31 Ağustos 2009 Pazartesi

UTANÇ - J.M.COETZEE



Peyman’ın blogtaki tanıtımından sonra Coetzee’nin Yavaş Adam adlı romanını okumaya karar vermiştim ancak bakındığım kitapçıların hiçbirinde bulamayınca bulduğum Utanç adlı romanı ile yetindim. İyi ki de yetinmişim... Değişik ve sarsıcı bir roman ile karşılaştım.

Kitabın kahramanı David Lurie Cape Town’da bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmakta ve öğrencilerine Byron ve Wordswort’ün şiirlerini konu ederek derslerini vermektedir. Bir gün Melanie Isaacs adlı öğrencisi ile bir ilişkiye girer. Buna ilişki demek açıkçası ne kadar doğrudur bilmiyorum, sanki örtülü bir tecavüzdür bu:

“...Tecavüz değil, tam olarak değil ancak yine de arzulanmayan bir şey, hiç mi hiç arzulanmayan bir şey. Sanki kız her şey olup biterken kendini salıvermeye ve tilkinin ensesini dişlediği bir tavşan gibi kıpırtısız kalmaya karar vermiş. Sanki böyle yaparsa, başına gelecek her şey kendinden uzakta yapılacakmış gibi.”

Bu olayın ardından bir soruşturma açılır, David okuldan ayrılır ve çiftlik hayatı süren kızı Lucy’nin yanına bir süreliğine yaşamaya gider. David Lurie kendisinin sözde suçlu olduğunu kabul eder ama bu olaydan pişmanlık duymamaktadır. Bu durumuna da Lucy ile bu konu hakkında konuşurken içinden şu sözlerle mazeret bulur:

“....Eros’un kölesiydim......Benim bedenimde harekete bir geçen tanrıydı o...”



Ve David olaya bir suç olarak yaklaşmanın çok da doğru olmadığını bir insanın içgüdülerine/ arzularına uydu diye cezalandırılmasını doğaya aykırı bulduğunu, bu nedenle cezalandırılmanın insanın kendi doğasından nefret etme noktasına kadar gidebileceğini ifade eder.

Lucy’nin yanında çiftlik yaşamına ayak uydurmaya çalıştığı sırada yaşananlar gerçekten sarsıcı bir boyutta gelişir. Lucy ve David üç siyahın saldırısına uğrar ve Lucy tecavüze uğrar. Lucy olayı kişisel bir durum olarak algılasa da David’in bu olayı aynı şekilde görmesi mümkün olmaz ve yaşadıklarını sanki kendisinin Melanie’ye yaşattıklarının bir izdüşümü gibi görür ve hesaplaşma günü kaçınılmaz olur. Melanie Isaacs’in babasından özür dilemeye gider. Melanie’nin babası David’e önemli olanın yaptıklarımızdan dolayı üzüntü duymamızın önemli olmadığını söyler ve devam eder:

“.....Sorun üzgün olup olmadığımız değil. Sorun nasıl bir ders aldığımız. Sorun, üzgün olduğumuza göre şimdi ne yapacağımız.”

Artık David Lurie Melanie Isaacs’e yaşattıklarının gölgesinde pek çok şey için utanç duymaktadır sanki. Örneğin Güney Afrika’da o döneme kadar siyahların maruz bırakıldığı zorluklardan. Hatta Lucy’nin yaşadıklarının hesabını sormamasını sanki geçmişte Güney Afrika’da yaşananların kefaretini onun ödeyemeyeceğini söyleyen David için durum değişmiştir. Zira artık David bu durumunu “bir varoluş konumu” olarak kabul etmeye çalışmaktadır.

Her ne kadar David ve özellikle Lucy bu yönetim biçimine doğrudan katkıda bulunmamış olsalar ve desteklememiş olsalar bile sistemin içinde yer alanların da elini taşın altına sokması gereken bir an gelmiştir ve Güney Afrika’da apartheid döneminin sonlanıp siyahlar ve beyazların eşit haklara sahip olmaya başladığı bu dönemde bir zamanlar yaşananlar için beyazlar da utanç duymalı ve özür dilemelidirler.

Ancak bu noktada aklınıza bu durumun başka içler acısı bir durumu daha ortaya çıkardığı, utanç duyulması gereken baskı, şiddet, zulüm ve ayrımcılık tersine döndüğü ve yeni Güney Afrika ortamında başrol oyuncularının değişmiş olmasından başka bir durumun var olmadığı geliyor... Güney Afrika değişmiştir.

Başlangıçta David’in kabul edemediğini Lucy kabul etmekte ve yaşadığı ve yaşayacağı her şeye karşın yeni bir başlangıca hazır olmaya çalışmaktadır. Çiftlikteki eski yardımcısı Petrus’un korumasını kabul etmek, tekrar saldırıya uğramaya korktuğu halde vazgeçip gitmemek konusunda David ile tartışırken Lucy bu fikrini şöyle dile getirmektedir:

“...Belki de kabul etmeyi öğrenmem gereken şey budur. Sıfırdan başlamak. Hiçbirşeyim olmadan. ‘Şunun dışında” demeden’. Hiçbir şeysiz. Ne bir kart, ne bir silah, ne arazi, ne hak, ne onur”

“Bir köpek gibi".

“Evet bir köpek gibi.”




Coetzee’nin kullandığı dil –tabii çevirmene güvenmek zorundayız ama-yalın, basit ve duygu ve düşünceleri doğrudan ifade etmeye yönelik. Ancak romanında alegori sanatını fazlasıyla kullanıyor; hayvanlar ile insanlar arasında sayısız benzerlik kuruyor özellikle de köpekler ile de yapılan benzetmeler dikkat çekici.



Coetzee’nin bu kitabı film haline getirilmiş ve başrolünde benim hayranlık duyup bayıldığım John Malkovich oynamış. Ben filmi seyretme fırsatı bulamadım ama ilk işim İstanbul’a dönünce filmi bulmak ve seyretmek olacak.



Sanırım bir ara Coetzee’den bir kitap daha okuyacağım ki bu çok övülen ve Nobel kazanmasını sağlayan Bay K Nasıl Yaşadı (Life & Times of Mr K) olacak.

Utançlara kayıtsız kalmadan yaşamak dileğiyle...

Sevgiler
Billur

28 Ağustos 2009 Cuma

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D. SALINGER


İlginç bir yazar, değişik bir üslup, sıra dışı bir roman…

1919 New York doğumlu Jerome David Salinger, edebiyat yaşamına New York’taki dergilere kısa hikayeler yazarak başlamış. Kariyerinin başlangıcında önemli yer tutan “A Perfect Day for Bananafish” ve Çavdar Tarlasında Çocuklar’da da yer alan “I’m Crazy ve Slight Rebellion Off Madison” adlı serüvenleri yayımlanmış eserlerindenmiş. Diğer kitapları ise Fanny ve Zooey, Dokuz Öykü, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour.

Evet bence ilginç bir yazar. Çünkü sanatın içinde yer alan kişiler, hayranlarından, medyadan kaçmaz. Tanıtım ve imza günlerine katılır, röportaj verirler. Salinger ise Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlandıktan sonra inzivaya çekilmiş. Fotoğraf ve röportaj, medyaya hiçbir malzeme vermemiş.

Kaçtıkça kovalanan Salinger’in bu sayede popülaritesi de arttıkça artmış. Kendini soyutlamayı o kadar benimsemiş ki, babasıyla anılarını biyografik bir kitapta toplayan öz kızı Margaret Salinger ve yine kendisi gibi yazar olan sevgilisi Joyce Maynard’ı hayatından çıkarmış.



Yazarın en ünlü kitabı olan Çavdar Tarlasında Çocuklar, kullandığı argo dil nedeniyle Amerika’nın bazı bölgeleri ile bazı ülkelerde yasaklanmış. Önceleri eleştirmenler tarafından beğenilmese de daha sonraları hem okurların hem de eleştirmenlerin hayranlığını kazanmış.
Romanda, okuduğu Pencey Prep kolejinden atılan Holden Caulfield’in 3 günü anlatılmaktadır.

Bu, atıldığı ilk kolej olmayan Holden, Pencey’den atıldığını ailesine anlatmaya ve onların tepkileriyle yüzleşmeye hazır olmadığı için Noel tatilinden önceki 3 günü New York City’de bir başına, kendine sırdaş olacak birilerinin, bekaretine elveda dedirtecek ama asla ona bağımlı kalmayacak bir fahişenin, kendini ve çevresindeki insanları çözmeye çalışmanın arayışı ile geçirir.

Sürekli argo konuşan, çevresindeki insanların yapmacıklığından şikayet eden, işine geldiğinde hiç renk vermeden kolaylıkla yalan söyleyebilen 16 yaşındaki Holden’ın son olarak atıldığı okul olan Pencey Prep aslında yazar Salinger’in okuduğu Valley Forge Military Academy’nin ta kendisiymiş. Salinger daha sonra Ursinus fakültesinde okumuş ve hocaları tarafından okul tarihinin en başarısız öğrencisi olarak görülmüş.

Kafası yaşıtlarından farklı çalışan Holden’ın, lösemiden ölen kardeşi Allie hakkında argo bir dille bile olsa söyledikleri, aslında içinde duygusal bir kişilik beslediğini, ama bu duygusallığı zayıflık olarak nitelendirdiğini hatta utanarak ondan kaçtığını düşündürdü bana. Sonra kendi ergenliğimi düşündüm. Cinsiyet arası farklılıklar da olabileceğini göz önünde bulundurarak, o çağlarda benim bile bazı duygusal yaklaşımlarımı gizleme ihtiyacı duyduğumu hatırladım.

Kendisinden yaşça küçük kızkardeşi Phoebe’nın kendisini anlayabilecek tek kişi olduğunu belirtmesi, onun için söyledikleri ve bir gece gizliden gizliye kendi evlerine girerek Phoebe ile sohbetleri duygusal yönünü gözler önüne seren bir başka işaret oldu.

Okuldan atıldığını anlayan Phoebe, ağabeyinin beş parasız yollara düşmesine razı olmaz ve Noel için biriktirdiği harçlıklarından verir. Holden sokaktaki son gecesini, çok iyi anlaştığı eski İngilizce hocası Mr. Antolini’nin evinde geçirmek ister. Mr. Antolini hayatla ilgili çok güzel öğütler verir Holden’a.

“Bu başına sardığını düşündüğüm bela; özel bir çeşit, dehşet verici bir bela bu. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da, aramaktan vazgeçerler.”

“Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.”

“Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp, zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun.”


Ama gece bir ara gözünü açan Holden, hocasını başında alnını okşarken bulur ve apar topar evden ayrılıp, bavullarını emanetine bıraktığı tren istasyonuna döner.

Mr. Antolini’nin bu davranışı Holden tarafından homoseksüel bir hareket olarak aktarılsa da, kitapta bu konu açıklığa kavuşturulmamış. Bu da Holden’ın ağzından anlatılan kitabın tamamına yine Holden’ın düşüncelerinin hakim olduğunu, sanki romanın tamamını Holden’ın gizli bir güçle yönettiğini algılıyorsunuz(um). Ve tabii bu gizli gücün arkasındaki Salinger olduğu için de Holden’ı aracı olarak kullanarak Salinger’in kendisini anlattığını düşünüyorsunuz(um).

Tren istasyonunda uyanan Holden, otostop yaparak batıya gitmeyi, sağır rolünü oynayarak insanlardan kendini soyutlamayı, kendisini sağır zanneden sağır bir kadınla evlenip, tamamıyla medeniyetten uzak bir yaşam sürmeyi düşler. Yola çıkmadan önce kız kardeşinin parasını vermek üzere okuluna gider ve Phoebe’nın öğretmenine, onu Mumya Müzesi’nde beklediğini açıklayan notunu vermesini ister.

Phoebe ağabeyiyle buluşmaya elinde bir valizle gider ve yola onunla devam edeceğini söyler. Holden kardeşini üzmemek için planından vazgeçer ve onunla eve döner.
Kitabın sonunda Holden psikolojik destek aldığını ve tekrar okula başlayacağını yazar.

"Modern zamanların başyapıtı” olarak değerlendirilen kitap günümüzde hâlâ Amerika’nın bazı bölgelerinde yasaklı eserler arasında sıralanmaktaymış. Bunun yanı sıra kimi lise düzeyindeki okulda en çok okutulan kitaplardan biriymiş.

Bir ergenin duygularına, içindeki gel gitlere, ergen ilişkilerine dem vurması ve hatta yol göstermesi açısından okumanızı tavsiye edebileceğim bir kitap.

1967 yılında Adnan Benk tarafından Türkçe’ye çevrilen kitap, Gönülçelen adı ile yayımlanmış. Teoman’ın Gönülçelen şarkısına da bu kitabın ilham verdiği söyleniyor.

(Peyman)

27 Ağustos 2009 Perşembe

Günübirlik Hamlet Maceram

Hamlet -- ACT 5. SC. 2

FORTINBRAS Let four captains
Bear Hamlet like a soldier to the stage,
For he was likely, had he been put on,
To have proved most royal; and for his passage,
The soldier’s music and the rite of war
Speak loudly for him.
Take up the bodies. Such a sight as this
Becomes the field but here shows much amiss.
Go, bid the soldiers shoot.
They exit, (marching, after the which a peal of
ordnance are shot off.)

Kafamı koltuğa yasladım,
Gözlerimi kapadım ve
Uçağımızın Heathrow inmesi için,
İçimden saymaya başladım……...

Vizemi ramak kala almıştım,
Tiyatro biletini ramak kala bulmuştum,
Uçak biletimi ramak kala ayarlamıştım,
Kitabımı Heathrow’a ramak kala bitirmiştim,
Şansım yaver giderse ramak kala 19:30 seansına yani,
Londra'daki SON oyuna yetişecektim!...

Gözlerimi açtığımda,
Herkes ayaklanmış,
Çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Elimdeki kitabı koltuğun üstüne bıraktım,
Tek yüküm olan çantamı elime aldım.

Herkes gibi çıkışa ( They exit ) yöneldim ve,
Herkes gibi yavaş adımlarla tempolu yürümeye başladım ( marching ),

Uçağın kapısına geldiğimde motorun yüksek sesi ( after the which a peal of ),
Arka arkaya atılan havai fişekler gibi bana ( ordnance are shot off ),

‘’ August rain hadst to thee made it possible!… ‘’ diyordu.



Bugün 22 Ağustos 2009,
Saat 19:30 da Wyndhams Theatre da,
Jude Law’ın başrolde oynadığı,
Hamlet izlemeye gidiyorum!.....

Elimde siyah çantam,
İçinde İstanbul’a dönüşte çerçeveleteceğim Hamlet biletim,
Üzerimde akşam giyeceğim siyah Audrey Hepburn elbisem,
Sabahtan beri yüzümden silinmeyen gülümsemem ile,
Gümrükten hiç sıkıntı yaşamadan geçtim.

Hemen İstanbul saatimi Londra saatine ayarladım,
Saat 18:00 ve yalnızca 1st. 30dk. kaldığını fark ettim.

Heyecandan Tube Station bulamıyordum…….,
Heathrow ortasında Audrey Hepburn elbisemle,
Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim!..,
‘’ Where the hell is this fucking Tube Station ‘’,
Ama ama… Audrey Hepburn elbisem üzerimdeyken asla!...

İçimden saymaya başladım ve önüme çıkan ilk yabancıya,
‘’ Hey, can you tell me where the Tube Station is? ‘’
Yüzüne bakmıyordum!.. Kadın mı erkek mi çocuk mu…….
İlgilenmiyordum!.. Yalnızca Tube Station bulmak istiyordum,
Çünkü yalnızca 1st. 15dk. kalmıştı,

Karşımdaki ses bana,
‘’ I am also going there do follow me !.. ‘’
Karşımdaki sesi takip etmeye başladım,
Sonunda Tube Station geldik,
Korkarak saatime baktım 1st. 10dk.

Karşımdaki ses bana,
‘’ Are you Ok?!.. You are white as a Hamlet’s Ghost !.. ‘’

İlk defa karşımdaki sesin yüzüne baktım ve
‘’ Sorry, I just flew 4 hrs from İstanbul and I only have 1hr. 05min. to catch Hamlet’s Ghost!’’’
Mavi gözlü adamın iyice kafası karıştı bende,
‘’ Ok I’ll rewind!.. I came here for 1 day to watch Hamlet at Wyndhams Theatre. I need to go to Leicester Square A.S.A.P !.. ’’

Karşımdaki mavi gözlü ses,
‘’ Ok !.. That is two stops before me just calmdown and follow me!.. ‘’

Tren geldiğinde 1 saatim kalmıştı,
Beraber vagona atladık,

Karşımdaki mavi gözlü ses,
‘’ You got 14 stops . Lets hope you can make it!.. ‘’
Bende:
‘’ You know what I think I will? I got August Rain in one hand and the Hamlet’s Ghost (you) on the other!..’’

Trenin kapısı kapanırken,
Saatime baktım yalnızca 55dk!..

• Hatton Cross,
• Hounslow Central,
• Osterley,
• Boston Manor,
• Northfields,
• South Ealing,
• Turnham Gren,
• Barons Court,
• Gloucester Road,
• Knightsbridge,
• Hyde Park Corner,
• Green Park,
• Piccadilly Circus ve sonunda,
Leicester Square

Trenden inmeden önce mavi gözlü adama sarıldım,
Adını bile sormadım,
Uzun mu, kısa mı, sarı mı, esmer mi Hatırlamıyorum!... ,
Ama O artık benim için Hamlet’s Ghost !.. du.

Saatime son bir kez baktım 5dk.,
Ayağımdaki yüksek topuklu ayakkabıları umursamaksızın,
Çıkış kapısına koştum…..

Sonunda........................................,
Wyndhams Theatre, ışıl ışıl karşımda,
İnanılacak gibi değil ama…… ,
Burada da Ağustos Yağmuru beni yalnız bırakmıyor!..,
Bir an aklıma Aycan’ın şiiri geliyor,.

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya


Kapıdan içeri giriyorum neredeyse herkes oturmuş,
Karşımda bir ses ‘’ Yes madam, can I help you ! ‘’
Biletimi uzatıyorum,
Karşımdaki ses ‘’ Royal Circle A15. Please follow me madam ‘’ diyor.

Bu kadar heyecandan sonra SONUNDA koltuğuma oturuyorum,
Işıklar sönüyor ve perde açılıyor…………………………………





Dead Until Dark (True Blood) – sayfa 292

A collie trotted down the corridor, looked in the open
Door, said ‘’Rowwf,’’ and trotted away. Astonished, Bill
Turned to glance out into the corridor. Oh, yeah, it was the
Full moon, tonight—I could see it out of the window. I
Could see something else, too. A white face appeared out of
The blackness and floated between me and the moon. It was
A handsome face, framed by long golden hair. Eric the Vampire
Grinned at me and gradually disappeared from my view.
He was flying.
‘’Soon we’ll be back to normal,’’ Bill said, laying me
Down gently so he could switch out the light in the bathroom.
He glowed in the dark.
‘’Right,’’ I whispered. ‘’Yeah. Back to normal.’’

Kafamı koltuğa yasladım,
Gözlerimi kapadım ve
Uçağımızın İstanbul’a inmesi için,
İçimden saymaya başladım……...

Gözlerimi açtığımda,
Herkes ayaklanmış,
Çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Elimdeki kitabı koltuğun üstüne bıraktım,
Tek yüküm olan çantamı elime aldım,

Şimdi de True Blood’ın açılış müziği bana,
Arkadaşlık ediyordu !………

(Ayşe)

25 Ağustos 2009 Salı

YAKUPYAN APARTMANI-ALA EL ASVANİ


Ayşe'nin hep yaptığı kitabın içeriğini ya da yazarını incelemeden kapak sayfasına bakmak ! Kaç tane kitap satın alındı bu uğurda bazısı içimize işledi kütüphanemizde yer buldu, bazısı sabun köpüğü çıktı ama yine de kapak sayfası uğruna arka raflara yerleşti. İşte anlattığıma benzer şekilde buldum Yakupyan Apartmanı'nı ... ama bu sefer kapak sayfası değil kitabın ismi idi beni kendine çeken. Tınlaması bile güzel geldi kulağıma YAKUPYAN APARTMANI - ALA EL ASVANİ . Yazardan ve kitaptan, hatta sonradan öğrendim ki 2006 yılı Oscar Ödülleri'nde en iyi yabancı film adayları arasına seçilen filminden bi habermişim o güne kadar. Hele hele kitabın özet yazısında, 90'lı yılların Mısır'ında, 1950'li ve 60'lı yıllarda geçerli olan Arap milliyetçiliğinin, çoktan geride kaldığı, SİYASAL İSLAM'ın filizlendiği bir dönemde geçtiğini okuyunca hafiften acımtırak gülerek 'Eh bizde de durumlar benzer' diyerek kitabı satın aldım. Okumadan sevdim aslında ben kitabı, hayran olduğum her önünden geçtiğimde muhakkak kafamı kaldırıp selam verdiğim Beyoğlu'ndaki 102 yıllık Mısır apartmanının kardeşi yaptım ben Yakupyan Apartmanı'nı. Beni, ruhu olan evler, apartmanlar, mekanlar hep etkilemiştir. İçinde yaşanan aşkları, ayrılıkları, doğumları, ölümleri, tarihi kararları, yanlışları, hepsini bilmek isterim, kısa film metrajlar çekerim kafamda her köşesini dolaşırken ... ama doğrusu bu kitabı okurken benim hayal gücüme gerek kalmadı. Nedeni arka kapakta yazılmış. 'Her sınıftan ve çeşitten insanın yaşadığı, geçmişin görkeminin izlerini yitirmekte olan Yakupyan Apartmanı, bir anlamda farklı kültürlerin bir arada barındığı Kahire'nin ve Mısır'ın geçirdiği değişimin de simgesidir. Masumu ve günahlarıyla, dolandırıcısı ve teröristiyle, kadını ve erkeğiyle kitaptaki karakterler modern Mısır'ın farklı yönlerini, değişen değerlerini olağanüstü bir gerçeklikle canlandırmışlardır.'

Evet bu çok doğru ! Yazar Ala El Asvani, kitapta yaşanan adaletsizliklere inat, tüm karakterlere eşit roller dağıtarak her birini güçlü bir şekilde öne çıkarıyor. Bu net rol dağılımı, kalabalık karakterler olunca dönüp kimdi diye sorguladığımız durumları ortadan kaldırıyor ve akıcı, yalın bir dille anlatılan olaylar, yerler, kişiler sayesinde kitap hızla ilerliyor. Zaman zaman kadın olarak isyan duygunuzu da şu yazdıklarıyla kabartıyor : Fifi ona patronun isteklerine 'bir yere kadar' karşılık vermesinin akıllıca olduğunu, hayatın Mısır filmlerinde gördüğü gibi olmadığını anlattı. Ona yıllarca Şanan mağazasında çalışıp patron Talal Bey'e istediği 'bir yere kadar' veren ve şimdi mutlu bir evlilik sürdüren, çocukları olan, kocaları tarafından çok sevilen birçok kız tanıdığını söyledi. ''Ama o kadar uzağa gitmeye ne gerek var?'' diye sordu Fifi, örnek olarak kendini göstererek, iki yıldır dükkanda çalışıyordu ve maaşı yüz liraydı, ama 'KAFASINI' kullanarak bunun üç katını kazanıyordu, hediyeler de cabasıydı. Yine de, başının çaresine bakabilmişti, bakireydi ve namusuna dil uzatacak olanın gözlerini oyardı. Yüzlerce erkek vardı onunla evlenmek isteyen, özellikle parasını tasarruf hesabına yatırıp çeyizi için para biriktirmeye başladığından beri. ... Buydu işte. Talal bey üçüncü günden başlamıştı. İkindi namazından gelmişti ve dükkanda tek bir müşteri yoktu. Talal bey, Busayna'dan, stokdaki değişik malları gösterebilmek için, onunla depoya gelmesini istemişti. Busayna hiçbir şey söylemeden peşinden giderken Fifi ve diğer kızların yüzlerinde müstehzi bir gülümsemenin gölgesini fark etmişti.

Tabi cinselliği, hele İslamiyette cinselliği tüm açıklığı ile yazması, görmezden gelinenleri göstermesi, yaralara parmak basması, kadının acizliğini göz önüne sermesi tabu olan çarpık ilişkilerin İslamiyette'de var olduğunu aleni olarak açıklaması Arap dünyasının hoşuna gitmemiş roman 2002 yılında yayınlandığında ülkesinde büyük tartışmalara yol açmış.

Günümüzde aydın geçinip ılımlı İslamiyeti (ne demekse?) savunanların şiddetle okumasını istediğim bu romanı sizlerle de paylaşmak istedim. Sizin, kapak sayfasından ya da romanın büyülü isminden dolayı değil, sadece tavsiye üzerine okuyacağınız bu kitabı mutlu/romantik sonundan dolayı da seveceğinize nerdeyse %100 eminim.

Sevgilerimle,

Aycan
Not : Aslında sunum kitabım olabilirdi ama dayanamadım yazdım.

Yansımalar - 5

Sunum gecelerimizi kaleme aldığım Yansımalar yazı dizilerine gereken titizliği gösteremediğimi biliyorum. Aslında bu yazı dizisi sayesinde, gecelerimize hayran kitlesi kattığımızı söylemeden edemeyeceğim.

Her birimizin iple çektiği, bazı arkadaşlarımın ütopik olarak nitelendirdiği, imrenerek takip ettiği sunum gecelerimiz gün geçtikçe çok daha eğlenceli, çok daha doyurucu olmaya başladı.

Kulüp üyeleri arasında da ortak bir görüş, kulüp var olduğundan bu yana okuduğumuz kitaplarda daha irdeleyici, araştırıcı, yazım ve imla kurallarına daha dikkat eder hale geldiğimiz yönünde.

İş, güç, deniz, kum, güneş iki arada bir derede 2 yaz toplantısı yaptık.

Biri yazın ilk heyecanlarını, gün doğuşundaki tazeliği, içimizde uyanan çocuksu sevinci hissettiğimiz 30 Haziran tarihinde, Fenerbahçe Happymoon’daydı.

Kitabımız Canan Tan’ın En Son Yürekler Ölür adlı eseri…

Kitabımızın sunucusu ise Ayşen.

Restaurant’ın çatı katında bizim için hazırlanmış masaya Ayşen’in hünerli parmakları değmiş, kalbinin sıcaklığını masaya, hatta çevredeki ağaçlara kadar taşımıştı.



Başımızın üzerinde hafif esen rüzgar ile salınan kırmızı turuncu fenerler, masanın üzerinde ki küçük mumların ışığı ile bizi buğulu bir eksen içine hapsetmişti.

Minik saksılardaki kırmızı çiçekli bitkiler yazın müjdecisi, masanın üzerine serpiştirilmiş kırmızı gül yaprakları romantizmin elçisiydi. Ufak çakıl taşları ise bize denizin tuzlu tadını, yosun kokusunu taşıyordu.



Çatıyı çevreleyen hippocastanum (at kestanesi) ağaçlarının arasından Fenerbahçe yat limanında dinlenmeye çekilmiş teknelerin ardında denize yansıyan gurubun rengi gözlerimi kamaştırıyordu. Ağacın üzerinde sallanan Ayşen’in elleri ile imâl ettiği keçe ile yapılmış melek figürleri dalların arasından bize göz kırpıyordu.

Canan Tan kitapları okunması son derece kolay, genellikle tatillerde okumayı tercih edeceğiniz, sabun köpüğü kitaplardan. Şimdiye kadar iki kitabını okudum; Yüreğim Seni Çok Sevdi ve En Son Yürekler Ölür. Her ikisini de aynı duyguları hissederek okudum. Pembe dizi seyreder gibi, kafanızı çok yormadan, hayata dair size çok fazla kazanım sağlamayan, yalın kelimelerle yazılmış romanlar.

En Son Yürekler Ölür’de, yolları bir iş toplantısında kesişen başarılı genç iş adamı ile kariyerinde hızla ilerleyen genç bir kadının, Nehir ile Deniz’in, hatta yazarın betimlediği gibi akışını Deniz’de bitiren Nehir’in aşkları konu ediliyor.

Her şeyin mükemmel gittiği balayı dönüşünde geçirdikleri kazadan yaralı kurtulan Nehir, beyin ölümü gerçekleşen Deniz’in organlarını bağışlayıp bağışlamama kararının ağırlığı altında ezilmekte, aldığı karardan ötürü Deniz’in ailesi ile arasında derin yarıklar oluşmaktadır.

Kitapta Canan Tan’ın ansiklopedik dilde okura aktardığı organ naklini, Ayşen dünyadan örneklerle daha cazip bir dille bize anlattı. O gece yastığa başımı koyduğumda “neden olmasın” sorusunu kendime soruyordum.



Ayşen’in sunum gecesinde Fenerbahçe’de bir resturantın çatı katında toplanmış kitap kulübü üyeleri miydik, yoksa, bir yaz akşamı Roma’da geniş avlulu bir apartmanın çatı katındaki Ferzan Özpetek film setinde, bir masa başında toplanmış farklı karakterler miydik ?

Yazın diğer sunum gecesini ise 20 Ağustos’ta Kalamış Yelken Kulübü’nün çatı katında yaptık. Şiir gecesi demek daha doğru olacak. Çünkü şimdiye kadar yaptıklarımızdan daha farklıydı.

Blogdan da takip edenler bilir, 13 şiir önerdik. Bu 13 şiirden oylama yolu ile Gülda’nın önerdiği J.L. Borges’in Anlar adlı şiirini seçtik.



O gece yalın bir gece olacaktı. Şiir okuyup, şiiri nasıl algıladığımızı konuşacaktık. Ama seçilen şiir çok da yoruma açık bir şiir değildi. Hayatın ta kendisiydi.

Her gün doğanın bize sunduğu pek çok güzelliği görmezden gelerek yaşamımızı kendi kendimize ördüğümüz yavan duvarlar arasına hapsetmemiz, daha çok iş yaparak çocuklarımızla geçirebileceğimiz eğlenceli dakikalara sırtımızı dönmemiz, temizliği benim gibi takıntı haline getirip, hafta sonlarını evde didiklenerek geçirmemiz, yaşadığımız toprakları, ülkeleri görmek, değişik insanlar tanımak varken eve tıkılıp kalmak, kısacası HAYATI KAÇIRMAK, ANI YAŞAYAMAMAK ile alakalı çok güzel bir şiir.

Okuyunca sert bir duvara toslamış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ve “Carpe Diem” diyerek devam ediyorsunuz yaşamaya.

Yarın yaşamınızdaki en güzel gün olması için kendi kendinize söz veriyorsunuz.

O gece aramızda olamayan kulüp üyelerimize cep telefonları ile bağlanarak, şiiri hepimiz tek ağızdan okuduk. Herkesin kendine adanmış mısraları ve koro şeklinde taaa yürekten hissederek...



Ayşe yine durmamıştı. Üzerinde her birimizin okuyacağı mısralardan birer bölümün olduğu kartların asılı olduğu taçlar hazırlamıştı.



Hava, Happymoon’daki gibi geç kararmıyordu artık. Rüzgar vücudumuzu titretircesine hırçın esiyordu ve yıldızlar sanki biraz parlaklığını yitirmiş, sonbahara göz kırpıyordu.

Ama biz o gece her zamankinden daha çocuktuk, daha coşkuluyduk. Bir arada olmanın verdiği keyif benliğimizi sarmış “Carpe Diem” diyorduk.

Hayatın güzellikleri hep yanınızda olsun!

(Peyman)

Gülda'nın Listesi'ndeki Bir Kitap Üzerine ...

Gülda'nın yayınladığı Orhan Kemal Roman Ödülü kazanan romanlar listesinde biri gözüme ilişti (hatta bu sayfada en sevdiğimiz kitaplar köşesinde ilk ismini verdiğim kitap adıydı yanılmıyorsam). VİRAN DAĞLAR Makedonya 1900 - NECATİ CUMALI bakın beni nerelere götürdü?



01 Ağustos 1995 Salı 5 senelik maceramı bitirip Türkiye'ye dönmüşüm, geri dönüş yok, karar kesin orası tamam ama o zaman niye adım attığım an acabalar keşkeler ne yapacağımlar sardı sarmaladı beni? Koca bir kaybolmuşluk duygusu ile bir kaç gün sonra Bodrum'a gittim kendimi yabancı hissetmekteyim, uzandığım şezlongta Viran Dağları'nı elime aldım ve hayran kaldım ZÜLFİKAR BEY'e (kesinlikle bey demelisiniz başka türlüsü aşağılamaya girer). VİRAN DAĞLAR II.Murat'ın uç beyi olarak MAKEDONYA'ya yerleştirdiği bir ailenin son temsilcisi Zülfikar Bey'in yaşam öyküsü üstüne kurulmuş biyoğrafik bir roman. Çocukluğu,ilk gençliği, ulusçuluk akımlarının, etnik sorunların Makedonya halkını bölerek birbirine düşürdüğü yıllarda geçen Zülfikar bey,İttihatçı bir Osmanlı genci olarak kişiliğini bulmaya çalışırken beni de bir kez daha büyütüyordu aslında, neden vatana döndüğümü de sorgulamaktan anlamaya geçmemi sağlıyordu 18'inde söylediği şu sözleriyle : Bir ay mı, bir yıl mı sonra bilmem, ama her ne günse yakında kıyamet kopacak! Bir savaş çıkacak! O savaş çıkınca bu Mustafa Kemal Bey'in alayında vuruşmak isterim, Mustafa Kemal Bey'in yakınında. Ya onun, olmazsa yanındaki o güzel arkaşlarının.




Bir daha okusam aynı etkiyi bırakır mı bilmem ? Belki de ya bırakmazsa diye bir daha okumadım, korktum o hayranlık duygumun geçmesinden ... ama bunları yazarken dayanamadım gittim kütüphanemden çıkardım kitabı altını çizdiklerime bir göz attım. Mesela 3.bölümde üst tarafa not düşmüşüm kendimce : Bu bölümde metaforlar betimlemeler çok güzel. Pastoral ve duygusal. (Eskiden böyle mi okuyormuşum kitapları ? İçime sindire sindire ... şimdi çağın hızına illa ki ayak uydurmak gerekiyorcasına bir çırpıda aslında özümsemeden mi okuyorum ne ?) Sonra ... sonra hep kendime ve etrafıma sorduğum soruyu bulmuşum ki altını kırmızı kalemle çizmişim bu paragrafında.. Bu uçsuz bucaksız evrenin koca koca dağları denizleri yanında kendilerinin karıncalar gibi küçücük kaldıklarını; binlerce yıllık yaşlı dünyanın ömürleri göz açıp kapayıncaya kadar dolan ölümlü konukları olduklarını göre göre, neden toplar tüfekler üreterek birbirlerini boğazladıkları anlaşılmıyordu! ... Bir de kitabın beni etkilemesinin en büyük nedenlerinden biri Zülfikar beyin gerçek bir kahraman olması. Yazarın babası Mustafa Cumalı'nın dayısı oğlu. Necati Cumalı babasından dinlediği anıları temel alarak ortaya çıkarmış bu MAKEDONYA DESTANI'nı... Ve sonu beklenmedik sonu ... Nankörlük ve ihanet ... Fazlasına gerek yok ... kanımca okunmalı çünkü günümüzde de bitmeyen sorunlar Makedonya'nın sorunları dil,din,siyaset oyunların getirdiği acılar, çözümsüzlükler...hepsi yaşamın içinde, yaşamın içinden. Ve kimbilir belki bu yüzdendir herkesin çok sevmesi Makedonya'da geçen dizi Elveda Rumeli'yi ...

Sevgilerimle,

Aycan

23 Ağustos 2009 Pazar

SON ADA - ZÜLFÜ LİVANELİ

Yaklaşık iki aydır Varlık ve Hiçlik’i okumaya çalıştığım ve arada tatil sırasında, çok genç bir arkadaşın önerisi ile Stephenie Meyer’in vampirlerine bakarken tamamen bir karmaşaya düşmüştüm. Okuduklarım arasındaki tutarsızlık ise apayrı bir konu zaten.

Varlık ve Hiçlik’i okurken, her cümleyi en az iki kere okuduğumu ve kitabı elime aldığım her seferinde ise beş on sayfa öncesine dönmem gerektiğini ve çok zorlandığımı belirtmeliyim. Bu gidişle birkaç yıl daha okumaya devam edeceğim. Vampirler de ise; en iyisi biraz daha okuyayım, belki sonradan düzelir, yavanlıktan kurtulur, biraz heyecan katılır, Ayşe bu kitaplarda ne bulmuş olabilir? diye düşünerek bıraktım.



Yaşar Kemal’in 16.08.2009 tarihinde Radikal’de Zülfü Livaneli’nin Son Ada kitabını anlattığı ve “Zülfü Livaneli'nin 'Son Ada' romanı beni vurmuştu. Elim değdikçe bir daha, bir daha okudum. Zülfü bu romanda inanılmaz ölçüler, olanaklar yaratmış. Her şey birbirine uyuyor. Edebiyatta görkemli bir söz vardır, Büyük kapıdan girmek. Bu, büyük bir eserin yazarı demek. Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.” diye başlayan yazıyı okur okumaz Kitap Kulübümüzün “Zülfü Livaneli Büyük Projesi” ni beklemekten vazgeçip alıp okudum.



Giderek deliren dünya’da varlığı bir sır gibi gizlenen son sığınağın/sakinlerinin başına gelenler ve bir kez daha kaybedilen ütopya’nın hikâyesi; post modern, anti roman, yeni roman gibi karışık anlatım tekniklerini bilmeyen basit bir anlatıcının ağzından anlatılıyor. Sık sık anlatıcının büyük üzüntüsü, pişmanlığı ve keşkeler ile es veriyor. Her keşke, okura kendi geçmişini/geleceğini hatırlatıyor. Toplumsal belleğimizin zayıflığını görüyoruz Diktatör’ün her projesinde, konuşmasının ardından sakinlerin davranışlarında.



Okurken kızıyorum ada sakinlerine “nasıl bu kadar saf olunur, nasıl düne kadar hiçbir zararı olmayan martılar bu gün en büyük düşman ilan edilir ve bu linçe nasıl bu kadar tepkisiz kalınır” diye. Sonra benzerliği yakalayıp, bakalım ne olacak diye devam ediyorum, ne olacağını bilerek ve utanarak.

Kendisinden Yazar diye bahsedilen karakter, diğerlerinden farklı olarak, uyarmayı, itiraz etmeyi seçiyor, ikna edemeyeceğini bilmesine rağmen pes etmeyip direniyor. “Hiçbirimizin yaşadığı dünyaya gözlerini bu kadar kapamaya hakkı yok” diyor.

Tıpkı, tüm kurban kahramanların kendilerini mecbur hissettikleri için bu işleri yapmak zorunda kaldıkları gerçeğini gözler önüne seren Anlatıcı’nın sevgilisi Lara gibi. “Şiir silahtan güçlüdür” diyerek bildirinin altına Puşkin’in bir şiirini değiştirip ekliyor.

Yasak tanımaz rüzgâr
Zincir vurulamaz martıya
Bir de insan kalbine


“Halk dediğin değişken bir şeydir. Bugün böyle davranır, yarın tam tersini yapar. Teşvik ve tehdide bağlı olarak” kuralını harfiyen uygulayan Başkan, ada sakinlerini türlü zenginlik hayalleri ile kandırıp, ardından sopa göstererek ve bu işin olmazsa olmazı gizli düşmanlar yaratarak idaresini güçlendiriyor tüm bu sürükleniş boyunca. Kendisine soru sorulmasından da, soranlardan da korkarak, demokrasi, medeniyet, daha iyiye kavuşma kavramlarının arkasına sığınarak.

Kafasındaki iyilik-kötülük düğümü biraz daha dolaşmış Anlatıcı da savruluyor yaşananla karşısında, tüm naifliği ile. Bir yanda Lara ve Yazar’ın dedikleri, bir yanda vahşice katledilen martılar, diğer yanda ise bu kadar güçlü ve önemli bir adam olan Başkan’a inanma isteği öte yandan, adalıların kafalarını iyice kuma gömmeleri ve yalan bile olsa bir umuda sığınma ihtiyaçları karşısında.

Bakkalın hiç konuşmayan kambur oğlu ise, tüm merhameti ve kararlılığı ile büyük bir çığlık atıyor sona gelindiğinde. Ağaçların budanması ile başlayan hikâye, martıların, tilkilerin, yılanların, leyleklerin de karışması ile tüm adalıların, işlediği günahların kefaretini ödemeleri ile bitiyor. “Zaten bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur” diyor Yazar.

Zülfü Livaneli, kendi yaşadıklarımızdan da yola çıkarak, sadece bu zamana ve sadece buraya ait olmayan bir roman yazmış. Dünya’nın neresinde yaşarsa yaşasın bir okur bu kitapta; geçmişinden, ülkesinden, komşusundan ve kendisinden gerçekleri görebilecektir.

Yeğenim için hazırlamakta olduğum, okunacak kitaplar kutusuna bu kitabı da büyük bir özenle yerleştirdim. Kutuda bulunan; Dönüşüm (Franz Kafka) , Martı (Richard Bach), Yaşlı Adam ve Deniz (Ernest Hemingway), 1984 (George Orwell), Yabancı (Albert Camus), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) kadar okunmasını istediğim bir kitap olduğunu düşündüm.

Ayrıca, Zülfü Livaneli’nin kitaplarını okumayı severim. Bilhassa, okuma tempom düştüğünde. Onun kitaplarını bir ya da iki gün içinde okur, sonra da haftalarca kitabın içinde yer alan, müzik, müzisyen, yazar ve kavramlar konusunda kendimce araştırma yaparım. Hem romanını etkileyici bir üslupla ve tutarlılıkla yazar hem de bir kılavuzmuşçasına okura yeni bilgiler verir ya da hatırlatır.

Burada da kitabın içinden fırlayan, Marcel Proust, J.L.Borges, Alexander Puşkin, Platon, İsa’ da yüzyıllardır tekrarlananlara şahitlik etmiş. Keşke, kitaba eşlik eden müzik ve flüte, biraz da müzisyen ve besteci de ekleseymiş. Bu sefer de müziği siz seçin demişse Livaneli, ben Jan Garbarek’in “In Praise Of Dreams” albümünü seçiyorum. Onun da tüm zamanlara eşlik edeceğini düşünerek.



Billur yeni bir okuma listesi istiyordu. Gerçi birçoğunu okuduk ama Orhan Kemal Roman Ödülü kazanan romanlar sırası ile şöyle imiş:

2009 Zülfü Livaneli - Son Ada

2008 Ayşegül Devecioğlu - Ağlayan Dağ Susan Nehir

2007 Hıfzı Topuz - Başın Öne Eğilmesin

2006 Hasan Ali Toptaş - Uykuların Doğusu

2005 Adnan Binyazar - Ölümün Gölgesi Yok

2004 İnci Aral - Mor

2003 Erhan Bener - İlişkiler

2002 Selim İleri - Bu Yaz, Ayrılığın İlk Yazı Olacak


2001 Oya Baydar - Sıcak Külleri Kaldı

2000 Oktay Akbal - Bütün romanları

1999 Ahmet Karcılılar - Yağmur Hüznü

1998 Kemal Bekir - Hücre 1952

1997 Yıldırım Keskin - Ölümü Bekleyen Kent

1996 Erendiz Atasü - Dağın Öteki Yüzü

1995 Necati Cumalı - Viran Dağlar

1994 Faik Baysal - Sarduvan

1993 Tahsin Yücel - Peygamberin Son Beş Günü

1992 Talip Apaydın - Köylüler

1991 Peride Celal - Kurtlar

1990 Demir Özlü - Bir Yaz Mevsimi Romansı

1989 Samim Kocagöz - Eski Toprak

1988 Ahmet Yurdakul - Kahramanlar Ölmeli

1987 Şemsettin Ünlü - Yukarı Şehir

1986 Yaşar Kemal - Kale Kapısı

1985 Mehmet Eroğlu - Geç Kalmış Ölü ve Issızlığın Ortasında

1984 Tarık Dursun K. - Kurşun Ata Ata Biter

1983 Orhan Pamuk - Cevdet Bey ve Oğulları

1982 Rıfat Ilgaz - Yıldız Karayel

1981 Verilmedi

1980 Adalet Ağaoğlu - Bir Düğün Gecesi

1979 Mehmet Başaran - Mehmetçik Mehmet

1978 Fakir Baykurt - Kara Ahmet Destanı

1977 Hasan İzzettin Dinamo - Kutsal Barış

1976 Vedat Türkali - Bir Gün Tek Başına

1975 Erdal Öz - Yaralısın

1974 Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

1973 Çetin Altan - Büyük Gözaltı

1972 Yılmaz Güney - Boynu Bükük Öldüler

(Gülda)

21 Ağustos 2009 Cuma

13 KADIN 13 ŞİİR III

video


ANLAR - J.L. Borges (20.08.2009)

Yukarıdaki albümden ve yazının başlığından anlayacağınız üzere 13 Kadın 13 Şiir etkinliğimizin şiiri J.L. Borges'in Anlar şiiri oldu.Gülda’nın bu şiirinin seçilmesine çok sevindim sonuçlar açıklanınca; bir nedeni Borges’i çok sevmem ve özellikle bu şiirini de çok sevmemdi, diğeri de bu blogda Borges ile ilgili bir yazı yazma fırsatının doğacak olması idi. Şimdi sizler hem şiir gecesi hem de Borges ile ilgili bir yazı okuyacaksınız... ŞİİR GECESİ’NDE YAŞANANLAR O gece Kalamış Marina’ Spor Kulübünde buluştuk ve ben en son ve en gergin şekilde katıldım toplantıya...O da ne tabağımın yanında çiçekli bir taç ve şiirden bana atfedilerek bir baloncuk içinde tutturulmuş olan dize vardı....”NEŞELİ OLURDUM İLKİNDE OLMADIĞIM KADAR”. Sonra anladım ki Gülda herkese benim takip edemediğim bir elektronik posta göndermiş ve şiirden bu kulüpteki herkes için bir dize seçmişti... Örneğin onun dizesi “HİÇBİR YERE YANINDA PARA, SU, ŞEMSİYE VE TELEFON ALMADAN GİTMEYEN İNSANLARDANIM BEN” idi. Tabii Ayşe de yememiş içmemiş ve bu taçları hazırlamıştı. Bir başka tasarlanan şey ise herkesin kendi bölümünü okuması ve diğer ortak yerlerin ise koro şeklinde seslendirilmesiydi. Herkesin başında baloncuklu taçları olduğu halde ve utana sıkıla ama arada bir cesaretlenerek yüksek sesle şiiri okuma işini en azından bir kez başardık. AMA BU DURUM YAN MASADA FENERBAHÇE’DE FENERBAHÇE MAÇINI SEYRETMEYE GELMİŞ BİR KISIM ERKEK TOPLULUĞU İÇİN HİÇ DE ROMANTİK, DUYGUSAL, EDEBİ, DUYGULARI PAYLAŞMAYA YÖNELİK VE HAYATA KARŞI BİR TAVIR ALDIĞIMIZI GÖSTEREN BİR DURUM DEĞİLDİ VE HER ŞİİRİ OKUYUP ARDINDAN KIKIRDAĞIMIZDA TELEVİZYONUN SESİ DAHA DA AÇILDI! Eminim şöyle de düşünmüşlerdi; “Hepsi de çok hoş görünen, bakımlı kadınlar, ilk anlarda iyi görünüyorlar ama yazık, sanırım deliler!” Peyman ve Aycan ise başlarında taçlar, sürekli lisedeki gibi kıkırdayarak kulaktan kulağa konuşan bir halde iken 25 yıl sonra liseden bir arkadaşlarına rastladılar. Adam “Şükür yollarımız yıllar önce ayrılmış bu ikisi ile” diye düşünmüş olabilir. En son hatırladığım video’ya çekildiğimiz sırada kendi bölümümü okurken gülme krizine yakalanarak olmadığım kadar neşeli oluşumdu!! JORGE LOUISE BORGES VE ARJANTİN’DEKİ İZLERİ Gülda ile Arjantin’e yapmış olduğumuz meşhur yolculuğumuzda elimizde Borges’in evlerinde hizmet veren Fanny ‘nin Borges ile yaşantısından alıntılar olan kitap vardı ve bana kendi Borges’imi yaşama fırsatı ne yazık ki tanımadı!

Borges bildiğiniz gibi 1899 yılında Buenos Aires’te doğuyor. Baba Jorge Guillermo Borges anarşist düşünceye yakınlık duyan bir avukat ve bir psikoloji öğretmeni ,anne Leonor Acevedo de Borges, soyunda Güney Amerikalı özgürlük savaşçılarından bir dizi asker bulunan vakur bir kadın. Borges’in hayatındaki diğer bir kadın figürü de Norah ve onun yegane arkadaşı diyebiliriz aslında. Borges’in hayatına daha sonra iki kadın daha giriyor bunlardan ilki daha sonradan editör olarak Borges’in kitaplarını Sur dergisinde tanıtacak olan, ailesi aracılığıyla tanıştığı Victoria Ocampo,. İkinci kadınsa Elsa Astete Millán... Borges âşık olduğu bu kadınla kırk yıl kadar sonra birleşerek ve 1967’de evleniyor. Gülda ile ilk durağımız olmamakla birlikte ilk gece kaldıkları otelde kahvelerimizi yudumlamadan edememiştik....Zaten otel evinin karşısındaydı.... Bir başka gün hayatında hep istediği Arjantin Ulusal Kütüphanesi’ni ziyaret ettik. 1938 yılında buranın müdürü olan Borges Peron başa geçince görevinden alınıyor ve kamu pazarları tavşan ve kümes hayvanları müfettişliği”ne atanıyor..ANCAK 1955 yılında Peron devrilince tekrar bu göreve geliyor ama artık iyice körleşmiş bir durumdayken bu göreve geldiğinde ise olaya nüktedan yanını gösteren ve çok sevdiği Stoacıların gözünden bakarak Tanrı’nın kendisine 800.000 kitabı ve karanlığı aynı anda bağışlayarak muhteşem bir ironi” yaptığını söylüyor. Kütüphaneyi gezdik ancak Borges’ten fazla iz bulduğumuzu söyleyemem belki bunda İspanyolca bilmememizin de payı vardır. Borges’i izlemeye ve yaşamaya çalıştığımız bir diğer yer ise 150 yıllık Cafe Tortoni idi. Borges’in neredeyse her gün annesi ile buraya gelip kahvesini yudumladığını öğrendiğimizde ilk uğrak yerimizdi Cafe Tortoni. Hatta annesini ve Borges’i temsil eden bir masa ve mumyadan mankenler vardı masada. Bir gün kahvaltıya gittiğimiz bir sabah Gülda kısa bir an kaybolmuş ve kendini Borges mankeni ile çeşit çeşit poz resim çektirirken bulmuştum orada... Borges araştırmacısı Alejandro Vaccaro ile yazarın emektar Epifania Uveda de Robledo’nun birlikte imza attıkları Senyor Borges adlı kitabı okumanızı önereceğim zira bu kitap Borges’in tam bir yaşantısını yansıtmamakla birlikte Borges hakkında çok hoş ipuçları elde etmenize yardımcı oluyor. Arjantin boyunca elimizde bu kitap vardı ve her karesini gezerken de ANLAR şiirini söylüyordu Gülda. Bahsi geçen hizmetkar namı diğer Fanny’nin Borges’in hiçbir eserini okumamış olması benim en ilgimi çeken husustu. Bir diğer ilgi çekici konu ise Borges’in son yıllarını paylaşan ve son zamanlarını yolculuklarla geçirmesine neden olan Maria Kodama –sonradan evleniyorlar- Fanny’i Borges’in ölümünden sonra evden çıkarıyor ve Fanny Borges’in dostları sayesinde zar zor ayakta kalabiliyor. Kitapta neredeyse Borges’in ölümünden Kodama’nın sorumlu olduğu ima ediliyor. Borges Kodama ile Arjantin’den ayrılırken Fanny’e” Arjantin’i bırakıp gitmek istemiyorum demiş hizmetçisine, “Gidersem orada, ülkemden uzakta öleceğimi biliyorum” demiş ve ardından da ölmesi sanırım Fanny’i iyice düşman kılmış Kodama’ya. Fanny’nin Kodama hakkında söyledikleri de ilginç:” “Bir ona bakın, bir de bana. Benim tek bir kuruşum yok, ama arkadaşlarımın yardımıyla, daha doğrusu Borges’in arkadaşlarının yardımıyla gayet rahat yaşıyorum. (…) Evim mütevazı olsa da, her zaman insanlarla doludur, kızım, torunum, torunlarımın çocukları, komşular, arkadaşlar, yani bir alay insan beni ziyarete gelir. Ya o? Parası çok, ama avukat avukat dolaşıp herkese dava açmakla meşgul.” Kitapta Borges’in Fanny’e en kızdığı an olarak anlatılan olay o yılın Dünya Şampiyonu Arjantin ulusal futbol takımının teknik direktörü Cesar Luis Menotti’nin Borges’i ziyaretini ona haber vermemesi olarak geçiyor. Borges hayatı boyunca hep Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak istedi ama ancak hiç alamadı ve bu duruma da epey üzüldü. Kitapta bu husus Fanny’nin ağzından şöyle anlatılıyor: Saat dokuzda banyodan çıkar, sonra da kahvaltısını ederdi. Nobel Ödülü zamanı gelince gazeteciler sıra olurlardı. Roberto Madiana’nın bana “ Önce ben geldim Fanny!” deyişini hep hatırlarım. Kapıya yapışmış beklerdi. Son defasında yine ona Nobel Ödülü’nü vermediklerinde bir sürü gazeteci toplanmıştı. O yıl kesin Borges’e verileceğini düşünüyorlardı. Bütün günü kapıda nöbet tuttular ve sonunda haber geldiğinde de, verilmediğini söylemeye başladılar. Beyefendi çok üzüldü. Kendisi bile o yıl kazanacağını düşünüyordu çünkü ödülü hak ettiğine inanıyordu. Ama dünyanın o tarafında “Ben yaşadığım sürece Borges Nobel Ödülü’nü alamayacak” diyen, sözü geçen biri vardı. Kitapta Borges’in annesi ile olan ilişkisini, kedileri nasıl sevmeye başladığını, kitaplardan kurtulma yöntemini gibi tüm izleri bulabilirsiniz; zaman zaman gülebileceğiniz zaman zaman da hüzünleneceğiniz anıları var Fanny’nin. Bu dünyada Yolları Çatallanmış Bahçelere adım atmamanız ve Anlar Şiirini dilinizden düşürmemeniz dileğiyle.... Sevgiler Billur

Tanıştırayım!...(4) Biagio Antonacci

İşte son günlerdeki takıntım...

(Peyman)

20 Ağustos 2009 Perşembe

OKUDUKLARIMDAN İZDÜŞÜMLERİ

Beni hep mutluluğa sürükleyen yaz, yavaş yavaş yerini sonbahara teslim etmeye hazırlandığının sinyallerini veriyor. Kulüp toplantılarımız da doğal olarak yaz rehavetine kapıldı. Ama bizler pes etmedik. Okuyoruz. Okudukça sizlerle paylaşıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde 2 kitap okudum.

Bunlardan bir tanesi, ilkini aylar aylaaar önce okuduğum Stella M.Trevez’in Ben 50 Yaşındayım, Oğlum 59 adlı kitabı.

Yazarın ilk kitabı olan Ben 44 Yaşındayım, Oğlum 53 ‘ü bir solukta okuyup bitirmiştim. Hani bir kitabı çok seversiniz de okumaya ara vermek zorunda kaldığınızda aklınız hep o kitapta olur, işte bana da aynısından olmuştu.


Stella Trevez 2 çocuğuyla sakin, huzurlu bir yaşam sürerken, evde doğaüstü olaylar gerçekleşmeye başlar. Birileri sürekli kapısının önüne, yatağına, sokak kapısına kırmızı güller bırakır. Evi, kötü olayların habercisi siyah böcekler basar. Bir de bu olumsuzluklar içinde Trevez’i hiç yalnız bırakmayan parlak bir ışık, bir görünüp bir kaybolur. En sonunda olaylar, Trevez’in evde onlarla yaşayan annesini ve çocuklarını tehdit derecesine varınca Trevez soluğu İsrail’de medyum bir Haham’ın yanında alır. Hahamın tüm yaşananların Stella’nın geçmişiyle bağlantılı olduğunu söylemesi üzerine, Stella tekrar İstanbul’a döner ve bir astral yolculuğa çıkar.

Okumak isteyenleriniz olacağını düşünerek kitapla ilgili daha fazla yazmak istemiyorum.

Ama dediğim gibi ilk kitabı beni çok etkilemişti.

İkinci kitabını araya giren başka kitaplar nedeniyle çok sonra okudum. İkinci kitapta Trevez geçmişini bulmak için yollara düşüyor. Şimdiki hayatıyla, geçmişi arasında bocalayan yazar, ailesinin desteği ile geçmişine yaklaşırken bu ikinci kitabın beni ilki kadar tatmin etmediğini itiraf etmeliyim.



İlk kitabın sürükleyiciliğini ikincisinde yakalayamadım. İkinci kitapta, Trevez’e geçmişine yolculuğunda eşlik eden arkadaşıyla diyaloglarının aktarımında bir yapaylık hissettim. O paragrafları atlayıp geçmek istedim. Ben yazarın geçmişine nasıl ulaştığını delicesine merak ederken, paragraflar dönüp dolaşıp yazarın arkadaşıyla günün sonunda pijamaları ile yataklarında yaptıkları sigara-kahve eşliğindeki sohbetlerine gidiyordu.

İkinci kitap “eeee şimdi ?” sorusuyla beni baş başa bırakarak bitti.

Tabii ki yazılan her kitap bir emek sarf edilerek, uzun araştırmalar yapılarak yazılıyor. Okurlara yanlış bir şey aktarmamak yazarın özen göstermesi gereken konulardan bir tanesi. Yazarın kişisel tatmini bir tarafa tabii ki ticari bir amacı da var. Yazı yazmak gibi bir meziyete sahip kişilerin, bu hünerlerini bir kazanca dönüştürmesini taktirle karşılıyorum. Stella Trevez’i de olumsuz eleştirmek istemiyorum, ama bu ticari amacı ben ikinci kitap bittiğinde çok fazla duyumsadım. Aslında belki de daha somut bir sonuç olabilirdi bizi bekleyen. Duyduğuma göre yakın bir gelecekte de film olarak izleyebilecekmişiz.

Stella M. Trevez
Trevez 1956 yılında İstanbul’da doğmuş. Lise sona kadar önce Özel Dost İlkokulu, daha sonra da Sainte Pulcherie Fransız Okulunda eğitimini sürdüren Trevez, lise son sınıfı İsrail’de okumuş. Türkiye’ye döndükten sonra 2 yıl boyunca High School’da İngilizce kurslarına katılmış.

Edebiyata ilk yolculuğu genç kızlığa geçiş döneminde Fransızca yazdığı şiirler ve küçük hikayelerle gerçekleşmiş.

Yirmi yaşında eşi Selim ile evlenmiş ve 2 çocuğu olmuş.

Hobi olarak başladığı briç, onu İstanbul Briç Kulübün’de 1 yıllık asistanlığa ve ardından da özel briç derslerine kadar taşımış.

Briç derslerine devam ederken ticarete atılarak farklı sektörlerde çalışmış.

Huzurlu yaşamını altüst eden olayların başlaması ile yazarın ve ailesinin yaşamlarının 11 yılı yaşadıklarına anlam kazandırmakla geçmiş.

Ben 44 Yaşındayım, Oğlum 53 adlı ilk kitabında da 11 yıl boyunca aileyi huzursuzluğun pençesine ten olayları kaleme almış.

Bu kitabı Uzakdoğu’da Tayland, Hong Kong, Tayvan ve Macau’da Çince’ye, Brezilya’da Portekizce’ye çevrilmiş. Kitabı Uzakdoğu’da en çok satanlar listesinde dördüncü sıraya kadar yükselmiş.

----------------------------------------------------------------------------------


Tatilde okuduğum bir diğer yazar Julio Cortazar ve Ayakizlerinde Adımlar adlı 10 öyküden oluşan derleme kitabı.

Öykülerinde gerçekle, fantastiği harmanlayarak mükemmel bir anlatım sanatı yaratmış. Okurken biran siz de o fantastik dünyanın içine derin bir seyahate çıkıyorsunuz. Hangisi gerçek, hangisi hayal ayrıştırmakta tereddüt ediyorsunuz.



10 öyküden ben en çok Silvia, Işık Değişikliği, Liliana’nın Gözyaşları ve büyük caz ustası Charlie Parker’a adadığı Arayış’ı beğendim.

Işık Değişikliği’nden…

“Luciana'nın dergilerin üstünde unutulmuş mektubunu bulup tekrar okuduğumda onu yine gözlerimin önünde canlandırdım, her zaman görsel bir insan olmuşumdur, herhangi bir şeyi kolaylıkla canlandırabilirim; başlangıçtan beri Luciana'yı ufak tefek, kendi yaşlarımda düşünmüştüm, en önemlisi açık, neredeyse saydam gözlerinin olmasıydı. Onu yine böyle düşledim, bana yazdığı satırları kaleme almadan önceki düşünceli ama kararlı hali belirdi gözlerimin önünde. Bir şeyden kesin emindim, Luciana yazmadan önce karalama yapacak bir kadın değildi; bunu yazmadan önce tereddüt etmişti kuşkusuz, fakat beni Kötülük Gülleri'nde dinledikten sonra tümceler aklına gelmeye başlamıştı, mektubun bir oturuşta açık kalplilikle yazıldığı anlaşılıyordu, ama aynı zamanda –leylak rengi kâğıt nedeniyle herhalde– kadehinde uzun süre beklemiş bir likör izlenimi de uyandırıyordu bende mektup.”

Cortazar'ın kişi ve yer tasvirleri, hikayeleri kendi geniş hayal dünyasının malzemeleri ile zenginleştirerek bizlere aktarmasını çok sevdim.


(Peyman)

19 Ağustos 2009 Çarşamba

SİVRİCE DENİZ FENERİ KÜTÜPHANESİ

Deniz fenerleri bana hep bir umudu, her karanlığın sonunda bir ışığın olduğunu çağrıştırmıştır her gördüğümde. Her zaman biraz hüzünlü, yalnız ama mücadeleci bir yanları olduğu hissi uyandırır bende deniz fenerleri.... Hayatımda ilk deniz feneri ile tanışmam nasıl mı oldu? Öncelikle hepinizin hatırlayacağı gibi Jules Verne’in "Dünyanın Ucundaki Fener" adlı romanı ile.



Sonra mı? Tahmin edin?.. “ “Yaşasın Billur, Dünyanın Ucundaki Fener’e (Faro del Fin del Mundo-Ushuaia) gideceğiz! Ne kadar heyecan verici değil mi?” diye coşku ile bağıran Gülda’ya endişeli gözlerle ve sesim titreyerek “Yaa..uçak kaç saat sürüyor Buenos Aires’ten oraya ?” diye sorduğum anda....





DAHA SONRA.....

2009 Bahar aylarının sonunda bir gün İstanbul Barosu eski başkanlarından ve fakülteden hocam olan Yücel Sayman’ın doğumgünü davetine gittik....Hoşbeşten sonra Yücel Bey “Hepinizi bekliyoruz Ağustos’ta Sivrice’ye, kütüphane yaptık, ‘Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi ”. Nasıl TAM Duyamadım? Duydun Duydun da Kıskançlıktan Çatladın....Yok Çatlamadım....Ne de Şahane Fikir.....Ne Romantik..... Ne Yaratıcı......Peki ben niye böyle bir şey yapamadım, ....



Anlatıyor Yücel Bey:

“Ben ve eşim Ayvacık ilçesi, Bektaş köy sahilindeki Sivrice Fenerini kiraladık. Tüm dünyadaki deniz fenerlerine ilişkin araştırmaları, belgeleri, hikâyesi deniz fenerinde geçen romanları, çocuk kitaplarını vb. bir araya getirip, 4-5 bin eserden oluşan bir kütüphane ve arşiv kuracağız. Şimdiden iki yüze yakın kitap ve DVD toparladık. Kimilerini satın aldık, kimilerini değişik ülkelerdeki dostlarımız destek amacıyla gönderdiler. Bize 'sponsor' bulmamız öneriliyor; istemiyoruz. Bu sayede internetten kitap siparişi vermeyi bile öğrendim. Şu ana kadar eş, dost epey kitap toplamayı başardık.... İhaleye çıktığını öğrenince bu fenerin ilgimi çekti...Girdim ihaleye ...... köy halkı kütüphane yapacağımıza inanmak istememişti. Lokanta ya da benzeri bir işletme kuracağımızı düşünüyorlardı. Türkiye'de kiralanan tüm deniz fenerleri bu amaçla kullanılıyormuş. Sanırım, deniz fenerleri kütüphanesi sadece ülkemizde değil, dünyada ilk olacak.”

Ertesi sabah Gülda aranıyor..”7-8-9 Ağustos istikamet Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi, lütfen gerekli organizasyonları yapar mısın?”




8 Ağustos 2009 günü öğle sularında iki araba arka arkaya Assos’ta Sivrice Köyü’nü kahvede oturan üç köylüye soruyoruz: “Sivrice Köyü nerede? “Koy mu Köy mü?” “Ne fark eder Köy Koy işte... Sivrice nerede?” “Farketmez olur mu ağabey, biri aşağı diğeri yukarıda...!” Neyse bu kör diyalogu aştıktan ve kısa bir an şaşırdıktan sonra bir tepeden Bektaş Köyü’den sahile doğru aşağıya iniyoruz...Karşıda Midilli Adası....Masmavi deniz....Arabada küçük bağırışlar “işte orada orada...”
Fener’e ulaşıyoruz....Yücel Bey ve sevgili eşi Hacer Hanım dünkü açılışın yorgunluğu ve hala yapılacak işlerden fırsat buldukları kısa andan faydalanarak kahvelerini yudumluyorlar...İlk iş Fener’e tırmanıyoruz....Benim hayalimde biraz daha heybetli bir fener vardı ama olsun...Tüm klostrofobime rağmen tırmanıyoruz....Ardından aşağıya inip kütüphane kısmını geziyoruz. Aynı zamanda burası bir yaşam alanı da Yücel Bey ve Hacer Hanım için. Etkileniyoruz bu yaratıcı fikirden ve ortamdan.



Bu kütüphanede sadece kitap yok ve sadece kitap olması da hedeflenmiyor. Deniz fenerleri ile ilgili çizimler, pullar, romanlar,maketler ve kartpostallar..ve aklınıza deniz feneri ile ilgili ne varsa hepsi yer alacak....Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi’ne ilk hediye edilen kitap Le Phare-P.D.James olmuş.



Dönüş yoluna geçtiğimizde hepimizin elinde ziyaretçilere anı olsun diye verilen “bizim fener” isimli birer küçük kitapçık var... Hızlı bir göz gezdiriyorum:
Hacer Hanım Sunuş bölümünde Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü’nden kiraya verileceğini duyunca fenerin Yücel Bey ile hemen başvurduklarını ve ikisinin de dillendirmeseler de akıllarından geçenin kütüphane kurmak geçtiğini dile getiriyor. 18.yüzyıldan bu yana da deniz fenerini konu edinen pek çok eser olduğunu görünce fikrin şekillendiğini ekliyor. Hatta bu konuda kitap ararken bu işin kendilerini çocuklaştırdığından, bir kitapçıya girdiklerinde en fazla ve en ilgili kitabı kim bulacak diye yarıştıklarını anlatıyor.



Bu hazırlıkları yaparken 14.07.2009 tarihli Taraf Gazetesi’nde Virginia Woolf’un Deniz Feneri (To the Lighthouse) adlı eserine ilham veren İngiltere’nin güneybatısındaki Godrevy Adası üzerindeki deniz feneri için müzayede düzenlediği haberinin çıktığını ve bu haberin de bu kitapçıkta yer aldığını görüyorum.



Belki okuma listemize Virginia Woolf’un Deniz Feneri (To the Lighthouse) adlı romanını ekleriz, diye düşünüyorum ve bir kütüphane oluşturmak fikrim iyice perçinleşiyor bu kitapçıktan ve gezinin ardından.



Gözünüz kulağınız açık olsun ve bir gün bir yerde deniz feneri ile ilgili bir eser bulursanız lütfen aklınıza Sivrice Deniz Feneri Kütüphanesi gelsin....

Ve hayatınızda kitaplar ve deniz fenerleri hiç eksik olmasın.

Sevgiler
Billur

18 Ağustos 2009 Salı

13 KADIN 13 ŞİİR II

Ben Kent şiirini okuyup hatırladıktan ve önerdikten sonra içimi yine bir kasvet bastı ve bu kasvet benim hayatta en sevdiğim şair olan Özdemir Asaf'ın Pay adlı şiirinin Belkıs tarafından önerildiği elektronik postanın ekranıma düştüğü anda birazcık daha fazlalaştı. Datça'da idim o sıralarda ve bana bir iki biraya maal oldu:

PAY
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu aksam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.

Simdi o akşam saatinde
Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Denizlerin doymayan sahilinde.
Özdemir Asaf

SONRASINDA BEN DENİZLERİN DOYMAYAN SAHİLİNDE NELER GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ATLATMIŞ OLDUĞUMA DALMIŞKEN :

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Murathan Mungan

VURDU GEÇTİ BİRDEN....

SONRA DOĞANIN İYİLEŞTİRİCİ SESİNE KULAK VERMEMİ SAĞLAYAN AYŞE'NİN ŞİİRİNİ HATIRLADIM:

En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses

1764

En hüzünlü ses en tatlı ses
En çılgın ses büyüyen,-
Kuşların sesidir baharda,
Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart'la Nisan arasındaki çizgi-
O büyük sihirli sınır
Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur
Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen
Dostları hatırlatır bir bir,
Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen
Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa
Hatıra gelir yeniden,
Ötmesin isteriz kuşlar
Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi
Bir mızrak kadar kıvrak,
Keşke kalbe bu kadar tehlikeli
Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.
Emily Dickinson

ARDINDAN AYCAN'IN ÖNERDİĞİ TASA GÜTMEYEN ŞİİR GELDİ:

Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya

İZİN VERMEYECEKTİM BU KASVETE....ELİMDE CIMBIZ...HAY ALLAH AYNA YOK!
DÜŞÜNDÜM SONRA DOSTLARIM VARDI BENİM..... VAR MIYDI GERÇEKTEN BU DİZELERDE ANLATILAN GİBİ:

Dostluk
Dostluk…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…
Can Dündar

DÜŞÜNDÜM....GÖZLERİMİ KAPADIM....EVET VARDI...SONRA BU KASVET ANLAMSIZDI BELKİ DE HAYATIN SIRRI İÇİMDE SAKLIYDI ÖZLEM'İN GÖNDERDİĞİ ŞİİRDE DENİLDİĞİ GİBİ:

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can Yücel

Sevin ve Sevilin...
Sevgiler
Billur

13 KADIN 13 ŞİİR I

Evet, kabul ediyoruz. Yaz gelince tembelleştik. Hepimiz bir an önce mavi suların kollarına atılmak, güneş ile oynaşmak için fıkırdandık durduk ve aylık kitap okuma ve sunum işi biraz tavsadı ama işi bozuntuya vermemek için de yan tarafta gördüğünüz “Tatildeyiz Ama Okumaya DEVAM” ibaresini ekledik. Sonra "yine de bir şey yapalım, bari boş oturmayalım” dedikten sonra aramızda yaptığımız bir toplantıda herkesin bir şiir seçmesi ve en çok oyu alan şiir hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ortak bir sunum yapılmasına karar verdik.

13 Kadın Akla İlk Düşen 13 Şiir dediğimizde sırasıyla aşağıdaki şiirler önerildi:

1. En Hüzünlü Ses En Tatlı Ses -Emily Dickinson (Ayşe)
2. Dostluk – Can Dündar (Ayşen)
3. Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var –Ataol Behramoğlu (Aysun)
4. Cımbızlı Şiir –Orhan Veli Kanık (Aycan)
5. Pay-Özdemir Asaf (Belkıs)
6. Yalnız Bir Opera- Murathan Mungan (Bilgen)
7. Kent –Konstantinos Kavafis (Billur)
8. Anlar (Eğer Yeniden Başlayabilseydim Yaşama) - J.L. Borges (Gülda)
9. Ben Sana Mecburum –Atilla İlhan (Gülden )
10. Bu Aşk Burada Biter –Ataol Behramoğlu (Nur)
11. Herşey Sende Gizli –Can Yücel (Özlem)
12. Yaşamaya Dair –Nazım Hikmet (Peyman)
13. Gitmek –Can Yücel (Yonca)

Şimdi bu önümüzdeki Perşembe gerçekleştirilecek olan toplantımızın konusu en çok oyu alan şiir olacak. HEYACANLI MISINIZ?????

Kent’i önermeden önce ilk aklıma düşen şiir Peyman’ın önerdiği şiir idi:

YAŞAMAYA DAİR (1-2-3)

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

SUBAT 1948

Nazım Hikmet Ran


HANGİSİNİ ÖNEREYİM DERKEN BU ARADA AYSUN AKLIMA DÜŞEN DİĞER ŞİİRİ DE ÖNERDİ:

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol BEHRAMOĞLU


SONRA KENDİME "AŞK ŞİİRİ SEÇSEM NE SEÇERDİM?diye sordum ve Gülden'in şiiri geldi:

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İlhan

ARDINDAN BU KADAR MECBUR OLMAK İYİ DEĞİL DEDİĞİM ÖFKELENDİĞİM ANDA :

BU AŞK BURADA BİTER

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.
Ataol BEHRAMOĞLU

SONRA NEYDİ AKLIMA DÜŞEN..NASIL UNUTURDUM ? TABİİ Kİ GÜLDA İLE YAPTIĞIMIZ ARJANTİN GEZİMİZİN BAŞ TACI VE ADIM ADIM İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ BORGES'İN ŞİİRİ :

ANLAR

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim.
Yolculuk ederdim daha fazla.
Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim,
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye...
Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardanım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama,
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten...
“Anlar”, sadece “anlar”... Sizde "anı" yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla,
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte 85 ‘indeyim ve biliyorum.

Ölüyorum!...

J.L.BORGES

SONRA BU YARIM KALMIŞLIK, YAŞANMAMIŞLIK, YAŞAMAMIŞLIK, ÖLÜM, YAŞAM KORKUSU ŞİİRLERİ FAZLA GELDİ...GİTMEK GELDİ İÇİMDEN VE TAM DA BU SIRADA ÖNERDİ YONCA BU ŞİİRİ:

GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
CAN YÜCEL

SONRA ....SONRA DİYELİM Kİ GİTTİN NE OLACAK BİLİYOR MUSUN DEDİM VE CEVABIMI BULDUM:

Kent

' 'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'

Konstantin Kavafis

DEVAMI YARIN
KUCAK DOLUSU ŞİİRLER
BİLLUR

İlginizi Çekebilir

Related Posts with Thumbnails