27 Haziran 2010 Pazar

RADU LUPU İLE BİR İSTANBUL AKŞAMI

38. Uluslararası Müzik Festivali konser programında Radu Lupu’yu gördüğümde açıkçası önce inanamadım. Sonra “acaba başka bir Radu Lupu daha mı var?” diye tereddüte düştüm, sonunda ikna oldum ve her derde deva; Radu Lupu Schubert albümünü dinleyerek, konser gününün gelmesini bekledim. Ben piyanonun doğru parmaklarla çalındığında çıkardığı sesin sihirli olduğunu düşünürüm, büyülenirim, odaklanabilirim, arınırım… Dolayısı ile konsantre olmam gereken bir işle uğraşacaksam piyano dinlerim, sakinleşmek istediğimde de. Çok üzüldüğüm ya da çok heyecanlandığımda. Aslında caz ya da klasik müzik sürekli piyano dinlemeyi seviyorum sanırım...




Radu Lupu; 40 küsur yıldır dünyanın en önemli konser salonlarında, büyük orkestralar ile sahne alan, yaşayan en büyük yorumculardan biri kabul edilen bir piyanist. Ama onu bir gün İstanbul’da, Aya İrini’de izleyebileceğime dair küçücük bir umudum yoktu açıkçası. Böyle bir durumda beklenti içinde olmamak için haklı sebeplerim olduğunu düşünüyordum Bence, Radu Lupu klasik müzik dünyasının J.D.Salinger’ı. Röportaj vermiyor, çok az bestecinin eserlerini yorumluyor, halka karışmıyor, internetten konser kayıtlarına ulaşılamıyor, popüler olan hiçbir şeyle ilgilenmiyor. 20 yıldır stüdyoya girip yeni bir solo albüm çıkartmıyor. Açıkçası İKSV’nin Radu Lupu’yu getirmek için direnebileceğini hayal dâhi edememiştim.

Ve Beklenen An Geldi:


1945 yılında Romanya’da doğmuş efsanevi sanatçı, bir anda Aya İrini’de herkesin soluksuz kalmasını sağladı. Eleştirmenler "muazzam bir tekniği olduğu ama mekanikleşmeden, lirik bir anlatıma sahip olduğu" konusunda birleşiyor. Bu konuda yorum yapamam ama Radu Lupu’nun Aya İrini’de tekrar yarattığı müziğin bir mucize olduğunu söyleyebilirim. Konser esnasında, kendimi geç saatte kapalı bir havuzun içinde yüzerken buldum. Fonda Radu Lupu’nun parmaklarından ölümsüz olanın müzik olduğu ortaya çıktı. O, her notaya bastığında daha küçüldüm/büyüdüm. Her tını kendimi her şey/hiçbir şey gibi hissetmemi sağladı, biraz daha kulaç atmayı denedim. Eve döner dönmez Kieslowski’nin Üç Renk Mavi filmini tekrar izlemeye karar verdim.




Arada arkadaşım Ebru ile Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi’ni konuşmaya başladık. Benim üçleme arasında en sevdiğim Mavi. Onunsa Kırmızı imiş. O Kırmızı’dan en sevdiği sahneleri anlatırken, ben havuzun içinden çıkmayı/çıkmamayı denedim. Radu Lupu ile tarif edilemez bir yolculuğa çıktım.


İkinci Yarı: Mahler’in Makûs Talihi:

Radu Lupu bizimle hiç iletişime geçmemiş olsa bile İDSO ile muhteşem bir uyum yakaladı ve İDSO’nın her bir sanatçısı da o gece Radu Lupu ile beraber çağladı. Ancak, “solist/yıldız/star” ikinci bölüme kalmayınca izleyici de akın akın gidiyor. Hatta geçen yıl şahit olduğumuz bir türü; ikinci yarıya kalmamayı bir tür marifet sayıyor, kalanları da küçümsüyor. – Ben böyle durumlarda “tüm iyimserliğime rağmen” bunu söyleyen adına utanıyorum, başımı başka yere çevirmekten başka bir şey yapamıyorum, bunu söyleyen izleyici yerine; Klasik Müzik’ten hoşlanmıyorum diyenleri daha makul buluyorum-.

Dolayısı ile ikinci yarıyı her zaman olduğu gibi izleyici sayısı oldukça azalmış olarak izledik. Kalan şanslı izleyiciler olarak ferah ferah şef Rengin Gökmen yönetiminde, Radu Lupu’nun da vermiş olduğu yoğunlukla, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’ndan Gustav Mahler’in 1.Senfoni’sini dinledik. Mahler’in fırtınalar koparıp, haykıran 1. Senfonisi bittiğinde dışarıda yağmur nerede ise bitmişti.


Gün Sonu Notları:

İKSV gelecek senelerde Mahler çalan ünlü bir virtüöz bulamazsa; Mahler her seferinde İstanbul'da boşalmış koltuklarla dolu bir salonda hayat bulacak. Bunca insan Mahler sevmiyor olabilir mi?

Viyana’ya gideceğimiz zaman alınacaklar listesi yapmış ve Radu Lupu konser kayıtlarından oluşan, Decca’nın 06.04.2010 tarihinde çıkarttığı 10 CD’lik Radu Lupu - Complete Decca Solo Recordings’i almayı listenin ilk sırasına yerleştirmiştim. Tekrar Viyana’ya gidemediğimize üzüldüm.




Eve dönüp Mavi’yi izlerken filmi kaçıncı kez –çoğu Ka ile- izlediğimi sayamadım. Bir anda kahve ve şeker’in karıştığı o bölüm geldiğinde filmi dondurdum. Ka’nın yanına gidip sahneyi izlemesi için salona davet ettim. Ka yıllardır film festivalini bırakma sebebi olarak bu sahneyi anlatır, “bir kahve bir şekerle bu kadar mı geç kaynaşır?” der. Çok güzel bir konser sonrası, en sevdiğim filmlerden birini yine aynı itirazlarla –ve bazı itiraflarla- izlemek gibisi yoktu. Viyana’yı unuttum. Nasılsa Viyana Filarmoni de buraya gelecekti. Ayrıca Amazon’da var değil mi?



Ebru ile acilen Kırmızı’yı izlemeliyim.

38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivalini; yıldız isimleri, Viyana Filarmoni’yi ağırlaması, protokolün yarattığı gerilime rağmen her saniyesini aklımıza kazıdığımız Adem’in Yakarışı, başlı başına Arvo Pärt ve bilet fiyatlarının pahalılığı, nerede ise her konser öncesi bizi sırılsıklam eden yağmuru ile uzun süre etkisinden çıkamayacağım bir festival olarak hatırlayacağım. Ama asıl Radu Lupu’yu izleyebilmiş olmayı kendim için çok büyük bir mutluluk olarak görüyorum.



Ve Mozart sevmeyen arkadaşlara küçük bir tavsiye:





Gülda


RADU LUPU & İDSO

Aya İrini Müzesi
5 Haziran, Cumartesi 20.00

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası
Rengim Gökmen şef
Radu Lupu piyano

Robert Schumann
Piyano Konçertosu, La minör, Op. 54

Gustav Mahler
1. Senfoni, Re Majör "Titan"

Ara dahil 90' sürer.

Çağımızın efsane piyanistleri arasında sayılan Radu Lupu, doğumunun 200. yılında Schumann'ın piyano konçertosunu seslendirmek üzere ilk kez Türkiye'de! 1966'da Van Cliburn, 1967'de Enescu International ve 1969'da Leeds International'da birincilik ödülleri alan ve kusursuz yorumlarıyla tanınan ünlü piyanist Lupu, 1995'te "Yılın En İyi Enstrümantal Kaydı" dalında Grammy ve Edison ödülleriyle de kariyerini taçlandırdı. Salzburg ve Lucerne gibi seçkin festivallerin vazgeçilmez konuğu olan Radu Lupu bugüne kadar Berlin Filarmoni, Viyana Filarmoni, Royal Concertgebouw gibi dünya çapında saygınlık kazanmış orkestralarla ve Karajan, Muti, Barenboim gibi olağanüstü şeflerle çalıştı. Yurtiçinde ve yurtdışındaki başarılarıyla kariyerinin doruğuna ulaşan şef Rengim Gökmen'in yönetimindeki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde ilk kez Türk dinleyicileriyle buluşacak olan Radu Lupu ile tadı damağınızda kalacak bir konser gecesine hazır mısınız?
Biletler: 150, 120, 90 TL Öğrenci: 20 TL Balkon: 200 TL

6 yorum:

ne yazdı ne yazamadı dedi ki...

Klasik müzik fanatiği diyemem kendime, hatta fanatiği olan yakın bir tandığıma arabesk damar bir şarkı için "güzelmiş ama" dedirtebilen biriyim. Fakat Mavi benim kült filmimdir. Bir tane film kurtaracaksın kalanları yakılacak deseler onu kurtarırdım sanırım yeryüzünde. O şeker ve kahve sahnesi ile ilgili okumuştum. O sahneyi çekmek için Kieslowski asistanına elinde kronometre değişik şekerlerin kaç saniyede kahveyi çektiklerini ölçtürmüş diye okumuştum. Sabahtan akşama kadar...Ve bilmem kaç dakika kaç saniyede çekeni filme almışlar. Yazınızı çok beğendim. Sanattan büyülenmek gibisi yok bence hayatta. Çok güzel anlatmışsınız...Sevgilerimi ve saygılarımı yolluyorum.

Gulda dedi ki...

Merhaba Ne Yazdı Ne Yazamadı,

Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ben tek film kurtaramam, seçemem:) Ama Mavi isabetli bir tercih aslında. Çünkü hem film olarak hem de müzikleri ile bir başyapıt. Mutluluklar dilerim.

Sevgilerimle,

Gülda

billur dedi ki...

Şimdi ne kadar şuursuz olduğum bir kez daha ortaya çıkacak ama ben sen buna gitmeliyiz, çok güzel olacak dediğinde Radu Lupu'yu/Lada Rupu gibi algıladım. Kim o diye sormayın sanırım bir disleksi sorunum var; ben yarattım bu kişiyi ve hiçbir anlam ifade etmedi; o nedenle hem hayatımın biraz karışık olmasından hem de çok konsere gidecek olmamdan ötürü bu konsere gitmedim.

Şimdi bu yazıyı okuyunca ve konser kitapçığına bakınca kafamı sallıyorum. Kitapçığa ilk günler bakamamıştım. Ne diyeyim şaşkınlık işte.

Şimdi Mozart'ı sevmeyen arkadaşlardan biri benim ve burada bir cevap hakkı doğuyor. Ben kim herkesin müzik dehası olduğunda hemfikir olduğu Mozart'ı eleştirmek kim?

Ama benim hayatımda Mozart'ın tam 7 yıl boyunca yarattığı bir travma var. Ben her sabah 06.30'da içinde Mozart'ın tanınmış ve daha az bilinen eserlerinden olan küçük bir saatin alarmı ile uyandım. İlk zamanlarda da Mozart'ı merakla ve şevkle -eserlerin bulabildiğim kadar tamamını bularak- dinledim, öğrendim. Ama insaf 7 yıl uzun bir süre örneğin 40.senfoni, eine kleine nachtmuzik, No:21 C Majör piyano konçertosu ve benzerleri bir iki konçertoyu duyduğumda biraz irkiliyorum.

İşte bu nedenle Mozart'ı tüketmişim ben sanırım.

Geçen gece de şimdi söyle lütfen Mozart'ın eseri mi daha iyi idi yoksa Çaykovski'ninkimi?

Sevgiler
Billur

Ayşe dedi ki...

Röportaj vermiyor, popüler olan hiçbirşeyle ilgilenmiyor, halka karışmıyor etc... ııııııı dedim içimden ama sonra bu dahilerde zaten bi garip oluyor şöyle yokmudur normal olanı? Bilyormusun ben Kieslowski'nin bu renk filmlerini izlemedim hep elim gitti almak için sonra geri koydum. Şimdi merak ettim izleyeceğim.

Gulda dedi ki...

Billur,

Ben bu Mozart travmanı kaçırmışım. Haklısın, onca sabah sonrası gerçekten haklısın:)

Geçen akşam Çaykovski gerçekten çok güzeldi.Ama karşılaştırma yapmam.

Ayşe,

Film zevkimiz şimdiye kadar hiç tutmadı. Bunda da tutar mı emin değilim.

Sevgiler,

Gülda

Lou Salome dedi ki...

Yazımda blogunuzun adı geçiyor..

http://april-ls.blogspot.com/2010/07/kultur-sanat-bloglar-lounun-en.html

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails