vedat Türkali şu anda yaşadığımız dönemi irdelemeye çalışmış adeta ve o dönemi anlatırken 30-40 yıl sonra ulaşılmış olan noktaya, bugün tartışıla gelen hususlara ulaşmış izlenimi edindim. Muhsin’in akıl hocası Nedim Hoca’ya “peki nedir bu laiklik, din meselesi, laiklik elden gidiyor feryadı” olarak özetlenebilecek sorusu, zaman zaman dile getirilen Kürt sorunu, dev medyayı arkasına almış olan yazarlar bu izlenimi kuvvetlendiren ve sanki geriye bakarak kurgu yapan Vedat Türkali’nin şaşırdığını düşünmeme sevk eden hususlar oldu. Eminim o zamanlar da din önemli bir olguydu ama bugün ulaştığı noktaya gelmemişti ya da pek çok endişelenip düşünecek şey vardı, medya vardı ama sadece iki üç gazete ve aydınların çıkardığı dergilerden ibaretti, evet Kürt sorunu hep vardı ama 80 öncesi sanırım öncelik bu konuda değildi.

Acaba solun başarısızlığı din ile sol düşünceyi harmanlayamamak mı sadece? Eğer sol dini dışlamasa muhafazakâr kesimi mağlup edebilir miydi? Acaba bizlerin hatası her zaman her konuda siyasi, ekonomik, toplumsal koşulları dikkate almaksızın mı hareket etmemiz? Acaba o günlerde işçileri örgütlemeye çalışan sol görüşlü aydınlar sadece ve sadece din unsurunu dışladıkları için mi başarısız oldular? O dönem sendikal faaliyetlerdeki işçiler dinsiz miydi? Bunlar benim boyumu da yaşımı da aşan tartışmalar... Rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi çok iyi bilgi sahibi olmadan da fikir sahibiymiş gibi davranmak istemiyorum. Ama bu kadar din ekseninde işi cevaplandırmaya çalışmak, bir inanca sahip olmayı empoze eder nitelikteki sözler bana çok yerindeymiş gibi gelmedi. Hele Salih’in “İsrail saldırılarına uğradık. Ölenler oldu içimizde. En yiğit, en gözü kara savaşanlar kimlerdi biliyor musun? Yan yana vuruştuğumuz, kelime-i şahadet getirip ölürken doğru cennete gideceğine inanan koyu Müslümanlar. Hani bizim burada tepeden bakıp alay ettiklerimiz” gibi şaşkınlık ifade eden söylemleri içeren bölümler açıkçası çok hoşuma gitmedi ilk okuduğum anda. Belki de sadece “bir şeye” inanmanın insana güç vereceği gibi basit ve doğrudan bir anlamı da olabileceğini de ifade etmek istemiş olabilir Vedat Türkali.



Sonuç olarak; ben kendi adıma arka fondaki olayları daha iyi vermesini bekliyordum Vedat Türkali’nin. Romandaki yan karakterlerin Ege şivesinde konuşmalarını vermek ilk başlarda hoşuma gittiyse de sonuna doğru açıkçası sıkıcı geldi. Belki de Muhsin’in ne yapacağını bilmez hali, 80 ihtilalinin ilan edildiği ana kadar ülkenin içinde olduğu garip dinginliğin Muhsin’in inzivaya çekilmiş hali ile paralellik kurmak için verilmiştir ama son bölüm elimde o kadar sürüklendi ki kitap..... Devrim adına tek yaptığı şeyin bir ara hapse girip çıkmak – bana kalırsa has bel kader olmuş o da ya- olan Muhsin’in bu “baltaya sap olamama” hali, “ağa mağa değilim ama ağa gibi yaşamanın nimetlerinden de faydalanırım” tavırları ve sonra da kürkçü dükkanına dönmesi yüreğimi sıkıştırdı açıkçası.

ANCAK; tüm bu eleştiriler bir yana 90 yaşında hala yaşayan, tarihe tanıklık etmiş ve üretmeye çalışan bir yazara haddimi aşarak haksızlık etmek istemiyorum belki bu tepkim sadece aradığımı çok bulamamamdı. Bence hayatta MUTLAKA bir Vedat Türkali okunmalı ama Yalancı Tanıklar Kahvesi ilk okunacak romanı olmamalı.
Sevgiler
Billur

2 yorum:

Gulda Sahin dedi ki...

Ben bu romanı çok iyi ve yerinde tespitlerle dolu bir ders kitabı niteliğinde okudum. Kitabı bitirdiğimde nerede ise kıvrılmamış sayfası, altı çizilmemiş cümlesi kalmamış gibi idi. Hatta bu roman sonrası epey bir Dr. Hikmet Kıvılcımlı araştırması da yaptım. Kitabın kurgusunda takıldığım ve üzerinde çokça eleştiriler yaptığım bölümler de oldu. Münasebetsizlik olmasın diye diğerlerini burada yazmayacağım ama yetmişlerde lokantada Fransız şarabı içen Ankaralı devrimcileri hala yerine oturtamadım. Konu ile ilgili araştırmalarım sürüyor.

Aslında biz, geçmişini unutmuş bir kuşağız. Vedat Türkali’nin en önemli kaygılarından biri de bu. Temel toplumsal yapımızı doğru saptayabilmek için geçmişte yaşananları tekrar tekrar anlatıyor ve unutulmasına çalışıyor. 40’ları, 60’ları, şimdi 70’leri, arada 50’leri anlattığı romanları ile her seferinde sorguluyor ve yanlışları bulmaya davet ediyor herkesi. Bu sefer; ne öğrenci, ne devrimci, ne iyi bir evlat, ne doğru düzgün bir ağa oğlu, ne iyi bir âşık olmayı başaramayan Muhsin karakterini merkez alarak sorgusuna devam ediyor. 70'lerde genç olan Muhsin ile apolitik 2000 gençliği arasında da büyük bir benzerlik yakalıyor

Vedat Türkali’nin tanıklarından biri romanın bir bölümünde; “Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş!”(sy:214) diyerek hepimizi başka bir noktaya bakmaya çağırıyor. Bu korkularla bir yere varamayız; saygı duymadan, anlamadan diyor.

Bu son derece aksi delikanlı -yaşlı denmesine de son derece sinirlendiğinden- 2009’dan 70’lere bakıyor ve süreçte yaşananların/hataların bu güne katkısı olabileceğini göstermeye çalışıyor ve sanki bizi ders almaya çağırıyor.

Bu arada onunla yapılan röportajlardan birinde;

- Romanı okuyup, 'Vedat Türkali, yaşı ilerlediği için dini hatırladı,' biçiminde yorumlara kalkışanlara ne yanıt verirsiniz? sorusuna:

- Gülerim, ne diyeceğim? 'Önce okuduğunuzu doğru anlayın,' derim diyor.

TriMurti dedi ki...

Vedat Türkalinin tüm eserlerini okuyan biri olarak son kaleme aldığı Yalancı tanıklar Kahvesinin içerik olarak diğer romanlarına göre etraflıca yorumlanamadığını söyleyebilirim. Ama bu durum bile bu kitabın diğer yazarların tarihsel kitaplarından içerik olarak daha zengin olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. 80 li yılları ilerleyen yaşına ve sokaklarda tam olarak olmadan geçnlik değilde olgunluk dönemi yıllarına geldiği için diğer romanlarına göre eksiklik olarak niteleyebiliriz, fakat kitabın içindeki tarihsel notlar, döneme, gençliği, devrim düşünü anlamaya yorumlamaya yeteceğini düşünüyorum. Solun din ile bütünleşememesi konusu her kitabında yer bulan altı çizilen ve haklılık payı olan bir özne olduğunu düşünüyorum. Elitist bir sınıfı olmayan fakat kendi içerisinde elitist gibi yaşamak isteyen solcuların dine mesafeli duruşunun altı birçok romanında çizilmiştir. Yalancı Tanıklar Kahvesinde ise 80lı dönemlerde artık Sol ile Din olgusunun büyük kırılma yaşadığı kitaba yansımıştır. Her kitabı hakkında sayfalarca yorum yapılacak tartışılacak öğeler barındıran eserleri Solun ve ülke siyasetimize ayna tuttuğunu belirtmek isterim.
Saygılarımla...

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails