15 Haziran 2013 Cumartesi

Serenad - Zülfü Livaneli


 
Kitap : Serenad

Yazar : Zülfü Livaneli

Mekân : Nar Cafe

Tarih :  14 Mayıs 2013

Sunucu: Gülden

Katılımcılar: Aycan, Ayşe, Ayşen, Aysun, Belkıs, Berna, Bilgen, Billur, Gülda, Özlem, Peyman, Yonca


Serenad müziğin, bilimin ve tarihin iç içe geçtiği  bir Zülfü Livaneli kitabı.
Serenad’da Zülfü Livaneli‘nin romancılığının en temel niteliklerinden biri başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz dengesi.                                                                                  
Zülfü Livaneli son kitabı “Serenad” da 60 yıl süren bir aşkı anlatırken bizi  birçoğumuzun bilmediği bazı trajik tarihsel gerçeklerle  yüzleştirmiş.
Kitap ilk olarak 2. Dünya savaşındaki karanlık günlere götürmüş bizi. Almanya ve Avrupa’daki  Yahudi soykırımından kaçan 190 bilim adamının ülkemize sığınmaları ve onların başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere üniversite ve bilime olan katkıları var kitapta.
Nazi zulmünden kaçan bilim adamlarına Türkiye'nin yardım etmesi için Einstein'in Atatürk'e yazdığı mektuba da yer veren Livaneli, sözlerini şöyle sürdürmüştür:
''Atatürk, hükümete rağmen bu bilim adamlarını Türkiye'ye getirdi. Gerçekten çok ileri görüşlü bir kişilikti ve ben kendisine hayranım. Hatta vasiyetinde diyor ki; 'Ben size hiç bir dogma ve değişmez kural bırakmıyorum, olaylar akla ve çağın gerçeklerine göre yorumlanmalıdır'. Bunu söyleyen bir insandan 'Kemalizm' diye donuk bir maske çıkardılar. Ve bu maskeyi de darbelerde yüzlerine geçirip, o darbelerin maskesi yaptılar. Kemalizm ile Mustafa Kemal'i ayırmak lazım."
İkinci bir tarihi olay da Almanya, İngiltere ve Türk hükümetinin suç ortaklığında bir insanlık trajedisi olan “Struma” olayı.
Üçüncü olay yine duymadığımız, Kırım Türklerine yaşatılan “Mavi Alay” trajedisi.
Bunun dışında yazar kitabında bilinmeyen birçok tarihi olaya da didaktik bir bakış açısıyla yer vermiş.
Olayların bir kadın tarafından anlatılması ve diğer kadın kahramanlar, Maya'nın babaannesi Semahat, Maya'nın anneannesi Ayşe ve Maximillian Wagner’in aşkı Nadia'nın yaşamlarına da yer verilmesi, olayların siyasi boyutu yanında duygusal taraflarının ağır basmasına neden olmuş..
Livaneli, kitabının temelinin aşk olduğunu belirtiyor.
Z:L: ''Kitaba özellikle aşk romanı demedim. Çünkü aşk kelimesi çok kirletildi. Aşk artık magazin ve reklamların vıcık vıcık ettiği, anlamını yitirmiş bir kelime. Bence aşk, ölümün karşısındaki kavramdır. Bir insanın 'ben aşığım' demesi 'ölmeye hazır değilim' diye haykırmasıdır''
Romanda  olayları genç bir kadınının ağzından anlatan Livaneli’ye göre kadını anlamak insanlığı anlamak için çok önemli.,
Z:L:  ''Kadınlar ve sanatçılar, dünyayı sade, somut, elle tutabildikleri gerçekler ya da ön yargılarla değil, sezgileriyle keşfediyor. Roman yazımında empati çok önemli. Çünkü her yazdığınız kahramanın içine gireceksiniz. Eğer kadını anlatmıyorsanız insanlığın yarısını anlatmıyorsunuz demektir. Kendimi roman boyunca oradaki kadın kahraman gibi hissettim''
Kitabında  Maya ve oğlu arasındaki duygusal boşluk günümüz çalışan kadınlarının içinde bulunduğu "İYİ ANNE" ve  "ÇALIŞAN KADIN"  rolleri arasında sıkışmasına güzel bir gönderme olmuş..
Livaneli, “Serenad”da, İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde görevli Maya Duran ile üniversitenin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Alman asıllı Amerikalı profesör Maximillian Wagner arasında geçen olayları anlatıyor. 
60 yıllık aşkının izini sürmek için profesörün İstanbul’a gelmesi, hem kendi hem de Maya’nın aile sırlarını ortaya çıkarmakla kalmıyor, 2. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorununun yanı sıra Struma ve Mavi Alay facialarında hayatını kaybedenlerin hikayelerini de gözler önüne seriyor.
Maya Duran ( 36 yaşında) , İstanbul Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler görevini yürüten , rektör hakkında çıkan haberleri medyadan takip edip ona bilgi veren, sözleşmeli bir memurdur. Eşinden ayrıdır. Oğlu Kerem’in velayeti maddi manevi  tüm sorumluluğu Maya’ya aittir. Kerem içine kapanık, bilgisayar düşkünü bir çocuktur. Annesi ile ilişkileri sıcak değildir. Aynı zamanda babasının sorumsuz yaşamı nedeniyle baba ile de ilişkileri kopuktur. Maya’nın bir sevgilisi vardır.
2001 yılının Şubat ayında soğuk bir kış gününde İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Maximillian Wagner’i karşılama ve onunla ilgilenme görevi  İngilizcesi çok iyi olan  Maya’ya verilir. Maya, Daha önce de rektörün yabancı misafirlerini karşılayan ve ağırlayan Maya  için bu durum olağandır. Ancak  bu misafir , Prof. Maximillian Wagner (87) olunca iş olağanlıktan çıkar.
 
(Kitabın bu bölümünde Livaneli, yurdumuza gelen yabancıların giysilerimiz ve yaşam tarzımızla Türkler hakkında yanlış bilgilere sahip olduğunu vurguluyor.  Ayrıca yurdumuzdaki sığınma evlerinin dolup taşması, doğuda kadınlara değer verilmemesi, kızlarımızın aile meclisi kararı ile hala idam ediliyor olmasının yüz kızartıcılığı ve boşanmış kadının sorunları üzerinde duruyor...)
Maya profösörün Türkiye’ye ilk kez geldiğini ve Türkçe bilmediğini düşünmektedir. Oysa Alman asıllı bir Amerikalı olan Prof. Maximillian Wagner, daha önce 1930′lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış, uzun yıllar İstanbul’da kalmıştır. Oldukça iyi de bir Türkçesi vardır.
Profesörün İstanbul’da olmasından İngiliz istihbaratından Türk İstihbaratına kadar pek çok kimse memnun değildir. Türk istihbarat görevlileri onu izlemeye almışlardır. Maya Maximillian Wagner’ın gerçekte kim olduğunu merak eder , öğrenmeye karar verir . Bir ajan mı, yoksa bir katil mi? Araştırma yapabilmek için hep bilgisayarın başında olan oğlundan yardım ister. Duydukları ile çok heyecanlanan Kerem hemen çalışmalara başar. Bu olay anne ile oğlunun arasındaki buzları eritir.
Prof. Maximillian Wagner  Üniversitedeki işlerini bitirdikten sonra Türkiye’den ayrılmadan önce Şile’ye gitmek için  Maya’dan yardım ister. Maya çok istekli olmasa da bu isteği geri çeviremez.
Max ile Şile’ye gittikleri gün Türk istihbaratçıları Maya’nın evini ziyaret edip, oğlunu kullanarak Maya'ya göz dağı verirler. Maya bu durumdan üst düzey asker olan abisi tarafından kurtarılır. Daha sonrasında Maya ile iletişime geçen İngiliz istihbarat birimleri de Maya’dan Wagner hakkında bilgi isterler. Kerem de Wagner ile ilgili araştırmalar yapar  ve pek çok bilgi bularak annesine verir.
Profesör ile Maya’nın ilk yakınlaşması Profesörün gitmesine az bir süre kaldığında yaptıkları Şile ziyaretinde başlar. Maya, Profesör ve Şoför Süleyman Şile’ye doğru yılın en soğuk gününde yol alırlar. Şile’yi yazın bile sevmeyen Maya , bu gezintiye bir anlam veremez.
Şile yakınlarına geldiklerinde Profesör  onlardan ayrılır üzerinde “Für Nadia (Nadia için)”  yazan küçük çelenk ve kemanıyla   tek başına deniz kenarına iner . Çelengi denize atar ve kemanını çalmaya başlar.  Uzaktan arabanın içinden profesörü izleyen Maya ve şoförü  yaşlı adam soğuğa dayanamayarak bayıldığını görürler. 
Max, donmak üzeredir. Maya ve Süleyman’ın yardımıyla yakındaki bir otele götürülür. Otel mevsim nedeniyle boş ve soğuktur. Sadece bir görevli vardır. Buz gibi olan ve sayıklayan profesörü yatağa yatırılar. Maya onunla ilgilenirken arabası  bozulunca Süleyman yardım çağırmaya gider.  Vücut sıcaklığı giderek düşen ve baygın olan Profesör’e yardım etmek isteyen Maya  soyunarak onunla aynı yatağa girer. Ve vücut ısısını ona bu şekilde aktarmaya çalışır, ancak Süleyman döndüğünde olanları yanlış anlar. Önceleri olaydan kimseye bahsetmemesine rağmen sonradan anlattıkları  sorun yaratacaktır.
İstanbul’a döndüklerinde Profesör’ü  hastaneye götüren Maya,  doktor olan arkadaşı Filiz’den yardım ister. Yapılan tetkiklerde, onun kanser olduğunu ve az ömrü kaldığını öğrenir. Maya, yaşlı, hüzünlü ve şimdi de kanser olduğunu öğrendiği adamın Şile’de deniz kıyısında ne işi olduğunu ve baygınken sayıkladığı ismin kime ait olduğunu çok merak eder. Ziyaretinde bunu profesöre sorar. Maya’ya bir hayat borçlu olan Profesör hayat hikayesini anlatmaya başlar.  Anlattıkları Maya’yı derinden etkiler.
Profesör’ün kemanı Şilede kaybolmuştur. Maya her yerde arar kemanı. Süleymen’a da sorar ama bulamaz.
MAXİMİLLİAN İLE NADİA'NIN HİKAYESİ
 
 
Nazi Almanya’sında, Hitler döneminde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, “ Nadia” adında Yahudi bir genç kıza aşık olmuştur.  Max ve Nadia evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alır,  Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. 
Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden indirilmiştir.  Max mecburen Nadia’sız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir.
İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısının izini çok zor bulur. Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurduysa da sonuç alamaz. Daha sonra kisedeki bir papazdan yardım alarak karısına ulaşır ve “Struma”  adlı gemiye binmesini sağlar. Nadia’nın yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi arıza yapması nedeniyle İstanbul’da demir atar. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmez. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Ruslar tarafından havaya uçurulur. Gemideki Nadia da hayatını kaybeder.  
 
                                                        STRUMA Gemisi 
 
Max’ın Şile sahilinde kemanla çaldığı parça, Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Wagner bu parçayı Schubert’in Serenad’ından esinlenerek büyük aşkı Nadia’ya yazmıştır.Şile’ye gittikleri gün olan 24 Şubat ise Nadia’nın ölüm yıldönümüdür. Dinlediği bu gerçek hayat hikayesi Maya’yı derinden etkiler.
Maya, Nadia ile birlikte ailesini de düşünür. Babaannesi Semahat (Mari) hanım bir Ermeni, anneannesi Ayşe (Maya) ise Mavi Alay‘dan canını zor kurtarmış bir Türk kadınıdır. Maya  bu şanssız üç kadın içinde dinini değiştirmek zorunda olmadığı için anneannesini şanslı sayar.
Max’ın Amerika’ya geri dönüşünden sonra Maya şoför Süleyman’ın anlattıklarından dolayı zor günler geçirir. İşinden istifa eder. Yaptığı yolculuk ve ziyaretlerle Max’la ilgili bir çok bilgiye daha ulaşır. Ulaştıklarının en önemlisi de arşivde saklanan “SERENAD FÜR NADİA” nın orjinalidir.  Maya Amerika’ya giderek elindeki notaları Max’a ulaştırır. Hastanede olan Max çok geçmeden ölür. Max’ın vasiyeti üzeine külleri Maya tarafından Şile sahiline getirilerek, denize serpiştirilir. Bu şekilde iki sevgili Max ve Nadia kavuşmuş olur.
 





 
KİTAPTA DİKKAT ÇEKEN CÜMLELER
* “ İktidar zulüm demektir. Hele denetlenemeyen iktidar.”… 
*“…halk ancak örgütlü olduğu zaman etkili olabilir. Yoksa tek tek insanlar, zorbalık karşısında sinerler. Genel kuraldır bu.” 
*”Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama. Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru.” 
* İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer. Sana ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin.
Alıntı sözler de etkileyiciydi; 
*” İnsan ancak acı çekerek olgunlaşır.”
   (Fyord Dostoyevski)
*”Senden çalınabilen bilgi, senin bilgin değildir.”
( Gazali’ye Haramibaşının söylediği bir söz. ) 
*”Coğrafya kaderdir.” ( İbni Haldun) 
*”Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.”
( Pascal) 
Aslında kitabın tüm özeti Livaneli’nin, şu cümleleriyle örtüşüyor; “İnsanların kendi milletini veya kendi inancını diğerlerinden daha üstün görmesi, ne korkunç olaylara, ne büyük acılara neden oluyordu bu dünyada.”  
MAXİMİLLİAN WAGNER KİMDİR?
Profesör Maximilian Wagner’in, saf kan Almandır. Türkiye’ye geliş sebebi ise çok farklıdır. Ancak Türkiye’ye gelebilmek için diğer profesörlerle aynı nedeni kullanmak zorunda kalır.
Almanya'da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, Adolf Hitler'in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve Hitler, 1933'un 30 Ocak günü Almanya’nın başına geldi. Nazilerin hedeflerinden biri, Yahudilerin, öncelikle de Almanya'daki Yahudilerin köklerinin kazınmasıydı.

7 Nisan 1933 de, Nazi hükümeti Profesyonel Kamu Hizmeti Düzenlenme Yasası’nı yürürlüğe sokar. Bu yasayla Nazi devletinin muhalifi olarak görülenlerin, yani Yahudilerin ve siyasi muhaliflerin dışlanması amaçlanmaktadır.

Sonuçta, kamu hizmetinde çalışanlar, anne ve babalarının, büyükanne ve büyükbabalarının dinini belgeleyerek, "Ari" ırkından olduğunu kanıtlamak zorunda bırakılırlar. Bunu yapamayanlar işten çıkarılırlar.
Ayrılma hazırlığı yapan Yahudiler arasında dünyanın önde gelen bilim adamları da vardı ve Albert Einstein da onlardan biriydi. Berlin Üniversitesi'nde hocalık yapan ama kısa bir süre sonra artık ders veremeyeceğini fark eden Einstein, 1933 ilkbaharında Almanya'dan ayrılıp Fransa'ya geçti ve Paris'teki "College de France"da hocalık etmeye başladı.
Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan Yahudilerin korunması amacıyla "Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği" adını taşıyan ve kısa adi "OSE" olan bir kurum oluşturulmuştu. Birliğin merkezi Paris'teydi ve onur başkanlığına da Albert Einstein getirilmişti.
Albert Einstein, 1933'un 17 Eylül’ünde Ankara'ya, işte bu sıfatla, yani "OSE'nin Onur Başkanı" olarak bir mektup gönderdi. Einstein, son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya'daki bazı yasalar dolayısıyla çok sayıda Alman bilim adamının mesleklerini icra edemez hale geldiklerini söylüyordu.       
Bilim adamlarının çalışabilecekleri bir ülke aradıklarını da anlatan Einstein, 40 kişilik bir uzman listesi hazırladıklarını yazıyor, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini anlatıyor ve Türk Hükümeti’nin söz konusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye’nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.

Einstein, simdi Başbakanlığa bağlı olan "Cumhuriyet Arşivi’nde saklanan 17 Eylül 1933 tarihli mektubunu yazdığı sırada, Başbakanlık makamında İsmet Bey (İnönü) vardı. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte Reşit Galip Bey’di.


OSE bir Yahudileri kurtarma cemiyetidir. Başkanı da Albert Einstein’dır. Einstein, Ari ırktan olmadıkları için işten çıkartılan, 40 Alman ( Yahudi ) profesörün, çalışmalarına Türkiye’de devam etmesi için Atatürk’e bir mektup yollar

Mektup, önce dönemin Başbakanı İnönü’ye ulaşır. İnönü teklifi reddeder. Ancak ülkeyi batılılaştırmak isteyen Atatürk’ün konudan haberi olunca ,  40 yerine  190 Profesör Türkiye’ye gelmiş. Hatta bu profesörler onuruna davet bile vermiştir. Gelen profesörlerin çok yararı olmuş,  İstanbul Üniversitesi’nin temellerini atmışlardır..

Ernst Reuter, İskan ve Şehircilik Enstitüsü’nü.
Dünya çapında bir besteci olan Paul Hin Demith, müzik sistemimizi.
Fritz Neumark, İktisat Fakültesi’ni kurar.
Erich Auerbach, dünyanın en önemli kitaplarından biri olan Mimesis’in yazarıdır.
Ernst Hirsch’in Pratik Hukukta Metot kitabı, hala hukukçuların başucu kitabıdır.
Maximillian Wagner ; gerçekte böyle bir kişi yok
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİNE GELEN YABANCI PROFESÖRLERDEN BAZILARI

Andreas Schwarz: hukuk profesörü.Karl Strupp: hukuk profesörü.Wilhelm Röpke: ekonomist.Dankwart Rüstow: iktisat profesörü.Gerhard Kessler: ekonomist.Umberto Ricci: iktisatçı.Fritz Neumark: hesap, vergi uzmanı.Fritz Arndt: kimya profesörü.Erich Frank: insülini bulan profesör.Hans Reichenbach: mantık-felsefe profesörü.Curt Kosswig: zoolog.Wilhelm Liepman: dünyaca ünlü jinekolog.Benno Landsberge: asurolog, sümerolog-tarihçi.Georg Rohde: filoloji profesörü.Alfred Heilbronn: botanikçi.Richard Von Mises: matematik profesörü.Clemens Holzmeister: mimar.(tbmm binası)Bruno Taut: mimar.Ernst E. Hirsch: hukuk profesörü.Rudolf Belling: heykeltraş.Alfred isaac: iktisat profesörü.Herbert Louis: coğrafya profesörü.Erich Auerbach: filolog.Traugott Fuchs: filolog.Karl Steuerwald: filolog.


Clemens Möller: filolog.Felix Haurowitz: kimya profesörü.Hubert Melzig: filolog.Philip Schwartz: tıp profesörü.Rudolf Nissen: tıp profesörü.Wilhelm Salomon-calvi: jeologHarry Dember: fizik profesörü.Paul Hindemith: besteci-müzisyen.Eduard Zuckmayer: müzisyen.Gustov Oelsner: şehir plancısı, mimar.Alfred Marchionin: ankara üniversitesi tıp fakültesi’nin kurucusu.Joseph Igersheimer: profesör, göz mütehassısı.Carl Ebert: opera sanatçısı. profesör.Kurt Bittel: arkeolog.Hans Güstav: arkeolog.Alfred Kantorowicz: istanbul dişçilik fakültesi’nin kurucusu profesör.Leo Spitzer: edebiyat profesörü.Erwin Freundlich: astronomi profesörü.Ernst Von Aster: felsefe tarihçisi profesör.Wilhelm Peters: psikolog profesör.Ernst Rudolf Reuter: şehir plancısı-mimar.(daha sonra batı berlin’in ilk belediye başkanı)Walter Ruben: arkeolog-tarihçi.Wolfram Eberhard: sinolog.Annemarie Gabain: sinolog.

 
ALBERT EİNSTEİN’IN YOLLADIĞI MEKTUBUN ASLI


 

 
ALBERT EİNSTEİN’IN YOLLADIĞI MEKTUBUN TERCÜMESİ
 



ALBERT EİNSTEİN’IN YOLLADIĞI MEKTUBUN TERCÜMESİ

Ekselansları,
Ben sadık hizmetkârınız Albert Einstein,





         OSE Dünya Birliği'nin onursal başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle, doktoralı uzmanın bilimsel ve tıbbi çalışmalarını Türkiye'de sürdürmelerine izin vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından istirham ediyorum.


Sözü edilen kişiler, Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş deneyim, bilgi ve bilimsel yeterlilik sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece yararlı olacaklarını kanıtlayabilirler.





         Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz deneyim sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir.


Bu bilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.





         Bu başvuruya destek vermek amacıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi durumunda yalnızca yüksek düzeyde bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalınmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği umudumu ifade etmek cüretini buluyorum.


         Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan onur duyan

                                                                     Prof. Albert EINSTEIN
 






Mavi Alay Olayı:

 
İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye katılmaz. Ancak; Almanya’yı destekler. O dönemde, Kırım Türkleri, Stalin’in baskısı altında ezilmektedirler. Bu arada Hitler, Rusya’ya savaş ilan eder. Ankara, Kırım Türklerini, Almanların yanında savaşmaları için ikna eder.

Nazi ordusu için kılavuzluk ve istihbarat sağlamak amacıyla, Kırım Türklerinden oluşan, Mavi Alay adında bir askeri birlik kurulur.

Ancak, Savaşın seyri değişir; Hitler, yenilir. Mavi Alay askerleri, Stalin’den ve Kızıl Ordu’dan kaçmak için Avrupa içlerine göç etmeye başlarlar. Yakalandıklarında kurşuna dizileceklerini bilen sivil halk da onlara katılır. Avusturya’da, Drau nehri yakınlarına yerleştirilirler. 8. İngiliz Ordusu, Avusturya’yı işgal edince, İngilizlerin esiri olurlar. Rusya, İngiltere’den kamplarda tutuklu olan, Kırım Türklerinin iadesini ister. İngilizler, bu talebi kabul eder. 3000 kişi, Ruslara esir düşmektense, Drau nehrinin soğuk sularına atlayarak, intihar ederler. İngilizler, kalan 4000 kişiyi, trenlere doldurup, vagonların kapılarına tahtalar çakarak, açılmayacak şekilde kapatırlar.

Tren, Türkiye’ye den, Türk askerlerinin gözetiminde geçerken; Ankara, yardım çığlıklarına kulaklarını tıkar ve sessiz kalır. Türk-Rus sınırına geldiklerinde, büyük bir çoğunluğu Kızıl çakçak Barajının sularında intihar eder. Son kalan 2000 kişi de Türk askerlerinin gözü önünde, Rus askerleri tarafından kurşuna dizilir.

Maya Duran’ın anneannesi;Ayşe Hanım (asıl ismi: Maya), Kırım Türkü’dür.

Struma Olayı:
1941’de Romanya’nın Yaş şehrinde 4000 Yahudi, Hitler tarafından, öldürülünce bütün Yahudiler, ülkeden kaçmanın yollarını aramaya başlarlar. O sıralarda gazete ilanlarında ki sahte resimlere aldanarak, oldukça yüksek ücretler ödeyerek, aslında çok eski olan ve sahibi de Yahudi olan Struma gemisine bindiler.
1941 yılının 12 Aralık günü Romanya'nın Köstence limanından hareket eden Panama bandıralı 180 tonluk Struma gemisinin yolcu kapasitesi 150 kişiydi ama 780 kişi alınmıştı. Teknik olarak uzun yolculuklara hiç de müsait olmayan gemide sadece bir tek tuvalet bulunduğu gibi mutfağı da yoktu. Yeterli gıda stokundan yoksun olan geminin yolcuları aldatıldıklarını hareketten kısa süre sonra anlamışlardı. Bütün ümitleri İstanbul'a varmaktı.
Köhne Struma'nın motorları daha Romanya açıklarındayken iflas etti. Sürüklenmeye başlayan geminin imdadına bir Rumen şilebi  yetişti. Yüklü bir para karşılığı gemiyi tamir etmeyi kabul etti. Yolcular, aralarında saat, yüzük ve ziynet eşyalarını toplayarak Rumen şilebinin kaptanına teslim ettiler. Geçici bu tamirin ardından İstanbul'a zor bela gelen gemi Boğaziçi'nde yeniden arızalandı.

 
Gemide susuzluk ve gıda sorunu da baş göstermişti. Mevcut yiyecekler önce çocuk ve kadınlara dağıtılıyordu.. Struma gemisindeki 780 Musevi için 'umuda yolculuk' giderek 'ölüm yolculuğuna' dönüşmek üzereydi.
Bir Türk şilebi tarafından Sarayburnu açıklarına çekilen Struma, karantinaya alındı. Hiçbir şekilde bir yolcunun dahi karaya inmesine izin verilmiyordu. Geminin esaslı bir tamir olmadan yoluna devam edemeyeceği belli olmuştu. Yolcuların bütün ümidi dünya kamuoyunun ve özellikle Amerika'da bulunan nüfuzlu Yahudilerin devreye girmesi ve İstanbul'a inmelerine izin verilmesiydi. Ardından Filistin'e trenle gidebileceklerdi. Bunun için gemideki etkili kişiler bazı önemli isimlere ulaşmaya çalıştı. Ancak pek sonuç alınamadı.
İstanbul'daki Yahudi cemaati harekete geçmişti. Bütün ilişkilerini kullanarak Struma'dakilere yardım eli uzatmaya çabalıyorlardı. Nihayet gemiye sağlık ve yiyecek yardımı yapılmasına izin verildi. Ancak getirilen yiyecekler yeterli olmadığı için kavgalar çıkmaya başladı. Sağlık sorunları had safhadaydı. Dizanteri baş göstermişti. Tek bir tuvaletin olması üzerine yolcular tuvaletlerini geminin güvertesine yapmaya başlamıştı.
Yolcular kendi aralarında bir komite kurarak gemiye gelen gıdaların dağıtımını daha adil yapmaya çalışıyordu. Türk yetkililere taleplerini de bu komite aracılığı ile duyuruyorlardı. Ancak çıldırma noktasındaki yolcuların hırsızlıklarına engel olmak pek mümkün olmuyordu.
Yolcular geminin güvertesinden sahile bağırarak yardım istemeye başladı. Ancak aynı anda geminin bir tarafına yüklenilince gemi defalarca alabora olma tehlikesi atlattı.
Tüm bunlar olurken Türk hükümetine ve Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu'na derin bir sessizlik ve çaresizlik hakimdi. Çünkü Romanya'dan kovalanmış bu topluluğa İngilizlerin bakışı da pek sıcak değildi. Geminin Türk karasularına girişini tam beş gün sonra İngiliz elçiliğine bildiren Türk Dışişleri, gemidekilerin Filistin'e girmelerine izin verilmesi halinde elinden gelen yardımı yapacağını bildirmişti. Ancak İngiltere Büyükelçisi Hugessen, İngiltere'nin bu mültecileri Filistin'de istemediğini duyurdu. Filistin, İngiliz yönetimindeydi.
Struma'nın yolcuları arasında önemli isimler vardı. Bunlardan biri de Standart Oil Company'nin (Mobil) Romanya Direktörü Martin Segal ve ailesiydi. Onları kurtarmak için çok sayıda hatırlı kişi devreye girmişti. Şirketin Türkiye Temsilcisi Mr. Walker, siyasiler nezdinde temasta bulunması için Ankara'nın ticaret dünyasındaki en etkili ismini bulmuştu: Vehbi Koç!
Vehbi Koç Martin Segal'a yardımcı olmak için önce Emniyet Müdürlüğü'nde şube müdürü olan arkadaşı İhsan Sabri Çağlayangil'den yardım istedi.  Daha sonra içişleri Bakanı Faik Öztrak'tan yardım istedi. Ankara'daki etkin nüfuzunu da kullanarak Segal ailesinin bu ölüm gemisinden kurtulmasını sağladı.
Struma'dan Segal ailesi ile beraber Filistin'den vize almayı başaran beş kişinin daha İstanbul'a inmesine izin verildi.
Vehbi Koç o gün Segal ailesinden başka birilerini de Struma gemisinden kurtardı mı bilmiyoruz. Vizeleri olduğu için gemiden inen ve İsrail'e yerleşen 5 kişinin kurtulmasında Koç'un bir payının olup olmadığı soru işareti.
KARADENİZ'DE KADERLERİNE TERK EDİLDİLER
Tam 68 gün  Sarayburnu açıklarında bekleyen Struma gemisi için sonun başlangıcı 23 Şubat 1942 günü oldu.
Geminin demiri çözüldü. İki Türk römorkunun eşliğinde Karadeniz'e doğru çekilmeye başlanan gemide yolcular başlarına gelen akıbeti anlamışlardı. Ama yine de en büyük korkuları Romanya'ya iade edilmekti.
Başıboş bir vaziyette saatlerce sürüklenen Struma, bir Sovyet denizaltısının gönderdiği torpille Karadeniz'in simsiyah sularına gömüldü. Gemiden denize saçılan yolcuların çoğu geminin batışıyla beraber çığlıklar arasında boğuldu. Kalanlar denizin içinde dondurucu soğuğa teslim oldu.







 

1. Geminin demir attığı konum
2. Geminin batırıldığı konum
Yalnızca iki kişi kurtulmuştu. Geminin ikinci kaptanı ve genç bir yolcu. Geminin kopan bir parçasına tutunmayı başarmışlar, Karadeniz'in çelik gibi sularında bütün gece birbirlerini tokatlayarak donma tehlikesine karşı ayık kalmaya çalışmışlardı. Sonunda ikinci kaptan da dayanamayıp soğuk sulara kendini bırakınca genç David, cebindeki çakı ile bileklerini keserek intihara kalkışmış ancak donmuş parmakları ile çakıyı açmayı becerememişti.
Sabah olduğunda Şileli balıkçıların yardımıyla bu tüyler ürperten trajediden sadece David Stolair sağ olarak kurtuldu. Karadeniz, 768 Romanyalı Musevi'ye mezar olmuştu.
Profesör’ün eşi; Nadia, Yahudidir.
 
Bu büyük insanlık dramından sağ kurtulmayı başaran David Stolair ise uzun yıllar İsrail'de sağlıklı ve mutlu bir hayat sürdü. Birkaç yıl önce yaşamını yitirdi.




 

Stoliar’la ilgilenen balıkçılardan olan İsmail Aslan, 24 Şubat’taki trajedinin yıldönümünde öldü.
 
STRUMA GEMİSİNİ KİM BATIRDI ?
Struma’nın batırılışından  59 sene sonra dünyada ilk defa Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD) bünyesindeki Batık Araştırma Grubu (BAG) ve Teknik Dalış Takımı (TDT) elemanlarınca batığın tam yeri tespit edilir ve 73-80 m. derinlikerde dalışlar yapılarak gemi Karadeniz’in derinliklerinde bulunur. SAD dalgıçları tarafından incelenir ve detaylı belgelemesi yapılır. Gemi genel olarak tümüyle ve Rus denizaltısı torpil yırtığı net bir şekilde görüntülenir.
Batık Struma'yı bulmak üzere 2000 yılında kurulan uluslararası araştırma ekibinin sponsorunun Koç Vakfı ve Rahmi Koç  Müzesi olduğunu biliyoruz.
 
Struma’yı batıran SC 213 Köstence’de battı
Köstence’den yola çıkan gemiyi bin 118 metreden attığı tek torpidoyla batıran Sovyetlerin gözde denizaltısı SC 213’ünde bir mayına çarparak battığı belirlendi. Trajediden 2 yıl sonra Struma’nın çıktığı Köstence Limanı’na giderken bir deniz mayınına çarpan denizaltı 43 personeliyle battı.




 

Ermeni Olayı:
27 Mayıs 1915 günü, yer değiştirme (TEHCİR) yasası çıkarılır. Ermeniler, göçe zorlanır.
Ermeniler, asırlarca Anadolu'da Türklerle birlikte barış içinde yaşamış; Osmanlılar zamanında ülke topraklarının hemen her yerine dağılarak bürokraside, ticaret ve sanat hayatında mühim yerlere gelmişlerdir. Ancak yirminci yüzyıla doğru bazı devletler, çıkarları doğrultusunda Ermenileri Osmanlıya karşı kullanma eğilimine girince, dengeler değişmeye başlamış ve bağımsızlık vaadiyle tahrik edilen Ermeniler tarafından Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarılmıştır. 1. Dünya Savaşı'nın ilk aylarında doruk noktasına çıkan bu isyanlara karşı Ermeni patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin önde gelenleri vasıtasıyla tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Belgelerle sabit olan bu gayretlere rağmen, bir netice alınamayınca ve karışıklıkların ülke çapına yayılacağı anlaşılınca Osmanlı Devleti, her ülkenin hiç tereddüt etmeden alacağı savunma tedbirlerini devreye sokmuştur. Böylece hem hâdiselere karışmayan Ermenilerin, hem de Müslüman halkın güvenliği sağlanmak istenmiştir.
Van havalisindeki Ermenilerin Ruslarla işbirliği neticesinde gerçekleştirdikleri isyan sırasında yaşanan katliamlar, bardağı taşıran son damla olmuştur. Tehcir kararı, Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın ikazları sonrasında İçişleri Bakanı Talat Paşa'nın Erzurum, Van ve Bitlis valilerine gönderdiği 9 Mayıs 1915 tarihli şifreli telgrafla gündeme gelmiştir.
24 Mayıs 1915'te Rusya, Fransa ve İngiltere'nin, 'Ermenistan' diye adlandırdıkları Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Ermenilerin öldürüldüklerini ve hâdiselerden Osmanlı Hükümeti'ni sorumlu tutacaklarını açıklamaları üzerine mesele uluslararası bir boyut kazanmış ve hukukî bir zemine oturtulması zorunluluğu doğmuştur. 27 Mayıs 1915'te Meclis'te kabul edilen "Yer Değiştirme Kanunu", 1 Haziran 1915'te dönemin Resmî Gazetesi Takvim-i Vekâyi'de neşredilerek yürürlüğe girmiştir.
 
 
Maya Duran’ın babaannesi; Samahat Hanım ( asıl ismi: Mari ) Ermenidir.

ZÜLFÜ LİVANELİ 

“Bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz.
Mutluluk, insanın kendi yaşamında… Küçük görülen, horlanan insan ilişkileri ve doğayla uyumda,”

 
Gerçek adı Ömer Zülfü Livaneli’dir. 20 Haziran 1946 yılında Konya-Ilgın’da doğan Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri John Baez, Maria Farandouri gibi sanatçılar tarafından yorumlandı.
Ankara Cumhuriyet Lisesi mezunudur. Daha sonraki tarihlerde ABD Fairfax Konservatuarı’nı bitirmiştir. Zülfü Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel’in eşi olan eniştesi Turhan Yücel’den Ilgın’da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan Bey’in hayatını değiştirecek bir sermayeyi kendisine hediye ettiğinden haberi yoktu.
 
 
Bugüne kadar üç uzun metrajlı film yönetti; “Yer Demir Gök Bakır”, “Sis” ve “Şahmeran”. Valencia Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ve 1989′da Montpelier Film Festivali’nde “Altın Antigone” ödülüne layık görüldü. “Sis”, “En iyi Avrupa Film Ödülü”ne aday gösterildi.
Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre ve Japonya’da gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi birçok televizyon şirketine satıldı.
Zülfü Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri Joan Baez, Maria Farandouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi onlarca yerli ve yabancı sanatçı tarafından yorumlandı. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiyenin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300′e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.
Türkiye’den ansızın ayrılarak İsveç’e sürgün yıllarında bulaşıkçıklık dahil muhtelif işlerde çalışan Livaneli’nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile tanışabilmek ve o zaman Türkiye’de suçlanan kişilerin uğrak yeri haline gelen İsveç’te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şairlerle karşılaşabilmekti. Ekim 1986′da Cengiz Aytmatov’un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City’de toplanan Issyk – Kul Forumu’nda yer aldı.
O, başarılı olmayı şöyle anlamlandırıyor: “Başarı için önemli olan bir şeyi istemek değil, çok istemek! Başka bir şey düşünemeyecek kadar çok istemek; tutku derecesine yükseltmek. Ben bu işte para kazanır mıyım? Bu meslekte istikbal var mı? gibi sorular soramayacak kadar büyük heyecan fırtınalarına yakalanıp sürüklenm ek. Hayatla Pazarlık yapılmıyor!”
 
Livaneli, Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikhail Gorbaçov gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulundu. O kültürde yozlaşmaya karşıdır. Batı özentiliğiyle Anadolu kültürünün derinliğinin ve tarihsel birikiminin anlaşılmaması hatta küçük görülmesinin yanlışlığını vurgularken “Bob Dylan ile Aşık Veysel’in aynı sözleri söylediğini anlamıyoruz,” diyerek aslında her halkın kültürünün oluşmasında aynı temel paydalar olduğunu belirtir. ”Eğer bir toplumun ilişkilerini o toplumun temel kültürü belirliyorsa, bizi tanımlayan temel kültür nedir? Daha doğrusu Türkiye’yi anlatacak temel tanımlama hangisidir? Ortadoğulu mu? Avrupalı mı? Akdenizli mi? İlişkilerimiz Müslüman geleneklerine mi dayanıyor? Yerimiz Avrupa Birliği mi, Ortadoğu paktları ya da Akdeniz antlaşmaları mı? Yoksa Balkan paktı ve Karadeniz ilişkileri mi? Çok kültürlü, çok gelenekli bir mozaik yaratmamız mümkün. Ama bunun da bir bileşkesi, bir ortak tanımı ve bilinen deyimiyle, bir ‘ulusal kültür’ paydası gerekiyor,” şeklinde Türkiye’deki ait olma/olamama karmaşasını belirterekTürkiye’nin en büyük sorunu kültürdür. Diğer bütün dertler buradan kaynaklanıyor. … Ne kadar görmezden gelirsek gelelim, bu kültür yozlaşması bir gün aynayı yüzümüze tutacak!” sözleriyle kültürün önemini bir kez daha vurgulayarak “Ekonomi bile bir mucizeyle kurtulabilir ama bir halkın kaybolan değerlerinin yerine konması için yüzyıllar gerekir.” der.
 
 
Sanat Uzun, Hayat Kısa” adlı yapıtında sanat ve sanatçılarla ilgili görüşlerini şöyle anlatır: Sanatçılar huzursuz insanlardır. Toplumun genel geçer kurallarına, alışkanlıklarına ters düşerler. Kimi zaman, genel ahlakla bağdaşmayacak sivrilikler yaparlar. Böyle davranmak istedikleri için değil, tepki duydukları, duygusal patlamalar yaşadıkları içindir bu!..  İyi ki de öyledirler. Büyük senfoniler, romanlar, tablolar bu huzursuzluğun fışkırması, dışa vurulmasıdır,” ve büyük sanatçıların değerlerinin anlaşılması konusunda daDemek ki doğa kuralı değişmiyor: Kartal kartalla uçuyor, karga kargayla. Bir dahiyi ancak başka bir dahi anlıyor. Su başlarını tutmuş orta zekalılar ise hepsiyle birden alay ediyor,” diye ekler. Müzik için Müzik, sesi aşan bir şeydir. En soyut sanat olarak, bizi yüreğimizden, bilinçaltına sinmiş tortulardan yakalar,” dedikten sonra Türkiye’ deki sadece gürültüye neden olan müzik içinse Müzik ezelden ebede giden suskunluğu yırtma çabasıdır ama sessizliğin sesinden daha güzel müziği kimse yazamadı şimdiye kadar, diyor. Edebiyat ve özellikle roman hakkında düşünceleri ise şöyle: “Yaşamı imbikten süzerek size sevdiren bir büyüdür,” ve “Roman sanatı kendimizinkinden farklı olan hakikatlere merak duyabilmemiz ve onlara açılabilmemiz için var, her şeyden önce. Yargıladığımız sürece ne merak duyabilmemiz ne de anlayabilmemiz mümkündür,” dedikten sonra romanın hakkını şu cümlelerle vermektedir: “Roman, insan ruhunu didik didik etmenin en gelişmiş biçimi. Ne sinema ulaşabilir o derinliğe, ne müzik ne de resim!”
 
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı Livaneli, orijinali ilk kez 1978′de çıkan “Nazım Türküsü”adlı albümde Nazım Hikmet’in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi.
 
 
ÖDÜLLERİ:
Theodorakis ödülü - Temmuz 2006
Soranos Dostluk Ödülü - Ekim 2005
En İyi Film Müziği - Sürü-1978 - Sinema Yazarları Derneği (SİYAD)
En İyi Film Müziği - Yılanı Öldürseler -1982- Ankara Sanat Evi
Yılın Plağı Ödülü, Yunanistan - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1982
Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülü - Film Müziği-Yol -1982
Alman Plak Eleştirmenleri Derneği Yılın Plağı Ödülü - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1993
Edison Ödülü, Hollanda - Maria Faranduri Livaneli Söylüyor -1983
Altın Plak Ödülü - Livaneli-Theodorakis- Güneş Topla Benim İçin -1986
Yılın Müzisyeni, Türkiye - 1984 Nokta Dergisi- Doruktakiler
Cannes Film Festivali - 1987 Özgün Bir Bakış
En İyi Yabancı Film Ödülü-San Sebastian Film Festivali, İspanya - Yer Demir Gök Bakır -1987
'Hıristiyan Sinema Örgütü -OCIC'
Köln Foto Kino Fuarı, B. Almanya - 1987 'Altın Kamera' (Jurgen Jurges)
En İyi Film Yönetmeni, Türkiye - 1989 Nokta Dergisi- Doruktakiler
Montpellier Festivali Altın Antigone Birincilik Ödülü - 1989 Sis
Valencia Altın Palmiye Birincilik Ödülü - Sis- 1989 En İyi Yönetmen Ödülü
Avrupa Film Akademisi En İyi Film Adaylığı - 1989 Sis
Fransız Eleştirmenlerince Avrupa'nın En İyi On Filminden biri - 1989 Sis
En İyi İkinci Film Ödülü - 1989 Antalya Film Festivali-Sis
Abdi İpekçi Ödülü - 1996
Abdi İpekçi Ödülü - 1997
Premio Luigi Tenco Uluslararası Besteci Ödülü, San Remo, İtalya - 1999
37. Antalya Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü - 1999
ALBÜMLERİ:
1973-Chants Revolutionnaires Turcs  1975-Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz
1977-Merhaba 1978-Nazım Türküsü 1978-Otobüs(Sdt.) 1979-Alamanya Beyleri 1979-Atlının Türküsü 1980-Günlerimiz 1980-İnce Memet Türküsü
1982-Livaneli Söylüyor 1983-Yol (Sdt.) 1983-Eine Auswahl 1983-Ada 1984-İstanbul Konseri
1985-Güneş Topla Benim İçin 1986-Zor Yıllar 1987-Gökyüzü Herkesindir
1988-Film Müzikleri 1990-Crossroads 1993-Saat 4 Yoksun 1995-Neylersin
1996-Janus 1996-Yangın Yeri 1997-Livaneli & Theodorakis: Birlikte 1999-London
Symphony Orch. Plays Livaneli 1999-Unutulmayanlar 2002-Nazım Türküsü (yeniden basıldı)
 
EDEBİ ESERLERİ
Engereğin Gözündeki Kamaşma     1997 Balkan Edebiyat Ödülü
Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm         2001 Yunus Nadi Roman Ödülü
Mutluluk                                             2006 Yeni Büyük Yazarları Keşif Ödülü Barnes-Noble
Son Ada                                                 2009  Orhan Kemal Roman Armağanı
Leyla’nın Evi                                          2006
Serenad                                               2011
Sevdalım Hayat                                     2012
Araf’ta Bir Çocuk (Öyküler)             2012
Kardeşimin Hikayesi                          2013
 








 
 

4 yorum:

hayatintadinabakanlar dedi ki...

Merhaba,

Çok severek okudum bu kitabı sonrada bir arastırayım dedim acaba benim gibi okuyupta begenenler neler düşünüyor diye. Blogunuza rastladım ve çok hosuma gitti. Çok detaylı ve ciddi bir inceleme ve sunuş tebrik ederim.

mybiSGeN dedi ki...

Teşekkürler

BORA CIRACI dedi ki...

Ben de ne yazık ki ilk baskısını almama rağmen yeni okuyup beğendiğim bu roman için web de araştırma yaparken rastladım. Detaylı pAylaşımlarınız için size teşekkür etmek istedim. Blogunuzda Ernst Hirsch, Mimesis, Serenad hakkında linkler ilave ederseniz çok hoş olabilir.

Çağlar Yamen dedi ki...

Tebrikler, güzel ve detaylı bir inceleme olmuş. Bora Çıracı arkadaşın önerisine katılıyor ve Schubert Serenade eseri bağlantısını ekliyorum :) https://www.youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails