27 Şubat 2011 Pazar

Her Yaşın Ayrı Bir Güzelliği Var


Ajda Pekkan - Her Yaşın Ayrı Bir Güzelliği Var
Yükleyen tipe-bak. - Diğer müzik videolarına göz atın.


Birisi diğerinin 40 yaşını 4 gözle bekler mi hiç ? Beklermiş. Son kaç yıldır Ayşe’den hep şu sözü işittim 40-41-42-43 yaşındasın utanmıyor musun?

Bizim arkadaşlığımız çokça sataşmalara dayalı ; bir nevi sevgimizi belli etme tarzımız mı bu, yoksa böyle muzurluklar mı bizi biz yapan bilmiyorum. Ayşe ile uğraşabilmem için artık o büyük gün geldi çattı. Ne yapsak diye kafa patlatırken, aklıma Ayşe'nin 21. yaş gününü kutlayışımız geldi. Amerika’da öğrencilik yıllarımız Cuma’dan başlayan Cities geceleri, biz büyüğüz, çok havalıyız …

Cities’e ve diğer disco-barlara hüviyet sorulmadan, sorulsa da yaşımız tutuyor, gösteriyoruz yaşımızı belgeleyen hüviyetlerimizi göğsümüzü gere gere, giriyoruz ama Ayşe ‘küçüğümüz’ öyle mi ? İllaki tanıdıktı, öyleydi, böyleydi peşimiz sıra girebiliyor discolara ve hep hınçla şunu söylüyor : 'Bi 21 olayım göstereceğim hüviyeti ben onlara' Ve 21. yaş günü gelip çattığında bizim kibrit kutusu kadar evdeyiz, pasta elimde Ayşe’ye mumları üflemesi için götürürken cıvıl cıvıl fotoğraflanıyoruz … Ve gecenin devamı Cities’de , Ayşe hevesle bekliyor kapıdaki güvenlik sorumlusunun yaşınız kaç Hüviyetinizi görebilir miyim demesini … giriş için bekleme sırası uzun, bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz ve sonunda sıra bize geliyor amcam hüviyetlerimizi sormuyor, 'geçebilirsiniz' diyor ama Ayşe 21. yaşa basmanın verdiği güçle hüviyetini çantasından çıkarıyor ve adamın burnuna dayıyor, o an kopuyoruz … ne çok gülüyoruz.

İşte ben bunları düşünerek geçirdim haftayı … 21’lerden 40’lara … kaç kişiye nasip oluyor böyle yaşanmışlıklar ? Ne yapsak o 21'deki akşamda olduğu gibi gülse ve mutlu olsa? Belki hiçbir şey, yanında sadece durmamız ve öylece oturmamız bile mutlu etmeye yeterdi onu, belki de aklına gelmeyecek ‘muzurluklarla’ şaşırtmamız …

Biz ikinci şıkkı seçtik bu akşam. Umarım mutlu olmuştur, umarım iyi ki 40 olmuşum demiştir ‘küçük Ayşe’ bu gece ve umarım iz bırakan bir 40 olmuştur, dönüp 21 yaşı düşündüğünde gülümsediği gibi bir yaş …

Gülden Abla’nın dediği gibi 40 Kere Maşallah Seni Çok Seviyoruz Ayşe ! Doğumgünün Kutlu Olsun !

Aycan

17 Şubat 2011 Perşembe

FENA HALDE LEMAN - Attila İlhan



Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir,
Azıcık okşasam sanki çocuktular.
Bıraksam korkudan gözleri sislenir.
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Böyle bir sevmek görülmemiştir.

Hayır, sanmayın ki beni unuttular,
Hâlâ ara sıra mektupları gelir.
Gerçek değildiler, birer umuttular.
Eski bir şarkı, belki bir şiir.
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Böyle bir sevmek görülmemiştir.

Yalnızlıklarımda elimden tuttular.
Uzak fısıltıları içimi ürpertir.
Sanki gökyüzünde bir buluttular,
Nereye kayboldular şimdi, kim bilir?
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Böyle bir sevmek görülmemiştir.

Onu şair kimliği ile tanıdım. Okumamıştım öykülerini, romanlarını.

Severim şiirlerini; duygu yüklüdür.

Kitap Fuarında birkaç şiir kitabını alırken bir de roman alıyım dedim.



Kitabın arka kapağında aynen şöyle yazıyordu:

Attila İlhan'ın cinsellik konusuna cesaretle eğildiği, büyük tartışmalar yaratan bu çarpıcı ve sarsıcı romanı yayımlandığında öyle bir yankı yarattı ki, kitabın adı gündelik dile girerek farklı kullanım alanlarında kendine yer buldu: Kimi zaman bir olgunun normalden fazlalığını anlatmak için kullanılan bir deyim oldu "Fena Halde Leman". Romanda ete bürünen Leman Korkut'la ve diğer kahramanlarıyla Attila İlhan, farklı bir cinselliği konuşulabilir, tartışılabilir, anlaşılabilir, doğal bir durum olarak anlattı. Yüzyıllardır diplerde, derinlerde, yaygın olarak yaşanmakta olanın üstünden perdeyi çekti ve söz konusu cinselliği, Türk edebiyatında ilk kez "suç olmayan bir insanlık durumu" olarak resmetti... Bu cesur roman cinsellikle ilgili tabuları şiddetle sarsıyor ve okurları yeniden ve başka bir düzlemde düşünmeye çağırıyor.

“Cinsellik konusuna cesaretle eğilmek, cinsellikle ilgili tabuları şiddetle sarsmak” sözleri benim için farklı anlamlar taşıyordu. Ben kafamda Leman’ı küçük bir şehirde belki de bir kasabada yaşayan evli, ama bir başkasına aşık, kaçamak sevgiler yaşayan bir kadın olarak tahayyül etmiştim. Yani kitaptaki Leman’ın aksine çok daha masum…

Kitabın konusu, bir gazetecinin, İzmir’in varlıklı ailelerinden Korkut’ların Fransız asıllı gelinleri Leman’a duyduğu ilgi ile hakkında yaptığı araştırmalar sonucunda, Leman Korkut’un gözler önündeki hayatının gizli kalmış farklı bir penceresini aralaması ve Leman’ın sansasyonel cinsel tercihlerini anlatmasıdır.

Başlarda, gizemli bir kişilik profili çizilen Leman hakkında yazılanlar, kitabın sürükleyiciliğini arttırsa da ilerleyen sayfalarda tempo düşmeye başladı.
Eşi Ekrem Korkut’un 27 Mayıs’ta Fransa’ya kaçmasından ve orada ölmesinden sonra, ölümünün arkasındaki sır perdesini aralamak için Fransa’ya giden Leman, içinde pusuya yatmış cinsel dürtülerini, eşinin eski sevgilileri ile açıktan açığa yaşar.

Burada Ekrem Korkut’un da çok dengeli cinsel tercihleri olmadığını, hatta Ekrem Korkut’un bu durumunun genetik faktörlere dayanabileceğini, annesi Haco Hanım ile gelin Leman Korkut arasında geçen yasak gecelerin anlatımı ile keşfediyoruz.

“Anayla oğul arasındaki ilişkinin gizli bağlarını birer ikişer öğrendikçe şu gerçek bütün çıplaklığıyla meydana çıktı: Haco Hanım’a yaklaşırsam Ekrem’den uzaklaşmış olacağım, Ekrem’e yaklaşırsam Haco Hanım’dan! İkisini aynı içten yakınlıkla benimsemek, olmayacak şey: Birisi sevgide ölçü tanımayacak derecede tutkusal, öbürü alıngan da ondan.”

“Ekrem evde olmadığı sürece, güzelliğimin, sağlığımın üzerine titreyen; her tehlikeye karşı beni dişi kaplan gibi korumaya hazır, Haco Hanım’layız, Ekrem döndü mü, yumuşak başlı ve müşfik eş olarak, istediği an elinin altındayım, her söylediğini tartışmadan onaylıyorum. Sonunda elbet başlarken neredeysem orada buluyorum kendimi; içtenlik yerini oyuna bırakıyor; daha gerçek görüneyim diye oynuyorum: Doğal olanı abartıyor, olması gerekeni gizliyorum: Duygusal cambazlık, zor zanaat!”

Leman ve Ekrem’in birlikteliklerinde nasıl da durağan, hatta yalnız bir çift olduklarını, bu yalnızlığın Leman’ı, temeli gençlik yıllarına dayanan bir eşcinsel ilişkinin onda yarattığı özlemi yeniden depreştirdiğini görüyoruz. Kitabın ilerleyen bölümlerinde tüm sapkın ilişkilerin odağında Leman’ı buluyoruz.

“…dinle böceğim, uzun bir seyahate çıkacağım, hareketimden evvel bazı şeyleri söylemek arzusundayım. Yokluğum fazla uzayabilir, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek, saptarsın ki: Hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: İki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukût-u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: Arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!”

“Çift demek, yan yana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan. Uzaktaki soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum. Yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir, yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: Sevdiğini, hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur. Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak…”

İnsanların cinsel tercihleri, sadece kendilerini ilgilendirir. Ve iki kişi arasında yaşanan her zaman mahremiyettir. İster kadın-erkek, ister kadın-kadın, ister erkek-erkek yaşansın, bu insanların özelidir. Bu ilişkilerle ilgili detayları bilmek, mahremiyete sızmaktır. Kitabı okurken, Leman’ın yaşadığı eşcinsel ilişkilerin detayları, kabullendiğim bu yaşam tarzlarının çarpıklığını somutlaştırdı, beni o insanların hayatlarının içine itti. Ben ise orada olmak istemiyorum, sadece onların kişisel seçimlerine saygı duyuyorum. Eşcinsellik doğuştan sahip olunan bir yazgı olabilir, çocukların tam da cinselliğini keşfettiği, kabullendiği yıllarda ailesinin, yakın çevresinin yanlış yönlendirmesi sonucunda edinilmiş bir tercih olabilir. Ama bu o kişilerin seçimidir.

Kitaptaki karakterlerin çoğunun eşcinsel tercihlerinin olması, her insanın içinde bir nebze de olsa bu çarpık dürtülerin olduğunun göstergesi midir? Çevremizde, içinde bu eğilimleri taşıyan bu kadar çok insan var mıdır? Bu insanlar zaman zaman yaşadıklarından pişmanlık duyarlar mı? Tıpkı Leman gibi…


Peyman

Joe Lovano/UsFive'dan Bird'e Selam-Bird Songs

Haftalık D&R ziyaretimde hızla Yeni Çıkan albümler bölümüne gene bön ve sıkkın bir biçimde bakınıyorum. “Artık…” diyorum içimden “ bir şey almasan da yoluna gitsen”. Sonunda Joe Lovano/Us five bird songs adlı albümü elime alıyorum. Joe Lovano’yu hiç dinlemediğim gerçeği canımı sıkıyor biraz. İstanbul Caz Festivali’ne gelmediği konusunda neredeyse eminim ama teyit amaçlı araştırınca 1997 yılında geldiğini öğreniyorum. Eh ben daha babama karşı açıkça cephe almaya cesaret edemediğim için o çalarken ben evde oturmaktaydım sanırım 1997’de. Ayrıca 2009 yılında biz Gülda ile Arjantin’deyken Akbank Caz Festivali’ne geldiğini de okuyorum bir haberde.



Kafamda Lovano’yu dinlemediğim gerçekliği bir yanda CD’nin arkasını çevirince bird songs’un anlamı ortaya çıkıyor: Bir bakıyorum Lover Man, bir bakıyorum Koko, dona lee… Sonucu açıklıyorum kendi kendime: Charlie Parker.



Charlie Parker…Hızlı yaşayıp yaşlı ölen, caz dünyasında fırtına gibi esip, kendisinden etkilenmeyen pek az müzisyen olan, bebop akımının kurucusu ve bir doğaçlama üstadı Parker. Çetin bir yaşam mücadelesi veren Parker öldüğünde 35 yaşında olmasına rağmen doktorlar 55 yaşında göründüğünü ifade etmişlerdir. Gençken geçirdiği bir rahatsızlıktan ötürü morfin bağımlısı olan Charlie Parker ‘ın ölümü de kurtulmayı başaramadığı bu bağımlılığı yüzünden olmuştur.

Louis Armstrong klasik anlamdaki caz için neyi ifade ediyorsa, Parker da 1940’ların başından itibaren emprovize yeteneği ile yeni bir dönemi ve sonrasındaki her şeyi temsil ediyordu. Parker’ın yaylı çalgılara olan ilgisi 1950 yılında tamamı caz standardı olarak nitelenen baladları içeren bir albüm yapması sonucunu doğurur : Charlie Parker with Strings. Bir yerlerden edininiz derim.



Lovano’dan biraz bahsetmek gerekirse birkaç enstrüman birden çalmasına rağmen özellikle tenor saksofon icra etmektedir. 1990’ların en yetenekli ve emprovize müziğe kendine has bir yaklaşımı ile övgüye değer bir müzisyen olarak addedilmektedir. 6 yaşında alto saksofon çalmaya başlayan ve daha sonra tenor saksofona terfi eden Lovano ilk müzik eğitimini Big T lakaplı babası Tony Lovano’dan almış ve haliyle ondan da etkilenmiş. Yazıya konu olan albüme başlamadan önce birkaç günden beri Lovano’yu dinliyorum ve “Allahım! İki üç adam bilmişiz, dinlemişiz…Hala onlarla idare etmeye çalışıyorum, pöh!” diye geziniyorum.

Özellikle çalışındaki tonlama gerçekten insanın ruhunu okşayabiliyor ve doğaçlama yaptığı anlarda asıl melodinin çıkış noktasından fazla uzaklaşmıyor hissini vermesi ve –en azından dinlediğim parçaları açısından- fazla saldırgan bir üslubu olmaması doğaçlamadan hoşlanmayan yeni caz dinlemeye başlayanlar için bile dinlenebilir kılıyor Lovano’yu .



Lovano 2009 yılında Akbank Caz Festivali’ne geldiği zaman İstanbul’a atfen yaptığı Golden Horn adlı parçayı da icra etmiş. Lovano’nun bir özelliği de balad yorumcusu olarak bir üne sahip olması, hatta 2004 yılında çıkardığı I’m All For You adlı albümü bu açıdan eşsiz. Şimdilik bu albümde yer alan eserleri ordan buradan dinliyorum ama eğer denk gelirseniz lütfen edininiz diyorum naçizane. En azından geçmişten bugüne kadar nefesi yeten klasik caz baladlarını dinlemek iyi gelebilir.

Bu son albümüne gelince…Dediğim gibi tamamı Charlie Parker eserlerinden oluşuyor ancak Lovano’nun kendisinin de doğaçlama üstadı bir icracı olduğu düşünülürse Parker’ın eserlerini kendine has bir yorumla çaldığını anlıyorsunuz birbir dinledikçe. Parker’ın çizdiği yoldan giderken kendi ara yollarını bulmaya çalışıyor Lovano eserleri yorumlarken ancak bunu da asla Parker’a üstün gelme hissi vermeden “ben böyle hissediyorum” der edasında konuşturuyor saksafonunu. Bu farklılık özellikle kaydedilen ilk bebop eseri olma özelliğini taşıyan ve 2002 yılında Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) tarafından Milli Kayıt Siciline eklenerek onurlandırılan Ko-Ko’da ve Yardbirdsuite’de dikkat çekiyor.
Albümde yer alan diğer Parker eserleri şu şekilde:

1.Passport
2. Donna Lee
3. Barbados
4. Moose the Mooche
5. Loverman
6. Birdyard
7. Ko Ko
8. Blues Collage (carvin’ the bird-bird feathers-bloomdido)
9. Dexterity
10. Dewey Square
11. Yardbird Suite

Joe Lovano’ya eşlik edenler arasında dahi bir müzisyen, genç bir yetenek var: Esperanza Spalding. Basın yeni sesi ve aynı zamanda vokalist. Bu sene Caz Dalında En İyi Yeni Sanatçı ödülünü aldı.



Stanley Clarke ile de 2007 yılında The Toys of Men adlı albümde de beraber çalışmışlıkları bulunuyor. Albümde Lovano ya Spalding’ in yanı sıra eşlik eden diğer müzisyenler perküsyon ikilisi Otis Brown III ile Francisco Mella ve piyanist James Weidman.

Önce Parker’dan Loverman:



Charlie Parker ile muhteşem bir ikili olan Dizzy Gillespie’nin trompetine de kulak vermenizi isterim. Billy Eckstine’ın dediği gibi “ Bu müziğin gerçek anlamda icra edilmesi, herkesten çok Bird sayesinde olmuştur; ancak kalıcı izler bırakması Dizzy sayesindedir.İşte Ko-Ko:





Bir de Joe Lovano'dan Tam bir İcra: Sail Away:




Sevgiler
Billur

14 Şubat 2011 Pazartesi

Toplum Gönüllüleri



TOG

MEMETÇİK MEMET-MEHMET BAŞARAN

Mehmet Başaran’ın adını başladığımız Orhan Kemal Roman Ödülü almış romanları okuyup blogda tanıtmak amaçlı projemiz ile duymuş ve Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri adlı kitabının Aycan tarafından sunum için seçilmiş olması ile de kendisi hakkında epey bilgi edinme imkânına sahip olmuştum. 1926 yılında Lüleburgaz’ın Ceylanköyü’nde doğan başaran 1943 yılında Kepirtepe Köy Enstitüsünü 1946 yılında da Hasaoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirmiştir.



Ardından Antalya Aksu Köy Enstitüsü yazın öğretmenliğine atanmış ancak buradaki görevi 1947 yılında aniden askere alınması ile son bulmuştur. Uzun süren bir askerlik döneminden sonra Balıkesir –Edremit Bölgesi’ne Gezici Başöğretmen olarak verilen Başaran’ın yakasını adı Köy Enstitüleri ile özdeşleşmiş olması nedeni ile soruşturmalar bırakmamış, 1979 yılında 50. Yıl Tahran Lisesi’nden kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.



Mehmet Başaran’ın Göztepe Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptığı sırada Bakanlık tarafından kursa alınarak yurtdışına gönderilmesi kararı çıkarılmış ancak pasaport verilmemiştir. Bu işleme karşı Başaran’ın açtığı dava 3,5 yıl sürmüş ama dava olumsuz sonuçlanmıştır. Emekli olduğunda yeşil pasaportu ile bindiği uçaktan indirilmiş ancak Berlin Senato’sunun çağrısı üzerine 1984 yılında yurtdışına çıkabilmiştir.



Başaran’ın ilk eserleri kendisinin de yönetici olduğu Köy Enstitüleri Dergisi’nde çıkmıştır. Hemen her dalda eser veren Başaran şiirlerini Ahlat Ağacı, karşılama, Nisan Haritası, Kocakent, Günler Tuz Rengi, Sis Dağının Başında, Eylülün Kızgın Soluğu kitaplarında toplamış olup, Aç Harmanı, Zeytin Ülkesi, Elif diye Bir Türkü, Sürgünler, Dilsiz Oyun, Boyalı Irmak adında öykü kitapları vardır.



Çarığımı Yitirdiğim Tarla adlı kitabında köy notlarını toplamıştır. Tonguç Yolu adında bir deneme kitabı, Kuş Dili, Akça Kız, Aç Kapıyı Bezirgânbaşı, Yağmur Gelini, Armutlu Tarla, Söğütler Ses Verince, Çiçeklerin Dili ve Güneşin Türküsü adında çocuklara yönelik şiir ve masal kitapları yazmıştır.



Bu kadar eser vermiş birini insan geç tanıyınca biraz kötü hissediyor açıkçası…

Memetçik Memet’in Başına Gelenler

Mehmetçik Memet, Mehmet Başaran’ın yaşamından zorlu ve sıkıntılı bir dönemi anlatan romanı… Bu nedenle de otobiyografik nitelikler barındırıyor. Romanın bir özelliği de Mehmet Başaran’ınn bahsi geçen zorlu yaşam kesitine paralel olarak ve onun gerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük sınavlardan geçtiği ve Cumhuriyet Tarihi’nin en büyük atılımı olarak görülen Köy Enstitüleri sınavından sınıfta kaldığı döneme denk gelen olayları anlatıyor.

Memet zoru başarmış, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirerek yazın öğretmeni olarak Antalya’nın Aksu Köyü’ne atanmıştır. Enstitü’de öğrendiklerini kendi talebelerine öğretme heyecanını yaşayıp, bu görevi can ve başla ifa etmeye çalışırken bir gün aniden askere çağrılır. Sadece kendisi değildir askere çağrılan, kendisi ile birlikte başka öğretmenlerin yanı sıra 20 tane Enstitüden öğretmen de aralarına katılmıştır.



Buna bir türlü anlam veremezler zira askerlik görevlerini yerine getirmeleri için bir seneden fazla bir süre vardır. Çiçeği burnunda bir öğretmendir o, Aksu Köyü’ne karanlıkları delmek için 7 ay önce İsmail Hakkı Tonguç’un “Kaleyi içten yıktırmayın” diye başlayan mektubu cebinde yollara çıkmıştır. Ama söylentiler, emirler ve izlenen siyaset Köy Enstitülerinden ve Enstitülülerden yana değildir pek. Yeni atanan milliyetçi müdürler:

“ usta mı öğretmen mi yetiştireceğiz burada? Nedir o öğretmene öğrenciye bir örnek giysiler, postallar giydirmekler… Tümüne sırtlarıyla taş taşıtmaklar, aynı sofrada yemek yedirmeler? İşçilik, tarım alanları… Bunları bir anlamı yok mu yani? Enstitünün adı “Kolhoza” çıkmış halk arasında. Bina yaptırılacaksa, verilsin müteahhütlere efendim. Asker kışlaları gibi ter kokuyor her yan. N’oluyoruz yani? İşletme mi, inşaat alanı mı, okul mu burası? Ya o dillere düşen kız-erkek ilişkileri…”

6 öğretmen Ankara’da nereye sevkedileceklerini beklerken onların işlemini yapan komutan da bakanlıklara düşünceli düşünceli bakarak:

Siyasi bir karar benziyor, Toplu bir hareket falan mı yaptınız? Nasıl bir yerdi bu Köy Enstitüsü? Yeni duyuyoruz adını…”diyerek bir anlam veremez eğitim öğretim yılının ortasında aynı okuldan 6 öğretmenin askere alınışına.

Bekleme döneminde bir Pazar günü yüreklerinde aforoz edilmişlik ile ezilen yürekleri ve endişeli yüzleri ile Gençlik Parkı’ında buluşurlar. Cumhurbaşkanı İnönü ve eşinin bir zamanlar Hasanoğlanlılar olarak parmakla gösterilen kendilerine yaptıkları tezahüratları ve Başbakan Saraçoğlu’nun yemek verişi akıllardadır hala. Ama anlayamadıkları cadı kazanları kaynıyordur sürekli.



O günden sonra kuralar çekilir ve İzmir’e 9. Kolordu’ya sevkedilirler, geldiklerinde 9 kişi bir odaya konulurlar ve unutulurlar bir süre. Bu unutulma hali hepsinde bir gerginliğe yol açar. Odada unutulan başkaları da vardır. Bunlardan çocuk yüzlü olan biri sürekli ağlamaktadır:

“ Stefan benim adım. Ermeni’yim. Böyle olacağını demişlerdi, inanmadım. Demokrasi… İnsan Hakları… Yeni bir dünya kuruluyor İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Fena aldandım. Bitti. Azınlık olduğumuzdan, yüksek okul da bitirsek, yoksunuz bazı haklardan. Tam vatandaş gözüyle bakılmaz bize. Siz de azınlıktan mısınız? Bir toplama kampına götürüleceğimiz söyleniyor, doğru mu acaba? Biliyor musunuz “çelenk” demektir Stefan, bir kucak çiçek yani… Bir kucak çiçek, sonbahar rüzgârında…”

Korkmamasını söylüyor Memet ona, Nazi Almanyası değil Cumhuriyet Türkiyesi olduğunu söyleyerek rahatlatmaya çalışıyor. Ama için de bir kurt düşüyor? “Biz de azınlıktan mıyız?” Daha sonra unutulmuşluktan kaynaklanan hapisleri sona eriyor ve başka yere sevk edileceklerini öğreniyorlar. Memet başka bir gerçek ile daha karşı karşıya kalıyor ve aslında bir umut ışığı beliriyor ufukta kendisi için. Aslında sevk listesinde en başından beri adının olmadığı, bir yanlışlık olduğu tespit ediliyor ama görevli yüzbaşı umutlarını bir anda kırıveriyor:

Bir yanlışlık var, ama yukarıyı ilgilendirir bu, Adamın var mı yukarıda? Varsa, kurcalasınlar. Fazla da umutlanma, büyük iş çünkü…”

Memet bu büyük işin ne olduğunu kavrayamadan yollara çıkartılır; önce Aydın sonra uzun bir konaklama dönemi olacak Milas’a doğru. Yolda aklından enstitüye girmeden önceki dönemi gelir. Memet, çok zor şartlar altında okutulabilmiştir. Zor şartlardan kasıt sadece fiziki anlamdaki şartlar değildir, manevi şartlar da zordur, önyargıları, hor görülmeyi aşmak çok daha zordur çünkü. Enstitüye gitmeden önce annesi olaya şüpheyle yaklaşmış ve hep itilmişliğin, hep ezilmişliğin acısını ve yalın gerçeğini şu sözlerinde dile getirmiştir:

“Köylü Mektebi mi olurmuş hiç? Duy da inanma… Osmanlı’nın oyunudur. Ağası, beyi tükürükle boğar adamı valla, barındırmazlar oğul, gel gitme! Atana, dedene yeten köy sana da yeter”Ancak Memet’in okuması için destek verenler de vardır:

“ Okut bu çocuğu Süleyman, Tey subaşlarına çıkar belkim bir gün, çıkar da ayırı dokunur epicimize. Tasıldara, candarmaya çiğnetmez bizi. Bi işçemiz düşse hükümata, arka dur. Sırtınla taş taşı, bok taşı, okut bu çocuğu…” Ama sadece sözde kalan destek Memet’i okula göndermek için yeterli değildir.

İlköğretime kayıt esnasında müdür paraları olup olmadığını sormuştur. Memet’in aklına yok yere harman yerlerini satıp Kazım Dirlik Paşa’ya gidişleri, han köşelerinde bekleyişleri, Kırklareli Valisi’ne götürecek mektubu aldıktan sonra babası ile döktükleri sevinç gözyaşları…Sonrasında bütün yaz bekleyişlerini boşa çıkaran kötü bir oyuna kurban edilişlerini hatırlayınca Memet hep acı ile dolmaktadır yüreği Memet’in.



İşte bu noktada imdadına Köy Enstitüleri yetişmiş ve aydınlanmanın yolundaki ışıklar birbir yanmaya başlamıştır Memet’in.Ama yukarılarda bir yerlerde bir şeyler olmuş, türlü oyunlar dönmüş ve aydınlanmanın yolundan gidenler birer birer sorgusuz sualsiz infaz edilmeye başlanmıştır, tehlikeli ve şüpheli addedilmişlerdir ve şimdi tahtaları kararmış, içine tütün, ter kokuları sinmiş bir bölmede yol alırken aklına Nazım Hikmet’ten sevdiği dizeler düşer:

895 numaralı katar, 895 numaralı katar!
895 numaralı katarın üçüncü mevki vagonunda
üç yolcu var! sefalet, felaket ve mehmet!
tren düdükleri öter mehmet'in üstünden
medeeeet! medeeeet!
uzanır, raylar uzanır memleket, memleket.
yok mu raylarda merhamet
mehmetçik, mehmet; mehmetçik, mehmet!


Milas’ta günler birbirini kovalamakta, Memet kendini okumaya veriyor zaman zaman, herkes koğuşta yattıktan sonra derdini kederini Babalar ve Oğullar’ın sayfalarında bırakmaya çalışıyor. Aklına Tonguç’un sözleri geliyor:

“ Aydın insanın en büyük ihtiyacı dayanaktır; bu da ancak, bilim ve sanat olabilir. Günlük hayatın yükünü eza duymadan taşıyabilmek, böyle bir dayanağı ele geçirmeye bağlıdır”.

Milas’tan Debleke Yollarına..Sürgün Devam Ediyor…

Debleke’deki günler boyunca iki olay Memet’i derinden etkiler. Bunlardan birisi sevdalısına kavuşamayan Yüzbirli diğeri de köyde çıkan yangındır. Yüzbirli derin bakışlı, ince yapılı bir gençti. Aklı da gönlü de varsa yoksa Seherindeydi. Yanık yanık söylediği ;

Dağlar başı boran değil kış değil
Yardan ayrılalı gönlü hoş değil
Şu gurbetlik dayanacak iş değil
Gecem gündüzüm zar oldu yine
türkü herkesi efkara boğuyordu.

Bu efkar hergeçen gün Yüzbirli’yi iyice sarıp sarmalıyor ve keyfini kaçırıyordu. Zira bir süreden beri ses soluk çıkmıyordu ve dayanamayarak fazla uzakta olmayan köyüne bir gitmeye kalkıverdi Kemal ile. Ama şans bu ya Azrail adını taktıkları komutan karşılarına çıkmış ve cezayı kesmişti. Akşama değin bayıra sırtlarında taş ve makineli tüfek dolu çantalarla inip çıkma cezası...Gönlü tedirgin Yüzbirli bu cezaya dayanamadı ve hastaneye kaldırılmıştı. Bir ay sonra koğuşa künyesi gelmiştir.Herkes suskundur ve Remzi’nin ağzından bir ağıt yükselir:

Anama söylemeyin damda yatmaaasın
Oğlum gelecek diye yola bakmasın


Debleke’de kendilerine sürekli komünist yaftası yapıştırıp, gözleri ile bile yargılayan komutanlarını şaşırtan bir olay meydana gelir bir gün. Debleke’deki yangında komutan’ın çocuğu alevler arasında kalmıştır. Memet düşünmeden atılır alevler arasına, komutan şaşkındır:

“Sen sen haaa!” der.

Bu olayın ardından Memet’in birliği Kapıdağ’a sevkedilir. Bu arada Memet daha önce yanlışlıkla askere alınan ve dönem sonunda çavuşluğa çıkarılması ile ilgili yanlışlık için Yargıtay’a açtığı davanın neticesini almıştır: Yargıtay verdiği kararda iki dersten başarılı olamadığı gerekçesiyle kendisinin çavuşluğa çıkarılmasına karar verildiği ve bir aykırılık olmadığı yönünde bir karar vermiştir. Halbuki başarısız olduğu ders olmamıştır kendisinin.

Şubesinden de bir yazı gelmiştir, karardan çok önce yazıldığı halde ona sonradan bildirmektedirler. Bu kararda Tümen Komutanlığı’nın değiştirilemez nitelikteki kararı ile çavuşluğa çıkarıldığı ifade edilmiştir. Buna göre Memet 1947 yazında başlayan askerliğini 01.11.1949’da tamamlamak zorundadır.

Geçmez Sanılan Günler Geçer... Ama Nasıl?

Küfürler, bağırışlar, sersemleten bir itiş kakış…Kemiğinden ayrılan etin acısı, yürekler hasretle yanarak…Bu zor günlerde bir kara haber yüreklerini dağlar. Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu haberi koğuştaki arkadaşı koynundan çıkardığı bir kitapçıktan göstermektedir. İşte tam o anda koğuşun kapısı zorlanır. Telaşa kapılırlar. Bir seçim yapmak zorunda kalırlar: Ya kapı kilitli ve Sabahattin Ali’nin ölümünü anlatan kitapçıkla yakalanacaklardır, ya da pencereden atlayıp kaçacaklardır.Kapı zorlanmaya başlar ve onlar

KAÇARLAR…

ROMAN HAKKINDA…

Bu roman 1979 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü almış. Mehmet Başaran’ın bu eseri de faşizm rüzgârlarının esmeye başladığı bir dönemde kendi başından geçen olayın aktarılmasından ve o anları yaşarken kapıldığı duygu ve düşünce selini bize zaman zaman şiirsel bir dille aktarıyor. Yaşamak zorunda kaldığı bu dönemde yaşadığı şaşkınlık, acı ve gelgitleri aktarıyor Başaran. Ancak bu gelgitler, geri dönüşleri yansıtmakta bence pek başarılı değil, hatta dikkatiniz dağınıksa zihninizi toparlamanız zor olabiliyor. Klasik anlamda da bir roman örgüsüne sahip olmadığını düşünüyorum açıkçası. Bir anı-roman demek illa bir sınıflama yapmak gerekirse daha mümkün.

Orhan Kemal Roman Ödülü’nü veren kurulun romana ödül verme gerekçesini bulamadığım için size bilgi veremiyorum ancak verildiği yıllara şöyle bir baktığımız zaman faşizmin gene dallanıp budaklandığı bir dönemde verilmiş olması, Cumhuriyet Döneminin şahlanması için temeli atılan Enstitülerin hangi oyunlara kurban gittiğinin gösterilmesi, yine benzer oyunların oynandığına dikkat çekmesi ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine dikkat çekilmesi amacının arka planda olduğu kanısını taşıyorum. Tabii bir de köylünün dramına az da olsa bir kez daha dikkat çekilmesi, hala göz ardı edilen bu gerçekliğe geri dönülmesi de bir neden olabilir belki.

Askerin zorlu hayatından kesitler sunması, neredeyse askerlik eşittir eziyet ve sindirme, tek tip yaratma ve tüm kişisel hıncını vazifesini yapandan çıkarma ve benzer unsurlardan örülü olan kısmını aktarması açısından başarılı buldum. Kendim şu ana kadar bir Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alanlar arasında “En İyiler” Listesi yapsaydım sanırım üst sıralarda yer almazdı.

BİRAZ DA TARİH…

Bu romanı okurken tekrar ve daha detaylı bir biçimde Köy Enstitüleri ile ilgili okumalar ve araştırmalar yaptım. Örneğin; yine Mehmet Başarana ait olan ve sunumunu Aycan’ın yaptığı Bir Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri adlı kitaba zaman zaman geri döndüm. Can Dündar’ın Köy Enstitüleri adlı belgesel kitabından ve belgeselini izledim ve okudum. Bu noktada kısaca Köy Enstitüleri hakkında biraz bilgi vermeden geçemeyeceğim.


Nasıl Kuruldu?


Atatürk Devrimi’nin kopmaz bir parçası olan Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’ta 4 kırsal yerleşim biriminde aynı zamanda kuruldu. Sayıları aynı yıl 14’e 8 yıl içinde de 21’e çıkarıldı. Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren kuruluşlar olmayıp, kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlamak; bu alanda ilgili gerekli elemanları yetiştirmek için kurulan yapılardı. En azından bu hususlara hizmet etmeleri amaçlanıyordu.

Köy Enstitüleri kurulmadan önce 16 milyonun üzerinde olan nüfusun %80’i okuma yazma bilmemektedir. Ancak okul ,öğretmen ve gerekli alt yapı bulunmamaktadır. İlköğretim sorunu aşılmaz bir engel gibi her devrimci ruhun karşısına dikilmektedir. Bunun üzerine Atatürk bunun üzerine aralarında İsmail Hakkı Tonguç’un da bulunduğu eğitimcileri bir rapor hazırlamaları göreviyle köylere yollar. Raporda kaleme alınan saptamalar şunlardır:

1) Batı taklidi öğretmen okullarından köylere gidenler ya dayanamayıp gitmiş ya da kalıp köyün karanlığında erimiş, ağanın, imamın etkisi altına girmiştir.

2) Köy okulunda sadece okuma yazma öğrenmiş köylü, dört beş yıl sonra okuma yazmayı bile unutmuştur.

3) Ordudan dönüp tarlasını işleyen bazı çavuşlar, köylü çocuklara kendiliklerinden okuma yazma öğretmekten başka, cumhuriyetin ne olduğunu, şimşekle elektrik ışığının benzediğini, sıtmanın sivrisinekten geldiğini, otomobilin benzinle, trenin buharla işlediğini anlatmışlardır.

Bu rapor Köy Enstitülerinin kurulması için ilk verilerin elde edilmesini sağlar. Atatürk, askerlerin bu konuda destek verecekleri görüşündedir bunu da “Erlerin eğitimini yaptırdığımız çavuşlardan bu konuda da pekâlâ yararlanılabilir.” Sözleriyle ifade etmiştir.

1935’te İlköğretim Genel Müdür vekilliğine atanan, Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ, “Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy” adlı çalışmasında, çözüm yolunu şu şekilde göstermiştir: “Köyü canlandırma alışılagelmiş sıradan bir ilköğretim sorunu değildir. Eğitim yolu ile köyü canlandırmak; modern anlamda ilköğretimi köye mal etmekle sağlanabilir. (...) Köyü canlandırma sorunu, her şeyden önce bu savaşa katılacak elemanı yetiştirme sorunudur. Köy Enstitülerinin kuruluş nedenlerinin başında bu gelir.”



Hasan Ali Yücel Kurulma nedenini şöyle açıklıyor. "biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. bu, imamdır. imam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.



Bu noktada değişik ama paralel bir görüş olarak İlkay Meriç Marksist Tutum Dergisi, no:37 Nisan 2008’de kaleme aldığı yazısında “Öte yandan CHP, Kemalist ideolojiyi nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylülere taşıyacak ve onları rejimin çıkarları doğrultusunda dönüştürecek temel unsurlar olarak öğretmenleri görüyordu. Zira öğretmen demek köyde jandarmadan sonra devleti (dolayısıyla onunla özdeşleşen CHP’yi) temsil eden en yüce makam sahibi demekti” şeklinde ileri sürmekte olup aynı zamanda Köylü işçi sınıfa karşı bir denge oluşsun diye mi önceleri örgütlendi? Sorusuna cevap olarak şu görüşleri aktarmaktadir:

“…..Köylüyü ihtilalci proletaryaya karşı bir sigorta olarak gören köycülerin ekonomik politikalarını da önemli ölçüde proletaryadan duyulan korku belirliyordu. Üstelik o dönemde bu bakış açısı sadece Türkiye’de değil Nazi Almanya’sı başta olmak üzere pek çok ülkede güç kazanmış durumdaydı. CHP’lilerin önemlice bir kısmının Nazilerden etkilendiği ve onlara sempatiyle baktığı da bir sır değildi.

İktisat tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın 1935 tarihli gözlemleri, o dönemde belli başlı sanayi ülkelerinin köye ve köylüye bakışlarının benzerliğini saptaması bakımından ilginçtir:

“...bugün belli başlı endüstri memleketleri bile, ulusal hayatın en gür ve temiz kaynağı olan köyleri, köy hayatını bir sosyal dengeşiklik aracı olarak enternasyonal ve ihtilalci temayüller gösteren endüstri proletaryası karşısında kıskançlıkla muhafaza için, köylüyü şehre çeken ve kırları boşaltmak isteyen akımlara karşı her türlü çareye başvuruyorlar. Onlar bu işe biraz da cihanın son durumu yüzünden mecbur olmuşlardır. Bugün her yerde insan ve mal göndermek için açık pazar kapılarının gittikçe kapanması yüzünden şehirde ve köyde işsiz kalan ve başka yere de göçemeyen fazla nüfusu memleket içinde toprağa bağlamak, bir harp vukuunda ihtiyacı olan yiyecek ürünlerini kendisi üretmek gibi siyasal ve sosyal emniyet düşünceleriyle bir toprak siyasası devri açıyorlar.” (akt. Asım Karaömerlioğlu, age, s.53, Orda Bir Köy Var Uzakta)”



1940 baharında 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası Meclis’e gelir. Bu Yasa çeşitli eleştirilerle karşılaşır. Yasa sonuçta Meclisten çıkmakla birlikte 38 kişi oylamaya katılmayarak örtülü bir muhalif grubun olduğunu ortaya koyarlar. Özellikle Kazım Karabekir bu uygulamanın köylü ve şehirli arasındaki uçurumu daha da belirgin hale getireceğini iddia etmesine rağmen Hasan Ali Yücel asıl hedeflenenin bunun tam tersi olduğunu vurgular.

Bu konuda Mehmet Başaran: “Yaşamdan kopuk, belleğe yük sayılabilecek işe yaramaz bilgiler aktaran, kara tahta-dört duvar okulu anlayışı bir yana itildi. İncelemelere araştırmalara dayanarak geliştirilen üretim yaşamı, eğitim ortamına dönüştürülmüştü.” Derken aynı yönde

Talip Apaydın da: Bize asla bilgi düşmanlığı aşılanmamıştır. Sadece kuru bilgilerin, hayatta işe yaramayan ezber bilgilerin yetersizliği, süsten öte geçemediği, hayata bir değer katamadığı söylenmiştir. Boyuna okumamız, ders dışı kitaplara taşmamız öğütlenmiştir.Enstitüde bize okuma-düşünme alışkanlığı verdiler. Ders kitaplarının çerçevesi içinde hapsolup kalmıyorduk. Boyuna arıyor, okuyor, inceliyorduk. Arkasından, tartışarak, bilgilerimizi, inançlarımızı pekiştiriyorduk. Genel toplantılarda ya da aramızda tartışmadan duramazdık.” Biçiminde görüşlerini diler getirmektedir.

1942 yılında Köy Enstitüleri ilk mezunlarını vermiş ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü açılmıştır. 1943 yılında Cumhurbaşkanı İnönü Hasanoğlan Yüksek Enstitüsü’nü ziyaret eder ve çok etkilenir. Millî Eğitim Bakanı’ndan enstitülerin sayısının 20’den hızla 60’a çıkarılmasını isteyince Yücel “Buna ne kadromuz ne de paramız yeter” diye itiraz edince, İnönü’den beklenmedik bir tepki gelir ve sanki geleceğin içinde barındırdığı tehlikeleri de haber verirmişçesine, “Çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz” cevabını verir ve ekler: “Bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalıydınız. Savaştan sonra ne olacağı belli değil. Bunların hiçbirini bize yaptırmayacaklar. İleride beni dinlemediğinize çok pişman olacaksınız.” Der.



İnönü daha fazla enstitü açılması hususundaki kararının uygulanmasının yakın takipçisi olur. “Köy Enstitüleri Yasası” okul yapma görevini köylülere verdiği için kaymakamlar ve valiler, Ankara’dan gelen talimat doğrultusunda köylü üzerindeki baskıyı gün geçtikçe artırmaya başlayınca köylüler arasında enstitülere karşı bir muhalefet oluşmaya başlar. 1944-1945 döneminde planlanan rakamlara ulaşılamaması İnönü tarafından bu “pasif direnme” olarak algılanır. İnönü’nün “alınganlığı” köylere ceza verilmesine kadar gider. Bu durum CHP içinde hoş karşılanmamaya başladığı için tepki sesleri de yükselmektedir. İnönü taviz vermez ve
“Her köyde cami yok mu?” diye sorar. “O camiler nasıl yapıldıysa, okul da öyle yapılacak.” Diyerek sert çıkar.

İnönü’nün bu tavrı, ardından Sabahattin Ali’nin Hasanoğlan’ı ziyaret etmesi ve orada kalması, enstitü içinde sağ-sol kamplaşmasının olduğunun yayılması, enstitülerin komünizmin pençesi içine düştüğüne dair dedikoduların yayılması Köy Enstitülerinin göze batmaya başlamasına ve gerginlik konusu olmasına neden olur. Bu konu ile ilgili
Talip Apaydın: “Kimi arkadaşlarımız açıkça, kimisi el altından ırkçı, Turancı, enstitü düşmanı çevrelerle bağıntı kurmuşlardı. Oralardan beslenirlerdi. Oralara haber ulaştırırlar, hatta ihbar mektupları yazarlar, aramızdan imza toplarlardı. Biz bunları bilirdik, uzun uzun tartışırdık. Gittikçe tehlikeli olmaya başlayan çatışmalarımızdan endişe duyardık.” Diye anlatmaktadır.



Bu gerginlik ve dedikodular Hakkı Tonguç’a iletilince kendisi hemen Hasanoğlan’a gelip öğrencileri uyarır: “Siz ateşle oynuyorsunuz.Yapılamaz sanıyorsunuz ama bir gün bu enstitüleri kapatırlar. Hiç değilse temelden değiştirirler. Siz okudunuz, kurtuldunuz, ama sizden sonraki köy çocukları, okuyacak okul bulamazlar. Anlıyor musunuz? Aklınızı başınıza toplayın. Binanın temelini oyan fare olmaktan vazgeçin. Köy enstitülerini siz köy çocukları kendiniz yıkacaksınız, dikkat edin.” Der. Bir uyarı ve tehlikenin kapıda olduğuna dair söylemde Baba Tonguç’tan gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ından sonra Türkiye’de de değişim rüzgarları esmeye başlamıştır. İnönü çok partili hayata geçileceğinin müjdesini ve sözünü vermiştir. Çok partili hayat değişik görüşleri, uygulamaları, özgür fikirleri ve eleştirileri de beraberinde getirir. İlk eleştiri okları da Köy Enstitülerine saplanır.
1945 Mayısında Millî Eğitim bütçesi görüşülürken milletvekili Emin Sazak, köylere verilen enstitü mezunlarının kendilerini birer Atatürk zannettiklerini söyler.

Yücel, bu eleştiriyi yanıtlarken “Bu çocukların birer Atatürk olması temenni edilir.” der.İnönü, yeni kurulan Demokrat Parti’nin programını Çankaya Köşkü’ne getiren Celal Bayar’a iki soru sorar:İlki, dini inançları siyasette kullanıp kullanmayacaklarıdır. İkincisiyse Köy Enstitüleri’yle, eğitim seferberliğiyle uğraşıp uğraşmayacakları…

Bayar her ikisine de “Hayır Paşam” yanıtını verir. Bunun üzerine İnönü parti için olurunu verir. İnönü Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü bir ziyaretinde Yücel’e “Bu çocuklar köylerde işe başlayınca bizi tutacaklar mı?” diye sormuştur. 1946 seçiminde CHP’ye oy toplamak amacı ile köylere gönderilen enstitülerden gelen haberler pek de iç açıcı olmamıştır. Komünizmin alıp başını yürümesi, kızlı erkekli birlikte eğitim, eğitimin yanı sıra çeşitli işlerde çalışılması, okul yapımı için baskı köylüleri ama belki de en çok toprak ağalarını daha çok rahatsız etmeye başlamıştır. Enstitüler için bazı yazar ve şairler de aynı doğrultuda görüş sahibidirler:

“Son günlerde peçesi kaldırılan ve bazı temayüllere göre tekrar ihyası için zemin aranan Köy Enstitüleri davası, memleketimizdeki komünizma hululünün şah damarını çizer.” (Necip Fazıl Kısakürek)

Çocuklara Nazım Hikmet’in şiirlerini ezberleten, Marksizm hakkında konferanslar verdiren, dergilerinde de Marksizm hakkında makaleler neşreden Köy Enstitülerinin komünist yuvaları olduğunu bilmeyen bir tek şuurlu Türk aydını yoktur...” (Peyami Safa)

Ankara’ya ve özellikle Çankaya’ya bu eleştiriler doğrultusunda yönelmeye başlayan baskılar giderek artmaktadır ve CHP oy kaybedeceğini anlamıştır. Özellikle parti içindeki muhalif kanat daha fazla sesini çıkarmakta, sağcı düşünceye yakın olan parti üyeleri enstitülerin komünizmin yuvası olduklarını söylemektedir.Parti’de Recep Peker gibi muhafazakârlar Köy Enstitüleri’nin bir an önce kapatılmasını savunmaktadır.

Muhalif seslerin alıp başını yürüdüğü 1946 Seçim Döneminde Sovyetler’in Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia ettiği, İstanbul’da gençlerin komünizm aleyhinde gösteriler yaptığı, Amerikan Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyaret ettiği bir ortamın varlığı, aslı astarı olmasa da enstitüler hakkındaki söylentiler nedeni ile İnönü büyük bir kararsızlık yaşasa da enstitüleri gözden çıkarır CHP bu seçimden çoğunluğu alarak çıkar ve yeni kabine kurma görevi Recep Peker’e verilir. Peker’in hükümet programında “Köy Enstitüleri’nin daha millî bir hale getirileceği” yazılıdır.

Millî Eğitim Bakanlığı, Hasan Âli Yücel’in elinden alınır. O günlerde emniyete imzasız bir ihbar mektubu gider. Mektupta Hasanoğlan’ın komünist yuvası haline geldiği öne sürülür, Sabahattıin Ali, Behice Boran, Niyazi Berkes gibi öğretmenler ve Nâzım Hikmet şiirleriyle rejim aleyhtarlığı yapıldığı, komünist manifesto okunduğu bildirilir. Mektubun sonuna komünist öğrencilerin bir listesi de eklenmiştir.

Bu mektup üzerine hemen bir soruşturma başlatılır ve soruşturma için Meclis Başkanı Kâzım Karabekir, yanında üç milletvekili ile Hasanoğlan’a gelir. Bu soruşturmada öğrenciler ile öğretmenler sorgulanır.Bir süre sonra, 21 Eylül 1946’da, ismi Köy Enstitüleri ile özdeşleşmiş İsmail Hakkı Tonguç da görevden alınır. Yerine Yunus Kâzım Köni getirilir.

DAHA SONRA OLANLAR

1) Enstitü mensuplarının Nazizme, Faşizme kaydığını, ırkçılarla işbirliği yaptığını düşündükleri Yeni Millî Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer’in genelgeleriyle köy enstitülerinde öğrencilerin yönetime katılması uygulamasına son verilir.

2) Enstitü kitaplıkları komisyonlarca taranır, okutulan bazı klâsikler “öğrencilerin düzeyine uygun olmadığı” gerekçesiyle yasaklanır, kimi bakanlık klâsikleri yakılır. Genelgeyle “serbest okuma”lar güdüm altına alınır, tartışma saatleri iptal edilir.

3) Enstitülerde çalışan Yüksek Kısım çıkışlı öğretmenler, buralardan uzaklaştırılmak amacıyla toptan askere alınırlar (Mayıs 1947). Bazıları yedek subay olacağına çavuş olarak çıkarılır.

4) 1947 sonunda Recep Peker hükümeti, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü “benzer başka okullar olduğu” gerekçesiyle tamamen kapatır. Öğrencileri, Ankara içindeki dengi okullara dağıtılır. Üç dönem mezun veren Yüksek Köy Enstitüsü kapandığı tarihe kadar 104 mezun verecektir.

5) 1947’de çıkarılan 5117 ve 5129 sayılı kanunlarla köylerdeki öğretmenlerin Enstitülerle bağları kesilir, verilen tarım, sanat araç gereçleri geri alınarak, 100 lira aylıklı memur durumuna getirilirler.

6) 1948 yılında Eğitmen Kurslarına son verilir ve birçok eğitmen de görevden uzaklaştırılır.

7) 1948’de Enstitülerin programları değiştirilir. İş eğitimine, üretici eğitime son verilerek, klâsik öğretmen okulu anlayışına dönülür.

8) 1948’den itibaren, ilahiyat fakülteleriyle imam hatip kursları açılmasına izin veren CHP buna rağmen 1950 seçimlerini kaybedecektir.

9) 1950'den sonra Köy Enstitülerinin aynı kampus içinde okuyan kız ve erkek öğrencileri birbirinden ayrılarak, Kızılçullu ve Beşikdüzü Köy Enstitülerinde toplanır. Sonra Kızılçullu kapatılıp öğrencileri Bolu Kız Öğretmen Okuluna aktarılır. Aynı yıllarda 4 enstitüdeki Sağlık Kolu kapatılır.

10) İktidara gelen Demokrat Parti zamanında, 1951’de Köy Enstitüleri’nin programı klâsik ilköğretmen okullarının programıyla birleştirilir.

11) Topraklarının bir bölümü kamulaştırılmış kimi ağalar, Düziçi Köy Enstitüsü’ne dışardan soktukları bir adama Türk bayrağını yırttırır, pislik sürdürür (sonradan mahkemede ortaya çıkar) öğrenciler tutuklanır basında, Meclis’te “Gördünüz mü?” diye kıyametler koparılır.

12) Bütün Enstitü müdürleri, öğretmen kadroları değiştirilir, yeni atanan müdürlerin düzenledikleri sınavlarla kültür derslerinden zayıf sayılarak sınıfta bırakılan 2000 öğrenci (iki yıl sınıfta kalmış duruma düştükleri için) Enstitülerden uzaklaştırılır, yoksul köylü babalara “tazminat” davası açılır.

13) Enstitüleri ilk bitirenler, “kültür bakımından yetişmemiş” sayılarak yeniden yetiştirme kurslarından geçirilirler.

14) Enstitü mezunlarına eğitim camiasında “Tonguç yetiştirmeleri”, “Hasan Âli yetiştirmeleri” adları verilir.

15) 1954’te (Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri zamanında) Köy Enstitüleri’nin adı 6234 Sayılı kanunla İlköğretim Okulu olarak değiştirilir.

Sevgiler
Billur

10 Şubat 2011 Perşembe

GÜZEL ATLAR ÜLKESİ



Resim: Alex Colville

Onlar büyük atlarla gelmişler. Yersiz yurtsuzluklarına deva olacak toprakları aramışlar hep. Atlar, ulaşılacak yerin neresi olduğunu görüyorlarmış ama atlılar bunun ne kadar uzun süreceğini bilmiyormuş. Sadece o güzel hayvanların, onları o cehennemden çıkartmış olmasının mutluluğuyla, özgürlüğü içlerine çeke çeke devam etmişler. Geçmişi unutmayacaklarına ant etmişler.

Yıllarca aramışlar. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği yekruh olmuş, dirlik düzenlik içinde gün boyu ilerlermiş. Gece olduğunda da yıldızları seyredip hayal kurarlarmış. Kimi, yerleşecekleri güzel toprakların eşsizliğini anlatan şarkılar söylermiş. Bazısı ıslıkla melodiye eşlik ederken, kimi dans eder, kalanı da bu özleme ortak olurmuş. Yanlarında sürükledikleri büyük sandıklardan, bohçalardan, göçerlik anılarından kurtulup, atları ile beraber durulacakları günleri beklerlermiş.

Onlarca yıl daha geçmiş. Birlikte yaşayacakları, kök salacakları Güzel Atlar Ülkesi'ni bulma umuduyla yola devam etmişler. Ölülerini arkalarında bırakmaktan yıldıkları için, yerleştikleri topraklara büyük bir mezarlık da yapacaklarmış. Sevdiklerinin yattığı yere her gün çiçekler götüreceklermiş. İstekleri böylesine basitmiş aslında. Ancak beklentileri gün geçtikçe artmış, ümitleri yıllar geçtikçe sönmüş. Kimi pes edip geçtikleri topraklara yerleşmiş. Anbean değişmeye, vahşileşmeye başlamışlar.

Heyhat! “Hep söylendiği gibi; atların hafızası güçlü, insanlarınki zayıfmış.”

Kabilenin büyükleri göçüp gittikçe yola düşme sebepleri unutulmuş. “Deli” kanlılar, yazılı olmayan kuralları değiştirmeye başlamışlar. Onların filizleri, büyüyüp serpildikçe daha da kitapsız olmuş. Ne aradıklarını unuttuklardan, hırsla, geçtikleri yerleri de darmadağın etmişler. Topladıkları ganimetleri bile paylaşamayıp kendilerine saklamışlar. Söylenen odur ki; birbirlerini sırtlarından bıçaklamışlar. Kavga etmiş, yalanlar söylemişler. Açgözlü, barbar, ikiyüzlü haydutlar olarak nam salmışlar. Atlar bu durumdan endişeliymiş ama yine de arada sırada duydukları o şarkı onlara ümit veriyormuş.

Onlar, yeryüzünün en güzel toprakları sayılan “Güzel Atlar Ülkesi”ne büyük atlarıyla vardıklarında işte bu haldeymişler. Hevesle yerleşmişler. Atlar, güzel atalarına kavuşmuş, atlılar yerleşik olmayı denemiş. Ancak, tüketmek, yok etmek kolaymış da üretmek, yenilemek çok zormuş. Bunu hiç öğrenememişler.

Tek bildiklerini yapıp; ormanları yakmış, bereketli toprakları kurutmuş, denizi kirletmiş, güzellikleri yerle yeksan etmişler. Dirlik düzenlik sağlayamamışlar. Ülkenin en güzel yerine mezarlık yapmışlar yapmasına da kimse toprağa eceliyle gömülememiş. Mezarlık dolup taşmış taşmasına da hiçbiri çiçekler serememiş. Sevdiklerini anmak isteyenleri, ülkedeki hapishaneye koymuşlar. Baş kaldıranı, geçmiş günlerin güzel şarkılarını, hayalleri hatırlatanları da oraya yollamışlar. Katiller, hırsızlar, uğursuzlar sokaklarda kahraman edası ile gezinip, omuzlar üzerinde taşındıkça geri kalanı günbegün tükenmiş. Ülkeden kötü kokular yükseldikçe Güzel Atlar Ülkesi büyük bir lağıma dönüşmüş. Atlar bu duruma isyan edip, ayrılmak üzere yola düşmüşler.

Bu bir masalmış ama mutlu bir sonu yokmuş.

Atların gittiklerini duyan esirler, son ümitlerini de kaybetmenin acısı içindeyken; içlerinden biri kalan tüm gücü ile o şarkıyı söylemeye başlamış. Diğerleri de ıslıkla eşlik etmiş. Bunu duyan atlar, geri dönmüş. Şaha kalkmış, tüm güçleri ile duvarları yıkmaya başlamak üzere iken, bir an durmuş ve birbirlerine bakakalmışlar...


Dediğim gibi bu bir masalmış ama mutlu sonu daha yazılamamış.

Gülda

8 Şubat 2011 Salı

Demi Moore Değil Gary Moore!

Dün gece Gülda'nın gönderiği mesajı görmemiş olduğumdan elimde telefon mesaja bakıp arkadaşımız R'nin "kendisini gitar cozurtuları ile uğurlayalım" cevabının yüzümde oluşmasına sebebiyet verdiği buruk bir gülümseme ile ofise girdim.Masama oturunca da ölüm haberlerine bakmaya başladım. Ardımdan ofise gelen ortaklarımdan biri kendi odasına geçip oturunca odamdan haberi verdim:

-Ya Gary Moore ölmüş.
-Hadi yaaa...
-Evet uykusunda tatildeyken ölmüş...
-Yazık güzel kadındı...
-???!!!! Ne kadını?
-Demi Moore işte...
-Ne Demi Moore'u ? Gary Moore dedim Gary Moore! Aklın fikrin Demi Memi'de bu aralar!

diye hafiften bağırınıp üniversite yıllarımın başına döndüm kendi dünyamda.

Arkadaşımız R.'nin dediği gibi ben de yıllar var ki dinlemedim Gary Moore'u. Yazlıktan bir iki arkadaşımın favorisi olduğu zamanlarda onlar sayesinde arada dinlediğim ancak Still Got the Blues adlı şarkısı çıkınca şarkı ile aynı adı taşıyan albümünü aldığım bir müzisyendi kendisi.Bir daha da başka albümünü almadım.



Albümün çıktığı 90'lı yılların ilk yazında ve sonraki yaz aylarında da diskolarda banko çalan bir şarkıydı ve herkes tepinirken hoşlandığınız "çocuk" ile yakınlaşmanız için fırsat veren ve dansa kaldırılmanıza veya hoşlandığınız "çocuk" yoksa veya sizden hoşlanan "çocuk" yoksa asla dansa kaldırılmayıp etrafa sıkılarak baktığınız anları yaşamanıza neden olurdu...Ya da ayrıldığınız bir sevgiliniz olmuşsa eğlencenin ortasında sizi efkara boğardı. Şimdi düşününce 80'li yılların ortasına doğru ne çok böyle şarkı vardı.

Ben Still Got the Blues albümünden aynı zamanda All Your Love ile



hayranı olduğu ve 3 büyük gitarist arasında sayılan Albert King için yazdığı Midnight Blues adlı şarkılarını da severdim.




Umarım öte tarafta Albert King'i hemen bulur.



Sevgiler
Billur

7 Şubat 2011 Pazartesi

AŞK TESADÜFLERİ SEVER



En son sinemaya Kasım ayında, bayram sonrası İtalya dönüşünde Emre ile Harry Potter’a gitmiştim. Onda da hem yol yorgunuydum hem uykusuzdum. Ama Emre’ye gelir gelmez seni filme götüreceğim diye söz verdiğimden gitmiştik ve filmde uyumuştum.

Uzun süre sinemaya gitmeyip de ilk gittiğimde törensel bir durum söz konusu oluyor. Sanki o gün dünyanın tüm çiçekleri sadece benim için açıyor. Sanki o gün güneş sadece benim için doğuyor. Sanki o gün canımı hiç kimse veya hiçbir şey sıkamaz. Çocukça bir neşe kaplar içimi. Galiba bu da, bizim jenerasyonun küçük şeylerden mutlu olduğunun kanıtlarından bir tanesi.

“Bazen ilk görüşte bilirsin, o insan senin kaderindir. Bazen bir ömür ararsın, bulunmaz.”

Filmin tamamını oturup anlatmayacağım burada. Çünkü vizyona gireli daha 1 hafta bile olmadı. Henüz seyretmeyen pek çok blog takipçimiz olabilir.

Öncelikle filmin ismi her ne kadar buram buram aşk da koksa, aslında filmde hayata dair çok şey bulabiliyorsunuz.

Deniz ve Özgür’ün 1977’de Ankara’da doğdukları günden itibaren birbirine teğet geçen hayatları İstanbul’da kesişir.

Konuştukça, aslında 25 yıl öncesinde temelleri atılmış bir arkadaşlığın tesadüfler zincirleriyle örülmüş geçmişi ortaya çıkar.



Tesadüflerle beslenen bir arkadaşlığın aşka dönüşmesinin yanı sıra beni en çok etkileyen, Deniz ve Özgür’ün ebeveynleri ile ilişkileri oldu.



Kendi ailemle ilişkimi, çocuğumla ilişkimi düşündüm. Bazen kendi hayat çerçevemizi netleştirmek için, içindeki resmi layıkıyla tamamlayamayışımız, çerçeveyi değersiz kılmaz mı? İçine ne koyduğumuzun önemi yokmuşçasına, asıl önemli olan çerçeveymiş gibi davranırız. İşte o noktada aslında hayatı ıskalarız.



Yılmaz Bey de Özgür’e bir bölümde şöyle der; “mesele çerçevede değil, çerçevenin içindeki resimde…”

Filmden çıktığımda kulağıma çalınan yorumlardan biri de bu kadar tesadüf olabilir miydi? Olamaz mı? Olabilir.

Aslına bakarsanız filmin senaryosu, yönetmen Ömer Faruk Sorak ve eşi genel koordinatör İpek Sorak ile, Deniz rolünde izlediğimiz Belçim Bilgin ve Özgür rolündeki Mehmet Günsür’ün yaşantılarından derlemelerle yazılmış.

Ömer Faruk Sorak ve İpek Sorak da bir röportajlarında kendilerinin doğumunu aynı doktorun gerçekleştirdiğini, Ankara’da arkadaşlarıyla aynı mekânlarda buluştuklarını söylemişler. Yani onların da hayatlarında sonradan keşfettikleri pek çok tesadüf vardı.

Deniz’in filmde yıllar sonra kavuştuğu Hazine Kutusu, Belçim Bilgin’in bir küçüklük anısıymış.



Özgür’ün gençlik yıllarında müzikle olan ilişkisi ise, Mehmet Günsür’ün müziğe olan düşkünlüğünden esinlenilerek senaryoya eklenmiş.

Filmde 70’ler, 80’ler, 90’lar ve en nihayetinde 2000’li yıllardan kesitlerle, o dönemlerin toplumsal alışkanlıkları, giyim ve dekorasyon öğeleri filmin fonunu oluşturmuş.

Eve gelir gelmez kendimi YouTube karşısına atıp, filmin müziklerini teker teker dinledim.



Sonu ise benim için gerçekten çok çarpıcıydı. Daha fazla yorum yapmak isterdim ama konuşmayı uygun bulmuyorum. Kitap kulübünde okuduğumuz bir kitap üzerine Ayşen’in yaptığı sunumda araştırdığımız konu karşıma çıktı. Ve aslında sunum gecelerimizin bize ne kadar çok şey kattığını bir kez daha ispatlamış oldu.



Mehmet Günsür'ü zaten beğenirdim. Oyunculuğunu da...Rolünün hakkını vererek oynadığını düşünmüşümdür hep.

Belçin Bilgin'i ise sadece TV'de birkaç bölümüne denk geldiğim dizide seyretmiştim. Deniz rolüne yakıştığını düşünüyorum.

Filmde rol alan Altan Erkekli, Ayda Aksel ve Şebnem Sönmez de zaten performanslarına hayran olduğum sanatçılardır. Varlıkları, filmin tadını bir kat daha arttırmış.

Filmi görmenizi, tesadüflerin sizin hayatınızdaki yerini tartmanızı, kendinizi, ailenizle ilişkilerinizi sorgulamanızı, hayat çerçevenizi, dahası içindeki resminizi en mükemmel şekilde tamamlamaya çalışmanızı, aşka değer vermenizi tavsiye ediyorum. Ve tabii en önemlisi hayatı ıskalamamanızı…

Peyman

4 Şubat 2011 Cuma

KANADA (1)

BAŞARDIK!

Uçaktaydık işte! Hiçbir volkan yeniden öfke nöbetine kapılmamış, hiçbir kasırga öyle yapılmaz bu iş böyle olur meydan okuması ile uçağımızın kalkmasını engelleyememişti. İş şimdi bu kocaman 10 saatlik uçuşu tamamlamaya kalmıştı.



Uçaktan artık korkuyorum. Korkup ne yapıyorum? Üstüne gidiyorum korkumun. 10 saat uçacağım, üstüne bir 5 saat daha uçacağım. Ne oluyor peki üstüne gidince… Hiçbir şey… daha fazla korkuyorum. Neyse…

Kanada uçağında gidişte Gülda ile konuşuyoruz:

-Bir günde bitiyormuş Vancouver…

-Hadi canım!

-Bir gün işte, görülecek 10 yer var ve bir günde bitiyor.

- İyi o halde O zaman hemen gezeriz o yerleri… Sonra sevdiğimiz yerlerde takılırız.

Uçaktaki 10 saat hepimiz için çok kıymetli. Ne yapacağımıza karar verememekten zaman yetmiyor. Yemek, kitaplar, bir iki film derken iniyoruz. Pasaport kontrolden bizi başka kontrol bölgesine yönlendiriyorlar… Endişeli gözlerle birbirimiz bakıyoruz… Görevli, aile olmamız nedeni ile biraz şüphe ile yaklaşıyor gibi. Bu arada söylemeyi unuttum. Ben bu yolculuğa iddialı bir şekilde Nehir’i kattım. Hem okul hem çevrem itiraz etti [ ama “Türkiye’de Nehir’i bırakırsam çocuğumun fiziksel ve ruhsal gelişiminin tehlikeye maruz kalmasının yanı sıra ruhunda onulmaz yaralar açılacak olup, olumsuz etkileri uzun süre devam edecektir” gibi tehditkâr bir gerekçe sundum herkese. Kontrol sanırım bizim maaile Kanada’ya gelmemizle ilgili idi. Ama sorunsuz geçtik. Toronto-Vancouver arasındaki 5 saatlik uçuşu hatırlamıyorum. Sadece uçak çok soğuktu. Ondan sonra tek hatırladığım kalacağımız apartmanın önünde bizi kiralayanın karşıladığı.

EVİMİZ ÇOK GÜZEL

Evimiz çok güzeldi, özellikle manzarası. Ardından hemen ben, Gülda ve Nehir market alışverişi için dışarı çıktık. Marketler kapalıydı, bir hoş geldin birası ve su alsak iyi olacaktı. Baktık ki köşedeki bakkalımsı yer açık, daldık içeri. Kapıdan girerken etrafta soğukta cıbıl cıbıl giyinmiş kızların ağlaştığını ve polisin etrafta olduğunu gördük. Meğerse birileri birilerine bıçak çekmiş (ne sorumsuz anneyim; etrafta polis, bıçak mıçak lafı dolaşıyor oralı olan yok). Laf olsun diye bir şeyler aldık ve çıktık. Zira öğrendik ki içki satılmıyormuş. Gülda “Barlar her zaman içki satar” dedi ve biraz ötedeki bara girdi. Biz de Nehir ile barın önünde onu bekledik. Sakın, bu yaşta çocuk bar önlerine mi götürülür demeyin! Kısa bir süre sonra Gülda “Yasakmış, içki dükkânları satarmış” diyerek geldi. Biraz daha etrafta dolandık ama eve elimiz boş döndük. Nehir ise eve dönerken” ben de bira içebilir miyim” diye soruyordu…

NE YAPSAK NE ETSEK?

Evimizin manzarası gerçekten güzeldi, karşımızda Grouse Mountain vardı ve şehrin Old Town denilen yerine 100 metre öteydi. Ertesi gün sabah kalkıp Abigail's Party'de kahvaltı etmeye gittik. Kahvaltı güzeldi ve Nehir’in “beykıt” (Bacon)sevdiğini keşfettik.



Kahvaltının ardından klasik bir biçimde sahilde yürüdük ve Montevideo anılarımız anarak güldük. Parkta olan ve her biri değişik hayatlara gönderme yapan ve bu hayatlardaki kişilere atfedilen bankları çok romantik bulduk. Hedefimiz evimizin karşısından görülen Grouse Mountain tarafına geçmek ve Capilano Suspension Bridge’e giderek adrenalinimizi arttırmaktı. Kanada ile ilgili ilk izlenimimiz ÇOK YEŞİL olduğu idi. Karşı kıyıya geçmemiz ve otobüs yolculuğu Capilano Suspension Bridge’e vardık. Yolda ağaçlar, ağaçlar, ağaçlar vardı benim gördüğüm, bir de tek katlı bahçeli huzur dolu evler…



Bu köprü fikrinden ürktüğümü söylememe gerek yok sanırım. O filmlerde gördüğünüz türden bir tahta köprüden geçme hususunda ciddi endişelerim vardı… 1889 yılında yapılan daha sonra 1956 yılında yeniden inşa edilen ve arada bakım gören bir köprü olması önemli değildi.




Köprü bence biraz fazla yaylanıyordu ve ortasına geldiğimde sağıma-soluma, aşağıya baktım. Aşağıda Capilano Nehri akıyordu ama öyle çağıl çağıl bir görünümü yoktu, sonra başımı kaldırdım, puslu bir hava, ağaçlar, ağaçlar… ve yüce bir orman! Ormanı gezerken en zevkli kısım ağaçlar arasına kurulmuş ama yer yer 10 metreden fazla yükseklikteki yoldu. Geri dönüşte fazla oksijenden ve bir gün önceki yolculuktan dolayı hepimiz fazlası ile yorgunduk. Ertesi gün Kuzey Amerika’nın en önemli Akvaryumu’nu görmeye karar verdik. Akvaryum da yine görülmesi gereken Stanley Park’ın içinde yer alıyor…

Billur

VANCOUVER’DA DÖRT TÜRKİYELİ

Başardık da nasıl başardık bir de bana sorun!

Öncelikle “İnsan Neden Tatile Kanada’ya Gider” konulu bir araştırma yapıp, oraya gidilince yapmak istediklerimin listesini çıkarttım. Bunları alt alta toplayınca gidiş geliş süreleri haricinde en az 16 gün kalmamız gerektiği ortaya çıktı. Oraya kadar gidip Alaska’yı görmeden dönmek de olmazdı!

Gidiş dönüş tarihleri, güzergâh, ne yapılacağı konusunda bir türlü mutabık kalamadık. Alaska’yı çıkartırsam, gitmenin tüm cazibesi silinecekti. Ve ben, tüm planları üç kişilik yapmıştım!

Açıkçası Nehir’in de bizimle gelme ihtimali bile benim için başlı başına bir sorundu. Ben, Nehir ile vakit geçirmeyi çok sevsem de, ömrüm boyunca 15 gün bir çocukla kalmamıştım. Böyle bir istediğim de hiç olmamıştı. Grup arkadaşlarım da, Nehir’in gelip gelmeyeceği konusunda son derece yuvarlak ifadeler kullandılar. “Belli değil, belki götürürüz…” Ben de ne yapacağıma bir türlü karar verdim. Yine de vize almak için başvurdum.

Kanada Vizesi



Vize başvuruma niye gittiğimi, kimlerle gideceğimi, ne kadar kalacağımı, arkadaşımın katılacağı toplantının detaylarını ve bir klasör evrakı ekledim, acenteme yolladım. İki gün konsolosluktan aradılar. İtiraf edeyim, konsolosluktan aranınca çok geriliyorum.

“Anlatmadan geçemeyeceğim. Avustralya’ya ikinci kere vize almak istediğim seferinde çok rahattım. İlk vizem bir yıllık, çok girişli verilmişti. Girmiş, çıkmış, ülkeleri için potansiyel bir tehlike olmadığım anlaşılmıştır diye düşünmüştüm. İşte öyle olmadı! İkinci seferininde telefonla aradılar. Arayanın konsolosluk görevlisi olduğuna önce pek inanmadım. Acayip şaka anlayışı olan bir arkadaşımın, beni işletme ihtimalini de göz önüne alıp, sorulan sorulara gayet akla ziyan cevaplar verdim. Görüşmenin sonuna doğru aklım başıma gelse de olan olmuştu. Kalktım, vize dairesine gittim. Israrla olanları anlatmayı denedim. Karşımdaki kişi “Size bir dakika veriyorum. Ne söyleyecekseniz söyleyin ve gidin.” dedi. Söyledim, gittim. Birkaç gün sonra pasaportum geldi. 3 aylık ve tek girişli bir vize… Hicap duydum.

Avustralya Konsolosluğu tecrübem ile Kanada görüşmesinde çok ciddi ve kısa cevaplar verdim. Telefonun ucundaki ses “Kanada bir kadının, tek başına gitmesine uygun, turistik bir yer değil. Neden Kanada?” diye sordu. Sakin sakin anlattım. Bir noktada dayanamayıp “Ben bunları size yollamıştım, almadınız mı?” sorusunu da sıkıştırdım. Görevli, soruma başka bir soru ile karşılık verdi. Neyse bu sefer makul davranmış olacağım ki, iki yıllık çok girişli bir Kanada vizem oldu.


Kanada’ya Gidiyor muyuz?


Billur ile birbirimize, iki ay boyunca nerede ise her gün bu soruyu sorduk. Ben bununla da yetinmeyip her akşam Ka’ya, Yonca’ya “Kanada’ya gitmeli miyim?” demeye devam ettim. Utanmasam konsolosluk görevlisine dâhi danışabilirdim. Biletleri miller ile alacaktık ve alma süremiz dolmak üzere iken almaya karar verdik, en kötü iptal ettirirdik. Vancouver’de kalacağımız eve rezervasyon yaptırdım. Galiba gidiyorduk. Nehir’e de bilet alınacağını acenteden öğrendiğimde; öyle öfkelendim ki, sanırım aklımdan birkaç tel koptu.

Yaptığım program yetişkin insanları bile çok zorlayacak tempoda idi. Vancouver’da tuttuğum ev, balkonsuz bir gökdelende ama “sigara içilebilir” opsiyonlu idi. Alaska’ya da gidişi gelişi ayarlamıştım ama arada altı saat kadar havaalanında beklememiz gerekecekti. Üç gün orada kalmak için 30 küsur saati havada/havaalanında geçirecektik.

Ayrıca ben kötü alışkanlıklar bütünüyüm. Sigara, içki içiyorum, gece geç yatıp, abur cubur ile besleniyorum. Sadece acayip yemekleri yemek istiyorum. Sabah bir kutu gazlı içecek, bir dolu koyu kahve karışımı bir kahvaltı ile güne başlıyorum.

Billur ondan hiç beklemeyeceğim bir performansla beni sakinleştirdi. “Nehir’in başka çocuklara benzemediği, – gerçi her anne öyle der ama!- çok uyumlu olduğu, hiç şımarıklık yapmayacağı –iyi ama ben onu iki günde öyle bir şımartırım ki, sonra hakkından gelemeyiz Billur- konulu” bir toplantı yaptık. Sonuçta öyle ya da böyle gitmeye karar verdik.

Evi değiştirip balkonlu bir ev tuttum. Alaska, benim bile gözümü korkuttuğu için çıkarttık. (Alaska’yı gelecek senelere bıraktık. Ama program hazır! –Gitmeyi düşünürseniz haberim olsun.- Zaman ve para bulunan Nisan, Ekim, Kasım aylarına denk gelmeyen ilk seferde biz gidiyoruz.)



Vancouver’da Kısa Süreli Ev Kiralama Tecrübesi:

Yaklaşık on günlük bir google araması ile mükemmel bir hizmet veren, oldukça iyi çalışan bir acente buldum. Her şey tıkır tıkır işledi. Hatta fazla iyi idi. Daha önce hiç, bir Kanadalı ile iş yapmamıştım. İtiraf ediyorum; Lori McCurdy ile ilk yazışmalarımız akabinde biraz tökezledim, açıkçası dağıldım. Her şeyi o kadar çok tekrar edip, öylesine basit bir konuyu onlarca yazışma ve imza atma törenine dönüştürdü ki; bunca evrak karmaşasında bir ara kayboldum. Ka’ya “Lori’nin yazdıklarına bir bakar mısın, neyi kaçırıyorum?” diye sorduğumda cevabı çok netti:

“Tıpkı senin gibi yapıyor.”

Bu ne eleştiri idi, ne de iltifat. Basiti daha da basite indirgemeye çalışırken çokça karmaşıklaştırmak. Bunu bir yere not ettim, düzelteceğim!

Yine de ben firmadan çok memnun kaldım. Her ne sorarsam sorayım en kısa sürede cevap verdiler. Defalarca mailleştik, onlarca kere telefonla görüştük her seferinde çok içtendiler. Gezinin Vancouver ayağında bize bir sürü tavsiye verdiler. Ancak Montreal’de olan bir şey beni çok şaşırttı. Lori bir mail yolladı ve kaldığımız evle/ firması ile ilgili bir anket doldurmamı istedi. Ben de ona anketi en kısa süre içinde dolduracağımı ancak verdikleri servisin ve yaklaşımlarının, yardımlarının ne derece hoş olduğunu anlatır bir yazı yazdım, teşekkür ettim. Lori sonrasında bana bir daha cevap vermedi! Vancouver’da ne olursa olsun, onu aramamda ısrar eder bir yardımseverlikte olan Lori, ben oradan ayrıldığım an yok oldu. Bilim kurgu romanlarındaki robotlar gibi kendini imha etti. Bu güne kadar benzeri yaklaşımlara çokça tanık oldum ama böylesini hiç yaşamamıştım. Neyse, benim kişisel şaşkınlıklarımı bir kenara bırakalım; Vancouver’da kısa süreli ev kiralamak isterseniz tavsiye ederim.-

Kanada’ya İlk Adım:

Pasaport kontrolünden sorunsuzca geçemedik! Tanıdık, tanımadık uçaktaki çoğu kişi bagaj alma bölümüne ilerlerken, bizim uçakta doldurduğumuz formlara kırmızı kalemle büyük çizgiler atıldı ve başka bir bölüme yollandık. Galiba Kanada’yı hiç göremeyecektik. Daha ben uçakta iken parti planlamıştım. Uçakta beraber seyahat ettiğimiz ve toplantı sebebi ile Vancouver’a gidecek olan diğer tanıdıkları da eklediğim Stanley Park’da gerçekleşecek olan piknik organizasyonum ne olacaktı? Gerçi davetlilerden biri Vancouver ile ilgili her şeye internetten baktığını ve Japa Dog yemek dışında yapmak istediği hiçbir şey olmadığını belirtmiş ve diğer ikisini de şimdi görsem hatırlamayacağıma emin olsam bile yine de ben toprağına adım dâhi atamadığım ülkede bir piknik hayal etmiştim.



Açıkçası onca bekleme ve soru sonrası; ne Kanada, ne tatil, hiçbir şey umurumda değildi. On saat uçmuştuk, sadece bir sigara ve iyi bir kahveye ihtiyacım vardı ve ömrüm boyunca ilk defa, "forma kırmızı çizginin" çekildiği odadaydım. Ama bizi görmeniz lazımdı. Üç kocaman, dört daha küçük bavul, torbalar, nerede kalacaksınız sorusuna “ev kiraladık” yanıtımız, turistten ziyade “hemen ülkelerine yerleşecek aile” halimiz ile kimseyi on küsur günlük bir tatile çıktığımıza inandırmamız mümkün değildi. Tatil planımız, toplantı kitapçığı, o, bu, şu… bir şekilde ülkeye girmeyi başardık. Giremese idik, o an kendimi yere atıp “Bari bir sigara içmeme izin verin!” diyecek halde idim. Sonradan gördük ki, öyle bile olsa kimse buna müsamaha göstermezdi!

Kanada’da Kim Ne Yapsın?

Uçaktan indikten yaklaşık bir saat sonra içebildiğim ilk sigara başımı öylesine döndürdü ki, kendime gelmem epey sürdü. Aslında öylesine güzel bir tatil oldu ki nerede ise geri dönene kadar aynı his devam etti.


Vancouver:


Pazar günü yapacağımız piknik yağmur ve hava şartları sebebi ile iptal oldu. Ben de yapılacaklar listemizi açtım. Vancouver’da yapılacak ilk on ile bir gün Vancouver’da kalsanız yapacağınız ilk on şey nerede ise aynı imiş demiştim Billur’a. Dolayısı ile her şeyi hemen bitirip, keyfimizce dolaşmaya karar vermiştik. Aslında bu iki listenin nerede ise aynılığı beni tedirgin de etmiyor değildi ama turist olmak böyle bir şey. Öyle çok sorgulamamak lâzım!

Ta ki ben köprüyü görene kadar…

Köprü:

Capilano Suspension Bridge’in anlatılan köprü ile hiç bilgisi yoktu. Ya da benim asma köprü anlayışımla hiç alakası yoktu demem daha doğru olacak. Benim köprü takıntım var, köprülerden geçmek bana garip bir heyecan yaşatır. Yarısına kadar gidip ilerleyemeyip geri dönmek istediğim, dönemeyip emekleyerek devam ettiğim ya da yanımda duranın elini iyini sıkıca tutmadan adım atamadığım köprüler var benim hayatımda. Ben köprü adrenalini seviyorum.

Capilano Suspension Bridge ise son derece "turistik/çocuklar için" idi. Hatta sıradan, derme çatma bir köprü bile daha ihtişamlı olabilir. Asma köprü olarak ise bambaşka bir güvenlik kalkanı ile donatılmıştı. Ömrümde ilk defa bir köprüden geçerken sıkıldım, kendimi kandırılmış hissettim! Şu kadarını söyleyebilirim: Asma olmasa bile Londra’daki Millenium Bridge'den yürüyerek geçmek daha ürkütücü, heyecan verici.



Köprü, bira alamamak, sigara içememek, buz gibi bir soğuk, kalacağımız beş gün boyunca bir tek düzgün konser olmaması –Orada olmak için tamamen yanlış zaman, ara dönemmiş. Hatta biz orada iken Rufus Wainwright konser duyurucusundan mail geldi. Biz ayrıldıktan yirmi gün kadar sonra orada konseri olacaktı.- konsolosluktaki görevlini sözleri, köprü etkinliğini tekrar düşününce listede kalan dokuzunu da aynı tecrübeyi yaşatacağına emin oldum. Vancouver yaşamak için mükemmel bir yer olabilirdi ama bir turist için yeterince iyi bir yer değildi…

Gerçi itiraf etmeliyim; sonrasında çok keyifli vakit geçirmenin yollarını bulduk. Hatta turist olma yaklaşımımı bile değiştirdim.



Kanada/Kanadalılar hakkında ileri geri konuşabilirim. Bunların hepsi kişisel yorumum ama sırf müzik tarihine katkıları ile bile muhteşemler:

Top 100 Canadian Singles

Listeye göre 1. sırada olan şarkı:

American Woman The Guess Who



Gülda

Devam Edecek...

3 Şubat 2011 Perşembe

Anita Blake Nasıl Anlatılır !.. (1)





Aycan Sorar:
"Sen yine N.E.Y.E sardın? Kimmiş bakayım bu Anita?"

Ayşe Cevap Verir:
"Bak şimdi bu toplamda 19 seriden oluşan fantastik bir kitap."

Aycan Sorar:
"Hımm, Yüzüklerin Efendisi gibi mi?"

Ayşe Yüksek Sesle Cevap Verir:
"Hayırrrr öyle değil!.. Bu A.N.İ.T.A B.L.A.K.E !.."

Ayşe yutkunur ve bir ton alttan:
"Necromancer & Vampire Executioner"

Aycan gözlerini yuvarlayarak:
"Amannn Ayşeeeeeeee !...."

Ayşe nefes almadan cevap verir:
"Hayır, bir kere Anita; üniversite mezunu bir Necromancer. Yani ölüleri mezardan diriltiyor ve bunu legal olarak Animators İnc.’de yapıyor. Genelde miras kavgaları veya anlaşmazlıklarda aileler, şirket ortakları etc... talep ediyor. Bir de üstüne Federal Marshal, doğaüstü cinayet çözümlerinde polise yardım ediyor. Öyle bir ortam ki bilinen doğaüstü varlıklara (vampir, shapeshifter, lycanthoropes…) bağımsızlıkları tanınmış. Sonra Ghouls lar var, Merfolk lar var…… Sonra Anita, Thrones Rokke klanının yani kurtların lupası oluyor, hatta Bolverk'liğe getiriliyor. Ulfric’in yani lider kurdun yapamadığını yani itaat etmeyenlerin cezalandırılması görevini Anita Bolverk olarak yapıyor."




Bir an durmak zorunda kalıyorum çünkü çok fazla "sonra" ve "yani kullanmaya başladım. Taktik değiştirerek...

Ayşe bu sefer nefes alarak konuşmaya başlar:
"Tamam kafan karıştı ama biliyor musun bu serinin 3 kitabını Marvel Comic adapte etti."

Aycan’dan bir Oooooo geliyor tabi bu da beni yüreklendiriyor ve hemen arkasından o gün kitaptan okuduğum bir bölümü okuması için gözünün içine sokuyorum.

Aycan sakin sakin okur:




He said, "I had to know if you loved me more than your sense of justice."
I swallowed hard. I would not cry, I would not fucking cry.
"I could not love thee, dear, so much, Loved I not honor more."
He took my hands, and I almost jerked away, but I made myself stand there and let him touch me. I was so angry, so pissed so….
"Tell me not, sweet, I am unkind," he said, "That from the nunnery, Of they chaste breast and quiet mind."
I looded up at him, and said the next line, "To war and arms I fly."
"True, a new mistress now I chase," he said.
"The first foe in the field," I said, and let him draw me closer.
"And with a stronger faith embrace," he said.
"A sword, a horse, a shield." And the last word was whispered against his chest, stil looking up into those eyes, searching his face.
"Yet this inconstancy is such, As thou too shalt adore," he whispered against my hair.
I finished the poem with my face pressed against his chest, listening to the beat of his heart, that truly beat with my blood.
"I could not love thee, dear, so much, Loved I not honor more."

"To Lucasta, on going to Wars" Jean-Claude said. (Richard Lovelace - 17.yy İngiliz şair)





Hemen akabinde Ayşe Der ki:
"Yaaa bak 17.yy şair bilem var içinde..."

Sonra katıla katıla gülmeye başlıyoruz…….

Kısaca bu seriler bana çok iyi geldi!....







Nimir-Ra

2 Şubat 2011 Çarşamba

Arnon Grunberg - Tirza


YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN EN İYİ ROMANI





Ben, size Tirza’yı anlatamam!

Size Tirza’nın bir başucu kitabı olduğunu söyleyemem.

Hatta, romanda karşılaştığınız "Öteki" gerçekler; utanıp, derinlerde kalmış bazı hislerinizi, anılarınızı hatırlattığı için yüzünüzü kızartabilir. Öfkelendirebilir! Şimdiden bilin isterim.

Size sadece Tirza’yı okumanızı önerebilirim. Birçokların da dediği gibi elinizde "Yirmi birinci yüzyılda yazılmış en iyi romanı" tutuyor olabilirsiniz.

Romanın her yeni sayfasında yüzünüze kocaman yumruklar yiyeceğinizi ve bir önceki paragrafta yaşanmış olanı, sivri uçlu bir bıçağın keskin dokunuşu ile yok ettiğini de belirtmeliyim.

Bir roman okudum hayatım değişti türünde olmasa da, uzun süredir hissettiğiniz ama dillendiremediğiniz bir takım duyguları betimlediğine emin olabilirsiniz.

Çok yakıcı, delici ve rahatsız edici bir roman Tirza. Ve sadece bu halinden dolayı bile defalarca okunabilir. Ben bir süre sonra tekrar okuyacağım, eminim.






Romanla ilgili hiçbir ipucu vermeksizin –romanı okumayanlara konusunu anlatmama gibi bir kural varmış- romanın yaşattığı tecrübe ile ilgili birkaç şey söylemek isterim:

Kitabın arka sayfasında yazdığı gibi Jörgen Hofmesseter, beyaz, orta sınıf, Protestan ahlakı ile yoğrulmuş altmışlı yaşlarda bir Hollandalıdır. Canından çok sevdiği, yaşama sebebi kızı Tirza’nın mezuniyeti/ailesinden ayrılışı/Afrika’ya yapacağı seyahati kutlamak için Amsterdam’ın en mutena semtindeki evinin, mükemmel bahçesinde -o bahçeye ulaşabilmek için gereksinimi olan aletleri saklandığı kulübeyi bile düzenleyerek- eşsiz içkiler ve yemekler ile bir parti hazırlığındadır. Misafirleri iyi ağırlayamazsa, iyi bir baba olduğu da göz ardı edilebilir. Bu yüzden her şey kusursuz olmalıdır. Bir suşi tabağına epey para harcamaktan bile kaçınmaz. Diğer kızı da parti için gelir. Hatta, üç yıl önce evi terk etmiş olan karısı da açıklama yapmaksızın geri dönmüştür.

Bahçe demişken belirtmeden geçemeyeceğim: Türkçede “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözünün Hollanda’daki karşılığı “Komşunun bahçesinin çimi daha yeşildir” benzeri bir deyim. Birçok Hollandalıya göre bahçecilik en iyi hobi, hatta bir hayat biçimi. Jörgen Hofmesseter de sınıfının yetkin bir temsilcisi olarak bahçe düzenlemeye özel bir önem verir. Ağaç budamak, çim ekmek, türleri arasında en iyisi sayılan, son derece tasarruflu Stihl MS 170 marka elektrikli testereyi büyük bir beceri ile kullanmak gibi son derece asil zevklere sahiptir.

Jörgen Hofmesseter daha ikinci sayfada altı gündür tıraş olmadığını söyler. Hemen ardından buna ayıracak vakti olmadığının izahı ile okurun/izleyenin bu durumu son derece olağan bir şekilde makul bulmasını sağlar. Buraya kadar her şey, tüm aksaklıklara rağmen yolundadır. Romanı iki sayfa daha okuduğunuzda Jörgen Hofmesseter’in son altı gündür neden tıraş olamadığının gerçek yüzü görünür. “Bıçak balığı bir dost gibi” karşılamaya başlar.

Birkaç sayfa daha okuduğunuzda artık Jörgen Hofmesseter’e güven duyamazsınız. Jörgen Hofmesseter sıradan olduğu gibi, tekinsiz de biridir ve “orta sınıf, Protestan ahlakı” ile doyurulmuş ve sürekli beslenmesi gereken egosunun tatmini için basit doğrular ya da sadeleştirilmiş gerçekler yeterli değildir. Bıçağın keskin kısmı ile başkalarına dokunur.

Sayfalar ilerledikçe, hayat boyu yüzüne bile bakmak istemeyeceğiniz Jörgen Hofmesseter çok tanıdık gelmeye başlar.

Bence, Jörgen Hofmesseter; on altıncı yüzyıl Othello trajedisindeki Iago’nun, yirminci yüzyıl’ın en önemli roman kahramanlarından biri olan "Gregor Samsa böcek haline" çoktan dönüşmüş ve yirmi birinci yüzyıl koşullarınca yeniden şekillenmişi gibidir. Peki, abartmayayım! Aslında, WASP türünün Hollandalı türevidir. Böyleleri ile tanıştınız mı bilmiyorum ama ben her seferinde onlardan –ne kadar keyifli vakit geçirmiş olsam bile- kötü bir tat ile ayrılırım. Tüm kibarlıkları, nezaketleri, ilgileri, mütevazı halleri, içten içe üstünlük hali barındırır. Ben buna “Aristokrasinin Son Kalıntılığı” diyorum. Her şey onlarındır ya da onlar içindir. Arnon Grunberg Tirza romanında bu kalıntılığı/kötü kokuyu anlatır. Hatta bizim dışarıdan görüp sadece hissedebildiklerimizi Jörgen Hofmesseter başlığı altında açar. Açar da açar:

Berbat bir çıkarcılıkla çetere tutmak, tutumluluk adı altında tiksinti verici bir hesaplaşma yapmak, bunu da müthiş bir özgüven ardında, suçluluk duygusu ile sunmak. Tuhaf alaycılıklar, zekice edilmiş birkaç söz… O kadar. Sadece o kadardır Jörgen Hofmesseter.

Tutumluluğa da geri dönüyorum.- Bu serbestçe dallanıp budaklanan bir yazı, zaten roman da budama odaklı. Ayrıca yazı da gayet ırkçı bir yönde ilerlemeye başladı ya neyse!- Benim Protestan ahlakı diye bahsettim kısmı; düpedüz pintilik ile ilintili. Bu korkunç hasisliğin –Bu sadece Protestanlığa özgü olmayan, çevremizde de kötü kopyalarını görmekte ve tecrübe etmekte olduğumuz- “her şeye hakkı olma ve herkesi esir alma/kullanma imanından” açık ve net olarak tiksiniyorum. Jörgen Hofmesseter de beyaz, hastalık derecesine beyaz, bir o kadar yobaz olmasının yanı sıra “Pintiliğin Kutsal Kitabını” tüm gerekçeleri ile yazabilecek kadar da kusursuz.

Örneklemeliyim: Artık her şey bitmiş ya da artık Jörgen aydınlanmış. –Siz okuyunca burası yerine oturacak umuyorum.- Ama hâlâ “ İlk şişenin içinde biraz kola kalmıştı. İkinci şişeyi koymadan önce ilk şişede kalanı bardağa boşalttı. Tutumlu bir değildi artık, ama dikkatliydi.” (sy.432) hesabında.



Yahudileri, esmer derilileri, kendine benzemeyen kimseyi sevmez. Kendine benzeyenleri de sevmez. O Amsterdam’ın en güzel parkı Vondelpark’a bakan Van Eeghenstraat’ın şık bölgesindeki, en güzel evlerden birinde oturmaktadır. “Posta kodu ile adresinin kimilerinin üzerinde yarattığı etkiyi özleyecekti. Başarının kokusunu, üzerine yapışmış olan başarılı olduğu varsayımının kokusunu arayacaktı.” (sy.14)

Biraz daha para gömebilmek –her zaman bir açıklaması vardır- için çatı katını kiraya vermiştir. Kiracılar, banyosundan gelen pis kokuları şikâyet etse bile aldırmaz. Sonuçta, kiracılar sadece, ayın birinci günü para vermesi gerekenlerdir. Kirayı alabilmek ve avucunda o paraları -çünkü para; tek işlevi dışında ulvi başka amaçlar içindir- tutabilmek adına, ne kadar suçluluk duyarsa duysun, her yol mubahtır. “Hıçkırık gibi bir duygusallığa yer yoktur.” Kendini aldatmak için her şeyin suçunu “Öteki”ne atar. Sartre’ın Öteki kavramından bambaşka bir gerçeklik yaratır. Buna da inanır.

.. ben, merhametsiz bir adamım. Merhametin ne olduğunu bilmiyorum ve ona inanmıyorum, onu üzerimden, inatçı bir soğuk algınlığı gibi söküp attım. Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının acı çektiğini görmek istemeyiz. Ama merhamet? Nedir bu? … Merhameti kişisel bir aşağılama olarak alıyorum. Beni aşağılıyor. Öfkeden kuduruyorum.” (sy.434)


Roman; “Kira”, “Kurban” ve “Çöl” adını taşıyan üç bölümden oluşuyor. Açıkçası ilk iki bölümde aldığım tadı üçüncü kısımda yaşayamadığımı söylemeliyim. Sanki hemen ardından filme de çekilebilsin -ki Rudolf van den Berg tarafından filme de çekilmiş-
ya da belirsizliğe yer bırakmadan konu tam olarak anlaşılsın diye eklenmiş hissi yaratıyor. Öyle kurgulanması yerinde miydi? Ben emin değilim, ya siz?

Gülda


İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails