31 Mart 2010 Çarşamba

ŞİŞHANE'YE YAĞMUR YAĞIYORDU-2010 UBOR METENGA BULUŞMALARI

Şişhane’ye gerçekten yağmur yağıyordu. Ben gene doğru yönden çıkamamış, hızlı adımlarla yürüyen merdivenleri arşınlıyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve aklımda bir sürü şey, kafam dalgındı. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve ben yanlış yöne gittiğimi, neredeyse beş dakika sonra fark ettim. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve “çok yakınım, kestirmeden sapabilirim, bu kadar yakınken bu nasıl oldu ….” diye düşünüyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu, girdiğim sokakta bir dilenci kadınla gözgöze geldim, uzaktan bir köpeğin çılgın havlama sesleri geliyordu. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve her ölçenin farklı bir uzunluk söylediği boyumu uzatmak için giydiğim topukluya beddua ediyordum. Şişhane’ye yağmur yağıyordu ve panikledim, kafam karıştı, koştum… Caddeyi gördüm. Şişhane’ye yağmur yağıyordu…Ve ben sonunda ter ve endişe içinde Salon’a girebilmiştim.



Biraz sonra birden radyo tiyatrosu kıvamında sesler duyuldu;

-“Belki haklısınız, Belki haklısınız ama karşınızdakinin hissiyatını da düşünmeniz lazımdı. Bilmem yanlış mı düşünüyorum.”

-“He, evet, ağnadık, çarptım, tazmin edeceğim, ehliyetim de yok. Cezasına razıyım Hapis koyun, ne yaparsanız yapın. Aman kurban olayım, bırak surdan bir telefon edeyim.”

-Hakikatsizliği kabul ediyorum. Ama siz söyleyin, nasıl mektup yazabilirdim? Hele o Askeri Tıbbiye meselesini de duyduktan sonra!”..”

- Nedim mi? Ay güleyim bari. Size kim söylemişse yalan söylemiş. Bir kere amcamın oğlu, kardeş sayılırız. Sonra…

“ Az aşağı al arabanı kardeşim, alalalal, az daha beri al Tamam Bir zahmet arkadaşlar…

“ Ne klakson öttürüp durursun birader! Yol yok tepemden mi geçeceksin?”…

“Karaborsacı babandır. Bir de vazife halindeki memura hakaret ha?”…

- “Burası… diyorum çok gürültülü… Bir muhallebiciye…”

“-Üç takke ver komiser bey, evim barkım yıkıloor.

-“Bir muhallebiciye girip münakaşamıza orada devam edelim, yahut sinemaya gitsek…”

-“Sinemaya mı?...


Tüm bu konuşmalar ve bağırtılı sesler aslında öykünün başında ve sonunda görünen [hikaye her ne kadar Kalender odaklı gibi başlasa ve Kalender kişiselleştirilmiş olsa da hikaye hemen başka bir mecrada devam ediyor] ancak tüm olayların başlangıcına neden olan KALENDER’in bir aynada kendini görmesinin ardından kişnemesidir.

Bu sesler, bağırtılar Kalender'in bundan –birkaç nedeni var- ürkmesi sonucunda kaldırıma çıkarak oradaki bir elektrikçi vitrinine çarpması ve bu sesten daha da ürkerek dört nala koşarken raylara fırlaması sonucu önüne çıkan Kalender’i ezmemek için ani fren yapan tramvayın hemen dibinden giden ve ancak aklı Sao Paulo’daki firmadan yıldırım telgrafı alınca uçan son hız eksiltmeye gitmeye çalışan ve pek araba kullanmayı beceremeyen Artin Margusyan’ın tramvaya arkadan çarpmasının sonucunda ortaya çıkar.



İşte bu kaza ile birbirlerinden çok uzakta olan veya birbirlerine yakın olduklarından habersiz değişik yerlerdeki insanların Kalender’in ürkmesi sonucunda hayatları bir an için kesişir ve ayrıldıklarında bazıları için artık bambaşka bir dönem başlar.

Bu çarpışma anından sonra hikâyede yer alan karakterlerin bazıları için hayatlarının dönüm noktası olur, bu çarpışma esaslı değişimlere yol açar. Örneğin; Artin Margusyan eksiltmeye yetişemediği için ticari hayatı mahvolur; Sao Paulo’da telgrafı gönderen ve Artin Margusyan’dan cevap bekleyen Sevira Marono Lorenzo’nun oğlu Pedro’nun haber alınamayınca Hamburg’da sermayesi olamadığı için iş yapamayan ve çaresizlik içinde yüzen Yahudi asıllı Alais Morgenrot’un teklifini değerlendirmeye karar vermesi, çarpışma nedeni ile tramvayın kalkmayacağının anlayan avukat Süheyl Erbil’in bir zamanlar bir yakınlaşma içinde bulunduğu üniversite döneminden arkadaşı Serap ile karşılaşması ve kaynaşmaları…

Yekta Kopan; bu hikâye ile Taner’in aslında İstanbul deyince insanın aklına ne gelirse neredeyse hepsini içinde barındırdığını söyledi; keşmekeşlik, canlılık, çeşitlilik, din ve dil farklılığı, ekonomik koşuşturmanın insanı nasıl etkilediğine dair O ‘Henry’den Çehov’a, Calvino’dan Twain’e kadar uzanan bir bütünü kendisinde topladığını ifade etti. Ve gülerek ekledi bu hikâyenin de esaslı bir noktasında bir atın varlığından, Kalander’den bahsetti ve yine Kalender’i çok sevdiğini ekledi, zira ilk hikâye incelemesi olan Acıbadem’deki Köşk’te de kendisinin en sevdiği karakter Derviş adında bir attı.

Sözlerine devam eden Kopan, günümüzde çoklu hikâye denilen zaman geçişleri ile olayların ve insanların birbirine bağlandığı türe çok yakın bir tarzın 1950 yıllarında aslında Haldun Taner ile –ondan önce yapanlar olsa da dünyada- Türk Edebiyatı’nda sunulduğunu ifade etti.



Bu noktada söze giren Gülsoy, aslında hikâyeyi okuduğunda aklına Babil filminin geldiğini, insanların birbirlerine bağlı olmaları hususunu ve bazı olayların başlangıç noktasına ne kadar duyarlı oldukları noktasını düşündüğünü belirtti. Üç yazar da bu hikâyenin aslında şu anda ağızlarda gevelenen “küreselleşme” kavramının ayak seslerinin duyulmaya başladığının habercisi olarak nitelendirilebileceğini ifade ettiler.

Ayfer Tunç bu hikaye ile her şeyin bir tesadüf , kader olduğunu, planlanmış olayların varlığına inanarak aslında hayatı anlamlı kılmaya çalıştığımızı Taner’in her ne kadar hikayenin başında Kalender’in ürkmesi ile ilgili varsayımlara ilişkin bazı bilimsel açıklamalardan yola çıksa da kaderci bir yol izlediğini söyledi. Bu noktada bu kanısının şu aralar okuduğu Proust Bir Sinirbilimciydi –Jonah Lehrer’in (Proust was a neuroscientist) adlı kitabından etkilendiğini ve bu görüşüne destek olduğunu ekledi.



Haldun Taner’in hikâyeciliğinin 1950’li yıllar bakımından cesur olduğu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabindeki bir dönemde yazıldığı ve edebi olarak yeni adımlar olsa da aslında tam da ayrımcılığın kendini göstermeye başladığı bir zamanda kaleme alındığı ifade edildi.

Her ne kadar Haldun Taner’in pek çok kaynakta tiyatro yazarı olarak öne çıksa da aslında hikayeciliğinin kuvvetli olduğu, mizah ve ironiyi ama acıtıcı olmayan ironiyi çok yerinde kullandığı, asla ucuzlaştırmadığı, eğitimli birinin hemen algılayabileceği ama diğer kesimi sinirlendirebilen bir kalemi olduğu vurgulandı.

Haldun Taner Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu adlı bu öyküsü ile Yeni İstanbul Gazetesi’nin New York Tribune adına düzenlediği Uluslar arası Hikaye Yarışması’nda yirmi ülke arasında birincilik ödülünü aldığı da eklendi.

Tekrar hikayeye döndüğümüzde Kopan bu hikayenin anlatım olarak aslında fıkra formatında başladığını ve olayın sorgulanmasının ise kişnemeyle devam ettiğini ifade etti.

“ Bir Amerikalı fotoğrafçı, makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözü takmak suretiyle, çeşitli resimler çekmiş. Bu resimlerden anlıyoruz ki, eşya ve insanlar, at retinasına, gerçekte olduklarından yarım misli daha iri aksediyorlarmış. Gerçekte olduklarından dedik, bize göründüklerinden demek daha doğru olur. Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.”

Ayrıca radyofonik metinler barındıran bu hikayede anlatıcının okura seslendiğini, olayları ironi ile bağladığını ve sahnelemeyi kullandığını ekledi.

“… Fakat kendini bir su birikintisinde seyretmekle aynada görmek arasında hayli fark vardır. Su birikintileri, ister istemez düzlemesine durduklarından, insan oraya vuran aksini, tıpkı yüksekçe bir kürsüde nutuk çeken hatiplerin gazetedeki resimleri gibi, daima aşağıdan yukarı bir perspektif yönünden görür ki, bu çeşit aşağıdan çekilmiş resimlerin insanı –ve dolayısıyla atları- daha bir heybetli gösterdiği de inkar olunamaz…”

Paragrafı ile politikacıları ve iktidar etme biçimlerine bir göndermede bulunulduğu,
Polis memurunun Artin Margusyan ile konuşmalarının ve diğer vatandaşlarla diyaloglarının sınıfsal farklılıklara ve Türkçe’deki farklı lehçelere işaret ettiği;

-“Bırakın beni!” diye yırtınıyordu. Bırakın ortağıma telefon edeyim. Ondan sonra nereye isterseniz giderim.”

Polis, “ Sen hele bir merkeze gel de telefonu oradan edersin,” dedi.

Artin , camı kırılmış, kayışı kanlanmış altın crome saatini gösterip,
“Tabanını öpeyim bırak polis efendi,diye inliyordu. “Beş takkeden eksiltme başlar, haber edemezsem maf oldum
.”

Yerelliğin fazla olmadığı ve dünyanın çeşitli yerlerinde insanların, dillerinin ve hayatlarına dair bilgilerin verildiği ve neredeyse zamansız olduğu;

"Küçük Helga, “ Noch eins Papa, bitte noch eins!” diye bağırıyordu…"“….

"Sevira Marono Lorenzo mendilini çıkarıp, alnındaki nohut gibi terleri silerken yandaki camlı bölmeye seslendi: 'He Pedro, Ha novadades de İstanbul?' Oğlu Pedro, başını iki elinin içine almış, sabaha doğru döndüğü bardaki Arjantinli dansöz Konşita Montanegro’nun esmer baldırlarını düşünüyordu."

Taner’in insanlık durumlarına hakim olduğu ve iç seslerle döneme ait de bir eleştiri yaptığı;

“ Süheyl Erbil, ‘ Sahi böyle konuşmazdım, diye düşündü. Serde toyluk vardı a canım. Sahi ne hışırdım o zaman… İlk gençlik, sersemlik, budalalık çağı. Herkesten başka olmak, kendimize ait bir şahsiyet yaratmak için sağcı, solcu, ırkçı, Turancı, anarşist, idealist geçindiğimiz günler.İçimizin yağı eridiği halde yanımızdaki kızı umursamadığımızı göstermek için kör olası bir gururla kendimizi cendereye soktuğumuz çağlar. Sersemlik işte. Ne de yükseklerde idi gözümüz. Vekil olmayı, Talebe Birliği İdare kuruluna seçilmek kadar kolay görürdüm o zaman… Gel gör ki, ola ola bugün Ankara Barosu’nda kırtıpil bir avukat olup çıktım.”

Net şakalar yaptığı ama bunu öne çıkarmadan sade bir biçimde yazdığı;

“…Artin Margusyan ‘İşte bir bu eksikti,’ diye homurdanarak bir düğmeye bastı. Fakat ön camda bir değişiklik olmadı. Çünkü bastığı düğme arka fenerleri yakıyordu….”

Gündelik hayata dair verilerin olduğu; taksilerin bayraklı olması, belediye hizmetinde atların kullanılması, Foks Jurnal’e gönderme yapılması hususları konuşuldu.

Ayfer Tunç; aslında Taner’in vicdanlı ve iyi insanların hikayelerini yazdığını bunun sıkıcı olmasını da mizah ve ironi yolu ile ortadan kaldırdığını söyledi. Yekta Kopan bu noktada olaylara sarkastik yaklaşıldığını, ona göre iyiliğin sahte olduğu, bunun da iç seslerinden yola çıkarak anlaşıldığını düşündüğünü ifade etti. Tunç ise iyilikten kastettiğinin bilerek zarar veren kişilikler olmadığını, iyi insanların zaaflarını ortaya döktüğünü ekledi.

Murat Gülsoy bu durumun Serap ile ilgili olarak da ortaya konulduğunu ayrıca bu iç seslerle okuru konumlandırdığını ve okura “Sen nasılsın? Sen buna katılıyor musun” minvalinde sorular sordurttuğunu ifade etti ;

“Şöyle saçağın altına gelin” diyordu kız. Orada ıslanıyorsunuz.” Sesinin tonunda erkeğini koruyan bir dişi şefkati vardı. Sade sesinin tonunda değil, havasında şahsiyetinde de… Hani şu filmlerde sık sık gördüğümüz feragatli zevce veya hastabakıcı tipi…”

Hikayenin sonunda Taner yine Kalender’e evet tüm olayların nedeni olan Kalender’e dönüş yapar ve yeni bir sahnede Kalender yorgundur ve bu sefer aksini görünce KİŞNEMEZ.

Taner bunu iki sebebi olabileceğini söyler; birincisi ” Kalender Ömrümde bir defa aynaya bakacak oldum, dünya birbirine girdi. Geçtim olsun bakmayıveririm. Zaten pek bakılacak surat da kalmamış ya,” diye düşünmüş olabilir. Yahut da o gün sadece yorgundu, canı sıkkındı, ne bileyim ben, gece belediye ahırında öbür beygirlerle çıkan bir yer çekişmesinden ötürü uykusuzdu, keyfi yoktu da ondan kişnemeye, ürkmeye, iki gün evvelki gibi etrafı gürültüye vermeye, üşendi.”



Bu hikayeyi çok uzun zaman önce okumuştum ve tekrar okuduğumda unutmuş olduğumu anladım. Dün yeni bir gözle okumduğum zaman benim aklıma Çarpışma adlı film geldi Babil’den daha ziyade. Acaba senaristinin bu hikayeden esinlenmiş olup olamayacağını sordum kendi kendime. Kimbilir?

Hikayede Kalender üzerinden verilen aynada aksini görünce düşünmüş olabileceği hususlardan biri de beni hüzünlendirdi:

“At olalım ,insan olalım, ihtiyarlığı kolay kolay üstümüze konduramayız. ‘ben hep oyum’ dersin. Temizlik işleri kadrosuna ilk girdiğim zamanki kıvrak küheylanım.’ Dersin. Günler geçer, yıllar geçer, Şişhane’nin çöpleri bitmez, o dumanlı gençlik çağı duman misali erir biter. Günün birinde talih bir ayna tutar yüzüne, aklın başından gider. ‘Ben bu muyum?’diye şaşarsın. ‘Bu külüstür, bu kurada, bu soluğan beygir Kalender ha?”

Sonra düşündüm, benim yaptığım herhangi bir şey, başka bir yerde meydana gelen bir olay, söylenen bir söz, edilemeyen bir telefon, ulaşmayan bir mektup nedeni ile birilerinin hayatında bir kıpırdanma olmuş muydu? Ya da benim hayatımda bir sapma yaratmış olabilir miydi? Kimbilir?

Bu düşüncelerle dışarı çıktım. Şişhane’ye Yağmur Yağmıyordu.

Sevgiler
Billur

27 Mart 2010 Cumartesi

MINE VAGANTI (Serseri Mayınlar) - Ferzan Özpetek



Mine Vaganti serüvenim birkaç hafta önce başladı.

İlk defa yüzümü kızartarak babamların bastığı gala davetiyelerinden istedim. “Veririz, ama gidebilecek mi ?” demişler.

“Nereye?”

“Antep’e.”

Ah işte Pegasus Havayolları’ndan kazandığım tek yön uçak biletini Antep’e kestirecektim. Dönüşünü de kendim alacaktım. Atlayıp gidecektim Antep’e. Gala’yı izleyecektim. Kebap yiyip geri gelecektim İstanbul’a. O büyülü havayı içime çekecektim. Ama olmadı, çünkü Pegasus'dan kazandığım tek yön biletini nereye gideceğim konusundaki kararsızlığım yüzünden rezervasyon döneminde kestiremedim.

Büyülü, evet benim için büyülü. Ferzan Özpetek’in tüm filmleri benim için büyülü.

Karakterleri; her zaman marjinal, kalabalık, biraz fazla komün hayatını seven tipler…

Mekanları; her zaman çok şık, modern ile klasiğin karışımı, rüzgârda hafifçe salınan mum ışıkları, renkli fenerler, tütsüler, panjur arasından sızan sabah güneşi…

Müzikleri; her bir filminden sonra ağzıma dolanan, içimi ürperten, göz pınarlarımda şimşekler çaktıran, beni alıp Toscana’ya, Roma’ya götüren…

Belki hayatımın belli bir döneminde yaşadığım yerlere özlem…

Ferzan Özpetek ile ilk tanışmamız 1997’de Hamam filmiyle oldu. İtalya’da ve İtalyanlar arasında çok ünlüdür Türk Hamamları. Kulaktan kulağa dolaşan Türk Hamamlarının maceraları nam salmıştır. Türkiye’ye her gelen İtalyan merak eder hamamı. İşte İtalya’da dilden dile dolaşan hamam maceraarı vardı bu filmde. Özpetek bu filmiyle 34.Antalya Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü aldı. Cannes Film Festivali'nde, " Yönetmenlerin Onbeş Günü " tarafından keşfedildi.

Sonra 1999’da Harem Suare geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun gizem dolu Harem koridorları, balla, lokumla beslenen, can yakan cariyeler, uçuşan tüller, entrikalar. Cannes Film Festivali’nin Selection Officielle kategorisine seçildi. Harem Suare " aycıca Toronto, Palm Springs ve Londra festivallerinden de resmi davet aldı.

2000 yapımı Cahiler Periler’de Roma’da yaşayan bir grup arkadaşın arasına karışan Antonia’nın, grup içinde bulunan ve tabii gay olan Michele ile yakınlaşması, iç hesaplaşmaları, evliliğini sorgulaması anlatılıyordu. İtalya’da gösterimde olduğu süreçte en çok izlenen İtalyan filmi olmuştu.



Cahil Periler’i 2002’de Karşı Pencere, 2005’te Kutsal Yürek, 2007’de Bir Ömür Yetmez, 2008’de Mükemmel Bir Gün izledi.



Bütün filmlerini sevdim ama beni gerçekten etkileyen filmleri Hamam, Cahil Periler, Karşı Pencere ve Serseri Mayınlar oldu.

1959 İstanbul doğumlu Ferzan Özpetek, La Sapienza Üniversitesi’nde sinema tarihi eğitimi almaya gittiği 1976 yılından bu yana Roma’da yaşamaktadır. Eşcinselliğini gizlemeyen Özpetek, neredeyse tüm filmlerinde eşcinsel ilişkileri kameraya yansıtmıştır.



Mine Vaganti – Serseri Mayınlar’da Roma’da değiliz artık. İtalya’nın güneyinde, tam çizmenin topuğundaki Lecce, Lonely Planet tarafından belirlenen 2010’da En İyi Tatil listesinde İstanbul, Abu Dhabi, Vancouver, Singapur, Kyoto, Saraybosna, Cuenca ve Charleston ile birlikte yer almakta. Barok tarihi şehir merkezi ve filmde de görerek hayran olduğum mükemmel binaları ile ünlü küçük bir şehir.



Lecce’de yaşayan, makarna imalatçısı bir ailenin eşcinsel oğulları Tommaso ve Antonio’nun, aile içinde ve küçük şehirde, yıl 2010 da olsa, kabul görüp görmemesini anlatıyor. Aslında sadece Tommaso ve Antonio değil, büyükanne, anne, baba, hala, tüm aile biraz kendine münhasır ve sıra dışı.

Ama bu filminde Özpetek, eşcinselliği varlığını ispat etmek istercesine aktarmamış izleyenlere, “artık eşcinseller her yerdeler, mantar gibi türüyorlar, onları giyimleriyle ayrıştırmamız mümkün değil” i yorumlamış. Aslında biraz da tiye alarak aktarmış.

Filmin pek çok sahnesinde kahkahaya boğuldum, daha önce hiçbir Özpetek filminde olmadığım kadar. Öpüşen erkekleri gördüm (film çıkışında, asansörde bir çiftin aralarındaki konuşmalarına kulak misafiri oldum; delikanlı o sahnelerde gözlerini kaçırmış). Evet filmde de diyor, yıl 2010, 2000 bile değil ve hâlâ eşcinseller tepki görebiliyor, aileden, toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor.

Filmi izlerken, kadınlığımı fark ettim, aslında kadınlığımı hiç vurgulamadığımı. Giyimleriyle, kadınlıkları, seksapelleri öne çıkarılmış kadınlar, yaramaz erkek çocuğu tavırlarımı iyiden iyiye bir kenara atma isteği doğurdu bende.

Müziklere gelince…Yine mükemmel parçalar seçilmiş, eve kadar arabada kendi kendime mırıldandığım, kulaklarımdan düşmeyen parçalar. Pink Martini’den Una Notte A Napoli, Patty Bravo’dan Sogno, Nina Zilli’de 50 Mila ve final Sezen Aksu’dan Kutlama… Hepsi birbirinden güzel… Dört gözle albümünün Türkiye’de de çıkmasını bekliyorum.

“Başkalarının sana kimi sevmen veya kimden nefret etmen gerektiğini söylemelerine izin verme. Daima kendi kendine hata yap.”

“Her ne olursa olsun, hayata daima gülen gözlerle bak.”


Mine Vaganti / Loose Cannons (2010) - Behind the Scenes
Yükleyen ciwciwdotcom. - Tüm sezonlar ve tüm bölümler

Peyman

24 Mart 2010 Çarşamba

Hayalet Oğuz - Tezer Özlü - Yüzyılın 40 Öykücüsü

“Yaşanacak bir yaşam vardır.
Binilecek bisikletler vardır.
Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.”
Cesare Pavese





İşte ben tüm hayatımda buna sarılırım diyebilirim, kendimi ne zaman kötü hissetsem aklıma bu gelir, yıllarca yolladığım mektupların altına “görülecek gün batışları, binilecek bisikletler vardır” yazdım, hâlâ Yonca’nın kulağına fısıldarım ve “devam edeceğiz ve o kaldırımları arşınlayacağız, her ne olursa olsun…” derim.

Ben bu dizeyi Pavese’nin bir kitabında okumadım. Tüm gençliğim boyunca izini sürdüğüm Tezel Özlü’den öğrendim. Tıpkı Kafka’yı, Svevo’yu, Demir Özlü’yü de onunla sevdiğim gibi.

Kısa bir not düşmek isterim: Benim kişisel bir kütüphanem hiç olmadı. Sadece bazı kitaplarım oldu, onlar hiç vazgeçemeyeceğim kitaplar olarak, oradan oraya benimle birlikte taşındılar. Kitaplığımı görenler, kitaplarımın sıralama biçimini özensizlik olarak nitelendirir. Hâlbuki kendi içinde çok ciddi bir düzeni vardır. Mesela, Tezer Özlü’nün kitaplarımı Kafka’lar, Pavese’ler, Svevo’lar, Calvino’lar ardından, Demir Özlü’ler, Orhan Duru’lar, Leyla Erbil’ler, Ferid Edgü’ler takip eder.



Tezer Özlü sayesinde başka bir sürü şey de öğrendim. Hüzün ile neşenin, yaşam ile ölümün iç içe geçeceğini, duvarların yaşantımızdaki mezarlar olduğunu, sevmenin karşımızdaki kişinin özgürlüğünü almamak demek olduğunu...

Bir kısım önyargımın oluşma sebebi de Tezer Özlü’dür. Beni tanıyanlar bilirler, ben kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü, küt ve kısa parmaklı ve gözleri pırıldayan biriyim. Gençken güzellik kavramımı da onunla özdeşleştirmiştim. “Güzel, akıllı ve yaratıcı biri mutlaka; düz saçlı, sivri yüzlü, kemikli parmaklı ve hüzünlü bakışlı olmalı idi.” Hâlâ onu çok güzel buluyorum, hâlâ sözcüklerini ve öykülerinin birçoğunu yaşamımda beraberimde taşıyorum. Onun gibi:

“Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma, Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen formüller… Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.(Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk geceleri, s.38) diye öfkelenebilirim.




Ancak artık çoğu zaman, onun keskinliğini anlamakta güçlük çekiyorum. Onun gibi; “Kimseyle yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile.” diyemem. Çok sıkıcı görünse de tüm sevdiklerimle beraber yaşlanıp mızıldanmak isterim.

Mesela Hayalet Oğuz’un ki gibi bir cenaze töreni isterim:

"Oğuz’un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu.


Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi."



Tezer Özlü’nün Eski Sevgi, Eski Bahçe hikâye kitabındaki Hayalet Oğuz adlı öyküde Oğuz’un töreni işte böyle anlatılıyor. Oğuz ise, o zamana kadar tanığım kimseye benzemiyordu:

“Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir, iki giysisi temizleyici de durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşırlarını ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki bir tek mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.



Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı.”


Hayalet Oğuz benim en sevdiğim öykülerden biridir. Ne zaman bavul yapsam aklıma bu öykü gelir. Ben bir bavula; kış-yaz, iş-tatil ayrımı gözetmeksizin her eşyamı –her dediğime bakmayın, sadece yanımda olsun istediklerim- tıkıştırma çabası ile fermuarı çekiştirmeye çalışırken, onun tüm ömrünü koyduğu ve atabildiği valizini düşünürüm. Eşyalar beni ele geçirmeye başlamasın isterim. O yüzden de arkadaşlarıma kendim için satın aldığım her eşyamı verebilmek isterim.

"Yıllardır hiç açılmamıştı. Afrika Han’da, Bülent Oran’dan kalmış bir valiz içinden iki taş baskı örtü çıktı. Yepyeni onları bana verdi.

—Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizinden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşları ile Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı… hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı."


Öncelikle daha önce hiç böyle biri ile tanışmamış olduğum için, sonrasında da bir dostluğu bu kadar içten ve güzel/sorgusuz anlatan başka öykülerde bu tadı alamadığım için bu öyküyü hiç unutmak istemem. Sıkıldıkça açıp, okurum, hatırlarım Hayalet Oğuz'u:


"Onun konukluğu bir kelebek gibiydi.

...

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişebilecek mutlulukların en büyüğü sayıyorum."


Öyküyü okuduktan yıllar sonra benim de Hayalet Oğuz’a çok benzettiğim bir arkadaşım oldu ve onu, o beyaz kelebeği her sorgulamaya kalktığımda yine bu öyküyü hatırlıyorum, onu yargılamak yerine, yitirmemeye çalışıyorum. Onun bana verdiği mutluluk ve huzurun sonsuza dek sürmesini diliyorum.

Bu öykü sayesinde Bülent Oran, Celâl Sılay, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’un kim olduğunu araştırmaya başladım. O zamanlar google daha yoktu. Biraz karışık, biraz ürkütücü olsa da Beyoğlu vardı. Beyoğlu’nda araştırma bittikten sonra Kulis’e, Papirus’a, Degüstasyon’a gitme cesaretini de bu öykü verdi. Papirus’a ilk gittiğimde ne kadar korktuğumu anlatamam.

Hayalet Oğuz sadece bu hikâyede karşıma çıkan bir hayal kahramanı değildir. Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri’nde de kendisinden bahseder:

"Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur."

Sonradan iyice belledim. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin olan Hayalet Oğuz yaşadıkları dönemin en renkli simalarından biri idi. Orhan Duru’nun Sezer Duru ile beraber hazırladıkları, O Pera'daki Hayalet isimli kitabını bulursanız hem kişiliği, hem dönemi hem de o güçlü kalemlerin Hayalet Oğuz ile ilgili anılarını izlemek çok keyifli. Kesinlikle çok güzel bir anı kitabı idi. Benim kitaplığımda vardı, hem de Tezer Özlü’nün Eski Bahçe, Eski Sevgi adlı kitabının tam yanında duruyordu, şimdi acaba nerededir?



“3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi.”

Hayalet Oğuz - Eski Bahçe Eski Sevgi - Tezer Özlü (1976)

Gülda

22 Mart 2010 Pazartesi

All Of Me

Gülda’nın “Biz de kendi listemizi yapalım” dediği anın coşkusu ile aklıma gelen ilk 10 şarkı listemi bir çırpıda yapmıştım. Tabii şimdi yaptığım listeye bakınca 10 değil 18 şarkı var (bir ara saymayı öğreneceğim) ve bazı şarkılar ise sakin kafa ile düşününce yer almamış. İlk yaptığım listeyi daha sonra açıklayacağım ama listenin ikinci parçası bu yazının konusunu oluşturuyor: ALL OF ME.



All of Me’yi ben Billie Holiday’den dinledim ilk defa ve sonra Ender ile benim yola çıktığımız her seferinde arabada çalan şarkımız oldu. İstisnasız her seferinde…Fazla romantik olmayan, böyle şeylerden sıkılan ve hemen alay ederek savunma mekanizmalarını harekete geçiren ve sevdiğini neredeyse tüm toplumumuza şamil olmuş garip usullerle gösteren insanlardan biri olarak benim için bu şarkı aslında Ender’e ifade edemediğim duyguların ifadesidir.

Bu şarkı Uludağ’a tırmanan kıvrımlı ve karlarla kaplı yollarda her şeyin üzerine çekili bulunan kardan örtünün altında bizim de sessizliğin sesinin yanında üst üste dinlediğimiz yegane şarkılardan biridir ve bu nedenle de benim için bu listededir.


all of me...
why not take all of me
can't you see...
i'm no good without youtake my lips.....
i want to lose them
take my arms....
i'll never use them
your goodbye...
left me with eyes that cry
how can i....
go on dear without you
you took the part....
that once was my heart
so why not take all of me
all of me...
now please take all of me
can't you see...
i'm no good without you
take my lips.....
i'd rather lose them
take these arms....
i'll never, never, never, ever use them
your goodbye...
left me with eyes that cry
how can i....go on dear without you..
you took that part....
what once was my heart
so why not take all of me
baby please take all of me

Gerald Marks ve Seymour Simons tarafından yaratılmış olan bu şarkı ilk defa Belle Baker tarafından radyoda 1931 yılında icra edilmiştir. Şarkı yazarları Baker’a şarkıyı bir de Motor City’nin ünlü Fischer Tiyatrosu’nda söylemesini teklif etmişler ve o dönemde eşini kaybetmiş olan Belle Baker bu olayın ve sözlerin de etkisi ile şarkıyı icra ettiği süre boyunca ağlama krizine tutulmuştur. Bu durumu hemen olaya çeviren basın sayesinde çok geçmeden şarkı hit olmuştur.



All of Me daha sonra 1932 yılında Fox Stüdyolarınca yapılan Careless Lady adlı bir komedi filminde yer almıştır. Bu şarkı filmden sonra bir daha İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bir zamana kadar büyük bir ölçüde unutulmuş ancak Frank Sinatra şarkıyı 1948’de seslendirmiş ve tekrar bir hit haline getirmiştir.



All of Me ,

Meet Danny Wilson (1952, Frank Sinatra)
Down Among the Sheltering Palms (1953, Gloria DeHaven)
Jazz on a Summer’s Day (1960, Dinah Washington)
Lady Sings the Blues (1972, Diana Ross, Richard Pryor)



All of Me (1984)
Bird
(1988, Charlie Parker, saksafon; Monty Alexander, piyano; Ray Brown, bas; John Guerin, davul)



Sweet and Lowdown (1999, Carol Woods, Howard Alden, Bucky Pizzarelli, Kelly Friesen, Ken Peplowski, Ted Sommer)
Swing! (1999, Ann Hampton Calloway, Everett Bradley) adlı filmlerde yer almıştır.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi, ben bu şarkıyı Billie Holiday’den dinlemeyi seviyorum çünkü sesinde ve yorumunda o an gelip sevgilisi canını alsa bir vurduymazlık, bir umursamazlık ve teslimiyet duygusunu çok iyi verdiğini düşünürüm. Ancak Dinah Washington’ın yorumunu da zevkle dinlediğimi söyleyebilirim.


Dinah Washington-All of Me-1958
Yükleyen redhotjazz. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Sevgiler,

Billur

Sevdiğimiz caz şarkıları ile ilgili diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz

21 Mart 2010 Pazar

Kısa Bir Not

BiliyoruM,
Bir şey demene gerek yok!..

Olsun DiyoruM,
Ağzından yuvarlanacak kelimeleri düşünebiliyorum!..

En Azından Hayal EdiyoruM,
Umurumda değil!.. Sen ne dersen de!..

Elbet Bir gün Sen de AnlayacaksıN,
Neyi mi?

İşte Bunu Sormayı Bıraktığın GüN,
Senle daha iyi anlaşacağız!..









Miss Anne Elliot

‘ I can listen no longer in silence. I must speak to you by such means as are within my reach. You pierce my soul. I am half agony, half hope. Tell me not that I am too late, that such precious feelings are gone for ever. I offer myself to you again with a hearth even more your own, than when you almost broke it eight years and a half ago. Dare not say that man forgets sooner than woman, that his love has an earlier death. I have loved none but you. Unjust I may have been, weak and resentful I have been, but never inconstant. You alone have brought me to Bath. For you alone I think and plan. – Have you not seen this? Can you fail to have understood my wishes? – I had not waited even these ten days, could I have read your feeling, as I think you must have penetrated mine. I can hardly write. I am every instant hearing something which overpowers me. You sink your voice, but I can distinguish the tones of that voice, when they would be lost on others. – Too good, too excellent creature! You do us justice indeed. You do believe that there is true attachment and constancy among men. Believe it to be most fervent, most undeviating in

‘ Frederic Wentworth ‘

‘ I must go, uncertain of my fate; but I shall return hither, or follow your party, as soon as possible. A word, a look will be enough to decide whether I enter your father’s house this evening, or never.’

Persuasion (Jane Austen) – Sf. 279-280

YÜZYILIN 40 ÖYKÜCÜSÜ

“Roman puan toplayarak kazanır; öyküyse nakavt etmek zorundadır.” diyor Julio Cortázar. Fantastik, gerçeküstü bir üslupla da her bir öyküsünü böyle kurguluyor, öyküsü bittiğinde de beni yere çiviliyor.

Ben öykü okumayı çok severim, özellikle kısa ve vurucu ise. İyi bir öykünün bir ömür boyu unutulamayacağı düşünürüm. Upuzun – cilt cilt- romanlar ve kısacık öyküler isterim, kütüphanemde.

Sadece iyi öykü bulmak çok zor… Edebiyatımızda uzun süre romanın üvey kardeşi olarak görülüp çok dikkate alınmadığından olsa gerek. Ama bilindiği gibi öykü yazmak çok dikkat ister, çok iyi bir kurgu ister. İyi bir öyküde hataya yer yoktur. O kâğıttan kale, tek bir yanlış dokunuşta yıkılabilir.



Notos Edebiyat Dergisi’nin son büyük soruşturması, tamamı yazarlardan oluşan 205 seçicinin önerdiği, 167 öykücü arasından seçilen 40 öykücüyü bulunca tamamlanabilmiş.

İşte Yüzyılın 40 Öykücüsü:

Sait Faik Abasıyanık
Sabahattin Ali
Tomris Uyar
Bilge Karasu
Vüs’at O. Bener
Füruzan
Cemil Kavukçu
Leyla Erbil
Memduh Şevket Esendal
Orhan Kemal
Haldun Taner
Sevim Burak
Ferit Edgü
Nezihe Meriç
Oğuz Atay
Murathan Mungan
Onat Kutlar
Ömer Seyfettin
Ayfer Tunç
Aziz Nesin
Selim İleri
Hulki Aktunç
Tarık Dursun K.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sevgi Soysal
Tahsin Yücel
Erdal Öz
Faruk Duman
Oktay Akbal
Refik Halit Karay
Orhan Duru
Yusuf Atılgan
Necati Cumalı
Adalet Ağaoğlu
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Tezer Özlü
Necati Tosuner
Osman Şahin
Sema Kaygusuz
Demir Özlü


 
Posted by Picasa



Listede (sıralamasında) kişisel itirazlarım olabilecek yanlar da yok değil ama bu listenin bu kadar önemli ve değerli olmasının en büyük sebebi seçici kurulu. Bu seçici kurul 205 Türkiye’li yazardan oluşuyor. Birçok ödülün ya da listenin seçici kurulu birbiri ile benzer görüşlere sahip kişilerden oluşurken, bu listede adı geçen yazarların birçoğu, diğerleri ile bir arada bile anılmaktan hoşlanmayacak kadar birbirlerinden farklı duruşlara sahip kişiler. Bu yüzden de bir tarza, bir görüşe bağlı kalmaksınız seçilebildiklerinden son derece adil ve tarafsız.

Eğer Notos Edebiyat Dergisi’nin 20. sayısını alırsanız, bu soruşturmanın nasıl yürütüldüğü ile ilgili tüm ayrıntıyı da okuyabilirsiniz ve iyi bir okur olmaya kararlı iseniz bu dergiye abone olmanızı (1 yıllık -altı sayı- abonelik bedeli 50,00 TL) öneririm. Bilhassa nitelikli dergilerin bir biri ardına kapandığı günümüz koşullarında, onu da kaybetmemek için.



Gülda

18 Mart 2010 Perşembe

Dün Uyurken Bu Sözler Kulağıma Çalındı!...

Bakmak Lazım,
Görmek Lazım,

Konuşmak Lazım,
Dinlemek Lazım,

Üretmek Lazım,
Düşünmek Lazım,

Gitmek Lazım,
Gezmek Lazım,

Çalışmak Lazım,
Verimli Olmak Lazım,

İzlemek Lazım,
Hissetmek Lazım,

Ama En Azından,
24 saatin 1 dakikası Durup
Nefes Almak Lazım!.....

ESKİ TOPRAK - SAMİM KOCAGÖZ

Literatür Yayınları Samim Kocagöz’ün kitaplarını tekrar yayımlıyor ama anlaşılan Eski Toprak adlı romana sıra daha gelmemiş. Dolayısı ile Cem Yayınevi’nden çıkmış Eski Toprak adlı romanı; herhangi bir kitapçıda, Kitap Fuarı'nda, hatta Pandora Kitapevi’nde bulamadım. Cem Yayınevi’nin internet sitesinin ise acilen bakıma ihtiyacı var. Simurg Kitapevi’nin internet sitesine de bakmıştım. Stokta mevcut değildi. En son çare Simurg’u aradım, birkaç gün içinde kitaptan hem de iki tane bulup ayırdılar. Eğer bir kitap arıyorsanız ve bulamadı iseniz “Ne kitapsız, ne kedisiz olmaz” diyen Simurg’a uğramanızı öneririm.

—"İşini iyi yapan insanlarla çalışmaksa ne kadar güzel."




Kitabı elime alınca, sararmış sayfalarına, küçücük yazılarına bakarken, kitabın içinde bir gazete kupürü buldum. Üzerine kırmızı bir kalem ile Milliyet 30 Mayıs 89 yazılmıştı. Kültür – Sanat Sayfasından alınmış kupürde;

ORHAN KEMAL ÖDÜLÜ’NÜ ALAN KOCAGÖZ

. “Kardeşimden armağan”

Orhan Kemal Ödülü’nü “Eski Toprak” adlı romanıyla kazanan Samim Kocagöz, “Bunu kardeşimin bir armağanı olarak kabul ediyorum” dedi. Kocagöz’le İzmir’de uzun süredir hasta yattığı evinde görüştük. “Orhan Kemal benim 50 yıllık arkadaşım. Bu yaşımda bu ödülü kardeşimin bir armağanı olarak kabul ediyorum. Kendisi ile sık sık Yeditepe Yayınları’nda beraber olurduk, ben İzmir’e yerleşince de mektuplaşmaya başladık.”

“Son olarak şunu söylemek istiyorum. Ödülü aldığıma çok sevindim. Çok hastayım, ödülü almaya gidemeyeceğim. Oğullarımdan birini göndereceğim.” (Haber: Tülay Cengiz – İzmir) yazıyordu.

Aslında eski kitap almayı sevmiyorum, uzun süre kütüphanede durmuş bir kitabı da okuyamıyorum -o tozlu sayfalara alerjim var, sürekli hapşırıyorum ve aslında kitaplarımı saklamayıp başkalarına vermemin önemli sebeplerinden biri de bu- ama kitabın içinden çıkan bu kupür beni derinden etkiledi. Kitaba, Orhan Kemal Roman Ödülü almış kitapları okuma projemize hevesimi iyice arttırdı. Kitap, unutulmuş herhangi bir kitap olmaktan çıkıp canlandı. Yazarı çok tanıdığım, bildiğim bir yazara dönüştü, kitabın Sahibinin Sesi oradan cevap verdi.

Samim Kocagöz

“Selim İleri,17/10/2008 tarihinde Radikal Gazetesinde Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar adlı kitabını tanıtırken; Samim Kocagöz hiçbir zaman ‘başrol’deki yazarlardan olmadı. Önemi üzerinde durulmadı Kocagöz’ün” diye başlamış yazısına. Selim İleri’nin böyle yazmış olması benim Samim Kocagöz’ü bilmeme cehaletimi azaltmaz ama yine de bir şekilde içime su serpti. Ayrıca artık Samim Kocagöz’ü tanıyorum, tüm kitaplarını da okumaya kararlıyım.





Google'da yaptığım aramalar sonucu Samim Kocagöz’le ilgili oldukça fazla bilgiye ulaştım. Utancım daha da arttı.

Samim Kocagöz 1919 yılında Aydın’ın Söke ilçesinde doğdu.
–Doğum yeri, muhteşem köy tasvirlerine nereden ilham aldığını açıklıyor.- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü′nü bitirdikten sonra, 1942′de Lozan Üniversitesi'nde Sanat Tarihi öğrenimi gördü. Birçok dergide hikâyeleri yayımlandı. Bir yandan çiftçilik yaparken bir yandan da İzmir Devlet Konservatuarı’nda Tiyatro Tarihi ve Edebiyat dersleri verdi.

Eserleri:


Romanları


İkinci Dünya (1938),
Bir Şehrin İki Kapısı (1948),
Eski Tüfek
Yılan Hikayesi (1954),
Onbinlerin Dönüşü (1957),
Kalpaklılar (1962),
Doludizgin (1963),
Bir Karış Toprak (1964),
Bir Çift Öküz (1970),
İzmir′in İçinde (1973),
Tartışma (1974),
Mor Ötesi (1986), (1987 Ferid Oğuz Bayır Sanat Ödülü)
Eski Toprak (1988), (1989 Orhan Kemal Roman Ödülü)

Eserlerinden bazıları Almanca, Rusça, Fransızca ve Bulgarca′ya çevrildi.

Çocuk Kitapları:

Nasrettin Hoca (1970)

Hikâye Kitapları:


Telli Kavak (1941),
Sığınak (1946),
Sam Amca (1952), (Yeni İstanbul gazetesinin New York Herald Tribune gazetesiyle ortaklaşa düzenlediği Dünya Hikâye Yarışması Türkiye birinciliği)
Cihan Şoförü (1954),
Ahmet′in Kuzuları (1958),
Yolun Üstündeki Kaya (1964),
Yağmurdaki Kız (1967), (1968 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü)
Alandaki Delikanlı (1978), (1979 Lions Kulübü Hikâye Ödülü)
Koca Tülü (1982),
Gecenin Soluğu (1985)
Bütün Öyküleri (1991)

Deneme/İnceleme/Eleştiri:


Zar Kanat (1981),
Roman ve Yazarlık Onuru (1983)

Tiyatro Oyunu:

Islak Ekmek (2006-2007 tiyatro sezonunda İzmir Devlet Tiyatrosu, yazarın hemen hiç bilinemeyen "Islak Ekmek" adlı oyununu repertuvarına aldı.)

Günce/Anı/Gezi:

Bu da Geçti Yahu (1990)

Anılarını yazmakta zorlanmış olan Kocagöz; Bu da Geçti Yahu’nun ardından verdiği röportajı okumanızı tavsiye ederim:

"Anılarımı yazmak çok zoruma gitti; sanki vasiyetnamemi yazıyorum”

5 Eylül 1993′te yaşamını yitiren Samim Kocagöz’ün adına Karşıyaka İzmir’de bir park ve bir Öykü Ödülü bulunuyor. Söke’de yayımlanan Beşparmak Dergisi her yıl Samim Kocagöz’ün anısına bu yarışmayı düzenliyor.

Beşparmak Dergisi’nin bir internet sitesi henüz yok. Ancak Genel Yayın Yönetmeni Sn. Talat Avcı çok ilgili ve heyecanla işine sahip çıkan bir kişi. Bana da Beşparmak Dergisini ve Samim Kocagöz Öykü Ödülü ile ilgili bilgileri yollamaya söz verdi. Bilgiler geldiğinde o da bir başka yazının konusu olacak sanırım.

Posted by Picasa


Eski Toprak:

Samim Kocagöz’ün 27 Mayıs 1989 tarihinde Orhan Kemal Roman Ödülünü kazandığı "Eski Toprak" adlı eseri, belgesel bir roman olarak nitelendirilebilir.

Yaşadığı devrin tanıklığını yapan, toplumsal gerçekçilik akımının izlerini taşıyan işaretleri ile Cumhuriyet tarihi, Eski Toprak bir aydın ve çevresinde Anadolu’nun batısının güneyinde bir köyden anlatılıyor. Romanın kahramanın hatıraları ile Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden 1971’e kadar olan dönem ve 12 Mart’a nasıl gelindiğinin hesabı veriliyor.

15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile 22 Mayıs 1971'de İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Elrom’un kaçırılmasının ardından 1. Ordu Komutanlığının 19 numaralı bildirisine kadar, nerede ise bir yıllık süreçte Cumhuriyet’in tüm tarihi, romanın başkahramanı Kemal Çığ tarafından anlatılıyor. Kemal Çığ tarihin ta kendisi. Hatta Kemal Çığ tarihi bu kadar iyi bilmekle de kalmıyor, geçmişte olanların o güne etkilerini araştırma, çözme ve yorumlama hususlarında da çok yetkin biri olarak okura öğretmeye çalışıyor. Tarihi yargılamıyor ancak her bir olayda tarihe dönüp bakmak gerektiğine işaret ediyor.

Romanın kahramanı Kemal Çığ, paşa dedesinin ve babasının sayesinde hayata oldukça kolay bir şekilde başlamış. Yedi yaşında bir Fransız dadı sayesinde Fransızca öğrenmiş, Bebek’teki Amerikan okuluna gitmiş. Türk musikisinin nerede ise tüm isimlerini biliyor. Babası ve dedesi onun da kendileri gibi Vali olmasını isterken, itirazlara aldırmayıp 1918 yılında Almanya’ya tıp tahsili yapmak için gitmiş. Bu sayede Almancası epey ilerlemiş. Almanya’da Osmanlı Devletini savaş sokan ve Almanya’ya kaçan İttihatçıların önde gelenlerinden Talat Paşa, Enver Paşa ile de tanışmış. Anadolu’dan Mustafa Kemal Paşa’nın eylemlerini duyunca sevinçten deli divane olmuş.

Almanya serüveni boyunca Rosa Luxemburg’un, Marksist düşüncenin önde gelen savunucularından Karl Liebknecht’in ardından koşmuş. Tıp fakültesini bitirip geri döndüğünde asker doktor olarak (ihtiyat zabiti) Sakarya Savaşına yetişmiş.

1925 yılında Türkiye Kominist Partinin ikinci kongresine katılmış, Şefik Hüsnü ile tanışmış. Kongreden hemen sonra diğerleri ile beraber tutuklanmış.

Kemal Çığ 1920 ler de olanlar ile 1970 lerde yaşananlar arasında çok büyük farklılıklar olduğunu anlatmayı ihmal etmemiş:

“Bakın çocuklar, siz o dönemi elbette bilmezsiniz… O dönem, katı bir dönem değildi. Mustafa Kemal Paşa, hoşgörü sahibi bir liderdi. Bana iş verdiler, Sadrettin Celâl’e iş verdiler Darülfünunda. Sadrettin Partiden ayrıldığı için profesörlüğe değin yürüdü, yükseldi. ..

Daha daha düşünün ki Nâzım Hikmet’in şiirleri rahatça yayınlanıyor, oyunları İstanbul Şehir Tiyatrosunda oynanıyordu.” (s.78)


Ancak 1938 yılında Mustafa Kemal Paşa’yı yitirince yasalar da, bürokrasi de sertleşmiş.

“İşte bundan sonra Kemal Paşa’nın kavgaya, savaşa başlarken ettiği, ‘Bizi mahvetmek, yok etmek isteyen kapitalizmin emperyalizmi karşısındayız! Buna karşı savaşıyoruz!’ sözleri unutuluverdi.” (s.79)

Kemal Çığ, Tıp Tarihi tahsili de görmüş. Bir ömür ilerici-devrimci hareketin içinde yer almış, üç dilde birçok kitabı Türkçeye çevirmiş, çok kere hapse girip çıkmış. Para sorunu olmadığı gibi, para ile işi de olmamış. Ancak tarihsel olguları, günün olaylarını incelerken, bunlara Marksist açıdan bakmanın aynı zamanda ekonomik açıdan bakmak demek olduğu konusunda da ısrarlı.

Kentten Köye Göç

Eşi Ayşe Hanım’ın emekli olması ile eşi Ayşe Hanım’ın köyüne yerleşirler. Ayşe Hanım’ın kız kardeşi Zeynep Karaovalı; dededen-babadan kalma köyün kıyısında bir bahçenin içindeki evde yaşamaktadır. Köylüye; sebze, meyve, bal üreticilerini bir araya getirip kooperatif kurmalarına ön ayak olmuş, köye otuz yıl hizmet etmiş, tüm köylünün sevgi saygısını kazanmış eşi Recep Karaovalı ölünce iyice yalnız kaldığı için, onun ısrarlarına karşı çıkamazlar.


Köy de köy değil, bir cennet:

Memlekete nam salmış balı, denizinin yedi renk mavisi, çamının yeşili, güneşinin parıltısı, yıllar önce yerleşik olmuş Türkmenleri, bereketli topraklarında kök salan sebze, meyvesi.

Turist kefereleri de iyi para bırakıyor…

Yaşayanları bir yolunu bulup birbiri ile uzlaşmayı da başarmış. Anadolu’nun batısının güneyinde zengin, mutlu, huzurlular. Köy halkı dışarıdan gelene mesafeli ve temkinli yaklaşsa da; kendileri de yıllarca dışlanmış oldukları için daha anlayışlı. Köy halkının büyük bir kısmı yıllar önce yerleşik olmaya zorlanmış Türkmen Alevilerinden oluşuyor. Dedeleri, dağlarda tahta biçip, ağaç kestiğinden adları Tahtacıya çıkmış.

“Bu adı da bize küfür edecekleri zaman söylerler.” (s.12)

Okumuşluğa değer veriyor, onlara kötülük etmeyene hiç kötülük yapmıyorlar. Köyün dedi-kodusu da çok ancak biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz’in ötesine geçmiyor. Osmanlı’nın zulmünü hâlâ unutamamışlar:

“Bunu baştan söylesene Kemal Bey! Bizim yedi ceddimiz sülâlemiz bile, Osmanlı dedin mi, bir kez durur düşünür…” (s.10)

...

“Yahu siz Osmanlı Sünniler bize az mı eza cefa çektirdiniz? Astınız, kestiniz, sürdünüz… İlle göçebelikten yerleşik düzene geçeceksiniz diyerekten üstümüze vardınız…”

-E... şimdi oturup bu geçmişin kavgasını mı edeceğiz?” diye sordu Arif

Geçmişi kavgasını etmeden, şimdi, barış yolunu bulamayız. Osmanlı, bugünü Osmanlı kafasındaki kalıntılar hâlâ bizimle, bizlerle uğraşmakta. Tarih boyunca Osmanlılar bize, akılsız Türkler, Türkmenler, Yörükler diye çatmış, küçümsemişler. Bugün de çıkın şuradan çarşıya, bir ağız arayın, ‘bırak şu Tahtacıları, Kızılbaşları!’ diyerekten omuz silkerler. Hani Osmanlı’nın küçümsediği gibi…” (s.213-214)


Kemal Çığ, aynı bahçeyi paylaştığı Necip Kaptan ile dertleşmektedir. Bir yandan ülkenin sorunlarını da anlatırken, bir duvara konuştuğunu düşündüğü de olur. Ancak günler ilerledikçe kendisi de Necip Kaptan’dan çok şey öğrenecektir.

Alevi olan Necip Kaptan’ın asıl ismi Hasan’dır. Ancak denizlerde bu isim onu zorlamış olacak ki Necip takma adını kullanır. Oğlu Ali’nin yabancı bir kızla evlenmesine karşıdır. Köyden sürülüp, çıkarılacağından endişe duyar.

“Yok canım.. kız Türk de olsa, bizden değilse olmaz!” (s.58)

Kemal Çığ, mezhep ayrılıklarının unutulduğundan söz etse de Necip Kaptan direnir, ancak bir yandan da uzlaşmak, barışıklılık istemektedir.

Necip Reis cahil biri gibi görünse de; Kemal Çığ’a çok önemli bir nasihat verir:

“Bak Kemal Bey kardaşım, değil mi açıldık birbirimize konuşuyoruz, zinhar bizim bu köylünün, dinine mezhebine de karışılmayacak. Sakın camiye gitmemeleri, namaz filan kılmamaları, İmam Efendiyle şakalaşması kimseyi aldatmasın. Yıllardan beri dedi-kodu, söz edilir ya hani Bolşevikler dinsizdir, imansızdır, Allahsızdır falan filan diye… Sünniysen Sünni, Alevi isen canı gönülden Alevi olduğunu göstereceksin. Koministsen, Bolşeviksen, ki hep kulağıma yıllardır gelir bu sözler… Koministliğin içine, neyse, Bolşevikliğin içine de dini, mezhebi katmazsan toptan yenik düşersin.” (s.190)



“Ha şu herifler gibi silahla köyü basmışsın, milletin kanını beynine çıkartmışsın; ha yüzyıllardır yüreğinin içine işlemiş inançlarına karşı çıkmışsın. İnsan dedeye, ataya bağlıdır doğuştan. Silahla öldür, kafası değişmez.” (s.191)

Necip Reis 1970 de bu nasihati vermişken anlaşılan Türk aydını ve solu hâlâ bunu dinlememekte ısrar ediyor. Kimin astırdığı tartışmalı “Gökçek Gidecek Sol Gelecek” afişinin Melih Gökçek’e ne kadar yarar sağladığı da 2009 Belediye Seçim sonuçlarına bakarak anlaşılabilirken, isterseniz hâlâ nerede yanlış yapıldığını tartışmaya ve ülkenin temel toplumsal değerlerini görmezden gelmeye devam edelim.

Kemal Çığ’a bir tavsiye de avukatından gelir:

Avukat Nazmi mektubunda:

“Artık o güzel köyde huzuru kalp ile çalışabilirsiniz. Haddim olmayarak ve avukatınız olarak bir öneride bulunacağım. Başımızın yeniden derde girmemesi için yeni çevirilerinizde elden geldiğince, komünizm sözcüğü yerine (sosyalizm) sözcüğünü kullanınız. Biliyorum, arada çok büyük kavram ve anlam farkı var ama, demek isteneni tümcelerin anlamına yükleyebilirsiniz. Hani kızım sana söylüyorum… gibisine. Zor iş ama çaresi yok: 141., 142. maddeler daima göz önünde tutulup, rehber edinile (!)” (s.45)

Bu tavsiyeler şimdi için de geçerli. TCK’nın 141., 142. maddeleri hâlâ gündemin değişmezleri arasında…

Neyse, ben köye döneyim:

Köyün imamı biraz küskündür, öyle ki, öğle ezanını dâhi zaman zaman okumamaktadır. Okusa da camiye giden gelen yok diye hayıflanır. Muhtar, köylünün iyice işe sarıldığı bu sıralarda, "milleti işinden gücünden alıkoyup beş vakit namaz kıldırmak da günahtır" derken, Metin Komutan, buna karışmak istemez. “Cumhuriyetimiz laiktir. İsteyen namazını evinde kılar, isteyen bahçesinde bir ağacın altıda kılar.. isteyen camide kılar. İsteyen de hiç kılmaz. Sen beni Osmanlı zaptiyesi mi sandın?” (s.25) diyerek Hoca ile şakalaşmaya devam eder. Ama ne bir kin, ne bir korkutma ne de gözle görülür bir baskı yoktur köyde.

Karakol Komutanı Astsubay Metin ise; romanın önemli kahramanlarından biridir. Cumhuriyetin yılmaz bir bekçisi olarak dirlik ve düzeni korumakla yükümlüdür, ancak o da tıpkı Kemal Çığ gibi halktan kopuktur ya da mesafesini korumaya özen gösterir.

“Üniforması tertemiz, sinekkaydı tıraşı, kaytan bıyıklariyle tendürst bir delikanlıydı. Her zaman yüzünde bir gülümseme vardı, ne ki gözlerindeki herkesi küçümseme pırıltıları, Muhtarın her zaman canını sıkar, sinirine dokunurdu; ‘Köyün Komutanı ya.. gençlik.. toyluk.. kasılacak!’ diye düşünür, bağışlardı.” (s.16)

Köyün Muhtarı Hasan Efendi için, okuduğum içinde köy ve muhtar geçen tüm romanlar arasında; karşıma çıkan, en okumuş, en aydın muhtardır diyebilirim. Bunu da Ayşe ve Zeynep Hanım’ın babaları Salih Hoca’ya borçludur.

Salih Hoca İstanbul’da medreselerde okumuş, Seferberlik süresince, Yemen çöllerinde orduya Tabur İmamlığı yapmış sonra babası ve dedesinin de köyü olan bu köye yerleşmiş aydın bir kişi imiş. Kemal Paşa’nın emri böyle diyerek, tüm dedi-koduya, itirazlara rağmen kız ve erkek çocukları bir arada okutmayı başarmış, köyün çocuklarına hem eski hem de yeni harfleri öğretmiştir.

Romanda eski harf yeni harf konusu da Kemal Çığ’ın İsmet Paşa’ya da sitem edip, eleştirdiği bir kısım olarak yer almış ki bu kısmı okumak, o dönemi yaşamış kişilerin bir başka çelişkisini de göz önüne serer nitelikte idi:

“Okumadan yazdıklarına şöyle bir baktı : ‘Arap harfleriyle inci gibi yazı yazıyorum..’ diye düşündü, gülümsedi. Yazılarını, çevirilerini önce eski harflerle yazar, sonra yazı makinesiyle yeni harflere çevirir, temiz ederdi. ‘Yalnız bu konuda devrimci olamadık.. alışkanlıklar, adamın yüreğine, bilinçaltına işliyor…’ diye düşüncesini sürdürdü; ‘İsmet Paşa bizden devrimciymiş… Harf devriminden sonra bir tek sözcüğü Arap harfleriyle yazmamış derler... doğrudur. Keşke özel yazılarını eski harflerle yazıp bizim gibi devrimci olabilseydi…’” (s.51)

Romanın ilk atmış sayfasını bitirdiğimde tüm romanın Kemal Çığ’ın Necip Kaptan’a ülke sorunları ve yakın tarihi anlatarak devam edeceğinden endişe duydum. Böyle de olurdu olmasına da, o zaman bu roman olmazdı.

Neyse ki köye Kemal Çığ’ın yılardır görmediği bir arkadaşı çıkagelir. Faik Çivici’nin gelişi Kemal Çığ’ı mutlu eder. Çünkü Kemal Çığ eline günler sonra geçen gazeteler, radyodan dinlediği haberler, avukatının yazdığı mektuplar haricinde ülkede neler olup bittiğini öğrenememektedir. Herkes onun etliye sütlüye karışmadan bir emeklilik hayatı sürmesini istemektedir. Bu eski mapushane arkadaşı ile konuşacağı çok şey vardır.

Ancak, Faik Çivici güzel haberlerle gelmemiştir. Her ne kadar Meclis’e milletvekili sokan bir partileri (TİP) olmuş olsa bile parti içinde süre gelen kavga ve uzlaşmazlıklar, parti dışına hatta gençlere bile sıçramıştır; bölüm, bölüm bölünmeler başlamıştır.

Faik Çivici yanında, eylemci olmaları sebebi ile İstanbul’dan uzaklaşmak zorunda kalmış beş genç misafir daha getirmiştir ki bu da beni çok mutlu etti. Faik Çivici’nin Teknik Üniversite’de okuyan oğlu Bekir, çiçeği burnunda Doktor Niyazi, tıp fakültesi öğrencisi ve Niyazi’nin de eşi olan Fatma, sonbahara eczacı olacak Nurcan romana bir gençlik, bir değişim kattı.

Kemal Çığ, gençlerin mücadeleye olan inancını, iyimserliğini gördükçe heyecanlanır. Belki yeni kuşak, daha iyi bir geleceği yaratabilir...

“İyimser olmazsak, düş görmesek kavgayı nasıl yürüteceğiz.” (s.74)

Romanın bundan sonraki bölümü solun kuşak farkının da yarattığı çelişkilere yelken açtı. Bunu da, Necip Reis’in oğlu Ali’nin önce teknesi, sonra da yatında sürdürdü… Romanın devamında hepinizin tahmin edeceği gibi; biraz aşk, biraz endişe, çokça da sorgulama ile oldukça sürükler bir halde sonlandı. Bilhassa, Turancılık ülküsüne bağlı gençler yetiştirebilmek için kamp kuran, açıktan açığa örgütlenen bir grubun köyü basması ve tüm köyün birlik olup, köyü korumalarını anlattığı bölüm hem heyecan yüklü hem de devrin en önemli sorunlarından birinin nasıl şekillendiğini ve kök saldığını açıklar nitelikte idi.

Kemal Çığ için de bu köy çok eğitici olur. Hem kendine hem de solcu çevresine daha objektif bir gözle bakar. (İzmir’e gidip eski arkadaşları ile buluştuğunda partinin ileri gelenlerinden Necdet Yalınok kendisini Menşevik olmakla suçlar ve Kemal Çığ’ı çok kırar. Bu dönem aynı zamanda TİP’nde görüş ayrılıklarının çok artmış olduğu bir dönemdir.)

“Yine bilirsin, ben, her fikri tartışmaya yakınım; bilime inanırım, tartışma bilim sınırları içinde kalırsa. Ama tartışıyorum diyerekten bir dost bildiğin kalkar sana hakaret ederse, selamı sabahı kesmek zorunda kalırsın. Hele hele halktan yanayım deyip de halka ters düşenlere, yaşlandıkça dayanamaz oldum. Zaten şu köye geldiğimizden beri iyice anladım, kafama dank etti ki ne biz, halkı görmüş anlamışız, ne de halkımız bizim farkımıza varmış…” (s.172)

Romanı oldukça refah, mutluluk dolu ve kapalı bir köyden, aslında o süreçte neler olup bittiğine bakmak gibi özetleyebilirim. Ama Kemal Çığ biz geçmişini unutmuş, hiç öğrenmemiş ve öğrenmeye de niyeti olmayan bir kuşağa çok şey anlatıyor. Bu romanın nerede ise her cümlesi okura, tarihi sunuyor. Her paragraf bittiğinde, Kemal Çığ şu an yaşıyor olsa idi; bu olanları nasıl yorumlardı hissini ardından getiriyor.

Anlayacağınız Samim Kocagöz ve Eski Toprak ile yazmak istediklerim bu kadarla bitmiyor. Bir Eski Toprağın Gözünden Yakın Tarih adlı araştırmamı sindirir sindirmez, yazacağım. Sonra da Yakın Tarih konulu sınav yapacağım...

Ayşe Çığ "Söylev’i de okuyup, iyi anlamak gerek" diyor. Kısacası Çığ ailesinden daha öğrenilecek çok şey var.

Kitaptan bazı notlar:

Çampürü: Kelimenin gelişinden ne olduğunu anlamakla beraber ilk defa duydum ve anlamını bulamadım.

Tepeden aşağı, kuru çampürülerin üstünde kaymadan, düşmeden yürümeye çalışıyordu? (s.1 satır 1)

Siperisaika: Yıldırımsavar, yıldırımkıran, yıldırımlık, paratoner

Ayşe, unutmıyalım da -yazar konuşma dilini romanda sıkça kullanmış- sözlüğe bakalım; şu siperisaika sözcüğüne Türkçe bir karşılık bulunmuş mu?” (s.30)

İki nokta işaretinin kullanımı hakkında: -Yazı boyunca yer verdiğim tüm alıntılarda kitapta yazıldığı şeklini korumaya özen gösterdim.-

Bildiğimiz iki nokta: Tüm kitap boyunca kelime boşluk : boşluk kelime şeklinde kullanılmasına şaşırdığımı söylemeliyim. Ancak sadece bu işaret bu şekilde kullanılmış. Yayınevi ya da yazar iki noktaya yeni bir kelime gibi bakmış.

Yeni iki nokta (yan yana): Kitapta yaygın bir kullanımı vardı. Cümlenin içinde; bilhassa konuşma cümlelerinde kullanılmış.

(İki nokta yan yana olmadığı için, iki nokta üst üste demek yanlıştır diye öğretilmişti. Anlaşılan iki nokta yan yana varmış..)

“Muhtar Emmim, canın biraz sıkkın görünüyor.. suratın asık…” (s.16)

“Yemekler hazır.. getireyim…”
(s.29)

“Bakın işte bu şarkıyı severim… Hacı Arif Bey’indir.. güftesi de Hikmet Bey’in olacak…” (s.30)

Dedi-kodu: Kitap boyunca dedikodu bu şekilde yazılmıştı. (s.14)

Tendürst: (tendürüst) Dinç, sağlam

Kefere: Müslüman olmayan, kâfir.

Babam bunu kefereyi fecere olarak bir sövgü/övgü sözü olarak çok sık kullanıp ironi yaratır. Annemde hepimizle dalga geçer: "Kefereyi fecere için kerahat vakti hiç bitmiyor."

"Bunlar turist keferesi...” (s.36)

Tahdelbahir: Denizatı

"Vurgun yememek için dalmanın da hele çıkmanın da ayrı bir yöntemi vardır. Bana süngerci arkadaşlar (Tahdelbahir) adını takmışlardı." (s.34)

(Bu arada, Necip Reis’in büyük oğlu Turgut kendisi gibi denizci imiş. Ona da "denizatı" derlermiş. Yazar burada yaşlı/genç, eski Türkçe/yeni Türkçe ayrımını da çok güzel vermiş.)

Necip: Soyu temiz, cömert

Hasan Kaptan'ın kendisine Necip ismini seçerek, bir ima/serzeniş yaratmış olabilir diye düşünüyorum.

Ağmak: Yükselmek, yukarı çıkmak

"Kemal Çığ’ın gözleri, batıya ağmaya başlayan, denizi pembeliklere boğan güneşe dalmış gitmişti..." (s.41)


Müderris Muavini: Doçent

“Sen de bu sıralar 1925 tutuklamasından bir yılda ucuz kurtulup Darülfünunda Müderris Muavini olmuştun.” (s.49)

15 Mart 2010 Pazartesi

AÇLIĞIN ŞARKISI - J.M.G. CLEZIO

Açlığın şarkısı 2009 Kitap Fuarı’ndan aldığım bir kitaptı ve ilk defa tanışacağım bir yazar olacağı için de Le Clézio’yu okumayı uzun bir süre erteledim çünkü dikkatimi vererek okumayı arzuluyor, ziyan olsun istemiyordum.1994 yılında Yaşayan En Büyük Fransız Yazar seçilen Le Clézio’nun 2008 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi ve Akademi’nin kendisini “mevcut medeniyet altında ve ötesinde insanlığın kâşifi; duygusal coşkunun, şiirsel maceranın ve yeni ayrılıkların yazarı” olarak nitelendirmesi kendisi hakkındaki merakımı da bir hayli artırdı.



Bu merakımı biraz gidermek için kısa bir araştırma yapınca tam adı Jean –Marie Gustave Le Clezio’nun 1940 yılında Fransa’da doğduğunu Nice Üniversitesi’nde edebiyat okuduktan sonra doktora yaptığını 1963 yılında yazdığı Le Procés –verbal adlı romanı ile (Türkçe’ye Tutanak olarak çevrilmiş) Renaudot Ödülü’nü aldığını öğrendim.



Ayrıca 1980 yılında yazdığı Désert (Çöl) adlı romanı ile L’Académie Française tarafından verilen Paul-Morand Ödülü’ne layık görülen yazarın Yeni Roman Akımı’nın (bu konuya aşağıda değineceğim) da etkisinde kalan eserler verdiği, 1963-1975 yılları arasında delilik, dil ve yazı ile ilgilenen yazarın daha sonra Yeni Roman akımının temsilcilerinden olan çağdaşları Michel Butor ve Georges Perec’in yakın takipçisi olarak biçim denemelerine adadığını ancak daha sonra tarzının büyük ölçüde değiştiğini ve romanlarındaki acının azalarak çocukluk, ilk gençlik ve yolculuklar üzerine örülü temaları kullanarak daha geniş kitlelere ulaştığı da edindiğim diğer bilgiler arasında oldu.



Açlığın Şarkısı’nın Nağmeleri

Kitabı elime alırken aklımda ve gözümün önünde hep Knut Hamsun’un Açlık adlı romanı vardı; hani kahramanı Andreas’ın köpek kemiklerini kemirdiği, portakal kabuğuna muhtaç oluşu… Romanın girişinde yer alan ilk iki sayfa bu tarzda bir açlıktan bahsediyor ve siz sefaleti hissediyorsunuz:

"Açlık nedir bilirim, onu hissettim. Çocuğum, savaş bitmiş, yollarda Amerikan kamyonlarının peşi sıra koşanlarla birlikteyim, askerlerin havaya fırlattığı paket paket çiklet ve çikolataları, ekmekleri yakalamak için ellerimi uzatıyorum. Çocukken canım o kadar çok yağ çekiyor ki sardalye kutularının yağını içiyorum, büyükannemin güçlenmem için verdiği morina yağını kaşığını büyük bir zevkle yalıyorum... Bu açlık benim içimde. Onu unutamam. Saçtığı çiğ ışık çocukluğumu unutmama engel oluyor. O olmasaydı, her şeyin yokluğunun çekildiği o zamanları, o çok uzun yılları kuşkusuz aklımda tutamazdım..."

Ancak sonuna doğru…

“…Hiçbir şey hatırlamak zorunda olmamak mutluluk demektir. Ben mutsuz muydum? Bilmiyorum. Sadece bir gün uyandığımı, doyuma ulaşmış duyuların hayranlıkla karışık şaşkınlığını sonunda tanıdığımı hatırlıyorum. O yumuşacık, mis kokulu bembeyaz ekmek, boğazımdan kayan o balıkyağı, o kaba tuz kristalleri, ağzımın içinde, dilimin üstünde bir topak oluşturan o kaşık kaşık süttozu, sanki yaşamaya başlamış gibiyim. Kurşuni yıllardan çıkıp ışığa giriyorum. Özgürüm. Varım. Buradaki hikâyede konu edilecek olansa başka türlü bir açlık.”

Paragrafı ile romanın girişinde bu romanda bahsedilen açlığın o kalem bir açlık olmadığını veya olmayacağını, burada başka türlü bir açlıktan bahsedileceğini okuyor ve kendinizi Ethel ile amcası Mösyö Soliman ve hayalleri Mor Ev ile baş başa buluyorsunuz. Yıl 1930’lar ve Paris, Ethel henüz çocuk ve varlıklı sayılabilecek bir ailenin kızıdır ve ailesi Mauritius Adası’ndan göç etmiştir.

Ethel’in lüks sayılabilecek bir yaşamı vardır. Aile çevresindeki insanlar toplumun her çeşit kesimindendir; burjuvalar, sanatçılar, aydınlar ve bir “proje adamı” olan babası Alexander’ın çevresinde dolaşıp duran ve sonuçta ailenin sonunun hazırlayıcısı olan dolandırıcılar.



Ancak Ethel henüz gerçeklerin tam ayırdında değildir, yaşam onun için evlerinde her Pazar günü yapılan yemekli toplantılar, bu toplantılardaki misafirler, babasının dizinde oturarak bir masal gibi dinlediği konuşmalardan ibarettir. Tabii bir de Xenia ile olan arkadaşlığı hayatına damgasını vurmuştur.

Xenia, soylu bir aileden olsa da Rus Devrimi esnasında ülkesinden kaçmak zorunda kalmış ve annesi ve kardeşleri ile birlikte terzilik yaparak Paris’te ayakta kalmaya çalışmaktadır. Amacı net ve tek noktaya yöneliktir; mücadeleci bir ruha sahip olan Xenia bir an önce bir yolunu bulup hayata atılmak ve bir yerinden tutunmak istemektedir.



Aynı zamanda gerçekçi ve katıdır, Xenia ve hatta Ethel’in kendi küçük varlıklı dünyasında hayallere kapılarak yaşamasına tahammül göstermez ve: 'Sen çok rahat bir hayat yaşadın, çok paran var, her şeyin çok fazla, bu nedenle ne istediğini bilmiyorsun. Dünya ya kazanmak ya da kaybetmek içindir, bu da sadece sana bağlı.' diyerek Ethel’in Xenia’nın trajik hayatı yanında zaten anlatmaktan utandığı hayatını bir çırpıda yok sayacak bir yorumda bulunur.

Ethel,Xenia’nın içinde bulunduğu fakirliği ve verdiği varolma savaşını hayranlıkla izlemektedir, Xenia tüm hayatını planlamıştır, geçmişine bir an için bile arkasını dönmeyecektir: “ Bana göre, her şey bugün için var. Hatıralar midemi bulandırıyor. Hayatımı değiştireceğim, dilenci gibi yaşamak istemiyorum.” Ancak ne var ki; Ethel böyle bir söylemde bulunmaktan uzaktır.

Ethel’in Xenia çevresinde dönen hayatının yanında evdeki toplantılar tüm hızı ile devam etmektedir ancak artık büyülü atmosferin etkisi azalmıştır, Ethel bir ergen olma yolundadır ve bilinçlenmektedir. Salonlarında yapılan konuşmalara daha başka anlamlar yüklemeye başlamıştır. Artık içinde bastırmaya çalıştığı düşünceler su yüzüne çıkmakta, annesi ve babasının arasındaki eski zamanlardan bugünlere kadar süregelen bir yasak aşktan kaynaklanan gerginlikler, para sıkıntısı ve Avrupa’yı sinsice sarmalamaya başlayan bir hareketin, bir düşüncenin gün yüzüne çıkması; Almanya Devlet Başkanı’nın ürperti veren cırtlak sesi dünyasında önemli bir yer tutmaktadır… Bu sesle birlikte yandaş bir tavır içinde Nazi hayranlığı ve Bolşeviklerin yüzünden her şeyin kötüleştiği yönünde dost toplantılarındaki sohbetler Ethel’ i dehşete sevketmektedir.



Bu esnada artık Ethel ve ailesi için çöküşü başlatacak dişliler dönmeye başlamıştır; Mösyö Soliman’ın ölümünün ardından babasının noterde Mösyö Soliman’ın Ethel’e bıraktığı her şeyi alması aslında Ethel’in Mor Ev’e de veda etmesi anlamındadır ancak o nedense bunu anlayamamış ve 15 yaşında her şeyini kaybetmiştir. Mor Ev’in yerinde yeller esip babasının talebi üzerine başka bir inşaatın başladığını Ethel bir süredir arkadaşlıklarında eski tatları olmayan Xenia’dan öğrenir ve o saatten sonra da kendini inşaata adar; Mor Ev’den ve hatıralardan geriye bir şey kalmaması için didinmeye başlar.



Bu işi tamamlayıp, Mor Ev’in yerini kişiliksiz bir yapı almaya başladığı esnada Ethel'in gizli gizli sinyallerini aldığı iflas, savaş ile birlikte kapılarını çalar. Paris’te hayat giderek farklı bir hal almaktadır, Nazisizim Fransa’ya da bulaşmış ve Fransa da Yahudiler için artık güvenli olmaktan çıkmıştır.

Artık savaş her yerdedir. Ethel babasının iflasını durdurmak için bir iki adım atsa da babası aldığı kararlarla bu süreci hızlandırır ve icra satışı için hazırlanırlar. Eşyalar toplanmıştır, icra memurları evdedir ve “güzel bir hatıra” almak için eve gelen akrabalar da bir ölüden faydalanmak isteyen akbabalar gibi evde dolaşmaktadırlar. Ethel bu hüzünlü durum karşısında öfkelenir ve duygularını Chopin’den bir Noktürn çalarak ifade eder. Bu çalış bir vedadır; Mor Ev’e, müziğe, gençliğe, aşka, Xenia’ya… Tanıdığı ve bildiği her şeye ve herkese…



Savaştan kaçmak için güneye, Nice’ye göç etmek zorunda kalırlar. Açlık, yoksulluk heryerdedir. Artık o ve ailesi ülkesinde sığınmacı konumuna düşmüşlerdir. İnsanlar bombalardan değil yiyecek bulamadığından, nefes alamamaktan, serbest olamamaktan, hayal kuramamaktan ötürü yitip gitmektedirler.

Bu savaş ortamında Ethel değişik bir dostluk içine girer; babasının yasak aşkı Maude’u Pazar yerinde yerden yiyecek toplarken görür ve ziyaret etmeye başlar. Adeta kayıp zamanın izindedir Ethel, zira Maude; annesinin dinmez gözyaşlarıdır, babası ve annesinin arasındaki uçurumdur ama yine de onunla arkadaşlığını sürdürür. Çünkü geçmişle acı anları da hatırlatsa tek bağıdır, Maude.

Savaşın dinmeye başladığı zamanlara doğru Ethel Kanada’ya göç etmeye karar verir. Savaş gençlik yıllarının en güzel zamanlarının üstüne bir karabasan gibi çökmüş, her şeyini yok etmiştir. Ethel açlık çekmiştir, hala da çekmektedir; özgür olmaya ve hayatı yaşamaya ve bu yaşamdan bir doyuma ulaşmaya açtır. Bu açlık onun içini kazımış, ruhunu örselemiş ve geçmişe ait tüm izleri ve bağlarını yok etmiş ancak bu izleri ve bağları anımsatacak acı bir şarkı olarak belleğinde yer etmiştir…

ETHEL’in ŞARKISI RUHUMU DOYURMADI

Yazımın başında da dediğim gibi kitaba aklımda Knut Hamsun’un Açlık’ı gibi bir açlık kavramı ile başladım. İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir kızın ergenliğe geçiş döneminin gölgesinde açlığı, karşı karşıya kalacağı yoksulluğu, çekeceği acıları, yapmak zorunda bırakılacağı seçimleri, savaşın ve açlığın insanları nasıl değiştirebileceğini, savaşın ne onulmaz yaralar açtığını derinden görme isteği ve coşkusu ile kitaba başladım ama ruhumu doyurmaya yetmedi Ethel’in Şarkısı.

Kitap bittikten sonra içimde bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış gibi oldu. Romanda yukarıda okumayı, görmeyi istediğim her şey hem vardı, hem de yoktu. Belli kişiler ve olaylar çerçevesinde gelişip ilerleyecek bir hikâyenin bulunmadığını Ethel’in Xenia ile olan ilişkisinin birdenbire kesilmesi ile anlıyorsunuz.



Ardında başka olayların birbirini takip ettiğini görüyorsunuz, bir bölük pörçüklük söz konusu. Bazı olayları tam olarak anlamak için romanın sonuna gelmeniz gerekiyor, örneğin Ethel’in babası Alexandre ile Maude arasındaki ilişkiye ait verilerin romanın her yerinde dağınık biçimde verilmesi gibi. Romanda ayrıca hiçbir olay, duygu ve düşünce derinlemesine işlenmediği gibi, akan bir zaman diliminde Ethel’in aklında kalan izlenimlerden belirli anların parça parça verildiğini gözlemliyorsunuz.

Yukarıda nasıl romandan aklımda kalan anlar ve izlenimlerimi yazdıysam, bazı olaylara atıfta bulunduysam aslında romanda da geçmişte yaşanan olaylara dair göndermelerin biraz daha genişletilmiş hallerini buluyorsunuz. Bu nedenlerle de romanın kapağını kapadığımda bir eksiklik hissi duydum. İstediğim hikâyeye aç kaldığımı hissettim. Ve sordum kendime “BU AÇLIK HİSSİNE YENİ ROMAN TÜRÜ MÜ NEDEN OLDU?” diye.

YENİ ROMAN (ANTİ-ROMAN) AKIMI

Yazımın başında belirttiğim gibi Clézio Yeni Roman akımının etkisinde bir yazar olduğunu ifade etmiştim. Kitabı bitirdikten sonra Yeni Roman türü nedir soruma cevap bulmaya dair bir iki yazı bulup okumaya ve hiç olmazsa bu yazıma derç edebilecek kadar bilgi kırıntısı elde etmeyi hedefledim ve ilk öğrendiğim şey Yeni Roman akımının 1950'lerde Fransa’dan doğan bir akım olduğu, geleneksel bir hikaye, yer , zaman ve karakter yaratmaktan ziyade insanın dış dünya ile ilişkilerini temel aldığı oldu. Sonra epey karıştırdım ve şunları okudum:

Yeni Roman (Nouveau Roman) akımının isim babası Emile Henriot Le Monde’da 22 Mayıs 1957 yılında yazdığı bir makalede yeni bir tarz deneyerek yeni yazı stilleri ortaya çıkaran yazarların eserlerini tanımlamak için "Yeni Roman" ifadesini kullanmıştır.

Bunun ardından da Fransız yazar, edebiyat kuramcısı ve yönetmen Alain Robbe-Grillet ve Jean Ricardon tarafından da bir kavram olarak benimsenmiştir.İkinci Dünya Savaşı sırasında Jerome Lindon'un, illegal olarak kurduğu Editions de Minuit'in çatısı altına Alain Robbe-Grillet tarafından toplanan, her biri kendi çizgisinde yürüyen yazarlar (Claude Ollier, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Marguerite Duras, Michel Butor, Samuel Beckett ) in ortak noktası ise, geleneksel edebiyata yönelik eleştirel bakış ve yenilik olmuştur.



Robbe-Grillet, “roman kahramanı, hikaye, angajman, biçim ve içerik gibi gününü doldurmuş birkaç kavramın”38 geçersizliğini ilan etmiş ve şöyle demiştir:

“ Gerçek romancı denildiği zaman kahramanlar yaratan biri akla gelir. Bu alışılmış görüşü doğrulamak için Balzac bize Goriot Baba’yı Dostoyevsky ,Karamazov Kardeşleri bıraktı denilir”39 . Balzac’ın romanın mihenk taşı olduğu iddiasını reddeder. Bir sosyal sınıfın, bir mesleğin, kuvvetli bir tutkunun ifade edildiği ve hikayenin bütün unsurlarının kimliğini sergilemek için seferber olduğu karakterler kavramını reddettikten sonra Robbe-Grillet şu soruyu sorar: “Bulantı’ daki ya da Yabancı’daki anlatıcının adını kaç okur hatırlar? Bu kitaplarda insan tipleri var mı? Bu kitapları birer karakter incelemesi gibi görmek, saçmalamak olmaz mı? Céline’nin Gecenin Sonuna Yolculuk’u herhangi bir kişiyi tasvir ediyor mu? Bu üç yapıtın de birinci şahsın(ben’in) ağzıyla yazılmış olması bir rastlantı mıdır? Beckett, aynı hikâyenin akışı içinde kahramanının adını da kılığını da değiştirir(...) Gerçekte kişileri yaratanlar- geleneksel anlamda artık kendilerinin de inanmadığı kuklaları önümüze sürmekten başka bir şey beceremiyorlar. Kişilerin romanı iyiden iyiye geçmişe bağlanıyor, geride kalmış bir çağı belirtiyor; bireyi dorukta gösteren bir çağı...”

Robbe-Grillet gibi romanı romana ait olmayan unsurlardan arındırma kaygısına sahip olan bütün yenilikçi romancılar farklı görüşte olsalar bile, geçmişin geleneksel biçimlerine reddetme de aynı noktada buluşmuşlardır.Yeni Romancılar, 20. yüzyılla birlikte, kişinin dünya ile olan öznel bağlarının bütünüyle değiştiğini vurgulayarak, 'gerçekliğin' yeni bir tanıma ihtiyaç duyduğunu, çünkü onun çeşitli ideolojik görüşlerin veya yaklaşımların elinde çok farklı biçimlere büründüğünü bu nedenle de 'gerçekliğin' öznelliğine vurgu yapıp romanlarını bu bakış açısıyla yazmayı hedeflemişlerdir.



Yukarıda adı geçen “bu bir teori değil bir arayıştır" ilkesiyle yola çıkan bu romancılar, Yeni romanın öncüleri sayılsalar da aslında her birinin kendine özgü bir biçemi vardır. Hepsi, 'Yeni Roman' davasını savunmuşlar, aynı değişiklik isteğiyle hareket etmişler, aynı arayış içinde olmuşlar, fakat hepsi de kendi yeni romanlarını yaratmışlardır.

Geleneksel romanlarda kullanılan doğrudan, dolaylı, dolaylı serbest aktarım biçemleri yerine daha karmaşık, aktaran ile aktarılan sözcelerin yan yana konulduğu algılamaya dayalı bir biçem benimsenmiş, anlatıya şiirsel bir ritim ve hız kazandırılmış, roman kişileri geleneksel romandaki gibi keskin çizgilerle çizilmemiştir.

Yeni Roman' da geleneksel anlamda bir olay örgüsü yoktur; Yeni Roman öykünün kurgusu ve karakterin analizi gibi edebiyat normlarını altüst eder niteliktedir.Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortazar, Marguerite Duras, Robert Pinget, Alain Robbe Grillet, Claude Simon bu akımın başlıca yazarları olarak göze çarpmaktadır.



Natahalie Sarraute' nin 'Yönelişler' kitabının sonuna yine Dr. Mukerrem Akdeniz tarafında ''Yeni Romana' a Toplu Bakış'' adıyla konan bölümün bir kısmında Dr. Mukerrem Akdeniz burada Yeni Roman akımını benimsemiş yazarların aralarında belirgin görüş farklılıkları olmasına karşın bir kaç ortak görüşte birleştiklerini söyleyerek bu özellikleri şu şekilde sıralamıştır.

1. Belli bir ruh halinin sayfalarca çözümlenmesi bulunmamaktadır.

2. Yeni Roman dünyaya ve insana önyargıdan uzak yeni bir gözle bakmak ister Bilinç akışı ön plandadır.

3. Yeni Roman' da insan ve nesne kaynaşmış durumdadır:

Yeni Roman' da insana, nesneye bakıldığı gibi, belli bir uzaklıktan ve objektif bir gözle bakılmaktadır. İnsanlar canlı bir evrenin kişiliksiz parçalarıdır ve öbür canlı varlıkların arasında doğal biçimde yer alırlar. Geleneksel romanda olduğu gibi, nesneler dünyasının merkezine oturtulmuş "ayrıcalıklı" varlık değildir artık insan. Buna karşılık nesne tek başına var olmakta ve bir anlam taşımaktadır. Böylece, nesnel dünya insan yaşamına çerçeve olan kuru ve ölü bir dekor olmaktan çıkarak, insanla kaynaşan, canlı bir öğe durumuna gelmiştir. Bu yüzden nesneye verdiği önemden ötürü Yeni Roman 'a nesneci roman denmiştir.

4. Yeni Roman' da zaman, takvim ya da saatle gösterilen yapay zaman değildir:
Zaman, özellikle M. Proust' un yapıtlarında görülen,"insan bilincindeki zaman" dır. Şöyle ki, yaşanılan an, bir yandan geçmişe yapılan dönüşlerle, öbür yandan geleceğin önyaşantıları ile karmaşık bir nitelik kazanmaktadır. Betimlemelerde görülen kopuşlar, yinelenmeler ve yenilenişler zamanda da görülmektedir.

5. Özellikle 1955 yılından sonra bu akımdaki yazarlar için dil sorunları ağırlık kazanır, dil artık bir araç, bir anlatım aracı değildir. Sabırla özenle işlenen başlı başına bir konu olur.

Dil yalındır, özentisiz, süssüz ve konuşma diline yakındır. Öz ön planda gelmekte, dil ve biçim, özü yansıtmakta bir araç olarak görülmektedir. Romancının dil bilgisi kurallarının dışına çıktığı olur. Nüansları beylik biçimler içinde vermekte ve bu klişeleri tırnak içine almaktadır. En göze çarpan yeniliklerden biri de yinelemelerdir. Bir sözcük ya da bir tümce bir çok kez yinelenebilir. Bunun sonucu olarak okuru belli bir psikolojik duruma getirerek anlatılmak istenin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.

Yeni Roman' da noktalama işaretlerinin değişik bir kullanımı da gözlenir: Tümceler nokta ya da noktalı virgül yerine virgülle ayrılmaktadır. Noktalama işaretlerinin bu değişik kullanımına, özellikle karmaşık bir düşüncenin oluşum evreleri, insan zihninde düşüncenin kesintisizliği, kimi zaman da bunalımlı bir ruh halini anlatmak istendiğinde başvurulur. Çoğu zaman sık sık ünlemler, kesme işaretleri ve parantezlerden yaralanan yeni romancı, bu yolla tümcenin ağırlaşmasını engellemeyi amaçlar. Kişilerin konuşmaları genellikle tırnak içine alınarak metinle kaynaştırılır.



TÜM BU BİLGİLERİN IŞIĞINDA…

Anladım ki, kitapta beni aç bırakan şey, karakterlerin gelişmeden, derinleşmeden, analizlere vardırılmadan ortadan kayboluşları, bir görünüp bir ortaya çıkmaları, bu bölük pörçüklük ve hafızada oluşan olaylardan izler, bu izleri takip ederek sonuçlara ulaşmak için çabalamanın gerekliliği...

Bu uçucu etkinin nedeninin hep bu yen roman akımının etkisinden kaynaklanmış olabileceğine karar veriyor ve romanı bir kez daha okumaya başlıyorum. Tüm kelime tekrarları, virgüllerler ayrılan cümleler, basit bir dil (bu arada çevirinin iyi olduğunu düşünüyorum), yalın bir anlatım, sine roman gibi öğeler...



Bu seferinde bazı şeyler yerli yerine oturuyor kafamda bir okur olarak. Clézio’nun ne yaptığını anlıyorum ama yine de bir eksik tat kaldı içimde, belki ben hala geleneklere bağlı biriyim, belki de başka umutlarla yola çıktığım ve beklentilerim karşılanmadığı için bir açlık içindeyim…

Sevgiler
Billur



Kaynakça:
1. “Anti- Roman'a Bakış Ve Gerçekliğin Arayışı - Ozan Şafak
Aylak Dergisinde Eylül-Ekim 2005 sayılı yazısı
2. Radikal Kitap Ekinin 25.05.2005 tarihli sayısındaki Kemal Varol’un Yeniyi Yazmak İçin Eskiyi Silmek adlı yazısı
3. Dr. Fuat Boyacıoğlu, Geleneksel Romana Karşı Anti Roman ,Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (14). sf. 199-208.

13 Mart 2010 Cumartesi

Love Is a Losing Game



Uzun süre yeni bir şey dinlemek istemedim. "Bir Dinozorun Müzik Dolabı" isimli CD rafımda yer alan en yeni müzikler; kardeşimin bunu da dinlemen lazım diyerek hediye ettiği albümlerden ve sevdiğim şarkıları yeniden yorumlamaları ile tanıştığım yeni sanatçılardan oluşuyordu.

—Üç beş şarkı, beş on iyi albümle, hayat geçer mi?

—Aslında geçer geçmesine de, niye geçsin?..




2006 yılında Amy Winehouse, Back to Black albümünü çıkarttı. Daha önce hiçbirini başkasından dinlemediğim yepyeni yedi muhteşem şarkıdan oluşuyordu. Dinledikçe tüm şarkılara hayran kaldım. Hâlâ en sevdiğim albümlerden biri. Ve yirmi yıl sonra da dinleyebileceğimi düşünüyorum.

Dolayısı ile Caz Listemin ilk 10’unda yer almazsa olmaz şarkım bu albümden. Çok sade, çok net ve samimi bir gerçek olarak;

Love Is a Losing Game



Amy Winehouse; biraz Nina Simone, biraz Janis Joplin, biraz Sarah Vaughan çokça da kendisi. Dinlediğinizde sesinin güzelliğine, kendisini görünce o sesin ondan nasıl çıktığına şaşırıyorsunuz. Şarkılarını dikkatlice dinleyip, anlattıklarını dinleyince de iflah olmaz bir âşık olduğunu anlıyorsunuz.

Love Is a Losing Game

For you I was a flame
Love is a losing game
Five story fire as you came
Love is a losing game

One I wish I never played
Oh what a mess we made
And now the final frame
Love is a losing game

Played out by the band
Love is a losing hand
More than I could stand
Love is a losing hand

Self professed... profound
Till the chips were down
...know you're a gambling man
Love is a losing hand

Though I battle blind
Love is a fate resigned
Memories mar my mind
Love is a fate resigned

Over futile odds
And laughed at by the gods
And now the final frame
Love is a losing game


Ve siz de kumarbazsanız; bilirsiniz Aşk kaybedilen bir oyun. Yine de her seferinde elinizdeki çipi masaya sürmekten vazgeçmemeniz dileğiyle…

Gülda

Sevdiğimiz caz şarkıları ile ilgili diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails